Kur’an, insanları ‘karanlıklardan nura çıkaracak bir hidayet, bir rahmet, bir müjde ve şifa’ dır. İnsanlara, karşılaşabilecekleri her konuda kendilerini kurtuluşa ulaştıracak doğru yolu işaret eder. Huzurun, mutluluğun, güzel bir yaşamın bilgisi ve sırları Kur’an’dadır.

Gerçek din, Kur’an ahlâkının eksiksiz yaşanmasıyla mümkündür. Bazı insanlar belirli zamanlarda Kuran ahlâkını bazen de nefislerinin isteklerine uyarak dini yaşadıklarını zannederler. Bu yalnızca Allah’a ‘bir ucundan ibadet’ etmektir ve bir aldatmacadır.

İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

Bu yanlış inanca göre, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, infak etmek, sabretmek, tevekkül etmek, bağışlayıcı olmak, muhtaçları koruyup kollamak ancak çıkarlarıyla çelişmediğinde uygulanabilir. Kişi, eğer toplumda saygınlık kazandıracak ve hakkında “ne iyi bir insan” denilecekse bu ibadetleri yapar ve güzel ahlak özellikleri sergiler. Ancak toplumdan alacağı olumsuz bir tepki, onu bu dinî sorumluluklardan habersizmiş gibi davranmaya yöneltir.

Söz ettiğimiz çarpık mantık, Allah’ın hakkını gereği gibi takdir edememek ve ahiretin varlığına da kesin bilgiyle iman etmemekten kaynaklanır. Bu kimselerin yaşamlarının bir kısmı dine, büyük bir bölümü de dünya hayatına ayrılmıştır. Hatta ibadet etmeye, dini yaşamaya ayırdıkları çok az bir zaman bile kimi zaman onlara çok gelir.

Kendi dinlerini yaşayanların en büyük yanılgılarından biri, tüm bu çarpıklığa ve din dışı kurallara rağmen kendilerinin Kur’an ahlâkını yaşadıklarını iddia etmeleridir. Oysa gerçek din ahlâkının, yaşadıklarıyla uzak-yakın hiçbir ilgisi yoktur.

Samimi iman sahiplerinin tüm yaşamları, “…Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Enam Suresi, 162) ayeti gereği, Allah’ın hoşnutluğuna odaklanmıştır. Yaşadıkları ortam ya da yaptıkları iş ne olursa olsun, yalnız Allah’ın rızası için yaşarlar.

Onların yaptıkları her işte Allah’ın hoşnutluğu, rahmeti ve cennetini kazanma çabası vardır. (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)

Yaşamı Allah rızası temeli üzerinde kurmak, toplumdaki bazı kimseler tarafından ‘hoş’ görülmeyebilir. Ancak gerçek dinde kıstas, ’insanların hoşnutluğu’ değildir. Gerçek iman sahibi olan insan, çevresindeki bazı kişilerin nefislerini rahatsız etmemek ya da onlara hoş görünmek adına asla Allah’tan uzaklaşmaz. Ahirette Rabb’inin huzuruna tek başına çıkacağının ve dünyada yapıp ettiklerinden tek başına sorgulanacağının bilincindedir. Toplumdaki insanların, onun yaşam tarzından hoşnut olup olmalarının, kişiye hiçbir şey kazandırmayacağı açıktır.

Ayrıca bu din anlayışının, amaçlanan ’rahat bir yaşam’a ulaştırması da asla mümkün değildir. Gerçek huzur ve mutluluğa ancak gerçek din ahlâkının yaşanmasıyla kavuşulabilir. Bu insanları ahiretten önce bekleyen hayat ise, "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124) ayetindeki ifadeden anlaşılacağı üzere, ’sıkıntılı bir hayat’tır.

Kur’an’a tabi olan müminler, Allah’a duydukları içli saygı, aşk ve korku nedeniyle, her ibadeti gönülden yerine getirmeye çaba gösterirler. Batıl gelenekleri ya da alışkanlıkları nedeniyle Kur’an hükümlerini göz ardı etmek, müminler için asla söz konusu olmaz. Onlar Kur’an ahlâkını yaşamak için nefislerine değil, Allah’ın buyruğuna uygun olanı seçer ve dini ‘bir ucundan’ değil, tam olarak yaşarlar. Allah’ın Kuran’da emrettiği ve Peygamberimiz’in(sav) hayatı boyunca yaşadığı ahlâk budur. Bu, gerçek Kur’an ahlâkıdır; onun yoluna uyanların da yaşadıkları ahlâk budur…