Hayatın Asıl Gerçekleri

3 Jun 2012 In:

Hayatın Asıl Gerçekleri

Toplum, kabul görmek ve insanların gözünde iyi bir yere gelebilmek için belli kuralların uygulanmasını zorunlu görür. Bu yüzden insanlar bulundukları ortamlarda kendilerince uygun gördükleri davranışlar sergiler, ortama uygun şekilde konuşurlar. Dolayısıyla bu kuralları benimsemiş kimseler içten, rahat ve doğal olamazlar.

Bu batıl sistem, kendine karşı bile samimi olamayan insan modelleri oluşturur. Sıkıntı veren bu kuralları, insanlar ne yargılar, ne de değiştirmeye kalkarlar. Çünkü içinde yaşadıkları bu sistemi, ’hayatın asla değişmeyen gerçekleri’ olarak görürler.

Aldıkları telkinler nedeniyle birçok genç, yaşamın asıl amacının iş sahibi olmak, evlenip yuva kurmak ve çocuk yetiştirmek olduğunu zanneder. Çünkü çevrelerinde, kendilerince ’her şeyi çok iyi bilen’ ve ‘herkes giderken, dönen’, dolayısıyla çok deneyimli olduklarını düşünen ’hayat okulu mezunları’ bulunur. Bu kişilerin hayata baktıkları pencere Kur’anî bakış açısının tam aksi yönündedir.

Gençler en önemli yanlışı da evlilik konusunda yaparlar. Parası olan, eli ayağı düzgün bir erkeğin karşısında genç kız, çok güzel bir kız karşısında da delikanlı hemen evlilik hayalleri kurmaya başlar. Adayın karakteri, inancı ve ahlak özellikleri pek fazla önemsenmez.

Oysa evlenmek için seçilen insan, güvenilir olabilmesi için derin Allah sevgisi ve korkusu taşımalı. Kadın ya da erkek, ancak eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her zorluğa göğüs gerer, gerçek aşkı yaşar. Samimi inanan insanlar o güzel derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.

Gençler evliliğe, hayat okulu mezunlarının "mantık evliliği" kıstasıyla değil akılcı yaklaşmalı. İnsan ancak derin akla ve derin imana derin bir tutkuyla bağlanır. Bunlar olmadığında eşlerin birbirlerine sevgileri kısa sürede biter. Allah’a aşkla bağlı ve samimi olan genç kız ve erkeğe Allah dilerse, cennet ehlinin yaşadığı aşk ve tutkunun bir benzerini yaşatır.

Gençler, toplumdaki birçok ilişkide yaşanan şirk boyutundaki aşkı değil, Allah aşkından kaynak bulan aşkı aramalı. Yanlış arayışlara girip, yanlış evlilik yaptığında ise genç, sevgiden ümidini keserek, karanlık bir dünyada adeta ölü gibi yaşar.

Toplum gençlere oyunculuğu, rol yapmayı, sahte davranışları uyanıklık olarak telkin eder. Bu yüzden kurnazca, rol yaparak isteklerine ulaşmak takdir görür. Oysa sahte sevgilerin ve sahte davranışların yaşandığı evler, sürekli dramların sahneye konduğu bir tiyatro sahnesi gibidir; aktör ve aktrisleri perişan bir yaşam sürerler.

Bu yanlış telkinler sonucu yapılan yanlış seçimler ve yanlış roller nedeniyle gençlerin "ağızlarının yandığı" açık bir gerçek. Birçoğu içine kapanır, topluma, dünyaya, insanlara küser, genç yaşta bedenen çöker.

Allah’tan uzak yaşayan, yüz çeviren insanın kalbinde gerçek anlamda sevgi, şefkat ve merhamet olmaz. Tümü Allah aşkından kaynak bulur çünkü. Geriye ise yalnızca acılar, üzüntü, korku, sıkıntı, gelecek korkusu ve azap kalır. Yaşamı kabusa döner. Allah aşkını yaşayan insan ise her şeye o aşkla baktığı için dünyası da ahireti de Allah’ın dilemesiyle cennet olur.

İnanan genç kız ve erkek, Kur’an ahlakının dışında bir başka ahlaki sisteme bağlanmaz. Din dışı yaşanan bir sistemin izleyicisi olmaz. Farklı bir yaşam felsefesi üretmez. Yaşadığı yalnızca samimi inancının ve hayatın asıl gerçekleridir.

Şeytanın

İnsanın yorgunluk, bitkinlik, sinirlilik ve kafa karışıklığı hissetmesi şeytanın kurduğu tuzaklardan biri. Şeytanın bundan amacı insana Allah’ı, ölümü ve ahireti unutturmaya çalışmak. Birçok insan kendisini toparlamak, mücadele etmek yerine şeytanın tuzağına yakalanır. İsterse bir anda iman neşesi ile dolabileceği halde kendisini bitkin ve yorgun olduğuna inandırır.

Bundan sonraki aşama, sorunlarına çözüm olacağını zannettiği ’kafasını dağıtmak’ için ne yapması gerektiği. Ya insanlardan ve nesnelerden uzak kalmak; ya da bir süre başka şeylere yoğunlaşmak, en sevdiği ya da hiç yapmadığı şeyleri yapmak kafa dağıtmanın kişiden kişiye tercih edilebilecek yollarından bazıları.

Kişi bunların hepsini, kendince daha olumlu olmak adına, unutmak, düşünmemek ya da yeniden başlayabilmek için yaptığını iddia eder. Psikolojisi için zaman zaman çok gerekli bir eylem olduğunu ve kafasını dağıtmadığı takdirde depresyona gireceğini düşünür.

Kimi insan yalnızca vakit ’öldürme’ye yönelik, din ahlakından uzak, insana birşey kazandırmayan kitaplara yönelir. Kur’an’ın ilk buyruğu "Oku’"dur; Allah, inanan insandan göklerdeki, yerdeki ve kendi bedenindeki delillerini incelemesini ister. Varlık delillerini gösterir ve üzerlerinde derin düşünmesi konusunda uyarır. Ancak değerli zamanını kendisine bilgi yönünden hiçbir şey katmayacak kitapları okuyarak geçiren kişi, uyarıları anlamaz ve düşünmez. Zaten bu tür kitapları seçmesindeki neden de "herşeyi unutmak" ve "düşünmemek" değil midir?..

Kimi insan da ’kafa dağıtma’ amacıyla eğlence mekanlarını tercih eder. Bu gibi yerlerde hiçbir şey düşünmeden, boş bir zihinle vakit geçirir. Kimsenin, yanındakinin ne söylediğini işitemediği gürültülü bir müzik sesi, göz gözü görmeyen dumanlı hava ve yüksek sesli konuşmalar; tümü bir araya geldiğinde, insanın dikkatini toparlayamayacağı ve düşünemeyeceği ortam hazırdır.

Kuşkusuz insanların neşelenmeleri, eğlenmeleri, sevdikleri dostlarıyla birlikte olmaları birer güzellik. Ancak söz konusu mekanlar, Allah’ın zikredilmediği ve şeytanın planlarını uygulaması için en uygun ortamlardır. Kişi zaten, bu mekana, "kafasını boşaltmak için" gelmiştir ve önceleri aklı başında görünürken bir süre sonra abartılı davranışlar sergilemeye başlar. "Kafasını dağıtma" amacına ulaşabilmek için, ortamdaki her türlü çirkin ve aşırı davranış onun aracı olur. Sonunda kafası boşaldığında ise şeytan amacına ulaşmıştır; o boş kafayı "kiralar" ve yeni mekanına yerleşir.

Bu, şeytanın etkisiyle meydana gelen bir tür büyüdür. Şeytanlar doğrudan insanların beyinlerini hedef alırlar. Sayıca çok fazla olduklarından, insanların beynine girme konusunda sorun yaşamazlar. Bu şeytani hipnoz süresince insanın dikkati dağınıktır, unutur ve konsantrasyon eksikliği çeker. Yusuf Suresi, 42. ayette söz edildiği gibi şeytan ona unutturmuştur.

Şeytanın insan beyninde meydana getirdiği hipnoza karşı en iyi çözümlerden biri de telkindir. Şeytan da emirlerini telkinle verir. “Unut” der ve unutturur. Allah birçok ayette “dikkat edin” buyurur. Şeytan ise insanın dikkatini dağıtmaya çalışır; Allah’ın emrettiğinin tam aksini yapar. Allah müminde feraset ve basiret ister. Şeytan ise Rabb’inin mümine verdiği feraset ve basireti ortadan kaldırma çabası içindedir.

İnsan tembellik ettiği ve "kafasını dağıtacak" uğraşlara yöneldiğinde, zaten dikkati dağılmaya müsait olduğundan şeytanın işi kolaylaşır. İnsanın zayıf yönünü bulur ve kişiyi adeta "dağıtır." Sonunda bu insan şeytana teslim olur; karamsar, melankolik ruh hali bedenini de ele geçirir.

İnanan insanlar imanın nuruyla bu şeytani hipnozdan Allah’a sığınarak, dua ederek, O’na tevekkül ederek ve kararlı bir iradeyle çıkabilirler. Şeytanın telkinlerinden kurtulmak için çözüm, insanın “dikkat” etmesi, zihninin çalışmasıdır.

Sonuç olarak; kafasını "dağıtmak" yerine aklını kullanan insanın ufku açıktır. Sohbeti ve davranışları samimi ve yerindedir; sözleri hikmetli ve isabetlidir. Kuşkusuz tüm bu özellikler, Allah’ın, Kendisine yakın olmayı amaçlayan kullarına lütfunun ve rahmetinin tecellileridir.

'Cennetime Gir!'

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri

'Cennetime Gir!'

Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 28, 29, 30)

Birçok insan Allah’ın sınırları içinde yaşamadığı, O’nun rızasını gözetmediği halde "iyi bir insan" olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediğini ve kötülük yapmadığını, bu nedenle de cennete gireceğini düşünür. Bunlar kuşkusuz güzel ahlak özellikleri ancak Kur’an’daki gerçek iyilik kavramı yalnızca bu özelliklerle sınırlı değil. İyilik, zaman zaman ya da kişi istediğinde yapılan bir eylem değil, bir ibadet. Ve bu ibadet müminin tüm yaşamını kapsar.

Bu düşünce, Kur’an ayetlerinden habersiz olmanın getirdiği cehalet nedeniyledir. Bu çok yanlış bir din anlayışıdır; adeta Evanjeliklerin inancı gibidir. Evanjelik inancına göre insan, her ne günah işlerse işlesin, Hz. İsa (as) onun günahlarını aldığı için cennete gideceğini düşünür. Böyle düşünen insanın, yapamayacağı hiçbir şey olmaz; her şey serbesttir. Oysa zulüm yapan da iyilik yapan da karşılığını alır.

Rabb’imiz, "takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir. (Ra’d Suresi, 35) ayeti ve benzer onlarca Kur’an ayetinde, cennetini "takva sahibi" kulları için hazırladığını haber verir.

Takva sahipleri; Allah’ın her an kendisiyle birlikte olduğunun, her yaptığını ve aklından geçeni bile bildiğinin şuuruyla yaşayan, Allah’a karşı büyük bir sevgi hisseden ve O’ndan içi titreyerek derin bir saygıyla korkan insanlardır. Takva sahibi insan, Kur’an ahlakına tam uyar, sevgi dolu olur, can yakmaz, insanlara sevinç verir, gerçek iyilikte bulunur ve iyiliği yaygınlaştırır. Allah birçok Kur’an ayetinde cennetini lütfedeceği takva sahibi kullarının özelliklerini detaylı tarif eder. Bu özelliklerden bazıları şöyledir:

İman edip salih amellerde bulunanlar. (Bakara Suresi, 25)

Allah’tan korkup sakınanlar. (Al-i İmran Suresi, 15)

Öfkelerini yenenler. (Al-i İmran Suresi, 134)

Yaptıkları (kötü şöylerde) bile bile ısrar etmeyenler. (Al-i İmran Suresi, 135)

Allah’a ve elçisine itaat edenler. (Nisa Suresi, 13)

Namazı kılanlar, zekatı verenler, elçilere inanan, onları savunup destekleyenler. (Maide Suresi, 12)

Doğru sözlü olanlar. (Maide Suresi, 119)

Güzel davranışlarda bulunanlar. (Yunus Suresi, 26)

Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar. (Hud Suresi, 23)

Tevbe edenler. (Meryem Suresi, 60)

Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler. (Müminun Suresi, 8)

Namazlarını (titizlikle) koruyanlar. (Müminun Suresi, 9)

Hayırlarda yarışanlar. (Fatır Suresi, 32)

Takva sahibi olanlar. (Muhammed Suresi, 15)

Gönülden Allah’a yönelip dönenler. (Kaf Suresi, 32)

Görmedikleri halde Rahman’a karşı içleri titreyerek korku duyanlar ve içten Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelenler. (Kaf Suresi, 33)

Takva sahibi müminler öyle kimselerdir ki: Allah, "kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir." (Mücadele Suresi, 22)

Yüce Rabb’imiz; razıyız Sen’den, Sen de bizden razı ol. Kalbimize imanı yaz ve Senin fırkandan olanlarla birlikte kıl...

O Ses… Sana Yol Gösteren Ses

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

O Ses… Sana Yol Gösteren Ses

Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb’imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.

Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur’an dışında ararlar.

Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında "yaşam koçu" kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.

Kimi yaşam koçları, "sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses" gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.

Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.

Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.

Doğrudur, ancak "temiz akıl sahipleri" için hayat rehberi Kur’an’dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur’an’la haber verir. Kur’an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.

İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah’tır; O’na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.

Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah’ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.

Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur’an’dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.

Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur’an’la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.

Allah’a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah’ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.

Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah’ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb’ini anar, Rabb’i için sabreder, O’na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…

Allah, İzlediğimiz Hiçbir Kareyi Boş ve Amaçsız Yaratmaz

Allah’ın üzerimizdeki merhametidir; zor zamanlarda nefsimizin sesini pek duyamayız. Geveze olan, bencil tutkularının doyurulmasını bekleyen nefsimiz değil, vicdanımızdır. Allah’tan uzak yaşıyor bile olsa zorluk anında yaşadığı korku, insanın şuurunu açar ve üzerindeki gaflet örtüsünü aralayarak, gerçekleri görmesine vesile olabilir. Kendimizi böylece Allah’a daha yakın hisseder, daha gönülden O’na yöneliriz.

İsabet eden musibeti Allah’tan başka üzerimizden kaldıracak güç yoktur. Bunun bilincinde olmak, bizi Allah’a daha yakın kılar. Ancak önemli olan, sıkıntı sona erdiğinde, gaflet içindeki yaşama geri dönmemektir.

Doğal felaketler bize aczimizi, hiçbir şeye güç yetiremediğimizi hatırlatır. Korku veren bu olaylar karşısında Allah’ın sonsuz gücünü ve ilmiyle her şeyi nasıl kuşattığını anlarız. Korkulması gerekenin yalnızca Allah olduğunu ve O’nun azabından emin olamayacağımızı kavrarız.

Gafletten kurtulabilmek için mutlaka başımıza bir musibet gelmesini beklememeliyiz. Çevremizdeki insanların yaşadığı zorlu olaylar ya da bir başka yerde yaşanan doğal felaketler de uyarıcı olmalı. Bu uyarıları önemsemeli, aynı olayın bizim başımıza da gelebileceğini düşünmeliyiz.

Yüce Allah yarattığı zorlu olaylarla, dünyaya tutkuyla bağlı olan kullarını uyarır. Öğüt alabilirsek, Allah’ın hiçbir şeyi boşuna yaratmadığını, daha da şiddetlilerini yaratmaya gücü yeten olduğunu anlayabiliriz. Dünya yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış bir mekan. Ve yalnızca öğüt alıp ders çıkarabilenler gerçek yurtta kazançlı olacaklar.

Bir felaket sonucu çaresiz kalmış kişilerin durumlarına yalnızca üzülüp, acımak yerine, bunların aynı zamanda birer uyarı olduğunun farkına varmalı. Zor zamanlar ecre dönüşebilecek imtihan anlarıdır. Allah’a sevgimizi, sabır ve tevekkülümüzü kanıtlayabileceğimiz en değerli zamanlardır. Allah’ın bir hikmet ve ilimle yarattığı işaretleri dikkatle ve açık şuurla takip edelim...

Gaybe İmanın Ödülü

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri

Gaybe İmanın Ödülü

Gaybe dair bilgi, Alim olan Allah’ın benzersiz ilminin önemli örneklerinden. Yaşamını Allah’ın hoşnutluğu üzerine kuran müminler, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği gayb haberlerine içten iman ederler. Yüce Allah, "Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Bakara Suresi, 3) ayeti ve diğer birçok Kur’an ayetinde müminleri gaybe inananlar olarak tarif eder.

Samimi mümin, dünya hayatını kaybolacak şeylerin peşi sıra koşarak yaşamaz; tek arzusu Allah’ın yüzü/rızasıdır. Çünkü, “(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)

İmanı kalplerine yerleştirmiş olan müminler, canları güzellikle alındıktan, ’kolay bir hesapla’ sorguya çekilip kitapları sağ yanlarından verildikten sonra, yaşamları boyunca kavuşmak için korku ve umutla dua ettikleri, varılacak en güzel yere gelirler. Cennet yurdunun kapıları Allah’ın vaadi gereği onlar için açılır…

Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)

Orada "esenlik dileği ve selamla" (Furkan Suresi, 75) karşılanan samimi müminlerin “diledikleri herşey onlarındır” ve Rabb’leri Katında “daha fazlası da” vardır… (Kaf Suresi, 35)

Cennetteki güzellik ve nimetlerin yanı sıra, Allah’a olan yakınlıkları, cennet ehlinin sahip olduğu en büyük ve en önemli nimettir. Müminlerin, Allah’ın rızasını kazandıklarını hissetmelerinin en çarpıcı ifadesi, Allah’ın onlara görünecek şekilde tecelli etmesidir. Dünyada bu durum imkansızdır, çünkü "gözler O’nu idrak edemez..." (Enam Suresi, 103). Ancak Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah, ahirette mümin kullarına belirli bir şekilde tecelli ederek gözükecektir. Bunun nasıl olacağının bilgisi ise Allah katındadır.

Peygamberimiz (sav) birçok hadisinde cennetteki müminlerin, Allah’ın Zatı’nın bir tecellisini görebileceklerinden söz eder:

"Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah Tebareke ve Teala şöyle buyuracak: "Size ilave olarak yapmamı istediğiniz başka bir şey var mıdır?

Onlar da, "Sen bizim yüzlerimizi bembeyaz yapmadın mı? Cehennemden kurtarıp bizi cennete sokmadın mı; (Bundan daha iyi ve fazla ne olabilir ki?)" diyecekler."

"Bunun üzerine perde kaldırılacak, kendilerine Rabb’leri Tealayı görmekten daha sevimli bir şey verilmediğini anlayacaklar." [Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 415/10130]

Müminler dünya hayatında, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edip, O’ndan korkup sakınarak güzel ahlak göstermişlerdir. "Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden ’içleri titremekte olanlardır." (Enbiya Suresi, 49)

Onlar bilmedikleri, gizli olan her şeyi kapsayan gaybe ve görmedikleri Rabb’lerine kesin bilgiyle iman ederler.

Cennette kusursuz nimetler; cennet ırmakları, meyveleri, çocukları ve sayısız muhteşem güzellik müminleri bekler.. Ancak cennetin en büyük nimeti Allah aşkıdır. En büyük ödül de dünya hayatında görmedikleri halde gönülden bağlandıkları o Yüce Sevgili’nin tecellisini görebilecek olmalarıdır. Mümin dünyada olduğu gibi ahirette de ışıktır, nurdur. Rabb’imiz, bu en büyük ödüle layık olan, ışıl ışıl yüzüyle Kendisini gören kullarından kılsın…

O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp-durur. (Kıyamet Suresi, 22, 23)

Yap-Bozu Tamamlama Zamanıdır

3 Jun 2012 In: İttihad-ı İslam, Toplum

Yap-Bozu Tamamlama Zamanıdır

İslam alemi yap-boz parçaları gibi darmadağınık, her grup elindeki parçayı adeta bütün olarak görüyor, elindekiyle övünüyor.

Televizyonlarda, radyolarda ve sohbet ortamlarında din adamları misvakın nasıl kullanılacağına kadar anlatırken, Müslümanların birlik olmasının önemini ve farz olduğunu anlatmıyorlar.

Reenkarnasyona dair Kur’an’dan zorlama delil getirmeye çaba gösteren bazı din adamları bütün Müslümanların kardeş olduğundan, Allah’ın ipine hep birlikte sarılmanın gereğinden, İslam ülkelerinin birlik olmasından söz etmiyorlar.

Yalnızca, Peygamberimiz (sav)’in sevdiği yemeği yiyerek sünnetini yerine getiriyor olmanın rahatlığını yaşayan bir kesim, Resulullah (sav)’e emredilen "ey bürünüp örtünen kalk ve uyar" buyruğunu göz ardı ediyor. Oysa tebliğ ve inkarcılara karşı mücadele, onun yolunda yürüyen Müslümanların da en önemli görevleridir. Bu görevler Peygamberimiz (sav)’le sınırlı değildir.

"Müslümanlar kardeştir" ayetini unutanlar ise kendi mezhebinden, tarikatinden, cemaatinden olmayanı kendinden görmeyerek dışlıyor, camiine gitmiyor, kitaplarını okumuyor hatta düşman gibi görüyor.

Bediüzzaman’ın hayatını anlatan ve her Müslümanın ders çıkarabileceği filmler yapılıyor ancak onun ahir zamana dair sözlerinden, Peygamberimizin hadislerinden kaynaklanan müjdelerinden söz edilmiyor. Dahası Bediüzzaman, "zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam’dır" der, kendisini "Hz. Mehdi (a.s.)’ın öncü bir askeriyim, piştar bir neferiyim" ifadesiyle tarif eder ve ona zemin hazır ettiğini söylerken.

"Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar" ayetine rağmen Müslümanların bir kesimi, Ehl-i Kitab’ın hepsini düşman, lanetli hatta kafir olarak görüyor; kin, nefret ve kan kusuyor. Müslümanların, Musevi cenazesi geçerken ayağa kalkan, Mescid-i Nebevi’de Hristiyanların ibadetlerini yapmalarına izin veren, kendisini ziyarete gelen Hristiyanların oturması için abasını çıkarıp altlarına seren Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uygun davranmaları gerekmez mi? Sadece onun oturduğu gibi oturmak, onun yediklerini yemek midir sünneti ihya etmek?

İhtiyaç içindeki her insan "la İlahe illAllah"a davet edilir. Bu, Rahmanî olandır. Ayetleri görmezden gelmek, Kur’an’a uygun olmayan hakaret, kin ve nefret dolu davranışlar ise şeytanîdir. Biz bizden olmadığını düşündüklerimize düşmanlık edersek İslam ahlakı yeryüzüne nasıl hakim olacaktır?

Resulullah’ın, kavmine uyarısı olan "birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" hadisini göz ardı etmeden, Allah yolunda her konuda Rahmani olan bakış açısını seçmeliyiz. Böylece Allah’ın dilemesiyle yap-boz tamamlanacak, barış, huzur ve kardeşliğin; Kur’an ahlakının sıcaklığı bütün insanlığı saracaktır.

Güzellik Arayışı

3 Jun 2012 In: Allah'ın Sanatından, Tefekkür

Güzellik Arayışı

Birçok insanın düşüncelerindeki ortak nokta, sunulan güzelliklerin gerçekte Allah’ın tecellileri olduğunun şuurunda olmamak. Kimse kendi çabasıyla güzel saçlara, güzel bir burna, güzel gözlere sahip olamaz. Güzellikleri Allah yaratır ve dilediği insana dilediğince bahşeder.

Bu gerçeği kavrayamayanlar nefislerinin bencil tutkuları yüzünden her güzelliğe kendileri sahip olmak isterler. Kendilerinden daha güzel ya da yakışıklı birini görmek onlara sıkıntı verir hatta strese sokar. Kendilerinde bulunmayan bir özelliğin bir başkasında olması kıskançlık ve haset duygularını körükler.

İmtihan ortamının şuurunda olmayan insan, çevresindeki güzellikleri de gereği gibi takdir edemez. Gördüğü ve sahip olduğu güzellikler için şükretmez, hep daha iyisini daha güzelini ister; tahammülsüzdür. Kendisinden daha güzel, daha zengin ve daha iyi bir işi olan, daha tanınan, daha saygın birini gördüğünde müthiş rahatsız olur.

Bu ruh halindeki insan, ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar nimetler içinde ve nerede yaşarsa yaşasın mutlu olamaz. Haz alamamak bir yana, her güzellik ruhuna azap olur, işkence olur.

Oysa dünya hayatı imtihan amacıyla yaratılmıştır. Her insan farklı şekillerde sınanır. Kimi varlıkla, kimi yoklukla imtihan olur. Yaratılmış her şey gibi, güzelliklerin de gerçek sahibi Allah’tır. O’ndan kendilerine güzelik geçmiş olan insanlar şükredici olurlar.

İnsanın sahip olmak için çaba harcadığı ve kazandığı tüm güzellikler, dünya koşullarında bozulur, yıpranır ve sonunda da yok olur. İnsanın güzelliği de aynı şekilde zamanla bozulur. Çok güzel bir çiçek birkaç gün içinde solar, kurur ve güzelliğini yitirir. Çok muhteşem bir ev ya da araba bile zamanla yıpranır.

Kısacası dünya üzerinde zamanın yıpratıcı özelliği ile yok olmayacak hiçbir güzellik yoktur. Allah dileseydi sonsuza dek bozulmayacak güzelliklerle dünyayı doldurabilirdi. Ancak Allah, eksiklik ve acizlikleri yaratır ki insanlar O’nu tanısınlar, gücünü anlasınlar ve kusursuz güzellik ve nimetlerin yurdu olan cennete özlem duysunlar. İnsandaki güzelliği arzu etme duygusu da zaten bir ‘kusursuzluk’ arayışıdır.

İnsanın bunca aczine rağmen dünyaya bu denli bağlanması adeta mucizedir. Hırsla güzelliklerin ardında koşarken boşa bir çaba harcar insan. Bilinçsizce, seraba ulaşmak için çabalar, yorulur. Oysa geçici güzellikler için bu denli çabanın bir anlamı var mı? İnsanın, en çok da cennetteki mutlu ve sonsuz yaşama ulaşmanın yollarını arama çabası içinde olması daha akıllıca olmaz mı?..

Akılların Hayrete Düştüğü Sanat: Kar Tanesi

Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü kusur ve noksandan uzaktır. [Bediüzzaman]

Her bir kar tanesinde, Allah’ın benzersiz sanatı ortaya çıkar. Kar tanelerinin yapılarındaki çeşitlilik ve kusursuzluk harikadır ve yarattığı herşeyi en güzel yapan Allah’ın sonsuz sanatını bize gösterir. Dahası Allah, detay sanatını, çıplak gözle göremediğimiz ve hemen eriyip yok olacak kar tanelerinde bizlerin beğenisine sunar. Bu aynı zamanda ahiretin varlığına da bir ispattır. Bir an vücuda gelip vazifesini tamamlayan bir kar tanesinde bu kadar süslemeler yapan Kadir Allah ahireti getirmeye kadîr değil midir? Bu Sanatı bir hiç için yapar mı?

Meleklerin bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san’at ve rahmet-i İlâhiyeyi kendi dilleriyle alkışlıyorlar. [Bediüzzaman]

NASIL OLUŞUYOR?

Bir metre küp karda 350 milyon tane kar taneciği bulunduğu tahmin ediliyor. Hepsi de altıgen ve kristal gibi bir yapıda, ancak her birinin şekli farklı. Bu şekillerin nasıl ortaya çıktığı, nasıl olup da bir tanenin bir diğerine benzemediği, nasıl böyle simetrik yapılarda olduğu, bilim adamları tarafından yıllardır araştırılıyor.

Su buharının içinde düzensiz bir biçimde her yana dağılmış olan su molekülleri bulutlardan geçerken sıcaklığın düşmesi ile birlikte hareketliliklerini yitirirler. Daha yavaş hareket eden su molekülleri bir süre sonra gruplaşmaya başlar ve sonuçta katı bir biçim alırlar. Ancak gruplaşmaları düzensiz değildir; tam aksine her zaman birbirine benzeyen mikroskobik altıgenler olarak birleşirler. Her kar tanesi önce tek altıgen su molekülünden oluşur, daha sonra diğer altıgen su molekülleri de gelip bu ilk parçanın üzerine eklenir. Bilim adamlarına göre bir kristalin şeklini belirleyen temel özellik bu altıgen su moleküllerinin tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirlerine kenetlenmesi. Her kristal parçasının kendine has şekil alması ise sıcaklık ve nem oranı ile ilgili.

Bir kar tanesi 200den fazla buz kristalinden oluşur. Bütün kar kristalleri neden acaba altıgendir?.. Ve neden her biri diğerlerinden farklıdır? Kenarları neden düz değil de köşelidir? Bu soruların hala bilimsel bir cevabı yok. Ancak bilinen tek gerçek şu: Yüce Allah sonsuz güç sahibi olan, her güzelliği örneksiz ve sanatının içinde yaratandır.

"O Allah ki, yaratandır, kusursuzca var edendir,’şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi,24)

Tartışmacı Karakterin Kaynağı; Kibir

Allah, Hz. Adem’i yarattığında şeytan, Allah’ın buyruğuna itaat etmez ve ona secde etmekten kaçınır. Kendisinin Hz. Adem’den daha üstün olduğunu ve secde ederse küçük düşeceğini zanneden şeytan, isyanı seçer. Ateşten yaratıldığı için topraktan yaratılmış insandan daha üstün olduğunu iddia eder, kendi düşük aklınca tartışmaya başlar. Onun bu sapkın konuşma üslubu, kibirli özelliğinden kaynaklanır. Tartışmanın kaynağı da işte bu kibir özelliğidir.

Rabb’ini bilir, doğruları da görür, anlar şeytan ama enaniyeti ve gururu nedeniyle kabullenmez. Tartışmaktan amacı doğruyu bulmak değil, kendi bencil istek ve hırslarını tatmin etmektir.

Kendi özelliklerini, etkisi altına aldığı insanlara da geçirir. Şeytanın tarafını seçenler tıpkı onun gibi kibri, isyanı, nankörlüğü yaşar, alçalırlar.

Önemli bir özellikleri ise şeytan gibi tartışmacı karakterleridir. Onlar da doğruyu gördükleri halde kabullenmez, tutkularını tatmin etmek için tartışarak, nefislerine uygun olanı doğru gibi göstermeye çalışırlar. Tartışmak hayatlarının doğal bir parçası haline gelir, hırs, beklenti ve çıkarları için inatlaşırlar.

Tartışmacı karakterdeki kişiler, dini konularda da tartışmayı seçerler. İtirazlarına geçerli bir açıklama getiremedikleri için şeytanın yaptığı gibi yalnızca tartışır, “yaygara” yaparlar.

Tartışma gerçekte insana sıkıntı verir. Samimi inananlar kendileri tartışmadıkları gibi tartışmaya izin de vermezler. Şeytan, yaşamlarını kendisi gibi sapkınca geçirmeleri için tartışmayı insanlar arasında yaygınlaştırmaya çalışır. "... Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar" (Neml Suresi, 24) ayetindeki ifadeyle şeytan, etkisi altındaki insana diğer davranışları gibi tartışmayı da ‘süslü’ gösterir. Böylece tartışmak, kişiye şeytanî bir zevk yaşatır.

Şeytanın tartışmacı karakter özelliği üzerlerinde tecelli eden inkarcılar, müminlerle Allah ve ayetleri hakkında tartışmalar yaparlar. Kurdukları/yazdıkları cümlelerde ima yoluyla alay etmeye çalışır, böylece inananları küçük düşürdüklerini zannederler. Kanırtıcı sözler söyler, tuzak sorular sorar ve kendilerince müminleri kurdukları tuzağa düşürmeye çalışırlar. Birçoğu "iman ettik" dese de şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında "şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz yalnızca alay ediyoruz" derler.

Ancak onlar değil, asıl "Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır." (Bakara Suresi, 15)

Şeytanın birer askeri olan bu kişiler gerçekleri çarpıtır, hak dini ve müminleri gözden düşürmeye çaba gösterirler. Kendilerince Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Yazılı ve görsel basında Allah’ın yaratmasını inkar eden faaliyetlerde, dini hedef alan açık oturum ve tartışma programlarında bu çaba açıkça görülür. Kendi düşük akıllarınca Allah’ın dinini, Kitabını geçersiz kılmaya, insanları din ahlakından uzaklaştırmaya, tebliğ yapanları engellemeye ve baskı altına almaya çalışırlar. Ancak Kur’an ahlakının insanlığı sarmasını engellemek ve Allah’ın nurunu bu faaliyetlerle söndürmek isteseler de "... Allah Kendi nurunu tamamlayıcıdır."

Dinde hiçbir çarpıklık olmaması ve İslam’ın, tüm fikir sistemlerine üstün olması, onları düzeyli bir fikir alış-verişi yapmak yerine cahilce bir tartışma üslubuna sürükler. Furkan Suresi, 33. ayette söz edildiği gibi, getirdikleri örneklerde bir tutarlılık yoktur; "hakkı ve en güzel açıklama tarzını" getiren Kur’an’dır çünkü.

Allah ve Kur’an ayetleri konusunda tartışan ve tartışmayı alay derecesine getiren kimseler karşısında yapılması gerekeni Kur’an şöyle haber verir:

O, size Kitapta: "Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. "Doğrusu Allah, münafıkların ve kafirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır." (Nisa Suresi, 140)

Bu cahil kişiler genellikle "bu kadar insan bilmiyor da, yalnız siz mi doğruyu biliyorsunuz?" diye sorarlar. Onlara göre bir fikrin doğruluğu, onu savunan ve inananların sayısıyla orantılıdır. Oysa Allah, iman edenlerin hep az sayıda olduğunu, çoğunluğun ise inkarı yaşadıklarını haber verir.

Allah inancı taşıdıklarını iddia etseler de onlar gerçekte iman etmezler. "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir... (Yunus Suresi, 31) ayetindeki gibi sorulara Allah cevabı veren kimseler hakkında Kur’an, onların yoldan sapmış oldukları bilgisini verir:

Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: "Onlar şüphesiz iman etmezler." (Yunus Suresi, 33)

Saldırgan davranışlarından, soru sorma üsluplarından, tartışmalarında belirli örnekleri kullanmalarından ve Kur’an’ın tariflerinden bu kişileri tanımak mümkündür.

Dini tebliğ yapılarak uyarılan bu kişilerin, öğüt almayacakları açıkça belli olduğunda yollar ayrılır. Çünkü konuşma belli bir noktadan sonra tartışmaya dönüşecektir. Kur’an, samimi inananlara bu konuda da yol gösterir:

De ki: "O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında (sözde kanıtlarla) tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış (muhlis) olanlarız." (Bakara Suresi, 139)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors