İnancın Reklamı mı, Din Propagandası mı, Tebliğ mi?-II

Mümin, Hurafe Değil, Kur’an’da Tarif Edilen Gerçek Dini Anlatır 

Din dışı felsefeleri benimseyen inkarcılar, insanlara ideolojilerini telkin ederlerken, dine karşı olumsuz eleştirilerde bulunur, saldırgan bir davranış sergilerler. Bu kişilerin dine saldırı malzemeleri, genelde Müslümanlık adı altında yaşanan, ancak içine hurafelerin, adet ve geleneklerin katıldığı, dinin özünden uzak olan anlayışlardır. Gerçek Müslümanlık, hedef alınan bağnaz din anlayışına tamamen zıttır. Bu yüzden eleştirilenin gerçek değil hurafe dini olduğu, Kur’an’da bildirilen gerçek dinin ise bundan çok farklı, insan yaratılışına uygun ve kolay olduğu insanlara etkili bir şekilde anlatılmalıdır. Kur’an, içinde hiçbir çelişki bulunmayan Allah kelamı olan kitaptır. Bu, kanıtlarıyla ortaya konduktan sonra, Kur’an ayetlerinde haber verilen olaylar insanlara aktarılır. 

Sonuç Olarak; Bediüzzaman’ın ifadesiyle; “Sarsılmaz bir iman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Büyük alamete (Kur’an’a) müracaat etsinler” (Şualar, 599) Dolayısıyla, Kur’an yaşandığında fitne yeryüzünden kalkacak, din tamamen Allah’ın olacak, Kur’an ahlakının sıcaklığı, barış, huzur, adalet, merhamet, mutluluk ve sevgi bütün insanlığı saracaktır.

Tüm peygamberler, müşriklerin alay etmelerine, baskılarına, hakaretlerine ve iftiralarına rağmen, tebliğ ibadetini yerine getirdiler. Deli, büyücü, çıkarcı hatta sapık gibi sözlerle kendilerini küçük düşürmeye çalışanlara rağmen. Bizler de onların izinde aynı görevi kınayıcının kınamasından korkmadan yüklenmeliyiz. Ki O’nun dilemesiyle rızasını kazanıp, gerçek kurtuluşa ulaşalım.

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Ali İmran Suresi, 104)

 

İnancın Reklamı mı, Din Propagandası mı, Tebliğ mi?-I

Bir TV programında Darwinist bir bilim adamının Müslümanlar hakkında söylediği, ‘inancının reklamını yaptığı’ ifadesi ve bir yazıma gelen okur yorumu nedeniyle tebliğ konusunda yeniden yazmak istedim. 

Kur’an konusunda bilgisiz ama kendince fikir sahibi olan okur, cehalet örneği olan yorumunda beni insanlığa en büyük kötülüğü yapmakla suçluyordu. Suçum da şu: Dinin propagandasını yapmak. Hatta “peygamberin görevini üstlenmişsin, bu rolü oynamak istiyorsun ki bu da çok günah” diye ekliyordu. İnsanları ve çevremi kötü etkilediğim için suç ve günah işlediğim konusunda beni şiddetle uyarıyordu (!)

Peki Kur’an’da bu konuda ne buyruluyor: “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat. (Duha Suresi, 11) Bu emrin muhatabı tüm Müslümanlar’dır. Peygamberimiz (sav) gibi Kur’an ahlakını yaşamak ve yaygınlaştırmak hepimizin sorumluluğu. Sadece, Resulullah gibi giyinerek, onun sevdiği yemekleri yiyerek değil, onun gibi yaşayarak onun sünnetini gereği gibi ihya edebiliriz.

İnsanları Kur’an ahlakına çağırmak, onlara ölümü, ahireti ve hesap günü Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanacaklarını hatırlatmak her Müslüman’a farzdır. Özellikle yaşadığımız ahir zamanda en büyük problem iman zafiyetidir, imansızlıktır. İmanı dışında, sahip olduğu hiçbir şey insana ahirette yarar sağlamayacaktır çünkü…

Tebliğ, ihtiyaç içindeki herkese yapılır. Dini, inancı, fikirleri, görüşleri, mesleği, kariyeri, giyim tarzı her ne olursa olsun ayrım yapılmaz. Mümin iyilikleri yalnızca tavsiye eder, hidayet Allah’tandır. Güzel sözle yapılan daveti reddedildiğinde, mümine düşen, Allah’ın buyruğu gereği "Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun Suresi, 6) demektir.

Dolayısıyla tebliğ ne Allah ile kulu arasına girmek, ne de insanlara inanç konusunda baskı yapmak değildir. Tebliğden kaçınmak ya da çeşitli nedenlerle ayrımcılık yapmak, insanları dinsizliğe, din düşmanlığına, deccale, dolayısıyla da cehenneme itmektir.

Samimi Mümin Ücret Talep Etmez

Müminin tebliğ karşılığında hiçbir beklentisi olmaz, yalnızca sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmeyi ve Rabb’inin kendisinden hoşnut olmasını amaçlar. 

Ancak Kur’an ahlakını ve müminleri tanımayan kişi, kendisine din ahlakını ciddi bir çaba ile tebliğ eden mümine ön yargılı yaklaşabilir. Birçok insan, kendi düşünce sisteminde her şey çıkar ilişkisine dayalı olduğundan, müminlerin de din ahlakını bir karşılık bekleyerek anlattığını düşünebilir. Allah için yaşayan samimi inananların yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözetmelerini anlayamayabilir. Mümin, Rabb’ini anlatmaya başlamadan önce, karşısındaki kişinin endişelerini giderir; bu da onun üzerindeki sorumluluklardan biridir. Neler anlatır mümin?..

Mümin, Allah’ın Varlığının Kanıtlarını Anlatır

Allah, yarattığı her varlıkta sonsuz ilminin, aklının, gücünün kanıtlarını insanlara gösterir. Birçok Kur’an ayetinde de yarattığı varlıklar üzerinde derin düşünmeye ve ibret almaya çağrıda bulunur. 

Vicdanını dinleyen insan için Allah’ın varlığı çok açıktır. Ancak birçok insan yıllarca Allah’ı inkar yönünde telkin aldığı için bu konuda kuşku duyar. Önyargılarını ve bağnazlıklarını kırmak için onlara, varlıklardaki mucizevi detayları anlatmak, Allah’ın varlığına dair kanıtlar göstermek, bu varlıkların asla rastlantılarla meydana gelemeyeceğini açıklamak etkilidir. 

İman hakikatleri, insanın, Allah’ın kudretini takdir etmesine vesile olur. Böylece kişi, Allah’a karşı sevgi ve yakınlık hisseder ve bu sevgiyi yitirmekten içi titreyerek korkar. İşitir, öğüt alır.

Henüz Allah’ı tanımayan ve iman etmemiş olan insana ibadet konusunda detaylı bilgi vermek veya ibadet teklifinde bulunmak yanlış olur. Kişi öncelikle kuşku duymadan Allah’ın varlığına kanaat getirmeli ve iman kalbine yerleşmeli. İbadetler zaten arkasından gelecektir.

Ciddi bir çaba gösterilirse, acz içindeki bu göremeyen kişiler -Allah’ın dilemesiyle- gaflet uykusundan uyandırılabilirler. Etrafında gördüğü kusursuz sistemlerin rastlantılar sonucu oluşamayacağının bilincine varan bir insan için ise, dinsizlik tehlikesi ortadan kalkar. Böylece Allah’a iman eden insan, O’na karşı sorumlu olduğunu ve artık yaşamını O’nun hoşnutluğunu amaçlayarak sürdürmesi gerektiğini kavrar. 

Devam Edecek inşaALLAH...

 

Kendinizi Resetlemeyi Unutmayın!

3 Jun 2012 In: Tefekkür

Kendinizi Resetlemeyi Unutmayın!

Resetlemek, bir bilişim terimi. Bilgisayarı ilk durumuna getirmek, sıfırlamak, yeniden başlatmak anlamında. İnsan da adeta bilgisayar gibi kendisini resetleyebilir. Samimi bir niyetle yeni bir sayfa açabilir, yeniden başlayabilir.

Bizler hata yapabilen varlıklarız. Hayat boyu sürekli hatalar yaparız. Hatta aynı hatalara düşer, aynı günahları tekrarlarız. Ancak Allah’tan saygı ile korkuyorsak ve O’nun sevgisini yitirmekten şiddetle kaçınıyorsak hata yaptığımızda huzursuzluk hissederiz. Yaşadığımız sıkıntı Allah’ın hoşnut olmayacağı bir davranış sergilemiş olma düşüncesinden kaynaklanır. Bunun çözümünün Allah’a sığınmak olduğunun bilincinde olmamız önemli. O zaman yaptığımız hatayı duygusal bir bakış açısıyla değerlendirmez, sıkıntı, karamsarlık veya bunalım yaşamayız. Hissettiğimiz yalnızca derin bir pişmanlık duygusudur ancak bu rahmani bir pişmanlıktır.

Allah’tan uzak yaşayan insan ise hata yaptığında hatayı düzeltmek yerine, ömrünün sonuna kadar bu suçluluk duygusuyla yaşamayı seçer. İşte bu şirke dayalı şeytani bir pişmanlık duygusudur.“Eğer şöyle yapsaydım, böyle olmazdı” gibi anlamsız sözler söyleyip, üzüntü, stres, korku gibi duygulara kapılmak yersizdir. Allah’tan razı olmalı ve O’nun her olayı hayırla yarattığının bilincine varmalı.

Yaşadığımız her şey kaderde hayırla yaratılmıştır. Yapmamız gereken Allah’a sığınmak, yapılan hata için bağışlanma dilemek, samimi tevbe etmek, bir daha o günahı işlemeyeceğine dair Allah’a söz vermek ve bunun için O’ndan yardım dilemektir. İşte bu durum insanın kendisini resetlemesidir.

İşlediğimiz günah için tevbe edebilir, ardından gaflete kapılıp aynı günahı tekrar işleyebiliriz. Ancak Allah’ın kucaklayıcı rahmeti nedeniyle defalarca tevbemizi bozmuş da olsak, gerçekten nasuh/kesin bir tevbe ile Allah’a sığınabiliriz.

Allah, "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 53-54) buyurur ve biz kullarını sonsuz rahmetiyle müjdeler.

Pişmanlığın getirdiği içli bir ruh haliyle bağışlanma dilemek ve tevbe etmek, kulluğun en katıksız ifadelerinden. Tevbe, insanın sonsuz kurtuluşu için kapanmayan bir rahmet kapısı.

Allah sonsuz merhamet sahibi ancak kabul etmeyeceği bir tevbe de var. Ölüm anı geldiğinde samimiyetsizce yapılan tevbe...

Allah’ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)

Firavun gibi... Hz. Musa ve müminleri öldürmek için peşlerine düştüğünde tam denizde boğulmak üzereyken, ’İsrailoğullarının kendisine inandığından başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" der Firavun. Ancak, "Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın." cevabını alır.

Allah’ın rahmeti çok geniştir, rahmeti üzerine yazmıştır ve samimi tevbenin karşılığını verir. "Her sabah yeni bir başlangıçtır" denir ancak sabahı görebileceğimizin garantisi yoktur. Bu yüzden hemen bu gece yatağınıza uzandığınızda samimiyetle tevbe edin, kendinizi resetlemeyi unutmayın.

Ne İyi Arkadaştır Onlar!

3 Jun 2012 In: Kur'an Ahlakı, Toplum

Ne İyi Arkadaştır Onlar!

İman eden insanların arasındaki güçlü bağ, kan bağıyla oluşan kardeşlik ilişkisinden tamamen farklıdır. Müminlerin kardeşliğinde kan bağının yanı sıra ırk, dil, soy bağına da gerek yoktur. Değişik ülkelerde, değişik kültürlerde ve ailelerde yetişmiş, farklı dilleri konuşuyor olsalar da müminleri bir araya getiren ve kardeşlik bağıyla bağlayan, Allah’ın ‘din olarak seçip beğendiğini’ bildirdiği (Maide Suresi, 3) İslam dinidir. Allah’a kesin bilgiyle iman eden, O’nun hoşnutluğunu hedefleyerek gönülden çaba gösteren insanların kardeşliği Kur’an’da şöyle bildirilir:

"Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103)

Müminler birbirlerini çıkar beklemeksizin, samimiyetle ve Allah’ın hoşnutluğu için sever, yine Allah’ın hoşnutluğu için birbirlerinin dostu olurlar. Bu dostluk, güçlü bir bağın temelini oluşturur. Allah sevgisi ve Allah korkusu üzerine inşa edilen bu bağlılık, Allah’ın dilemesi dışında asla kopmaz.

"…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle bildirildiği gibi müminler –sayıları az da olsa- kalplerindeki iman nedeniyle büyük zorluklara karşı galip gelecek güce sahiptirler. Allah, “…Hani size ordular gelmişti; böylece Biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.” (Ahzab Suresi, 9) ve “…Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (Saff Suresi, 14) ayetleriyle müminlere üstün güç verdiğini bildirir. Gerçek anlamda güçlü olan ruhtur. Allah’ın kendi ruhundan üflediği müminin ruhu güçlüdür.

Derin bir sevgi, saygı ve sadakatle birbirlerine bağlanan müminler asla rekabet ve çekişme yaşamazlar. Benimsedikleri yarış, ‘hayırlarda yarış’tır ve dünyevi değil, rahmani bir yarıştır. Müminler arasında da sıkıntılı anlar olabilir. Böyle durumlarda mümin, kardeşinin iyi yönlerini ve onun Allah rızası için yaptıklarını düşünerek, hatasını örter, güzel ahlakla ona destek olur, onu uyarır ve iyiliğe yöneltir.

İman sahipleri, müminlerin sayılarının azlığını ve her bir mümini Allah’ın seçtiğini düşünerek, O’nun seçtiği kulu beğenmemenin bir gaflet olacağını unutmazlar. Birbirlerini koruyup kollar, her koşulda birbirlerine destek olur, birbirlerinin hatalarını bağışlar, birbirleri için dua ederler. Allah yolunda "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak" inkarcı görüş ve felsefelere karşı mücadele ederler.

Bu fikir mücadelesinde Allah’ın hoşnutluğu için birlikte hareket etmeleri, müminlerin zorluk zamanlarında da kesin başarı kazanmalarına vesile olur. Allah’ın alemlere rahmet ve tüm insanlara örnek kıldığı Peygamberimiz(sav), sahabe ve samimi müminler bu ahlakı doruğunda yaşamış, Kur’an ahlakının yayılmasına vesile olmuşlardır.

Bir arada olmaktan büyük zevk alan, birbirlerini şevklendiren, kendisi için dilediğini inanan kardeşleri için dileyen, kendi ihtiyacı olsa da kardeşi için özveride bulunan bu güzel ahlak özelliklerine sahip insanların beraberliği, kuşkusuz dünyevi değerlere dayanan birlikteliklerden son derece farklıdır. Kur’an ahlakının yayılmasını hedefleyen ve Allah için yaşayan müminlerin kardeşliğini farklı kılan en önemli özeliklerden biri, bu kardeşliğin sonsuza dek devam edecek olmasıdır. Dünyada başlayan bu dostluk -Allah’ın dilemesiyle- sonsuz ahiret hayatında devam edecektir. Ancak müminleri orada çok daha şevk verici bir başka güzellik beklemektedir: Peygamberler, elçiler, dünyada yaşamış tüm iman sahipleriyle birlikte olmak…

"Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?" (Nisa Suresi, 69)

Hayatın Asıl Gerçekleri

3 Jun 2012 In:

Hayatın Asıl Gerçekleri

Toplum, kabul görmek ve insanların gözünde iyi bir yere gelebilmek için belli kuralların uygulanmasını zorunlu görür. Bu yüzden insanlar bulundukları ortamlarda kendilerince uygun gördükleri davranışlar sergiler, ortama uygun şekilde konuşurlar. Dolayısıyla bu kuralları benimsemiş kimseler içten, rahat ve doğal olamazlar.

Bu batıl sistem, kendine karşı bile samimi olamayan insan modelleri oluşturur. Sıkıntı veren bu kuralları, insanlar ne yargılar, ne de değiştirmeye kalkarlar. Çünkü içinde yaşadıkları bu sistemi, ’hayatın asla değişmeyen gerçekleri’ olarak görürler.

Aldıkları telkinler nedeniyle birçok genç, yaşamın asıl amacının iş sahibi olmak, evlenip yuva kurmak ve çocuk yetiştirmek olduğunu zanneder. Çünkü çevrelerinde, kendilerince ’her şeyi çok iyi bilen’ ve ‘herkes giderken, dönen’, dolayısıyla çok deneyimli olduklarını düşünen ’hayat okulu mezunları’ bulunur. Bu kişilerin hayata baktıkları pencere Kur’anî bakış açısının tam aksi yönündedir.

Gençler en önemli yanlışı da evlilik konusunda yaparlar. Parası olan, eli ayağı düzgün bir erkeğin karşısında genç kız, çok güzel bir kız karşısında da delikanlı hemen evlilik hayalleri kurmaya başlar. Adayın karakteri, inancı ve ahlak özellikleri pek fazla önemsenmez.

Oysa evlenmek için seçilen insan, güvenilir olabilmesi için derin Allah sevgisi ve korkusu taşımalı. Kadın ya da erkek, ancak eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her zorluğa göğüs gerer, gerçek aşkı yaşar. Samimi inanan insanlar o güzel derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.

Gençler evliliğe, hayat okulu mezunlarının "mantık evliliği" kıstasıyla değil akılcı yaklaşmalı. İnsan ancak derin akla ve derin imana derin bir tutkuyla bağlanır. Bunlar olmadığında eşlerin birbirlerine sevgileri kısa sürede biter. Allah’a aşkla bağlı ve samimi olan genç kız ve erkeğe Allah dilerse, cennet ehlinin yaşadığı aşk ve tutkunun bir benzerini yaşatır.

Gençler, toplumdaki birçok ilişkide yaşanan şirk boyutundaki aşkı değil, Allah aşkından kaynak bulan aşkı aramalı. Yanlış arayışlara girip, yanlış evlilik yaptığında ise genç, sevgiden ümidini keserek, karanlık bir dünyada adeta ölü gibi yaşar.

Toplum gençlere oyunculuğu, rol yapmayı, sahte davranışları uyanıklık olarak telkin eder. Bu yüzden kurnazca, rol yaparak isteklerine ulaşmak takdir görür. Oysa sahte sevgilerin ve sahte davranışların yaşandığı evler, sürekli dramların sahneye konduğu bir tiyatro sahnesi gibidir; aktör ve aktrisleri perişan bir yaşam sürerler.

Bu yanlış telkinler sonucu yapılan yanlış seçimler ve yanlış roller nedeniyle gençlerin "ağızlarının yandığı" açık bir gerçek. Birçoğu içine kapanır, topluma, dünyaya, insanlara küser, genç yaşta bedenen çöker.

Allah’tan uzak yaşayan, yüz çeviren insanın kalbinde gerçek anlamda sevgi, şefkat ve merhamet olmaz. Tümü Allah aşkından kaynak bulur çünkü. Geriye ise yalnızca acılar, üzüntü, korku, sıkıntı, gelecek korkusu ve azap kalır. Yaşamı kabusa döner. Allah aşkını yaşayan insan ise her şeye o aşkla baktığı için dünyası da ahireti de Allah’ın dilemesiyle cennet olur.

İnanan genç kız ve erkek, Kur’an ahlakının dışında bir başka ahlaki sisteme bağlanmaz. Din dışı yaşanan bir sistemin izleyicisi olmaz. Farklı bir yaşam felsefesi üretmez. Yaşadığı yalnızca samimi inancının ve hayatın asıl gerçekleridir.

Şeytanın

İnsanın yorgunluk, bitkinlik, sinirlilik ve kafa karışıklığı hissetmesi şeytanın kurduğu tuzaklardan biri. Şeytanın bundan amacı insana Allah’ı, ölümü ve ahireti unutturmaya çalışmak. Birçok insan kendisini toparlamak, mücadele etmek yerine şeytanın tuzağına yakalanır. İsterse bir anda iman neşesi ile dolabileceği halde kendisini bitkin ve yorgun olduğuna inandırır.

Bundan sonraki aşama, sorunlarına çözüm olacağını zannettiği ’kafasını dağıtmak’ için ne yapması gerektiği. Ya insanlardan ve nesnelerden uzak kalmak; ya da bir süre başka şeylere yoğunlaşmak, en sevdiği ya da hiç yapmadığı şeyleri yapmak kafa dağıtmanın kişiden kişiye tercih edilebilecek yollarından bazıları.

Kişi bunların hepsini, kendince daha olumlu olmak adına, unutmak, düşünmemek ya da yeniden başlayabilmek için yaptığını iddia eder. Psikolojisi için zaman zaman çok gerekli bir eylem olduğunu ve kafasını dağıtmadığı takdirde depresyona gireceğini düşünür.

Kimi insan yalnızca vakit ’öldürme’ye yönelik, din ahlakından uzak, insana birşey kazandırmayan kitaplara yönelir. Kur’an’ın ilk buyruğu "Oku’"dur; Allah, inanan insandan göklerdeki, yerdeki ve kendi bedenindeki delillerini incelemesini ister. Varlık delillerini gösterir ve üzerlerinde derin düşünmesi konusunda uyarır. Ancak değerli zamanını kendisine bilgi yönünden hiçbir şey katmayacak kitapları okuyarak geçiren kişi, uyarıları anlamaz ve düşünmez. Zaten bu tür kitapları seçmesindeki neden de "herşeyi unutmak" ve "düşünmemek" değil midir?..

Kimi insan da ’kafa dağıtma’ amacıyla eğlence mekanlarını tercih eder. Bu gibi yerlerde hiçbir şey düşünmeden, boş bir zihinle vakit geçirir. Kimsenin, yanındakinin ne söylediğini işitemediği gürültülü bir müzik sesi, göz gözü görmeyen dumanlı hava ve yüksek sesli konuşmalar; tümü bir araya geldiğinde, insanın dikkatini toparlayamayacağı ve düşünemeyeceği ortam hazırdır.

Kuşkusuz insanların neşelenmeleri, eğlenmeleri, sevdikleri dostlarıyla birlikte olmaları birer güzellik. Ancak söz konusu mekanlar, Allah’ın zikredilmediği ve şeytanın planlarını uygulaması için en uygun ortamlardır. Kişi zaten, bu mekana, "kafasını boşaltmak için" gelmiştir ve önceleri aklı başında görünürken bir süre sonra abartılı davranışlar sergilemeye başlar. "Kafasını dağıtma" amacına ulaşabilmek için, ortamdaki her türlü çirkin ve aşırı davranış onun aracı olur. Sonunda kafası boşaldığında ise şeytan amacına ulaşmıştır; o boş kafayı "kiralar" ve yeni mekanına yerleşir.

Bu, şeytanın etkisiyle meydana gelen bir tür büyüdür. Şeytanlar doğrudan insanların beyinlerini hedef alırlar. Sayıca çok fazla olduklarından, insanların beynine girme konusunda sorun yaşamazlar. Bu şeytani hipnoz süresince insanın dikkati dağınıktır, unutur ve konsantrasyon eksikliği çeker. Yusuf Suresi, 42. ayette söz edildiği gibi şeytan ona unutturmuştur.

Şeytanın insan beyninde meydana getirdiği hipnoza karşı en iyi çözümlerden biri de telkindir. Şeytan da emirlerini telkinle verir. “Unut” der ve unutturur. Allah birçok ayette “dikkat edin” buyurur. Şeytan ise insanın dikkatini dağıtmaya çalışır; Allah’ın emrettiğinin tam aksini yapar. Allah müminde feraset ve basiret ister. Şeytan ise Rabb’inin mümine verdiği feraset ve basireti ortadan kaldırma çabası içindedir.

İnsan tembellik ettiği ve "kafasını dağıtacak" uğraşlara yöneldiğinde, zaten dikkati dağılmaya müsait olduğundan şeytanın işi kolaylaşır. İnsanın zayıf yönünü bulur ve kişiyi adeta "dağıtır." Sonunda bu insan şeytana teslim olur; karamsar, melankolik ruh hali bedenini de ele geçirir.

İnanan insanlar imanın nuruyla bu şeytani hipnozdan Allah’a sığınarak, dua ederek, O’na tevekkül ederek ve kararlı bir iradeyle çıkabilirler. Şeytanın telkinlerinden kurtulmak için çözüm, insanın “dikkat” etmesi, zihninin çalışmasıdır.

Sonuç olarak; kafasını "dağıtmak" yerine aklını kullanan insanın ufku açıktır. Sohbeti ve davranışları samimi ve yerindedir; sözleri hikmetli ve isabetlidir. Kuşkusuz tüm bu özellikler, Allah’ın, Kendisine yakın olmayı amaçlayan kullarına lütfunun ve rahmetinin tecellileridir.

'Cennetime Gir!'

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri

'Cennetime Gir!'

Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 28, 29, 30)

Birçok insan Allah’ın sınırları içinde yaşamadığı, O’nun rızasını gözetmediği halde "iyi bir insan" olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediğini ve kötülük yapmadığını, bu nedenle de cennete gireceğini düşünür. Bunlar kuşkusuz güzel ahlak özellikleri ancak Kur’an’daki gerçek iyilik kavramı yalnızca bu özelliklerle sınırlı değil. İyilik, zaman zaman ya da kişi istediğinde yapılan bir eylem değil, bir ibadet. Ve bu ibadet müminin tüm yaşamını kapsar.

Bu düşünce, Kur’an ayetlerinden habersiz olmanın getirdiği cehalet nedeniyledir. Bu çok yanlış bir din anlayışıdır; adeta Evanjeliklerin inancı gibidir. Evanjelik inancına göre insan, her ne günah işlerse işlesin, Hz. İsa (as) onun günahlarını aldığı için cennete gideceğini düşünür. Böyle düşünen insanın, yapamayacağı hiçbir şey olmaz; her şey serbesttir. Oysa zulüm yapan da iyilik yapan da karşılığını alır.

Rabb’imiz, "takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir. (Ra’d Suresi, 35) ayeti ve benzer onlarca Kur’an ayetinde, cennetini "takva sahibi" kulları için hazırladığını haber verir.

Takva sahipleri; Allah’ın her an kendisiyle birlikte olduğunun, her yaptığını ve aklından geçeni bile bildiğinin şuuruyla yaşayan, Allah’a karşı büyük bir sevgi hisseden ve O’ndan içi titreyerek derin bir saygıyla korkan insanlardır. Takva sahibi insan, Kur’an ahlakına tam uyar, sevgi dolu olur, can yakmaz, insanlara sevinç verir, gerçek iyilikte bulunur ve iyiliği yaygınlaştırır. Allah birçok Kur’an ayetinde cennetini lütfedeceği takva sahibi kullarının özelliklerini detaylı tarif eder. Bu özelliklerden bazıları şöyledir:

İman edip salih amellerde bulunanlar. (Bakara Suresi, 25)

Allah’tan korkup sakınanlar. (Al-i İmran Suresi, 15)

Öfkelerini yenenler. (Al-i İmran Suresi, 134)

Yaptıkları (kötü şöylerde) bile bile ısrar etmeyenler. (Al-i İmran Suresi, 135)

Allah’a ve elçisine itaat edenler. (Nisa Suresi, 13)

Namazı kılanlar, zekatı verenler, elçilere inanan, onları savunup destekleyenler. (Maide Suresi, 12)

Doğru sözlü olanlar. (Maide Suresi, 119)

Güzel davranışlarda bulunanlar. (Yunus Suresi, 26)

Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar. (Hud Suresi, 23)

Tevbe edenler. (Meryem Suresi, 60)

Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler. (Müminun Suresi, 8)

Namazlarını (titizlikle) koruyanlar. (Müminun Suresi, 9)

Hayırlarda yarışanlar. (Fatır Suresi, 32)

Takva sahibi olanlar. (Muhammed Suresi, 15)

Gönülden Allah’a yönelip dönenler. (Kaf Suresi, 32)

Görmedikleri halde Rahman’a karşı içleri titreyerek korku duyanlar ve içten Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelenler. (Kaf Suresi, 33)

Takva sahibi müminler öyle kimselerdir ki: Allah, "kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir." (Mücadele Suresi, 22)

Yüce Rabb’imiz; razıyız Sen’den, Sen de bizden razı ol. Kalbimize imanı yaz ve Senin fırkandan olanlarla birlikte kıl...

O Ses… Sana Yol Gösteren Ses

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

O Ses… Sana Yol Gösteren Ses

Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb’imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.

Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur’an dışında ararlar.

Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında "yaşam koçu" kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.

Kimi yaşam koçları, "sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses" gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.

Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.

Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.

Doğrudur, ancak "temiz akıl sahipleri" için hayat rehberi Kur’an’dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur’an’la haber verir. Kur’an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.

İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah’tır; O’na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.

Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah’ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.

Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur’an’dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.

Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur’an’la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.

Allah’a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah’ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.

Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah’ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb’ini anar, Rabb’i için sabreder, O’na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…

Allah, İzlediğimiz Hiçbir Kareyi Boş ve Amaçsız Yaratmaz

Allah’ın üzerimizdeki merhametidir; zor zamanlarda nefsimizin sesini pek duyamayız. Geveze olan, bencil tutkularının doyurulmasını bekleyen nefsimiz değil, vicdanımızdır. Allah’tan uzak yaşıyor bile olsa zorluk anında yaşadığı korku, insanın şuurunu açar ve üzerindeki gaflet örtüsünü aralayarak, gerçekleri görmesine vesile olabilir. Kendimizi böylece Allah’a daha yakın hisseder, daha gönülden O’na yöneliriz.

İsabet eden musibeti Allah’tan başka üzerimizden kaldıracak güç yoktur. Bunun bilincinde olmak, bizi Allah’a daha yakın kılar. Ancak önemli olan, sıkıntı sona erdiğinde, gaflet içindeki yaşama geri dönmemektir.

Doğal felaketler bize aczimizi, hiçbir şeye güç yetiremediğimizi hatırlatır. Korku veren bu olaylar karşısında Allah’ın sonsuz gücünü ve ilmiyle her şeyi nasıl kuşattığını anlarız. Korkulması gerekenin yalnızca Allah olduğunu ve O’nun azabından emin olamayacağımızı kavrarız.

Gafletten kurtulabilmek için mutlaka başımıza bir musibet gelmesini beklememeliyiz. Çevremizdeki insanların yaşadığı zorlu olaylar ya da bir başka yerde yaşanan doğal felaketler de uyarıcı olmalı. Bu uyarıları önemsemeli, aynı olayın bizim başımıza da gelebileceğini düşünmeliyiz.

Yüce Allah yarattığı zorlu olaylarla, dünyaya tutkuyla bağlı olan kullarını uyarır. Öğüt alabilirsek, Allah’ın hiçbir şeyi boşuna yaratmadığını, daha da şiddetlilerini yaratmaya gücü yeten olduğunu anlayabiliriz. Dünya yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış bir mekan. Ve yalnızca öğüt alıp ders çıkarabilenler gerçek yurtta kazançlı olacaklar.

Bir felaket sonucu çaresiz kalmış kişilerin durumlarına yalnızca üzülüp, acımak yerine, bunların aynı zamanda birer uyarı olduğunun farkına varmalı. Zor zamanlar ecre dönüşebilecek imtihan anlarıdır. Allah’a sevgimizi, sabır ve tevekkülümüzü kanıtlayabileceğimiz en değerli zamanlardır. Allah’ın bir hikmet ve ilimle yarattığı işaretleri dikkatle ve açık şuurla takip edelim...

Gaybe İmanın Ödülü

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri

Gaybe İmanın Ödülü

Gaybe dair bilgi, Alim olan Allah’ın benzersiz ilminin önemli örneklerinden. Yaşamını Allah’ın hoşnutluğu üzerine kuran müminler, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği gayb haberlerine içten iman ederler. Yüce Allah, "Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Bakara Suresi, 3) ayeti ve diğer birçok Kur’an ayetinde müminleri gaybe inananlar olarak tarif eder.

Samimi mümin, dünya hayatını kaybolacak şeylerin peşi sıra koşarak yaşamaz; tek arzusu Allah’ın yüzü/rızasıdır. Çünkü, “(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)

İmanı kalplerine yerleştirmiş olan müminler, canları güzellikle alındıktan, ’kolay bir hesapla’ sorguya çekilip kitapları sağ yanlarından verildikten sonra, yaşamları boyunca kavuşmak için korku ve umutla dua ettikleri, varılacak en güzel yere gelirler. Cennet yurdunun kapıları Allah’ın vaadi gereği onlar için açılır…

Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)

Orada "esenlik dileği ve selamla" (Furkan Suresi, 75) karşılanan samimi müminlerin “diledikleri herşey onlarındır” ve Rabb’leri Katında “daha fazlası da” vardır… (Kaf Suresi, 35)

Cennetteki güzellik ve nimetlerin yanı sıra, Allah’a olan yakınlıkları, cennet ehlinin sahip olduğu en büyük ve en önemli nimettir. Müminlerin, Allah’ın rızasını kazandıklarını hissetmelerinin en çarpıcı ifadesi, Allah’ın onlara görünecek şekilde tecelli etmesidir. Dünyada bu durum imkansızdır, çünkü "gözler O’nu idrak edemez..." (Enam Suresi, 103). Ancak Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah, ahirette mümin kullarına belirli bir şekilde tecelli ederek gözükecektir. Bunun nasıl olacağının bilgisi ise Allah katındadır.

Peygamberimiz (sav) birçok hadisinde cennetteki müminlerin, Allah’ın Zatı’nın bir tecellisini görebileceklerinden söz eder:

"Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah Tebareke ve Teala şöyle buyuracak: "Size ilave olarak yapmamı istediğiniz başka bir şey var mıdır?

Onlar da, "Sen bizim yüzlerimizi bembeyaz yapmadın mı? Cehennemden kurtarıp bizi cennete sokmadın mı; (Bundan daha iyi ve fazla ne olabilir ki?)" diyecekler."

"Bunun üzerine perde kaldırılacak, kendilerine Rabb’leri Tealayı görmekten daha sevimli bir şey verilmediğini anlayacaklar." [Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 415/10130]

Müminler dünya hayatında, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edip, O’ndan korkup sakınarak güzel ahlak göstermişlerdir. "Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden ’içleri titremekte olanlardır." (Enbiya Suresi, 49)

Onlar bilmedikleri, gizli olan her şeyi kapsayan gaybe ve görmedikleri Rabb’lerine kesin bilgiyle iman ederler.

Cennette kusursuz nimetler; cennet ırmakları, meyveleri, çocukları ve sayısız muhteşem güzellik müminleri bekler.. Ancak cennetin en büyük nimeti Allah aşkıdır. En büyük ödül de dünya hayatında görmedikleri halde gönülden bağlandıkları o Yüce Sevgili’nin tecellisini görebilecek olmalarıdır. Mümin dünyada olduğu gibi ahirette de ışıktır, nurdur. Rabb’imiz, bu en büyük ödüle layık olan, ışıl ışıl yüzüyle Kendisini gören kullarından kılsın…

O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp-durur. (Kıyamet Suresi, 22, 23)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors