Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler. (Sebe’ Suresi, 54)

Allah insanları ve diğer canlı-cansız her şeyi, dünyadaki imtihan ortamının gereği olarak yaratmıştır. İman eden insan, Rabbimizin üstün sıfatlarını tanır, Allah’a yakındır ve amacı O’nun hoşnutluğunu kazanarak ahirette sonsuz nimetlerine kavuşmaktır. Ancak gafletteki kişiler, Allah’ın açık delillerini gör-e-mediklerinden, ahirete de kesin bilgiyle inanmazlar. Bu kişiler ölümü düşünmek istemedikleri gibi, yeniden diriltilecekleri gerçeğini de kabul etmek istemez ve ciddiye almazlar. "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" (İsra Suresi, 49) derler.

Bediüzzaman, tereddüt içindeki bu insanların ruh halini, “imanda tereddüt tam manasıyla bir deve kuşu gibidir; ne kuş olur ne deve olur.” şeklinde tarif eder.

“Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.” (Mesnevi-i Nuriye, Katrenin Zeyli)

Halbûki insan, temiz ve berrak bir akılla düşünebilecek fıtrattadır. Ancak nefsinin telkinlerine, hevâ ve heveslerine uyar, kuşkuya düşer; olumsuz düşünür, zihni kirlenir, bulanıklaşır.

Ruhu huzur, mutluluk ve neşe arar ama kuşku bataklığında çırpınan insan bu aradıklarını bulamaz. Vicdanını tam kapasite kullanamaz, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşayamaz.

Kuşku ve tereddüt, şeytanın ve nefsinin yeni vesveseleriyle gittikçe büyür. Yaşadığı olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamaz, umutvar olamaz insan. Sürekli kuşku, sürekli tereddüt, -haşa-Allah’ı sorgulamaya kadar gider.

Gerçekte, insan için yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın başlangıcı vardır, ancak sonu yoktur. O sonsuzluk da zaten başlamış durumdadır. Dünyadaki imtihan ortamı sona erdiğinde, insanı, ebedî azap ya da ebedî ödül yurdundaki hayat bekler.

Tüm hayatını Allah’a itaat etmeden, istek ve tutkularının peşinde geçirdikten sonra, hesaba çekilmek insanın işine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendini kandırır, ayetlerdeki gibi akıl ve mantıktan uzak örnekler verir. Gözle görülemeyecek bir embriyodan, iskelet, sindirim, sinir, üreme, dolaşım gibi muhteşem sistemlere sahip ve düşünen, konuşan, akleden, yüz trilyon hücreden oluşmuş insanı yaratan Allah, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Üstün ilim sahibi yüce Allah her şeyi olduğu gibi, ahireti de yaratmaya kadirdir;

"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır, bilendir. (Yasin Suresi,81)

Kur’an’ın haber verip uyardığı, ahiretten yana kuşkuda olan ve buna bir türlü kesin bilgiyle inan-a-mayan insan, sonunda mutlaka Allah’ın huzurunda bu gerçekle yüz yüze gelir. Sur’a üfürüldüğü gün ise Rabbinin vaad ettiği gerçeklerle karşı karşıyadır:

"Bu şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve ;"Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? " demelerine karşılık cezalarıdır." (İsra Suresi,98)

Dünyada yaşanan bütün pişmanlıkların telafisi vardır ancak ahiretteki pişmanlığın asla geriye dönüşü olmaz. Gerçekleri kavrayamayan insanın diriliş hakkındaki mantık dışı sorularına en güzel cevabı yine Kur’an verir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

“Nutfeden yaratılmış olan insan Allah’ın ayetlerindendir... Önceden halinin ne idiğini sonra ne olduğunu düşün! Acaba ins ve cin biraraya gelseler nutfeden bir göz, yahut kulak, yahut akıl, yahut kudret, yahut ilim veya ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir, deri, kıl vesaire yapmaya muktedir olurlar mıydı? Bunlar bir tarafa Allah yarattıktan sonra insanın keyfiyyet ve mahiyetini, varlığının künhünü (bir şeyin aslı, cevheri, özü) anlamak isteselerdi bundan da aciz kalırlardı...” (İmam Gazalî, Zübdet-ül-İhya)

Allah’ın insana dünya hayatında verdiği süre öğüt almak, Kendisine yakınlaşmak ve dinde derinleşmek için yeterlidir. O değerli vakti anlamsız ve boş uğraşlarla israf etmemeli. Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavramaya çalışmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakabilmeli ki gözlerin önündeki gaflet perdesi kalkabilsin. Kur’an’a tabî olmalı insan, iradesiyle hareket etmeli, şuurlu, dikkatli yaşamalı, imanla yaşamalı.

“Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.” (Meyve Risalesi)