Zulümden Kaçının!

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Zulümden Kaçının!

"Zulümden kaçının. Zira zulüm, Kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Hz. Muhammed (sav)(Müslim, Birr 56)

Kimi insanlar iman sahibi oldukları halde nefsani istekleri ve çıkarlarıyla çelişen durumlarda ya da zorluk zamanlarında, Kur’anî davranışlar yerine din dışı tavırlar sergilerler. Onlar, ’imanlarına zulüm karıştırırlar’. Bu durum, insanın, Allah’ın büyüklüğünü, gücünü kavramasına, dünyada ve ahirette gerçek mutluluğu ve kurtuluşu için hak dine uyması gerektiğini bilmesine rağmen, din dışı ahlâk özelliklerinden kopamamasıdır. Kur’an’da imanını zulümle karıştıran kimselerin iman edenlerin arasında yaşayan bir grup olduğundan söz edilir.

Söz ettiğim kimseler, Allah’ın buyruklarını yerine getirir, mümin davranışları gösterebilirler. Ancak bazı konularda yaptıkları davranışın Kur’an ahlâkına aykırı olduğunu düşünemezler ya da düşünmek istemezler.

Samimi mümin, Allah’ın takdirinden hoşnut olur. Ancak birçok insan yaşadıkları karşısında aşırı tepkiler verir. Hatta Kur’an ahlâkına uygun olmayan sözler söyler. Bu davranışları gösteren kişilerin, Allah’ın beğendiği Kuran ahlâkından uzak oldukları açıktır.

Kur’an’da müjdelenen sonsuz cenneti arzu eden insanın, dine uygun olmayan ahlâk özelliklerinden arınması ve bunun yerine Kur’an’a uygun yaşaması gerekli. Samimi iman eden her insan, Kur’an ayetlerinde bildirilen ahlâka ters davranış ve düşüncelerden sıyrılmalı. Kur’an ile haber verilen gerçekleri yalnızca bilmek yeterli değil; hissetmek ve yaşamak önemlidir. Allah, insanın içindeki gizlinin gizlisini bilir; samimiyetsizlikleri de görür. İnsan Allah aşkını ve korkusunu içinde hissetmeli, olumsuz davranışlarından kendini kurtarmalıdır. Aksi takdirde gerçek anlamda iman etmemiş olacaktır.

İnsan, belirli ibadetleri yerine getirdiği için kendisini yeterli görerek, eksiklerini göz ardı etmemeli. Yüce Allah, her an insanın kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremeyeceği bir azap verebilir. Herkes ölecek ve yapıp ettiklerinden sorgulanacaktır. İnsan iman ederek, salih amellerde bulunmalı, Allah’ın sınırları içinde yaşamalıdır. O zaman ahirette en güzel karşılığı alacağını düşünür, içten umut eder.

İmanını zulümle karıştırmayan insanın dünyada alacağı karşılık da çok güzeldir. Allah’ın sınamak için yarattığı olaylar karşısında Rabb’inden hoşnut olmak, sabır ve tevekkülü yaşamak, imanı zulümden arındırmaktır. Yaşadığı olaylardaki hayır ve hikmetleri düşünmek, sonsuz akla sahip olan Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmak, insana gerçek mutluluğu getirecektir. Yaşanacak mutluluk ve güven ise, Allah’ın yalnızca samimi iman sahiplerine sunduğu büyük bir nimettir.

"İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir." (En’am Suresi, 82)



Yüce Allah, "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebut Suresi, 2) ayetiyle, “iman ettim” diyen kulunu dünya hayatında imtihan edeceğini bildirir. İnsanların yalnızca diliyle “ben inanıyorum” demesi yeterli değil; Allah kullarından samimi bir iman ister. İnsanın dünyadaki görev ve sorumluluğu Allah’a iman etmek, Kur’an ahlakını yaşamak, Rabb’inin sınırlarını korumak ve O’nun rızasını kazanmaya çalışmaktır.

Kur’an ve hadislerde, insanın, din ve esaslarını anlamaya ve kabul etmeye uygun fıtratta yaratıldığı ifade edilir. Henüz kainat oluşmadan, hiç bir insan dünyaya sunulmadan önce ruhlar aleminde, bütün insanların ruhu, Allah’ın, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu, “Evet, Rabb’imizsin, şahid olduk” diyerek cevaplar, söz verirler. İnsanlar işte bu şuurla dünyaya gelirler.

Allah, insanı Kendisine kulluk etmek üzere "bir damla sudan" yaratmış, düzgün bir insan haline getirmiş, ona "ruhundan üflemiş", kısa ve geçici bir süre için dünyaya yollamıştır. Fıtratı imana yatkındır ancak şeytan, güçlü ve kararlı olamayan kişilerin nefislerini telkin ve taktikleriyle etkiler.

Peygamberimiz(sav) bir hadisinde; "İman, kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etme, beden uzuvlarıyla da amel etmektir." (Hz. Ali r.a. Kütüb-i Sitte) buyurur.

Dini yaşamaya karar veren insan, şeytanın, kendisini saptırmak için göstereceği tüm çabaya rağmen Allah’ın dosdoğru yolunda yürümekte kararlı olduğunu kanıtlamalı. Nefsinin bencil tutkularını Rabb’inin hoşnutluğuna tercih etmeyeceğini de davranışlarıyla göstermelidir.

Allah, imanı yaşamayı kabul eden kulunun karşısına sabır göstermesi gereken zorluklar çıkaracak ve göstereceği tepkilerle onu sınayacaktır. Allah Kur’an’da, Bakara Suresi, 155. ayette, müminleri korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğini bildirir.

Kur’an’la haber verilmesine rağmen, iman eden insanın karşılaştığı zorluklara şaşırması doğru olmaz. Yaşanan zorluklar sıradan gibi görünen günlük sorunlar ya da büyük bir felaket gibi görünen olaylar olabilir. Samimi mümin, tümüne imtihan gözüyle bakar, Allah’a tevekkül eder ve O’nu hoşnut edecek en uygun davranışı gösterir.

Bediüzzaman 23. Söz’de, gerçek imanı kazanan insanı şöyle tarif eder: "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alAllah" (Allah’a tevekkül ettim) der, sefine-i hayatta(hayat gemisinde) kemal-i emniyetle(mükemmel bir emniyetle) hâdisatın(hadiselerin) dağlarvari dalgaları içinde seyran eder(gezinir). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine(kudret eline) emanet eder, rahatla dünyadan geçer..."

Mümin zorluktan, musibetten, beladan kaçmaz; çünkü her şey kusursuz olsa, o zaman sınama olmaz. İmanın denenmesi ve yaşanan zorluklar karşısında imanın olgunlaşması/derinleşmesi, kısacası sağlam olabilmek için insanın zorlanması, canının acıması gerekir. Mümin çetin ortamlardan, zorluklardan yılmaz, aksine onu rahmet olarak görür. Eğer kaçınırsa, imtihandan kaçıyor demektir.

İmtihan mekanı olarak yaratılmış dünya, yaşadığımız olaylarla sınandığımız, sonsuz yaşamımıza geçiş aşaması. Zorluk yaşamadan ve o zorluk anlarında Rabb’imize sadakatimizi, sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi göstermeden sonsuz mutluluğa ulaşamayız. Aşık, Allah’a olan aşkını, zorlukta gösterir. Yaşadıklarımızın imtihan olduğunun bilincinde olur ve güzel ahlak gösterirsek, en şiddetli zorluk zamanında dahi Allah’ın yardımını umut edebiliriz.

İnsan zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Mümin zorlukta da, kolaylıkta da anar. Başına ne kadar musibet gelirse, Rabb’ine o kadar yakınlaşır.

Rabb’imiz Bakara Suresi, 214. ayette bizden öncekilerin başına gelenler başımıza gelmeden cennete giremeyeceğimizi haber verir. Bu, O’nun sünneti. Zorlu imtihanla başımıza gelen musibeti cennetine almak için verir Allah. Ama biz feryat figan ederiz.

Eğer gerçekten iman etmişsek, o zaman imtihana talip oluruz. "... Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu..." (Tevbe Suresi, 67) buyrulur Kur’an’da. İmtihan olmamız, Allah’ın bizi unutmadığının işaretidir.

İmtihan dünyasının en büyük kazançlardan biri, iman sahiplerinin sınamalar karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve sabrın, onların ahiretteki derecelerini artıracak olmasıdır. Bu, imtihanın her zaman müminlerin lehine olan sırrıdır. Ne kadar imtihanı olursa insanın, o kadar ecri olur. Sevaplar en zorların, en çetin yerlerin içindedir…


Karanlık Kafaların Karanlık Sistemi

Karanlık ve karmaşık ilişkilerle kurulmuş büyük bir ‘sosyal sınıf’, ahlaki dejenerasyonu dünya çapında bilinçli bir biçimde destekler ve yönlendirir. Bu sınıf, özellikle din ahlakının yaşanmadığı, zayıf olduğu toplumlarda çok etkindir.

İyi organize olmuş bu karanlık hareket, sistemini sürdürebilmek için her türlü tedbiri almıştır. Birbirleriyle çıkar ilişkisi bulunan, her milletten, her dilden ve her meslekten binlerce kişiyi kapsar. Aralarındaki çıkar ilişkileri, dini değerlere ve din ahlakına karşı duydukları düşmanlık, paylaştıkları felsefe ve yaşam biçimleri bu sınıfın ortak yönleridir.

Ancak bu karanlık kafaların kurmuş olduğu karanlık düzen, asla kalıcı değildir. Tüm din dışı sistemler gibi bu düzen de kendi karanlıklarında yok olmaya mahkumdur. Yüce Allah Kuran’da bize, iman edenlerin ve iyilikten yana olanların kötülüğe karşı verdikleri mücadelede kesin olarak galip geleceklerini birçok ayetle müjdeler:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

Bu karanlık kişilerin tedirginlik ve endişelerinin nedenlerinden biri de, kurdukları sistemin ne denli çürük dengeler üzerinde olduğunu biliyor olmalarıdır. Bir gün bir şekilde, yaptıkları kötülüklerden, işledikleri suçlardan sorgulanacak olmaları olasılığı bu karanlık kafaların şiddetli sıkıntı duymalarına sebep olur. Hesaba çekilmek, onlar için yaşamın hiçbir anlamının kalmaması anlamındadır. Bu yüzden edindikleri yeni taraftarlarına ‘kimseye karşı sorumlu olmadıkları’ ve ‘kimseye hesap vermeyecekleri’ yalanını söylerler.

Ele geçirdikleri imkanları asla yitirmeyecekleri gibi bir yanılgıda olan bu kişiler, planlarının eksiksiz olarak işleyeceğini zannederler. Bu kişileri yanıltan, örgütledikleri kötülükleri uygulamaya geçirdikleri halde, karşılığını hemen almamalarıdır. Yüce Allah Kuran’da bu insanlara bir süre tanıdığını, bu sürenin sonunda ise kendilerinin de asıl gerçeğe tanıklık edeceklerini haber verir:

De ki: "Kim sapıklık içindeyse, Rahman (olan Allah), ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va’dedileni -ya azabı veya kıyamet saatini- gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri-gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir." (Meryem Suresi, 75)

Çıkarları için gözleri kapalı her türlü kötülüğü yapabilen/yaptırabilen bu kişiler, o gün makamlarının, ve mallarının kendilerine yarar sağlamayacağını göreceklerdir. O gün bu kişileri, Allah’ın gazaplanarak vereceği karşılıktan koruyabilecek hiçbir güç kalmamıştır. Dünyada yaptıkları kötülükler ve ahlaksızlıklarla aralarında uzak bir mesafe olmasını isteyecekler, dünyaya bir kez daha dönebilmek için Allah’a yalvaracaklardır. Ancak "... Kim kötü bir aracılıkla aracılıkta bulunursa, ondan da kendisine bir pay vardır..." (Nisa Suresi, 85) ayetiyle bildirildiği gibi, paylarına düşen bu kez ‘yüreklere tırmanan ateş’ olacaktır.

“Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-28) diyeceklerdir; ancak her şey yeni başlamaktadır.

‘Ortakları’ da kendilerinden uzaklaşmıştır. Dünya hayatında birbirlerine destek oldukları, birlikte kötülükler düzenledikleri, birlikte suç işledikleri kimseleri çağırırlar, cevap alamazlar:

Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: "Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: "Ortaklarınızı çağırın." Böylelikle çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidayet bulmuş olsalardı ne olurdu. (Kasas Suresi, 63-64)

Dünya hayatındaki malların Allah Katında hiçbir değeri yoktur; onları Rabb’imiz inkarcılara da verir. İşte bu nimetlerle şımarıp azgınlaşanlar, Allah kendilerini azap ile yakaladığı zaman yanlışlarını daha iyi anlayacaklardır.

Allah, Kur’an ayetlerinde dünya hayatında inkarcıların yenilgiye uğrayacaklarının, üstün ve güzel ahlakın hakim olacağının müjdesini verir. Allah’ın sınırlarını koruyan ve kötülüklerden sakınanların, diğer insanları da kötülükten sakındırmak için çaba göstermeleri gerekir. Bu Rabb’imizin buyruğudur. Bu mücadelenin sonucunda, -Allah’ın dilemesiyle- yeryüzünde zorbalığa ve zulme dayalı sistemin sonu gelecek, bunun yerine aydınlık, huzur ve güven veren bir ortam hakim olacaktır. Samimi iman eden insanların üzerindeki bu sorumluluk Kuran’da şöyle haber verilir:

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?... (Hud Suresi, 116)

İslam ışıl ışıl aydınlıktır. İslam barıştır. Allah, insanları seçip beğendiği dine; barışa ve esenliğe davet eder. Bu aydınlık ve dosdoğru yolu seçenler de Allah’ın ‘iyiliği emredip, kötülükten sakındırma’ yükümlülüğünü gerektiği şekilde yerine getirdiklerinde, pek çok insan Kuran’a yönelecek ve Allah’ın hoşnutluğunu hedef edinen bir yaşam sürmeye başlayacaktır.

Söz ettiğim karanlık yapının ortadan kalkmasıyla birlikte karmaşa, yokluk, yoksulluk, huzursuzluk, güvensizlik, adaletsizlik gibi sorunlar bitecek, dünya barış ve sevgi dolu bir mekana dönüşecektir.

Kuşkusuz saydığım bu güzellikler hayal ürünü değildir. İnanan insanlar dua edip samimiyetle din ahlakını yaymak için çaba gösterdiklerinde Rabb’imiz de vaad ettiği gibi nurunu tamamlayacaktır:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Dünya Hayatı Onları Aldattı

3 Jun 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Allah’ın varlığının sayısız bunca kanıtına rağmen, insanlar nasıl gerçeklere gözlerini kapatabilmektedirler?

Allah karşısındaki acizliklerine rağmen, neden böylesine duyarsızdırlar?

“O gün” Rabb’leri huzurunda tek başlarına sorgulanacaklarını nasıl düşünmemektedirler?

Yine o gün, sonsuz azabın kendilerini beklediğini anladıkları an yaşayacakları geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedirler?

Dünya, tüm detaylarıyla denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları, canlıları ile birlikte insanın kulluk görevini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için Allah’ın özel olarak yarattığı bir mekan. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın Rabb’imizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için yaratılmıştır. Bunların yanı sıra insanın dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyada yaşadığı imtihanın birer parçasıdır.

Bu imtihan ortamında insan, her an Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek ve Allah’ın rızasına uygun davranmakla yükümlüdür. Bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınan, reddeden kişilerin ise, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kuran’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın bizlere verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır.

Buna rağmen çoğu insan garip bir duyarsızlık ve umursamazlık içindedir. Yaşamlarının gerçek amacını unutarak, farklı konularla ilgilenir ve bambaşka amaçlar edinirler. Dünya hayatına yönelik önemsiz bir konu için yıllarca çalışır çabalar, ama Allah’a karşı olan sorumluluklarını akıllarına bile getirmezler. Bu sorumsuzluklarının karşılığını ahirette azapla alacakları olasılığını hiç düşünmezler. Yeryüzünde bu gerçeklerden habersiz olduğunu söyleyebilecek bir kişi bile yoktur. Allah, Hz. Adem’den bu yana her dönemde insanlara Kendisini tanıtan, nasıl kulluk edeceklerini ve güzel ahlakı anlatan kitaplar indirmiş, uyarıcı elçiler göndermiştir. Bu nedenle insanlar, "biz bunlardan habersizdik" gibi bahaneler öne süremeyeceklerdir. Bu gerçek bir ayette şöyle haber verilir:

Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa Suresi, 165)

Allah’ın gönderdiği elçilerin, Katından indirdiği kitapların yanı sıra, tarih boyunca pek çok imanlı insan diğer insanları Allah’ın dinine davet etmiştir. Dini tebliğ etmiş, çevresindeki insanlara cennet ve cehennemin varlığını hatırlatarak onları sorgulanacakları konusunda uyarıp korkutmuştur.

Tüm bunların yanı sıra insan etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemleri düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı olduğunu ve Yaratıcısına karşı sorumluluklarını hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.

Allah sonsuz merhamet sahibidir ve insanlara yaratılış amaçlarını, Kendisi’ne nasıl kulluk etmeleri gerektiğini birçok yolla haber vermektedir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanları hidayete yönelten Hadi sıfatının da bir tecellisidir.

Ancak çok sayıda insan gördükleri delilleri samimi bir bakış açısıyla değerlendirmez. Vicdanları doğruyu fısıldadığı halde, bu kişiler kendilerini kandırırlar; dünyaya olan bağlılıkları ve hırsları yüzünden görüşleri fludur. Sonsuz yaşamda zarara uğramak olasılığına rağmen duyarsız ve umursuz davranışlar sergilerler. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden…

Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan elçiler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şehadet ederiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler. (En’am Suresi, 130)

Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.
Şüphesiz kendi emeği (veya çabası) görülecektir.
Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir. (Necm Suresi, 39-40-41)


Her insan, dünya hayatında yaşadığı olaylar karşısında gösterdiği davranışlarıyla, niyeti ve ahlakıyla denenir. Dünyanın ve insanın yaratılış amacı imtihandır ve bu kısacık yaşam sonunda iyi ve doğru olanlar diğerlerinden ayrılacaklardır.


Dünyada insanlara çekici gelen pek çok güzellik vardır. Ölümden ve ahiret hayatından gaflette olan kimseler, hırsla bu dünyevi güzellikleri elde etme çabasıyla yaşarlar.


Dünyaya yönelik tutkular oldukça çeşitlidir. Ancak tümü eksik, geçici ve yok olucudur. Kalıcı ve ahirette yarar sağlayacak olan yalnızca güzel davranışlardır. Kur’an bu konuda da oldukça hikmetli bir örnek verir:


Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir. Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. (Kehf Suresi, 45-46)

Dünyaya dair bütün süsler; servet, mal-mülk, şöhret, evler, eşler ve çocuklar; tümü yalnızca kısa süreli yararlanmadır. Ve çoğu insanın, Allah’tan uzak yaşam sürmesine sebep olurlar. Oysa kişinin yapması gereken, tüm bu nimetleri kendisine lütfeden Allah’a şükretmek olmalıdır.

İnkar eden ya da imanı kalbine yerleştirememiş olan kimseler, hırs ve tutkuyla dünyaya bağlandıklarından, eksik ve kusurlu yaratılmış olan dünyevî değerlerin kölesi haline gelirler. Oysa birer imtihan sebebi olan çekici kılınmış bu süsler, Allah’ın rızasından ve ahiretteki sonsuz yaşamdan önemli değildir. İnsanı Rabb’ine yakınlaştıracak ve ahiretteki sonsuz azaptan kurtaracak olan sahip olduğu eş, çocuklar ve malları değil, imanı ve takvasıdır.


Dünya hayatında seçilen arkadaş da insanın cennet ya da cehennem ehli olmasına vesile olabilir. Arkadaşı Allah’tan uzak yaşıyorsa, tıpkı kötülüğe çağırırken şeytanın yaptığı gibi, Kur’an’ın ifadesiyle, "doğru yola, bize gel", "günahın benim boynuma" diyerek çağırır. Kimin ağzından çıkarsa çıksın, bu gerçekte şeytanın fısıldadığı bir cümledir. Kur’an’ın bildirdiği üzere kimse bir başkasının günahını yüklenemez ve ahirette onun yerine ceza çekemez. Her insan yaptıklarından yalnız başına sorumlu tutulur ve yalnız başına sorgulanır.



İnkar edenler, iman edenlere dedi ki: "Siz bizim yolumuzu izleyin, hatalarınızı biz yüklenelim." Oysa kendileri, onların hatalarından hiçbir şeyi yüklenecek değildir. Gerçekten onlar, elbette yalancıdırlar. (Ankebut Suresi, 12) ayeti, dünya hayatında vaatlerde bulunarak insanı günaha sürükleyen kişilerin yalancı olduklarını haber verir.


Dünya hayatında Allah’ın lütfettiği sermayeyi boşa harcayan ahiretten gafletteki insanlar, sonsuz ahiret hayatında büyük kayba uğrarlar. "… Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız . (Kehf Suresi, 103-105) ayetindeki ifadeyle onların yapıp ettikleri herşey boşa çıkmıştır.


Yüce Rabb’imiz İsra Suresi’nde, her insanın işlediklerini, yaptıklarını kendi boynuna doladığını, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkaracağını haber verir. Ve buyurur:


"Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter." Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez... (İsra Suresi, 14-15)

Ahirette "Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Zümer Suresi, 69) hükmü gereği hesap günü adil bir yargılama yapılacaktır. Her insanın dünyadaki amelleri ortaya konacak, herkese yapıp ettiklerinin karşılığı hak ile verilecektir.


Allah rızası için yapılan her iş, en güzel karşılığı alacaktır. Allah’a kavuşmayı yalan sayanların yapıp ettikleri ise "... fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibi” (İbrahim Suresi, 18) olacaktır. Onlar, kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerdir. Onlar hüsrana uğrayanlardır. Günahlarını sırtlarına yüklenerek şöyle diyeceklerdir:


"... Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…" (Enam Suresi, 31) İşleyip-yüklendiklerinin ne denli kötü olduğunu büyük bir pişmanlık içinde anlayacaklardır. Ancak artık çok geçtir; bütün işler hükme bağlanıp bitmiştir.


Hayatın kesin gerçeği olan ölüm ve o büyük gün için hazırlıklı olmak en akıllıca olandır. Hepimiz dünyada kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizin karşılığını haksızlığa uğratılmadan, tam olarak alacağız. Ancak herşeyin üzerinde en büyük kazancımız kuşkusuz Allah’ın hoşnutluğudur; O’nun rızasını gözeterek yaptıklarımızdır, önden gönderdiklerimizdir.


Bu, ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir. (Ali İmran Suresi, 182)

Gıybet

3 Jun 2012 In: Kur'an Ahlakı

“Gıybet, birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” Hz. Muhammed (sav)

Gıybet; bir insanın arkasından konuşmaktır. Türkçe’deki karşılığı, "dedikodu" ve "çekiştirme" kelimeleridir. Ve din ahlakının yaşanmadığı toplum bireylerinde en sık rastlanılan karakter bozukluklarındandır.


Bir insan yanlış davranışları nedeniyle eleştirilecekse bu, onun dışındaki herkesle yapılmamalı. Biri hakkında ona yardımcı olma amacıyla konuşuluyorsa, doğru olan durumun kişiye bildirilmesidir. Ancak amaç farklıysa ve o kişiyi aşağılamak, ya da alaya almaksa, duyduğunda hoşlanmayacağı konuşmayı birinin arkasından yapmak zaten çok yanlıştır.


Rabb’imiz Kur’an’da, insanlara dedikoduyu yasaklar. Gıybet ya da dedikodu, yapılması durumunda alınacak karşılığın açıkça bildirildiği çirkin davranışlardan biridir:


"Ey iman edenler... Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)


Allah bir başka ayetinde, "Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline;" (Hümeze Suresi, 1) buyurarak, bu çirkin davranışlara karşı kullarını uyarır.


Samimi müminlerin içlerindeki derin Allah sevgisi ve korkusu onları böyle bir davranıştan sakındırır. Asla birbirlerinin arkasından konuşup birbirlerini hakkında gıybet etmezler. Gerçek dostluk, dünyada ve ahirette insana yarar sağlayacak şekilde davranmaktır.


İnanan insan, kardeşlerinin hatalarını ya da şahit olduğu yanlış davranışlarını yaygınlaştırmaz. Sahabeler gibi, hatalarını kendilerine söyler. Çünkü öğüt ve uyarı inananlara yarar sağlar. Aksi davranış ise müminlerin arasını açma çabasında olan şeytanın telkinidir ve nefsanidir.


Bazı Müslümanlar, Allah yolunda mücadele içinde olan, yalnızca Allah için yaşayan samimi müminlere atılan iftiralara hemen inanırlar. Örneğin kendilerinden farklı bir görüşe sahip olduğu için gıybet eder, ağır sözlerle suçlar ve duyduklarını gerçekmiş gibi yaygınlaştırırlar. Bu yaklaşım, Kur’an ahlakına uygun değildir. Ve kimleri sevindirir?.. Kuşkusuz Müslümanları değil, şeytanı ve dinin düşmanlarını sevindirir. Oysa Müslüman, en büyük dostu olan Allah’ın rızasını kazanmak kadar, en büyük düşmanı olan şeytanı da kızdırmayı hedefler.


Doğru olan davranış Müslümanın, duyduğu haberi başkalarına iletip gıybet etmek bir yana, Allah’ın buyruğu gereği hüsn-ü zan etmesi ve önce doğruluğunu araştırmasıdır.

Bir hadislerinde Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah, bir Müslümana, bir Müslümanın kanını, ırzını ve ona su-i zanda bulunmasını haram kılmıştır.” (Müslim, birr 32) Yine Resulullah, “Hüsn-ü zan imandandır” buyurur.


Gıybet, çirkin bir ahlak özelliği olduğu kadar insan için zaman israfıdır. İnsan, zamanı boşa israf etmek yerine kazanmalı. Gıybet aynı zamanda, Allah’ın "Onlar, ’tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3) ifadesiyle tarif ettiği mümin karakterine uymayan bir davranıştır.



Nefis gıybete, kine, öfkeye ve saldırganlığa yatkındır. Özellikle kalbinde hastalık bulunan kişilerde bu ahlak özellikleri tutkuya dönüşür; kin içlerinden hiç çıkmaz. “Eğer dilersek sana onları elbette gösteririz. Böylece onları simalarından tanırsın” buyurur Allah. Onların yüzlerinde de bir kararma, bir bozulma, bir anormallik hissedilir. “Andolsun sen onları sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın” İfadesiyle de müminleri rahatsız edici konuşma tarzları olduğu haber verilir. Kendilerince inananları korkutmaya, huzursuz etmeye çalışır, beğenmediklerini gösteren, “eleştirir” tarzda konuşurlar. Ancak eleştiriden amaç onları küçük düşürmektir. Şeytanın mantığındaki gibi “daha akıllı ve daha üstün” olma iddiasıdır.


İman eden insana Allah’ı anmak yemek, içmek, hava ve su gibi gereklidir ve mümin bununla gücünü artırır. Gıybet ise öfke ve nefreti tetikleyen nefsani bir hastalıktır. Şeytanidir; insanlar arasına kin, nefret ve düşmanlık sokar. Dedikodu ortamlarından uzak durmak, yapıldığına şahit olunduğunda engel olmak ve en önemlisi Kur’an ahlakının insanları sarmasına çaba göstermek bu hastalığa çözüm olur.

“Hem de itikadımdır ki istikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslamiyet’tir. Evet, saadet sarayı istikbalde taht-nişin(tahta oturan) hakaik (gerçekler) ve maarif(ilimler) yalnız İslamiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur. Emareler görünüyorlar.” [Bediüzzaman, Muhakemat]

Bediüzzaman, geleceğin İslam’ın olacağını ve İttihad-ı İslam’ın, zamanın en büyük farz vazifesi olduğunu söyler. Hadis-i şeriflerde detaylı olarak bildirildiği üzere, Asr-ı Saadet döneminde olduğu gibi –Allah’ın izniyle- dünya tarihinin en huzurlu, en güvenli, en görkemli dönemlerinden biri yaşanacaktır. İslam Birliği’ne ve Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyetine dair pek çok alamet ve işaret vardır.

Yaşadığımız zamanda, Müslümanların nüfusunun fazla olmasına rağmen ezileceklerini Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde görüyoruz. Bugün Türkiye ve dünyanın ne halde olduğu ortadadır. Bunun en önemli nedeni nedir?.. Müslümanların birlik olmamasıdır.

Bir Müslüman akan kanları, aç ve susuz insanları, harap olmuş evleri ve içlerindeki yoksul insanları, açlıktan ölen masum çocukları görmezden gelerek ve tecavüze uğrayan kadın ve çocukların çığlıklarına kulaklarını tıkayarak kendi rutin yaşamını nasıl rahatça sürdürebilir? Yalnızca kendisinin ve yakınlarının huzur ve rahatını önemseyip, dünyanın dört bir yanındaki zulmü, vicdanında hiçbir kıpırdanma olmadan nasıl izleyebilir?

Yıllardır yaşanan acıların, katliamların, çilelerin ve fitnenin son bulması için ilk aşama özellikle bugün kaçınılmaz bir ihtiyaç olan İttihad-ı İslam’dır. Kur’an ahlakının özünde, anlaşmazlıklar ve ayrılıklar değil, Allah’ın birliği inancı ve ortak değerler temeldir.

İslam ülkelerinin, ortak değerlerde uzlaşma sağlayamayacak kadar bir diğerini uzak görmesi büyük yanılgıdır. Müslümanlar farklılıklarını ve görüş ayrılıklarını ön plana çıkararak ayrışmak yerine, Kur’an ahlakını yaşamakta birleşmelidirler. Birbirlerini desteklemeli, farklı görüşlere sahip oldukları konularda hoşgörülü ve anlayışlı olmalıdırlar.

Dünyada yaşanan acıları sona erdirmenin yolu, gösteri ve yürüyüş yapmak, “kahrolsun” sloganları atmak, ’ağlama günleri’ düzenlemek değildir. Tek çözüm olan İttihad-ı İslam, yalnızca İslam coğrafyasının değil tüm dünyanın ihtiyacıdır. Ve bu birlik, ihtişamlı bir uygarlığın yeniden inşası anlamındadır.

Ahir zamana dair konuları eserlerinde sıklıkla konu eden Bediüzzaman, İslam Birliği’nin kurulmasını ve İslam ahlakının dünyaya hakim olmasını, "... İnşaAllah, alem-i İslamın (İslam aleminin) da büyük bir bayramına yetişirsiniz" sözleriyle, büyük bir bayram olarak tarif eder.

Güçlü bir beraberlik ve dayanışma içindeki İslam aleminin ortak sesi olacak, dünyaya hoşgörüyü öğretecek, Müslüman olan-olmayan her insana refah ve huzur getirecek olan İslam uygarlığının yeniden inşası için çaba göstermek, her Müslümanın en önemli sorumluluğudur. Samimi Müslümanın, İslam Birliği’nin oluşması yönündeki gayreti nefes alıp vermek gibi olmalıdır. İslam’ı, vatanı, insanı kurtarmak için hesap yapılmaz. “Ne kaybederim?” diye düşünülmez; elden gelenin en fazlası yapılır.

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın bir vaadi iken Müslümanın bu konuda ümitsiz ve şevksiz olması hatadır. Ümitsizlik, insanı, din ahlâkını şevk içinde yaşamaktan alıkoyar. Allah, inananlara hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamalarını, Kendisine dayanıp güvenmelerini emreder. Bediüzzaman da ümitsizliğin Müslümanlar üzerinde kanser gibi öldürücü etkiye sahip olduğuna dikkat çeker. Ümitsizliğin korkak, aşağı ve acizlerin tavrı ve bahaneleri olduğunu bildirir.
Yeisi bırakan Arap milletlerinin, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ile birlik olup insanlığa gerçek bayramı getireceğini haber verir:

... Cemahir-i müttefika-i islamiyenin (İslam cumhuriyetlerinin birleşmesinin) kudsi kanun-u esasiyelerinin (kutsal kanunlarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’an-ı Hakim, istikbale tam hakim olup beşeriyete (insanlığa) tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var. (Emirdağ Lahikası-ll, s. 76)

Dünyada yıllardır süren nefret politikası insanları bugünkü içinden çıkılamaz duruma getirmiştir. Her görüş kendince halkı olduğunu ileri sürmüştür. Ortak paydaları ise kandır, kan dökme arzusudur. İnsanlık tablosuna kazandırdıkları(!) ise zalimler ve mazlumlardır. İslam, Allah’ın izniyle dünyaya hakim olacaktır ancak bu, silahla ve kanla değil, sevgi, barış ve uzlaşıyla gerçekleşecektir. En büyük silah sevgidir. İman, akıl ve ilim, sevgi ile birleştiğinde dünyanın en büyük gücü oluşur.

Birtakım güçlerle korkutarak Müslümanları pasifize etmeye çalışanlar dikkate alınmamalı. Kimileri Kur’an ahlakının hakimiyeti konusunda Müslümanları ümitsizliğe sevk etmek için şeytanın sözcülüğünü yapmaktadırlar. Müslüman umutlu ve coşkulu olmalı, "acaba?" değil, Rabb’inin vaadine güvenerek “Kur’an ahlakı hakim olacak!“ demelidir.

Bugün İslam ahlakı, "asla hakim olmaz" yaygaraları arasında önlenemeyecek şekilde çığ gibi büyümekte, Kur’an ahlakının sıcaklığı dünyayı sarmaktadır.

Talebelerinden Sayın Tahir Gürdere’nin Bediüzzaman’dan aktardığı şu sözlerini okumuştum: "Üstad diyor ki, yeryüzündeki bütün Müslüman kardeşlerime müjde ediyorum ki, İslam dünyasına sadık güneşin doğması yakındır. İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak. Ben bütün kanaatimle derim ki Avrupa, Amerika İslamiyet’in hamilidir."

Bediüzzaman’dan naklettiği sözlerine şöyle devam ediyor Sayın Gürdere; "Bütün imanlı Müslümanlar, hakiki müminler hiç şüphe etmesinler ki, istikbal İslam’ındır diyor Üstad. Yani istikbal gelecek yönünde İslam’ındır. Hristiyanlık da diyor Üstad, Hristiyanlığa anlatıyor ne olacağını, Hristiyanlık da hurafattan tahrifattan sıyrılacak. Beşerin fıtri dini olan İslamiyet saracak Hristiyanları diyor gördünüz mü sarmış elhamdülillah. Rusya dinsiz kalmaz diyor Üstad, Hristiyan da olmaz diyor. Müslüman olacak diyor. Maddeten de İslamiyet istikbale hükmedecektir inşaAllah. Yaşasın sıdk ölsün yeis. Ümitsizliğe düşmek yok."

“İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’aniyye(Kur’anî gerçekler) ve imaniye olacak. Öyleyse şimdiki kader-i İlahi ve kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak bir istikbal, ecnebilere müşevveş(netlikten uzak, karışık) bir mazi düşmüş.” (Hutbe-i Şamiye, s. 537)

Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmeye çalışan müşrikler, münafıklar ve tüm kafirler; onlar istemeseler de Yüce Allah, nurunu tamamlayacaktır; O, vaadinden dönmez. Hakkı Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecek; gelecek yalnız ve yalnız İslam’ın olacaktır...

İmanı yaşamamak, Allah sevgisi ve korkusundan yoksunluk, insanların ruhunu karartır. Birçok insandan "insanlar birbirini sevmiyor" cümlesini duyarsınız. Hayatın en önemli gerçeklerinden olan sevgisizlik insanı bunaltır, canını yakar.

Bu durum günümüzde insanların başına gelen en büyük belalardan biri. Öylesine bela ki sevgi gösteren insan şaşkınlıkla karşılanıyor. Kuşkuyla bakılıyor, arkasında bir çıkar aranıyor. İnsanlar sevgiye o kadar yabancılaşmış ki hayretle bakıp, “hayır, insanlar bir çıkarı olmadıkça birbirini sevemez.” diyorlar.

Kimilerinin gösterdiği sevgi ise sahte, yapmacık. Bu yüzden hep böyle soğuk, sevgisiz yüzler dünyaya yayılıyor. Çarşıda pazarda bakıyorsunuz insanların suratları bir karış, yüzler gülmüyor. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Kimse kimseye selam vermiyor. Selam verene zaten kuşkuyla bakılıyor. “Ne oldu, şimdi bu neden selam verdi?” diyor insan, dönüp şaşkınlıkla arkasına bakıyor. Başına birşey geleceğini zannediyor. Bu durum gerçekten korkunçtur, tüm dünya için bir felakettir.

Dünyanın bu kadar sevgisiz, bu kadar kuşku dolu, bu kadar güvensiz olması bir o kadar da ürkütücü. Daha ürkütücü olanı; bu olumsuzlukların aksine, olumlu olan her şeyin de yalnızca çıkarlar gereği yaşanması.

Maddi beklenti ve çıkar gereği güler yüz göstermek dehşet vericidir. Gelen konuğa bir çıkar bekleniyorsa güzel davranmak, ikramda bulunmak ne kadar çirkin. Kur’an’da Hz. İbrahim (as)’ın konuklarına davranışı örnek verilir. Hz. İbrahim (as)’a misafirlerini görünce memnun olur. Hemen gidip bir buzağı keser. Pişirtip, ikram eder. Diğer peygamberlerde de bu davranışları görürüz. Bugün ise çıkarı olmadan kimse bir başkasıyla muhatap bile olmuyor.

İnsan Allah için sevmeli. Allah aşkıyla bakmak, yarattıklarına da aşkla bakmayı kazandırır. Gerçek ve samimi sevgi, Allah’ın yalnızca samimi inananlara verdiği en büyük nimetlerden. İman etmeyenler sevginin taklidini yapar ve gerçek sevgiyi yaşıyormuş gibi görünmeye çalışırken, iman sahipleri Allah rızası için sevgiyi yaşama konusunda tüm engelleri kaldırmaya çalışır, ’sevgi gücünü’ çok iyi kullanırlar.

İman, insan ile ateş arasında kalın bir perde gibidir. Kişiyi ateşten korur. Hz. İbrahim (as)’ı koruduğu gibi. İmanı olmayan ise kurumuş demektir.

Allah’tan fazl ve ihsanını isteyiniz. Şüphesiz Allah, kendisinden birşey istenmesini sever. İbadetlerin en üstünü, sıkıntı halinde kurtuluşu sabırla beklemektir. [Hz. Muhammed (sav) Câmiü’s-Sağîr, No: 2350]

Sabır, ana imtihan konularından biri. Evde, okulda, iş yerlerinde, sokaklarda yaşanan çirkin durumlar ortada. İnsanlar sabretmediklerinde çok tehlikeli ve gergin ortamlar oluşur. Oysa sabırlı insan hiçbir sorun çıkarmaz. Sabreden insandan nasıl bir zarar gelebilir? Her iyilik sabırla kazanılır çünkü.

Sabırsız insan ise oldukça tehlikelidir. Ne sevgide, ne de dostlukta sabredemez; her an her şeyi kesip atabilir. Oysa sabır kesintisiz sürdürülmeli. Allah, cennetin sabredenlerin yurdu olduğunu müjdeler Kur’an’da. Sabır çok hayati bir konu. İnsan, Rabb’ini anar, Rabb’i için sabreder, O’na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur.

Allah, “bugün Ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim” buyurur, sabrın ne kadar önemli ve karşılığının ne kadar büyük olduğunu haber verir.

Bediüzzaman, ‘Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir’ ayetindeki hikmet ve gaye nedir?” sorusunu şöyle cevaplar:

“Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası (gereği) olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni (akılcı, ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud (amaçlanan, istenen) damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise müşkilâtın (zorlukların) anahtarıdır ki, hırslı olan kimsenin ümidi boşa çıkar ve hüsrana uğrar. Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.”

Ve devam eder; “şikayet O’na olmalı” der. “Herhangi bir şeyden şikayet, Allah’a şikayet, O’ndan olmamalı. Hazret-i Yakup Aleyhisselâm’ın; ‘ben derdimi de üzüntümü de ancak Allah’a şikayet ederim’ demesi gibi olmalı. Yani, musibeti Allah’a şikayet etmeli; yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi ‘eyvah! of!’ deyip, ‘ben ne ettim ki bu başıma geldi?’ diyerek âciz insanların rikkatini (acımasını) tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.”

İnanan insanın en temel özelliklerindendir sabır. Güzel ahlakta, güzel tavırda hep sabırlı olmalı. Sabrı tahammülle karıştırmamalı. Tahammül gibi acı çekerek, rahatsız olarak sabredilmez. Sabır ibadet heyecanıyla yapılır. Sevgide, saygıda, hürmette, temizlikte, cömertlikte, affedicilikte, iyilikte, koruyucu olmada, tebliğ yapmada kararlı olmak sabırla başarılır. Ömrün sonuna kadar devam eden bir ibadettir sabır. Her ibadet Kur’an’ın, "O’na ibadette kararlı ol" hükmü gereği kararlılıkla sürdürüldüğünde değerlidir. Belli bir noktaya kadarsa geçerli olmaz.

Samimi mümin, Rabb’inin nimetini durmaksızın anlatır. Yıllarca da anlatsa, ömrü boyunca tebliğ yapsa şevk ve heyecanından hiç bir şey yitirmez. Aksine daha da artan bir şevkle sürdürür. Karşısındaki kişiden kötü bir karşılık da alsa iyilikle davranır, sabırda devam eder.

Zorluklar sabırla aşılır. Sonsuz kurtuluş ve mutluluk yurdunun anahtarı sabırdır:

"Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Ra’d Suresi, 24)

Günümüz toplumlarında yaşanan ahlaki çöküntünün boyutlarını, insanların güven duyacakları ve karşılık beklemeksizin yardım edecek birini bulamamaları, ihtiyaç duyduklarında adaletin gereği gibi tecelli edeceğinden kuşku duymaları, dışarıda güvenlik içinde olmamalarından anlamak mümkündür.

Toplumları ahlaki çöküntüye götüren asıl neden, kapsamlı ilişkileri ve karanlık bağları olan büyük bir ‘oluşum’ tarafından idare ediliyor olmasıdır. Bu ‘sosyal sınıf’ oldukça etkili propaganda araçlarına sahiptir. Bu araçları kullanarak, insanları Kur’an ahlakından uzaklaştırmak ve çirkin utanmazlıkları yaygınlaştırmak amacıyla çalışır.

Çirkin utanmazlıkların (fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada ve ahirette acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmiyorsunuz. (Nur Suresi, 19)

Din ahlakını yaşamayan toplumlarda etkin olan bu karanlık sınıfı ayakta tutan, rüşvet, haksız kazanç, fuhuş ve uyuşturucu ticareti gibi yasadışı yollardır. Yaşanan çirkinlikler ve haksızlıklarla fikir mücadelesi vermek, ancak din ahlakıyla yetişmiş insanlarla mümkün olacaktır.

Günümüzde en çok da medya yoluyla modernlik, çağdaşlık, özgürlük ve cesaret söylemleriyle ahlaksızlık propagandası yapılmaktadır. Söz edilen modernlik ve çağdaşlık, gelişmelere ve yeniliklere açık olmak değildir; ahlaksızlık ve sapkınlıkların insanlara olağan davranışlar gibi gösterilmesidir. İnsanlar kınadıkları davranışları bu propagandalar nedeniyle, zamanla olağan karşılamaya başlarlar. Ve bu yoğun telkinlerle, yaşanan ahlaksızlığın çağdaşlığın bir gereği olduğu hatasına düşerler.

Ahlaki çöküşün en önemli nedeni, dinsizlik nedeniyle kendini başıboş ve sorumsuz zannetme yanılgısıdır. Yazılı ve görsel medya Materyalizmin ve dinsizliğin en önemli silahı olan Darwinizm’i sözde bilimsel bir gerçek gibi yıllardır dayatmaya çalışmaktadır.

Problemlerin kaynağında bencillik, aç gözlülük, acımasızlık, umursamazlık gibi hastalıklar vardır. Gerçek ve kalıcı çözüm yalnızca din ahlakının yaşanması ile olacaktır. Yaşanan sorunları kabullenmek, yalnızca izlemek veya sorunların bitmeyeceğini düşünmek büyük yanılgıdır. Tüm insanları yoktan var eden Yüce Allah, onların en rahat edecekleri, refah, huzur, güven duygusu ve mutluluk içinde yaşayacakları sistemi de haber vermiştir. Çözüm Kur’an ahlakıdır.

Kelime anlamı barış olan İslam, barış ve esenliğe çağrıda bulunur. İman sahipleri Allah’ın farz kıldığı iyiliği emretme, kötülükten sakındırma sorumluluğunu yerine getirdiklerinde, gerçek İslam’ı tanımayan pek çok insan Kur’an ahlakına yönelecek ve Allah’ın beğendiği yaşam başlayacaktır.

Suçsuz bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu haber veren, insana, en yakınlarının hatta kendisinin zararına dahi olsa adaleti emreden, kişinin ihtiyacı da olsa muhtaç olana vermeyi emreden İslam, insan ilişkilerinde ölçü alındığında huzur dolu bir dünya oluşur.

Allah, azgınlık yapanlara, “azgınlıklarının cezasıyla mutlaka karşılaşacaklardır” buyurarak sonlarını haber verir. Dini yaşamanın özünde ise doğru olmak vardır; insanlara zulmetmemek; iyi ve güzel ahlaklı olmak vardır. Güzel ahlaklı olanlar Allah’ın rızasını kazanıp, sonsuz yaşamda “en güzel sonucu” alırlar.

Dünyada sürekli korkular yaşanır. Yaralanma, öldürülme korkusu vardır. İftira, alay edilme, hata yapma, hastalık, yaşlanma ve ölüm korkusu… Ancak cennette dünyevi korkuların hiçbiri yok. Yalnızca selam, huzur ve güven var.

İnsanı yaratan Allah, onun yaşayabileceği en güzel hayatı Kur’an’da tarif eder. Kur’an ahlakı hakim olacak, insanlığın özlem duyduğu, cennet benzeri huzur dolu bir hayat mutlaka gerçekleşecektir. Alemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran Allah, yeryüzündeki nurunu kesinlikle tamamlayacağını vaat eder.

"Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur." (Tevbe Suresi, 32-33)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors