Evlilik "Müessesesi"

23 Jun 2012 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Yaşam

Evlilik saf sevgi üzerine kurulmadığından toplumda sıklıkla dile getirildiği gibi "müessese" halini alır. Bu ticari anlaşmanın, ortakları tarafından başarıyla yürütüldüğüne çok nadir rastlanır. Evlilik şirket gibi görülünce, % 51’lik hissenin kime ait olduğu konusunda sık sık tartışma yaşanması oldukça doğaldır. Beklenti, heves ve çıkarlar üzerine kurulan evlilikler, sevgi ve saygı ortadan kalksa da çoğunluk bu şekilde yaşadığı için, yine toplumun kıstas ve kurallarına göre azap içinde sürdürülür.

Toplumun kurallarına göre bir genç kız için hayatın en önemli amacı evlenmek ve anne olmaktır. Henüz çocukluk çağından başlayarak genç kızlar evliliğe hazırlanırlar. Bu telkinlerle yetişen ve evlilik çağına gelen genç kız, "koca bulma" peşine düşer. Kafasındaki koca modeli yakışıklı ve zengindir. Güzel ahlak, Allah sevgisi, Allah korkusu gibi inanan insanda bulunan özellikler ikinci plandadır; hatta kimileri için plan dahilinde bile değildir. İnsanı koruyan gözeten yalnızca Allah iken, genç kız zengin bir kocanın kendisini koruyacağını düşünür. Erkek de "bastırırsın parayı, alırsın” mantığıyla hizmetini yapacak bir kadın arar.

Sonunda eşler bulunup, evlilik gerçekleşir. Balayı döneminin bitmesiyle kadın ve erkek, birbirlerinin daha önce görmedikleri normal olmayan hareketlerine tanık olur, karşılıklı olumsuz duygular beslemeye başlarlar. Ulaşılmaz gördükleri özellikleri ise sürekli birarada oldukları için artık olağan gelmeye başlar. Zamanla aralarında bir soğukluk oluşur. Bunun nedeni yaşadıkları sevginin derin değil, yüzeysel bir sevgi olmasıdır.

İlk başlarda ayıp olmaması için gizlenen duygular, yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Birbirine karşı saygılı, ince düşünceli, nezaketli davranan çift şimdi kırıcı, incitici, kaba ve düşüncesiz tavırlar sergilemeye başlar. Birbirlerine tahammül edemeseler de başkalarının yanında belli etmemeye çalışırlar. Gerçekte yakınları durumun farkındadır çünkü evli çiftlerin çoğu aynı süreci yaşamaktadır.

Zamanla eve yeni sorunlar eklenir. Çocuklar, ekonomik durum ve çiftin ailelerinin oluşturduğu sorunlar yumağı çözülemez hale gelir. Evde en önemli konu paradır. Sahiplenmeden doğan kıskançlık yüzünden de şiddetli kavgalar yaşanır.

Evliliğin ilerlemesiyle birlikte ilgisizlik artar. Kadın, kocasının eve gelir gelmez yemeğin hazır olup olmadığını sormasından, yemekten sonra televizyon izlemesi ve izlerken de uyumasından yakınır. Erkek de karısının maddi beklentilerinden, dırdırından ve bakımsızlığından şikayet eder.

İnsanların hayatını kabusa çeviren bu durum, din ahlakının yaşanmaması ve toplum kurallarının Kur’an’a tamamen ters olmasından kaynaklanır. Boşanmaların çokluğu, aile içi şiddetin fazlalığı ve geçimsizliklerin temelinde insanları mutsuzluğa, acılara ve kayba sürükleyen toplumdaki çarpık sistem vardır.

Dünya hayatının kilit noktası Allah’ın rızasıdır. İnanan insan ne paranın peşindedir, ne mal-mülkün, ne köşe dönmenin, ne eğlencenin, ne rahatın, ne yeme içmenin, ne de zengin koca bularak anne babasını mutlu etmenin... Güzel ahlak sahibi, samimi inanan genç kız ve erkek, birlikte Allah’ın rızasını kazanabilmek için, sonsuza kadar beraber olmak için evlenirler.

İslâmiyet’in, kadınları her konuda eve hapsettiği, 2. plana attığı gibi suçlamaların faturası hep Kur’an’a çıkarılmıştır. İnsanların yanlış uygulamaları ve yobaz zihniyetin görüşleri yalnızca kendilerini bağlar. Bizler için örnek Kur’an’da söz edilen cesur kadınlardır, peygamber eşleri olan kutlu annelerimizdir, üreten, savaşa katılan, sağlık hizmeti veren, tebliğ faaliyetleri yapan sahabe kadınlardır.

Toplumda kadının yaşadığı en büyük sorunlardan biri, boşanma sonrası yaşanan sıkıntılar. Kadın, evliliği süresince maddi yönden eşine bağımlı olarak yaşar. Birçok erkek eşinin çalışmasını istemez. Bu yüzden kadın boşandığında son derece zor durumda kalır.

Elinde bir mesleği olmadığı, sosyal hakkı bulunmadığı ya da yaşlanma nedeniyle çalışma gücü kalmadığı için büyük zorluklar çeker kadın. Boşanma sonrası taleplerde bulunması ise çıkarlarını gözetiyor gibi karşılanır ve sorunlar içinden çıkılamaz şekilde zorlaşır.

Kur’an ahlakını gerçek anlamda yaşayan insanların ise evlilikleri gibi boşanmaları da gönül rızasıyladır. Evlenirken eşlerin birbirine duydukları saygı ve sevgi, boşanma sırasında da korunur. Eşler birbirini kadın veya erkek olarak değil, Allah’a iman eden insanlar olarak görürler. Birbirlerine değer verir, güzel davranırlar.

Kadın, Kur’an’la korunmaya alınmıştır. Boşanma durumunda kadının sıkıntı yaşamaması için alınmış çok fazla tedbir vardır. Maddi-manevi açılardan kesin bir güvence altındadır. Karşılıklı anlaşma sonucu belirlenen maddi yardım ve kadına nasıl davranılması gerektiği Kur’an’da detaylı tarif edilir. Bu konudaki Kur’an ayetlerinin birkaçı şöyle:

(Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır. (Bakara Suresi, 241)

...Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. Eğer onlara mehir tespit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tespit ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 236-237)

Geniş imkanları olan nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)


Ayrıca kadına evlilik süresinde verilen malların boşanma sonrası geri alınmaması, kadının barınma ihtiyacının sağlanması ve kadına zorla mirasçı olunmaya kalkışılmaması da emredilir.

Bizler için tek kıstas Kur’an’dır. Ve insanlar arasında gerçek Kur’an ahlakının yaygınlaşmasının, kadınları zor durumda kalmaktan, aşağılanmaktan ve mağdur olmaktan kurtaracak tek çözüm olduğu açıktır.

Boş Vakit mi Boşa Geçen Vakit mi?

22 Jun 2012 In: İmani Konular

  

Eşler, çocuklar, ticaret, servet, mal- mülk gibi dünyevi tüm değerler, bizleri tutkuyla oyalayıp yaşam amacımızı ve ölüm gerçeğini düşünmekten uzaklaştırır. Oysa biliriz ki dünyaya ait her şey birer imtihan aracıdır. Yapılması gereken de tüm bu nimetleri veren Allah’a kulluk etmek ve şükretmektir.

Ancak insan hırsla dünyaya bağlanınca kavrayışı körelir; eksik, kusurlu ve değersiz dünya, içindeki geçici tüm değerleriyle birlikte gözünde büyür.

Şeytan ve yolunu izleyen itaatli ordusundan oluşan oyun ve oyalama organizasyonunun çok çeşitli faaliyetleri var. İnsanı doğru yoldan saptırmayı hedefleyerek verdiği telkinlerden biri de boş vakit geçirmeyi güzel görmek. Daha yaygın deyimle ‘zaman öldürmek’. Dünya hayatında şeytanın süslü gösterdiği boş uğraşlar, berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünmeyi engeller.

Vaktimizi sıklıkla boş ve yarar sağlamayacak konularla geçiririz. Gün boyu düşündüğümüz birçok şeyin ahiretimiz için yararlı olmadığı çok açık değil mi? Oysa Allah müminleri, “tümüyle boş şeylerden yüz çevirenler” olarak tarif eder. Tümüyle boş şeylerin çapı ise oldukça geniştir. Yarar sağlamayan işler, beyni uyuşturan boş konuşmalar. Kanepede uzanarak elde televizyon kumandası, saatlerce kanal kanal dolaşmak, hiçbir yarar sağlamayan boş programları izlemek. Veya arkadaşlarla saatler süren dedikodular. Hepsinin sonunda da çok önemli şeyler yapılmış gibi, "vakit nasıl geçti bilemedik” demek. En boş söz de bu olsa gerek...

Dinlenen ya da söylenen sözde bir anlam bulunmalı, insana yararı olmalı. Zaman her saniye beklenen sona doğru akarken o her saniye "öldürmek" yerine değerlendirilmeli.

Zaman çok değerli ve en iyi şekilde kullanılması gerekir. Zaman boşa kullanıldığında, insan bedenini yıpratmaya başlar, canını yakar. Zaman insanın aleyhine de görev yapar. Örneğin boş insan "sıkılıyorum" dediğinde, adeta içten içe erimeye başlar. Sıkılmak, bedenin kendi kendine saldırması gibi. Neden sıkılır insan?.. Çünkü bir amacı bir hedefi yoktur. Ancak Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar, iyi ve hayırlı işler yaparsa, bedeni enerjisini, gücünü oraya aktarır. Sonucunda da başarı gelir. Samimi inanan insan boş kaldığında yorulur, çalıştığında dinlenir.

Boş vakit yoktur boşa geçen vakit vardır. Mevlana’nın söylediği gibi, bu dünya yaptıklarımızın yankılanıp tekrar bize döneceği bir dağdır, unutmayalım.

"Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir." [Hz. Muhammed (sav), Buharî, Rikâk 1]

Mümin Kimdir?

19 Jun 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Mümin, geleneksel kültüre ya da doğu kültürüne sahip insan demek değildir. Mümin yalnızca Allah’a kulluk etmek, yalnızca O’nun rızasını aramak, verdiği nimetleri yalnızca O’nun yolunda kullanmak için yaşayan insandır. Allah’ı gereği gibi takdir edebilen, O’na şükür ve tevekkül içinde olmaya çalışan insandır. Mümin, Allah’a aşkla bağlı, Kur’an ahlakını yaşamaya ve Rabb’inin sınırlarına yaklaşmamaya gayret eden samimi insandır.

Samimi müminin en önemli özelliklerden biri, gün içinde her adımını Allah’ın rızasını ve rahmetini düşünerek atmasıdır. Aczinin, dünya hayatının geçiciliğinin, kaçınılmaz gerçek olan ölümün her an gelebileceğinin ve her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunun bilincindedir. Yalnızca Rabb’ini İlah olarak tanır, Hz. İbrahim (as)’ın sözlerindeki gibi, “… işitmeyen, görmeyen ve kendisini herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere” tapmaz. (Meryem Suresi, 42)

Allah’ın buyruklarını göz ardı ederek, yalnızca nefsinin bencilce tutkularını gözeterek yaşayan kişi, özgür olduğunu düşünebilir; ama yanılır. Çünkü Allah’a tam teslimiyetin kazandırdığı gerçek özgürlüğü bilemez; bu nedenle kıyas da yapamaz. Ancak kıyas yapabildiğinde ortaya çıkan; özgürlüğün yalnızca Kur’an ahlakı yaşandığında kazanılabileceği gerçeğidir.

İnsan, vicdanını tam kapasite kullandığında gerçek özgürlüğe ulaşır. Nefsinin bencil tutkularının tutsağı olan kişi özgür olabilir mi? İnsan ancak, sürekli kendisinden çalan nefsinden ve Allah’ın dışında bütün taptıklarından kurtulduğunda özgürleşir.

Rabb’inden uzak kalarak özgür olacağını zanneden kişinin yaşadığı, toplumun kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kurallarına uyması yüzünden gerçekte özgürlük değil, tutsaklıktır. Toplumda yerleşmiş yanlış telkinler, batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalar, insanların yaşadığı hapishanenin sınırlarını çizer. Yalnızca Allah’ın kulu olmak yerine, onlarca sahte İlahın emrine giren kişi asla gerçek anlamda özgürlüğü tadamaz. "Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri, onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir." (Yasin Suresi, 75)

Hayatlarını insanları hoşnut etmeye adayan kimseler, insanlardan yardım umarlar. Ancak birer aciz “kul” olan bu varlıklar onlara yardım edemez, onları kurtaramazlar. Sahte ilahların gerçekte hiçbir yararı olmadığını insana gösteren en kesin gerçek ölümdür. Ancak artık çok geçtir.

Kur’an ahlakını yaşamak, toplumun insan üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, batıl kurallarını, her türlü bağnazlığı kırar, ortadan kaldırır. Rabb’inin sınırları içinde yaşayan insan, özgür olduğunu düşünerek sınır tanımadan yaşayan ancak kalbi darlık içindeki kişiden daha özgürdür. Çünkü Rabb’i müminin kalbine güvenlik duygusu ve huzuru indirmiştir.

İnkarcıların, çarpık temel üzerine inşa ettikleri hayatları ile müminlerin Allah’ın hoşnutluğu temeli üzerindeki hayatları arasında çok önemli ayrılıklar vardır. “Rabb’imiz Allah’tır diyerek dosdoğru bir yol tutan” müminlerin rehberi Kur’an ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetidir. Dinleri, Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ve Peygamberimiz (sav)’in örnek hayatıyla tanıttığı İslam, kıstasları Kur’an’dır.

Samimi iman eden insan, yaşamını Allah’a adar, kendisini O’na vakfeder. İmanından kaynaklanan kararlılığa sahiptir, zorlukta yılgınlık göstermez, ‘Rabb’i için sabreder’, O’na güvenip dayanır, tevekkül eder. Her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Allah olduğunun bilincindedir. Kendini Allah’a vakfetmek, kötülüklerden arındıran, insanın kalbine güven duygusu ve huzur indiren, sonsuz yaşamda da –Allah’ın dilemesiyle-kurtuluşa ulaşmaya vesile olacak olan en önemli yollardandır.
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak dünyevi hiçbir çıkara değişilmez. Küçük ya da büyük hiçbir çıkar, O’nun rızasını kazanmaktan daha önemli olamaz. Allah, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’…” (Nur Suresi, 37) buyurur ve inanan kullarının bu özelliklerini haber verir.

Allah’a yönelmek ve hayatını O’na adamak önemlidir. Kendimizi gözden geçirmemiz, gün içinde kendimize imanımızı kanıtlayacak davranışlarda bulunmamız ve “yalnızca Allah rızası için mi yaptım?” diye düşünmemiz gerekir.

Sıcak evimizde, keyif içinde, imtihan yaşamadan Allah’a olan sevgimizi kanıtlayamayız. O nedenle imtihan, bizler için Allah’tan nimettir, rahmettir. Rahmet yağarken ise ıslanmalı, sırılsıklam olmalı. Karşılaştığımız her zorluk hayır ve hikmetle yaratılır. Bize düşen; O’na olan sevgimizi, sabrımızı ve tevekkülümüzü göstermek olmalı. Her zorluktan sonra mutlaka kolaylık gelecektir.

İmtihanlar, dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi görünür ancak içine girildiğinde görünen, Allah’ın kesin rahmetidir. Kalben, ruhen ve bedenen Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olursak her an mutluluğu ve güzelliği yaşarız.

Kur’an, evde “oturulan” veya “evden camiye” bir İslami yaşam modeli tarif etmez. Allah’ın rızasını ve rahmetini kazanmak için "mücahid" olmalı, Allah’ın dinini hakim kılmak için ciddi bir çaba ve fikir mücadelesi içinde olmalı. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran Suresi, 142) buyurur Allah ve bunun aynı zamanda sonsuz kurtuluşun da yolu olduğunu haber verir.

İnsanları yanlış olandan sakındırmak, doğruları anlatmak, toplumdaki sapkın görüşlerle fikir mücadelesi yapmak her Müslüman’ın önemli sorumluluğudur. Bozgunculuk çıkaran, huzur ve düzeni bozan, barışı engelleyen, tüm dünyada şiddet, terör ve anarşiyi körükleyen fitnenin yok edilmesi gereklidir. Bu fikir mücadelesinde hedef, fitnenin beynidir. Hak gelecek batıl zail olacaktır.

Allah yolunda "ciddi bir çaba" göstermek, “fitne yeryüzünden kalkıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar” fikir mücadelesi yapmak ve O’na gereği gibi kulluk etmek müminin asıl işidir. O, Rabb’ine "bir ucundan ibadet" etmez. Allah’ın rızasının yanında kendi basit çıkarlarını korumaya çalışmaz. O korkunç bir kayıptır; mümin ise Rabb’inin dilemesiyle hep kazançtadır.

Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)

Vefa, Dostluğa İhanet Katmamaktır

19 Jun 2012 In: Yaşam

Vefa, sözünü yerine getirme, sözünde durma, sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlılıktır. Vefa ve sadakat, insanın hayatı süresince yaşaması gereken ahlaktır. Vefa, sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik, inanan insanın silahıdır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanlara da coşku verir.

İman Davası Yolunda Cesaret, Kararlılık ve Vefa

Bugün küfrün, batıl davasının karşısında, İslam Birliği davası vardır. Bu dava, inanan her insanı motive etmeli; insana heyecan, coşku ve mücadele azmi vermelidir. Müslümanların dört elle sarılması gereken bu dava, müthiş bir idealdir.

Fikri mücadele içindeki samimi inananlar, Allah’ın sünneti gereği her dönemde engelleme, baskı ve iftiralarla karşılaşırlar. Ancak aldıkları tepkilerden korkmaz, örnek bir cesaret sergilerler. Zorluklardan yılgınlığa ve ümitsizliğe kapılmazlar. Yapılan baskılar korku vermek yerine onların şevklerini artırır.

Kınayıcının kınamasından korkmadan, tepki alacağından çekinmeden, samimi olarak İslam’ı savunan insanların sayısı azdır. Özellikle politikacılar arasında ürkek davranan, Allah’tan söz etmekten kaçınan, inancını gizleyen, Müslüman’ın hakkını savunursa kendince deşifre olacağını düşünüp, çekinenler vardır.

Dini siyasete alet etmek gibi politikacının dinden uzak durması gerektiği düşüncesi de yanlıştır. İnançlı politikacının inancını gizlemesi, Allah’tan ve Kur’an‘dan söz etmemesi, Müslümanlığını belli etmemeye çalışması diye bir konu olamaz. Kur’an ahlakı bir yaşam şeklidir.

İman sahibi insan politikacı da olsa yalnızca Allah’tan korkmalı, birçok kimsenin söz edemediği konuları anlatabilmeli, devekuşu mantığıyla başını kuma gömmek yerine dik tutmalı. Politika gereği bazı konularda taviz vermemeli. Hak olan ne ise hep onu söylemeli. Tartışmaya zemin hazırlamaktan kaçınarak, nezaketle, karşısındakini kırmadan hep doğrulardan yana olmalı. Verdiği kararlarda Kur’an’ı kıstas almalı. Düşüncelerinin, kararlarının ve uygulamalarının Allah’ın beğendiği güzel ahlaka uygun olmasına çaba göstermeli. Kimseden çekinmeden, herkesle görüşüp bağlantıda olmalı ve dini/milli çıkarları hep ön planda tutmalı. Kınayıcının kınamasından korkmadan İslam Birliğini savunabilmeli.

Allah yolunda hayırlı hizmetlerde bulunan, inkarcıların baskılarıyla karşılaşan ve birçok imtihan yaşayan müminler takdir edilmeli, onların değerleri bilinmeli. Birlik ruhunu yaşamak için fedakâr, sabırlı, sadık ve vefalı olunmalı. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün ahlaktır.

Bu güzel ahlakı yaşayan, büyüklerine sadık, vefalı ve cesur insanların sayısının artmasına ihtiyaç vardır. Müminlere karşı alçak gönüllü, küfre karşı güçlü ve onurlu, Allah yolunda çaba harcayan, kardeşlik ruhunu yaşayan, ahdine vefa gösteren samimi insanların... Çünkü Kur’an ahlakı –Allah’ın dilemesiyle-dayanışma, kardeşlik ve birliktelikle, kısacası tesanüdle hakim olacaktır.

"Gerçek aşkı hiç tatmadım", "Gerçek aşk gün be gün inancımı yitirdiğim bir şey" gibi sözler işitiriz insanlardan, “Gerçek aşkı buldum” diyen insan bile bir süre sonra onun da diğer tüm aşklar gibi geçici ve sonlu olduğunu anlar. Dahası başlangıçta ’o olmadan yaşayamayacağını’ söyleyen çiftler, ayrılırken ağır sözlerle, düşmanca hatta birbirlerine iftiralar atarak ’aşk’larına son verirler.

Yaşadığımız toplumdaki sistem içerisinde insanların ’sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, kaynağı ve dayanağı sağlam olmayan, karşılıklı çıkarlarla orantılı olarak artan/eksilen bir bağ. Manevi derinlikten uzak ve daha fazla maddi değerlere bağlı olan bu ’sevgi’ye gerçek sevgi denebilir mi?

Allah’tan uzak yaşam süren insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları zordur. Kaynağını kalbindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanın yaşamında çok zorlu olaylar da oluşsa, sevgisi asla bitmez. Sevdiği insan hatalar da yapsa, imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır.

İnanan insanın sevgisi, Allah’a olan güçlü ve samimi sevgisinden kaynak bulur. Tüm güzellikleri yaratanın ve hepsinin gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunun bilincinde olarak sevgiyi yaşar.

Gerçek aşk; temeli Allah aşkı ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş olan aşktır diyebiliriz. Aşkın ete kemiğe dönüştüğü dünyada, birbirlerindeki Allah aşkından yansıyan güzelliği görebilenlerin aşkıdır gerçek aşk. Bu aşk iman ve Allah’a olan yakınlık doğrultusunda artar. İmanı gönülden yaşayan insanın Rabb’ine karşı hissettiği coşkulu aşk, kişiye O’nun sevdiği bir kul olma umudu verir. Bu aşk, ruhundaki coşkuyu, huzur ve mutluluk duygusunu sürekli diri tutar.

Allah’ın tecellilerindeki güzellikleri ancak Allah aşkıyla sarhoş olanlar görebilir ve onlardan derin bir zevk alabilirler. Allah’a duyduğu aşk, O’nun yarattıklarına karşı da insanın büyük sevgi duymasına neden olur ve Allah’ı seven insanlara karşı sevgisini artırır. Bu yüzden karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Aksine insanın şefkat ve merhamet duygularını da artırır ve sevgisi daha da derinleşir.

Sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanıyorsa o sevgide vefa, sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah sevgisinden kaynaklanmayan sevgide şefkat, merhamet ve sabır olmaz. İnançsızlıkla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır.

Mutluluk ancak Allah aşkıyla olur; bunun dışında kalp tatmin olmaz, kurtuluş yolu bulunmaz. Onlarca yol dener insan ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, bu samimi ve gerçek aşktır. Bu, ruhun ihtiyacı olan gıdadır, ruh ve iman bu döngü ile sürekli beslenir.

Dünyevi aşklar genellikle romantizme dayalıdır ve imani boşluktan kaynaklanır. Gerçek aşkın taklididir; geçici, kısa süreli ve sonludur. Allah için yaşanan sevginin ise belli bir süresi ve sonu yoktur. Bu sevgi kesintisi olmayan, asla bitmeyen, sonsuz yaşamda da devam edecek olan tutku dolu sevgidir. İnsanın kalbinde hem imani coşkuyu tetikleyen ve hem mutmainlik oluşturan başka bir aşk yoktur.

Bu aşk Allah’ın iman eden kullarına bahşettiği bir nimettir. İnsan bu aşkı doruğunda yaşıyor da olsa, ahirette yaşayacağı çok daha büyük bir güzelliktir ve çok daha haz vericidir. Allah, “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) buyurarak, gerçek sevginin ve muhabbetin ancak imanla yaşanabileceğinin sırrını verir.

Aşk, çok yüksek duygulara dayanan sevgidir. Karşılığı olan sevgi, aşk değildir; maddi karşılığı olan sözde sevgiye aşk denmez. Aşk çok saf, çok temiz, çok asil duygudur. Allah, bir göğüste iki kalp kılmadığını haber verir; o tek kalp Allah aşkı ile dolu olan kalptir. Diğer tüm aşklar onun türevleridir; O’nun yarattıklarına duyulan aşktır. Bu gerçek aşkı içinde hisseden, kalbini O’na tam olarak teslim eden insan, dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur.

O, sevginin asıl muhatabı iken insan O’ndan uzak yaşar, yaşamı boyunca gerçek sevgi ve dostluğu arar. Bilmez ki, tek ve gerçek ’Sevgili’ ona şahdamarından daha yakındır...

Ey gönül! Ne tuhaf değil mi? Bir ömür, şah damarından daha yakın bir Sevgiliyi aramakla geçiyor.” (Mesnevi V 3272)

İnsanların hatasızlık arayışı içinde olması yanlıştır; her insan hata yapabilir, günah işleyebilir. Kur’an ayetlerinde Allah’ın kutlu peygamberlerinin de hata yaptıklarından söz edilir. Hiç kimse kusursuzluk iddiasında bulunmamalı, kendini hata yapmaktan müstağni görmemelidir.

Kötülük karşısında öfkeyi yenerek sabır göstermek, intikam duygusuna kapılmadan kötülük yapan kişiyi affetmek samimi iman eden insanlara has bir özelliktir. Ve bu davranış karşılığında Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanırlar. İnanan insanlar affedici, merhametli, hoşgörülü davranırlar ve Kuran’da haber verildiği gibi onlar, “…bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir…” (Al-i İmran Suresi, 134)

Bir Kuran ayetinde, “Arş’ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O’na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru." (Mü’min Suresi,7) ifadesiyle, meleklerin, Allah’ın buyruğuna uygun olarak hem arşı taşıdıkları, hem Allah’ı tesbih ettikleri, ayrıca iman edenler için de bağışlanma diledikleri haber verilmektedir. Birinin bağışlanma diliyor olması, bağışlanma dilenenin riskli durumda olduğu anlamına gelir. Meleklerin bağışlanma dilemesi ise insan için büyük bir lütuftur. Onlar göğü tutup, hamd edip, bağışlanma dilerken, insanın büyüklenerek yüz çevirmesi büyük gaflettir. İnsan, tatmin bulmuş olan bu varlıkların bağışlanma dilemesine de layık davranışlar içinde olmalıdır.

Bilimsel araştırmalar sonucunda, yaşadıkları olumsuzlukları zaman içerisinde fark eden insanların, bozulan ilişkilerini düzeltmek, sorunlarını çözmek için affetmeye karar verdikleri ortaya çıkmıştır. İnsanlar yaşamlarını öfkeyle geçirmek istemediklerinden, affetmeyi seçtikleri de belirtilmektedir. Diğer yandan bir başka araştırmada, dindar insanlarda depresyon, stres ve akıl hastalıklarının daha az olduğu görülmüştür. Araştırmayı yürüten bilim adamları, bu durumu dinlerin ‘affetme’ye yönlendirmesine bağlamaktadırlar:


Dinler, insanlara diğer kişileri affetmeyi öğütler. Bu yüzden dini inancı olanlar, sorunlarını içlerinde biriktirmez ve hayatla daha kolay başa çıkar. Bu da depresyon ve stres gibi rahatsızlıklarla daha az karşılaşmalarını sağlar.

Kötülüklere karşı iyilikle karşılık vererek affeden kişi, hem kendisi ve hem de çevresi için barış ve huzur dolu bir hayata vesile olur. Bu elbette ki, sürekli kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygularının hakim olduğu zor bir hayatla karşılaştırılmayacak kadar kolay, huzurlu ve rahat bir yaşamdır. İnsan, ilk an öfke hissetse de ardından sabrederek gösterdiği güzel ahlak, onu sevgi, saygı, dostluk ve barış dolu bir yaşama kavuşturacaktır.

“İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi, 34-35)

Bağışlayıcı davranmayan kişinin etrafında, ondan nefret eden insanlar olması kaçınılmazdır. Yüce Allah, bağışlayıcı olan kuluna bu üstün ahlakının karşılığında huzur ve barış dolu bir yaşam ve yakınında sıcak dostlar sunar…


Bağışlamak, öfkelenmenin getirdiği olumsuzlukları ortadan kaldırır; insanın fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı bir yaşam sürmesine yardımcı olur. Affetmek, herkesin yaşaması gereken üstün bir ahlak özelliğidir. İnanan insanlar bu olumlu özelliği Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaşarlar. Bilirler ki, bağışlarlarsa, bağışlanacaklardır…

"Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43)

Çocuk Eğitiminde Yapılan Yanlışlar

Çocuğa özenle, şefkatle, akılcı bir şekilde ve samimi ilgiyle yaklaşmak güzel sonuç verir. Bağırıp çağırmak olumsuz etki yapar; çocuk hem bize hem kendisine saygısını yitirir. 

Çocuklara din, gerici ve tutucu bir üslup ile anlatılmamalıdır. Hurafe dolu bir anlatım, çocuk için din değil, aklının alamayacağı bir kâbus olacaktır. Dini Kur’an ve sünnet çizgisi dışında hurafelerle yorumlayan kişiler, kendi ruhlarındaki karanlığı ve şirk düşüncesini Kur’an’a ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerine uygulamaya çalışırlar. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğa “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak konuyu açmaza götürür. Çocuğa baskı, dayak, şiddet uygulanmamalıdır. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh (as), peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah’a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.

Dini tam olarak yaşamayan birçok aile çocuklarına Allah’ı -haşa- "Allah Baba" olarak tanıtır. Onlara göre Allah her şeyi yaratmış, sonra bir köşeye çekilmiştir. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim) Adeta Hristiyanlıktaki teslis (üçleme) inancına benzeyen bu ifade İslam dışıdır, çocuğu yanlış yönlendirecek uygun olmayan bir üsluptur. 

Ülkemizde geleneksel tarzda bir eğitim uygulayan ailelerin bir kısmı ise çocuklarına bilinçli bir eğitim veremezler. Çocuklara ilk dini bilgileri verenler genellikle aile büyükleridir. Allah’ı, Peygamberimiz (sav)’i, Kur’an’ı tanıtmadan, yalnızca dua ezberletir, yaptıkları her hatayı "günah" olarak nitelendirir ve sık sık cehennemi hatırlatırlar. Çocukları Allah ile korkutur, "Allah seni taş eder", "Allah seni cehennemde yakar" gibi tehditlerle ıslah etmeye çalışırlar. Çocuklar bu yüzden Allah sevgisinin ne olduğunu bilmeden hatta Allah’ı tanıyamadan büyük bir korku duyarlar. Bu hatalar nedeniyle çocuk, ileride inancını yitiren ya da ibadetlerini yapmayan bir insan haline gelebilir. 

Çocuğa, Cehennemde yakan Allah değil, Cennetinde güzellikler sunacak olan Allah anlatılmalı. Çocuk öncelikle Allah’ı sevmeli. Allah’ın sevgisini ve rahmetini kaybetmekten korku duyulması gerektiği daha ileriki yaşlarda anlatılmalı.

Çocuklarımızı Allah’a Adayalım

Din ahlakı sevgidir, şefkattir; özveri, merhamet ve dostluktur. Allah, insanları, bitkileri, hayvanları, tüm yarattıklarını aşkla sevmemizi ister. Kur’an ahlakı, sevmenin sanatıdır. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşırsak – Allah’ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alırız.

Güzel ahlaka sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. Bu güzel ahlakın yaşandığı evlerde, anne- babaya itaatli, onlara "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine de sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır. 

İman yaşanmıyorsa önce insanların, ardından ailelerin, daha sonra da toplumların sağlığı bozulur. Çevremize baktığımızda, insanların ne kadar mutsuz olduğunu görmemek mümkün değildir. Bu, toplumda din eğitiminin gerçek anlamda ve yeterli düzeyde yapılmamasından kaynaklanır.

Çocuğa yapılan en büyük iyilik, Allah’ı dost edinmesini sağlamak yönünde eğitmektir. Çocuk inançlı yetiştirilirse karakteri sağlam olacaktır. Tek güç sahibinin Allah olduğunun bilincinde olmayan çocuk, yaşamı süresince insanlardan korkacak, insanlara hoş görünmeye çalışacak, Allah yerine onlardan yardım umacaktır. Allah’a yakın yetiştirilen çocuk, yaşı küçük de olsa, olgun bir mümin aklına ve ahlakına sahip olur. Yaşadığı her şeyin Allah’tan geldiğinin bilincinde yaşar ve olaylar karşısında güzel tavır sergiler.

Kur’an’da, İmran’ın karısının, "Rabbim, karnımda olanı, ’her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et.” (Ali İmran Suresi, 35) diyerek dua ettiği haber verilir. Hz. Meryem’i annesi nasıl Rabb’ine adadı ise, bizler de çocuklarımızı Allah’ın rızası için Allah’a adayalım. Çocuk henüz hiçbir şekle girmemiş temiz toprak gibidir. O toprağa hangi tohumu ekersek, onun meyvesini alırız. Ne kadar iyi bakarsak, meyvesini kat kat fazlasıyla verir; Rabb’imizin dilemesiyle güzellik, nimet, bereket, sağlık ve sıhhat gelir. 

“Cennette ferahlık ve sevinç evi denilen öyle gösterişli bir yer vardır ki, oraya yalnız çocukları sevindirenler girebilir." Hz. Muhammed (sav)


Çocuklarımızın Ruhunu Nasıl Besleyelim?-I

Doğduğu andan itibaren, öğrenme isteği içinde sürekli etrafını araştıran çocuk, bilgiye ’aç’tır. Allah, insanı din fıtratı üzerine yaratmıştır. Batılı psikologların, “doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel” adını verdikleri kavramlar, İslam inancındaki fıtrat prensibinin karşılığıdır. Son dönemde birçok psikolog, tarafsız ve önyargısız yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmiştir.

Anne ve çocuğu arasındaki ilk hayat köprüsü plesentadır; anne bebeğini bu yolla besler. Doğduktan sonra da sütüyle onu doyurur. 

Ama hep sevgiyle doyurur. İletişimin en güzel dilidir sevgi. Hazırladığı yemeği, verdiği suyu sevgiyle sunar. Ancak bedenini sevgiyle beslediği gibi, çocuğun ruhunu da beslemeli. İmam Gazali’nin ifadesiyle çocuk kalbi bomboş ve saftır, ne verilirse onu alır. Anne sevgiyle versin ki, onun ruhu lezzete doysun. Sevgiyi, şefkati, merhameti ve dostluğu versin ki çocuğunun ruhu açılsın.

İlk Öğretmen: Anne

Eğitimde ilk aşama ailedir ancak çocuk babadan çok annesiyle bir aradadır. Bu nedenle çocuğun ilk öğretmeni annesidir. Bediüzzaman Lem’alar’da, insanın en etkili öğretmeninin annesi olduğunu söyler ve annesinin önemini şu cümlelerle ifade eder:

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum."

Çocuk İnancını Kendisi mi Seçmeli?

Anne babalar çocuklarının hangi sosyal faaliyette bulunacağı konusunu dahi genellikle çocuğa sormaz kararı kendileri verirken, neye inanacağını çocuğun kendisine bırakırlar. Oysa çocuk bu önemli konuda kafasındaki soru işaretlerinin cevaplarını kendi kendine bulamaz. Kaldı ki inanç, yaşam için en değerli ve öğrenilmesi en gerekli şeylerdendir ve çocuk da bu önemli şeyi kendi çabasıyla bulmaya itilemeyecek kadar değerlidir. 

İnançlı yetiştirilen çocuk ruhsal yönden dengeli olur. Çocuk zaten cevabını bilemediği/anlayamadığı olayları, göremediği bir güce bağlar. O güç bazen izlediği çizgi filmdeki bir karakter bile olabilir. O halde ’gizemli’ bir gücün olduğunu düşünen çocuğa, bu sorunun birden fazla değil, yalnızca bir tek bir gerçek cevabı olduğunu anlatmak gerekir.

Çocuğa Neler Nasıl Anlatılmalı?

Dinin özü güzel ahlaktır. Allah katında beğenilen üstün ahlak özellikleri, özellikle çocukluk döneminde şekillenir. Çocuk, fıtrat itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli ve Allah’ı bulup kavrayacak güce sahip olduğundan, Allah inancı küçük yaşlarda öğretilmelidir. 

Çocuklar; derin sevgiyi yaşatan Allah’ın güzel tecellileridir. Çocuk muhabbetle, aşkla sevilir. Değer veriyorsanız, yaşına rağmen saygı duyuyorsanız, ona Allah’ı tanıttıysanız, sevdirdiyseniz, Allah’ın koruması altında olduğunu söylediyseniz çocuk dünya tatlısı olur. 

"Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras güzel ahlaktır" buyurur Peygamberimiz(sav). Çocuğumuza güzel ahlakı tanıtmaya Allah sevgisini ve Allah’ın onun için yarattığı güzel nimetleri hatırlatarak başlayabiliriz. En sevdiği meyveleri Allah’ın yarattığını, örneğin iç açıcı sulu portakalların çamurlu topraktan çıktığını, kocaman bir portakal ağacının tüm özelliklerinin tek bir portakal çekirdeğinin içinde saklı olduğunu... Ufacık bir çekirdeğin toprağa atılmasıyla devasa bir ağacın oluştuğunu; onlarca dal, yüzlerce çiçek ve meyve verdiğini... On yılda büyüyen bir ağacın, gözlerimizin önünde on saniyede büyümesinin nasıl büyük bir mucize olacağını. Yıllara bağlı olarak büyümesinin de aslında mucizevi bir olay olduğunu ve bu mucizeyi Allah’ın yarattığını...

Çocuğa hayvanları sevdirebiliriz örneğin. Çevresinden başlayarak kedilerdeki sevimliliğe, kuşlardaki çeşitliliğe, kelebek kanatlarındaki yanar döner renklere dikkatini çekebiliriz. Kendi yüzü ve bedenindeki oran ve simetriyi anlatır, "bütün bunlar kendiliğinden meydana gelebilir mi?" sorusunu yöneltebiliriz. Çocuk böylece aklını kullanır, mantık örgüsüyle kendiliğinden oluşamayacağını anlayabilir. Bu şekilde bir anlatımla çocuk daha dengeli ve tutarlı olur, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kur’an ahlakının anlatılması daha da kolaylaşır.

Çocuğa güzel ahlakı anlatırken, sevginin yanı sıra saygılı olmalı ve ona değer verdiğimizi hissettirmemiz de önemlidir. Büyük bir insan gibi davranırsak o da saygılı olacaktır. Çocuk olduğunu hissettirecek tarzda konuşmak, ona, kendisine değer verilmediğini düşündürür. Çocuk yerine konmak kimi zaman hoşuna gitse de sorumluluk duygusunu ortadan kaldırır; her şeyi artık size yüklemeye başlar. 

Çocukla bire bir konuşmak kadar güzel ortamlarda konuşmak da önemlidir. Çocuk, hoşuna gidecek bir yerde, sevdiği yiyecekler eşliğinde daha güzel eğitilir. Güzellikleri kapsamlı anlattıktan sonra ona, dünyada kötülüklerin de olduğunu ayrıca anlatmalıyız. İyiliği, kötülüğü ve akılcılığın ne olduğunu anlatmalı, iyi ve kötü insanları tanıtmalıyız. Kendisi akıllı, olgun ve güzel davranışlar sergilediğinde onu ödüllendirebiliriz. Örneğin akıllı konuştuğunda, akılcı bir seçim yaptığında sevdiği bir yiyecek ya da istediği bir oyuncak alabiliriz. Akıllı ve güzel davrandığında, temiz ve düzenli olduğunda ödüllendirmek, onun ruhsal yapısını güçlendirir. 

Ölüm konusu ise çocuğa çok dikkatli anlatılmalıdır. Çocuk, kendisinin, anne ve babasının bir gün ölerek yok olacağını düşünürse, psikolojik açıdan dengesini yitirir. Ölümü yok olmak olarak anlaması çocuk için yıkımdır. Annesini ya da babasını kaybeden bir çocuk için, onların bir daha asla gelmeyecek olması dehşet verici bir düşüncedir. Dolayısıyla “bizleri Allah yarattı, ahirette, cennette yine hep birlikte olacağız” denildiğinde, çocuk ruhen ve bedenen sağlıklı olur.

Devam edecek...

Kadına Zina İftirası

8 Jun 2012 In: Kadın, Kur'an Bilgileri

Kadına Zina İftirası

Kadınların en korktuğu konulardan biri cinsel iftiraya uğramaktır. Özellikle zina iftirası kadının onurunu müthiş kırar. İftira erkek için de zordur ancak yaşadığımız toplumda kadınları çok daha olumsuz etkiler. Kullarının içindekileri en iyi bilen Yüce Allah mükemmel bir sistem kurmuş, iftira konusunu Kur’an’da oldukça detaylı açıklamıştır. 

Allah, “Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur. Siz onu kendiniz için bir şer saymayın aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenenlere ise büyük bir azap vardır” (Nur Suresi, 11) buyurur. Ayetten Müslümanlar içinde de iftira atan, yalan konuşan insanlar bulunduğunu anlarız. Kur’an buna işaret eder. Birlikte davranan ifadesi, bu kişilerin müminlerle birlikte faaliyette bulunduklarını gösterir.

Allah, atılan iftiranın mümin için şer değil, hayır olduğunu haber verir. İftiraya uğrayan insan, toplumda küçük düşeceğini, olayın aleyhine olduğunu düşünse de bu onun için hayra vesiledir. Hem sevap kazanmasına, hem yücelmesine, hem de iftiracının gerçekte ezilmesine ve berekete sebep olur. İnanan kadın, yaşadıklarına sabrederek Allah’ın rızasını kazanmış olur ve bu davranışı ahirette de ona güzellikleri kazandırır. 

İftiraya uğrayan mümin gibi, diğer müminler de aynı iftirayla imtihan olurlar. Kur’an, “Onu işittiğiniz zaman erkek müminler ile kadın müminlerin nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup, “bu açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür” demeleri gerekmez miydi?” diye sorar. Müslümanlar birbirleri aleyhinde bir haber işittiklerinde inanıp inanmamakla sınanırlar. Fasıktan gelen habere inanmamaları, araştırmaları emredilir. Müslümanın zannı kötü değil, hayırlı zan olmalı, “bu açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür” demesi gerekmektedir. Hatta ayette de vurgulandığı gibi ‘Bu bir iftira sözüdür" değil, “açıkça, alenen, uydurulmuş bir iftira sözüdür" demelidirler. Allah, kanıt olarak zinaya dört şahit getirilmesini ister. Suçlamayı yaptıkları halde şahitleri getiremeyenler "Allah Katında yalancıların ta kendileridir”. 

Zinaya dört tane açık şahit istenmesi, kadın ve erkek tüm Müslümanlar için muazzam bir hayat garantisidir. Şahitleri getiremeyen, hiçbir şekilde kişinin aleyhinde suçlamada bulunamaz. Şahidi olmadığı halde suçlamada bulunan kişiler Kur’an’ın ifadesiyle, "Allah Katında yalancıların ta kendileridir”. Artık bu kişilere inanılmaz, şahitlikleri kabul edilmez. Allah Katında yalancı olmaları nedeniyle, toplumda da yalancı olarak bilinirler. 

"Eğer Allah’ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azap dokunurdu” buyurur Allah ve dedikodunun karşılığının gerçekte büyük bir azapla karşılık bulduğunu ancak yapmadığını haber verir. 

“O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız. Ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağzınızla söylediniz. Ve bunu kolay sandınız. Oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç) tür.” ayetinden anlarız ki, dedikodu çok kolay zannedilen bir alışkanlık gibi görülse de Allah Katında karşılığı zorludur. 

Allah, zannettiğimiz gibi olmadığını bildirir. “Onu işittiğiniz zaman “bu konuda söz söylemek bize yakışmaz, Allah’ım. Sen yücesin bu büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?” diye sorar. 

Bu yalnızca iftira değil, "büyük bir iftiradır." Kuran’da vurgu önemli bir unsurdur. Allah, aynı konuda birçok kez vurgu yapar. Vurgu, insanın aklını açar, anlatılanı kavramasına sebep olur. Özellikle kararsız kalınan ya da tartışmaya yol açacak durumlarda, Kur’an’da, konunun önemini vurgulayan kelime ve cümleler kullanılır. 

Eğer iman edenlerden iseniz, bunun gibisine bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir. (Nur Suresi, 17) ayeti uyarının iman sahiplerine yapıldığını gösterir. Ve bu, söz konusu çirkin davranışın bir daha tekrar edilmemesi buyruğudur. 

Müminler için büyük rahatlıktır, büyük konfordur söz konusu ayetler. Örneğin, dedikodu yoksa iftira atılamıyorsa, insanın kafası son derece huzurlu olur. 

Kadını Zina İle Suçlayan Kocası İse

Nur Suresi, 6, 7, 8, ve 9. ayetler kendi eşlerine zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların durumu ile ilgili açıklayıcı bilgiler verir. Dört şahit getiremeyen koca, her bir şahit yerine kendisi Allah adına dört kez yemin eder ve kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder.

Ancak beşinci kez bir yemin daha eder. Ve bu yeminle, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olmasını kabul eder.

Sıra suçlanan kadındadır. Kadın da dört kere Allah adına yemin ederek, kocasının hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Kadının bu yeminleri cezayı kendisinden uzaklaştırır. 

Ancak onun da beşinci yemini olmalıdır. Eğer kocası doğru söylüyor ise, Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerinde olmasını kabul eder.

Yeminler aynıdır ancak Allah sonsuz adildir ve suçlayan erkeğin değil, suçlanan kadının ettiği yemin geçerlidir.

“Allah size ayetleri açıklıyor. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nur Suresi, 18)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors