Kadın Sorunlarına Çözüm

23 Tem 2012 In: Kadın

Bugün tüm dünyada kadın-erkek eşitsizliği konusu son derece önemli bir sorun. Özellikle adaletin gerçek anlamda yaşanmadığı toplumlarda bu eşitsizlik oldukça belirgin. Birçok ülkede kadın ikinci sınıf vatandaş gibi görülür. Kadın güçsüz ve korunmaya ihtiyacı olan bir varlık olarak kabul edilir ancak korunmak yerine ezilir, dışlanır.

Toplumdaki yaygın görüşle kadın fikir üretemeyen, kendine güveni olmayan, doğru karar veremeyen, kişiliği gelişmemiş insandır. Kadına biçilen bu imaj yüzünden yaptığı her hata cinsiyetine bağlanır.

İş başvurusunda bulunan erkek ve kadından, eğitimleri ve deneyimleri aynı da olsa, erkek tercih edilir. Toplumdaki genel kabuller nedeniyle tüm bunlar, kadınlar tarafından da olağan karşılanır.

Geri kalmış ülkelerde ise durum daha da vahimdir. Birçoğunda kadın, ikinci sınıf olmak bir yana vatandaş bile değildir. Eğitim, seçme-seçilme gibi haklardan yoksundur. Günlük hayatta da onun adına kararlar alan bir erkek vardır. Kendi kararını almak şöyle dursun, fikrini bile açıklayamaz.

Bağnaz zihniyet, baskının kadını mutlu edeceğini düşünür. Kadına güvenleri olmayan bu yapıdaki kişiler kadının yerinin yalnızca evi olması gerektiğine inanırlar. Onların gözünde kadın potansiyel tehlikedir. Dışarıya çıkmasına izin vermez, kapıları pencereleri kapalı tutarlar. Özellikle cadde ya da sokağa bakan pencerelerin perdeleri hiç açılmamalıdır.

Sevgiden doğan kıskançlık ya da koruma olarak açıklasalar da bu aslında sevgisizliktir. Gerçekten seven insan, karısının rahatını ve huzurunu sağlamaya çalışır. Bağnaz erkek, kadınları güvenilmez görür. Her şeyi kendi lehine düşünür. Oysa Kur’an’ın tam aksine hep kadını savunan bir üslubu vardır. Allah hep kadının korunması yönünde hüküm koyar. Bütün ağırlık erkeğin üzerindedir. Ancak bağnazlığın sistemi erkeği korumaya, kadını da koruma adı altında ezmeye yöneliktir.

Çözüm Nedir?

Kadın haklarını korumak adına dernekler, sivil toplum kuruluşları yıllardır faaliyet içinde. Konferanslar, paneller, televizyon programlarında hep bu konu tartışılıyor ancak bu arayışlardan yıllardır hiçbir sonuç çıkmıyor. Çünkü çözüm yanlış fikir, görüş ve kavramlarda aranıyor. Çözüm, toplumda yaşanan diğer tüm sorunların çözümünde olduğu gibi Kur’an ahlakının yaşanmasındadır.

Kuran ahlakı gerçek anlamda yaşandığında bireyler arasındaki ayrım ortadan kalkar. Kadın, erkek, zengin, yoksul olmanın ya da yaşın bir önemi olmaz. Makam, mevki, mal-mülk, hayat şekli değil insanın yaptığı iyi ve güzel işlerdir önemli olan. Kur’an’a göre insanı üstün yapan Allah’a yakınlığıdır. Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamasıdır, takvasıdır.

Allah kadın ve erkek için farklı mümin karakteri çizmez. Mümin erkekler ve mümin kadınların birbirlerinin dostu ve yardımcısı olduğunu bildirir, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, Kendisine ve Resûlü’ne itaat eden kullarına rahmet edeceğini ve cennetini müjdeler.

Gönülden itaat eden erkekler ve kadınlar, sadık olan erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, saygıyla Allah’tan korkan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar için bağışlanma ve büyük bir ecir vardır.

Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ’çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır. (Nisa Suresi, 124)


Hayırlı Ramazanlar

20 Tem 2012 In: İmani Konular

Kutlu Annelerimiz

12 Tem 2012 In: Kadın, Peygamberler

 

 

Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir...(Ahzab Suresi, 6)

Rabb’ine yakın insanın üzerinde O’nun sıfatları tecelli eder. Kadın ya da erkek, eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı gördüğünde, gerçek aşkı yaşar. Allah sevgisi ve rızası üzerine kurulan evlilikte farklı bir tutku ve aşk olur. Kur’an’ın, "Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt” (Vakıa Suresi, 37) ayetinde söz edilen, cennet ehline has bir duygudur tutku. Dünya hayatında nefsin heva ve hevesi anlamına gelen tutkudan kuşkusuz tamamen farklıdır.

Mümin kadın ve erkeğin, Allah aşkından kaynaklanan ve ruhlarını açan derin aşk, dünyevi aşklar gibi geçici ve sonlu değildir. Bu özel duyguyu Allah, inananlar için yaratır, yalnızca onlara yaşatır. Sonsuzluğa kilitlenmiş bir aşktır bu ve sonsuz ahiret hayatında da sürer.

Evlilik, Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalı. Aksinde Allah mutluluk vermez. İnsanların büyük çoğunluğu bunu aramadıkları, beklentileri dünyevi ve nefsani olduğundan mutsuzdur. Bizler, evliliğe bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, Kur’an’dan ve Peygamberimiz(sav)’in hayatından öğreniriz.

"Alemlere Rahmet" Peygamberimiz (sav) şakacı, güzel ve hikmetli espriler yapan bir insandı. Çok yakışıklıydı; tertemizdi ve hep gül kokardı. Yüzü pembe-beyaz, gözleri simsiyah ve sürmeli, sakalı siyah, kirpikleri uzun ve kıvrıktı. Ortadan ayırdığı ve zaman zaman ördüğü simsiyah saçları omzuna kadar uzanırdı. Vefatı sırasında bile saçlarında çok nadir beyaz vardı. Boynu kalın, omuzları genişti. Acı bir güce sahipti; bölgenin en ünlü ve güçlü pehlivanını bir karşılaşmada birkaç kez yere vurduğu rivayet edilir.

"Bana 3 şey sevdirildi; gözümün nuru namaz, güzel koku ve kadınlar" buyurur Peygamberimiz (sav). O, gerçek aşk ve tutkuyu en güzel ve en derin yaşamış insandı. Eşlerine çok düşkün ve onlara karşı sevgi doluydu. Eşlerinde Allah’ın tecellisini görerek, onlara gereken değeri vermiş, Bazı kişiler onun çok evlenmiş olmasını kendilerince eleştirirler. Oysa bunu sevgili Peygamber(sav)’ine Allah nasip etmiştir. Peygamberimiz (sav) ile evlilik, eşleri için çok büyük bir nimetti. Onun yanında çok güzel eğitilir, onun vesilesiyle kalpleri temizlenirdi. Bu yüzden onlar Ezvâc-ı Tâhirât’tır, ‘temiz zevceler’dir.

Bediüzzaman Ezvâc-ı Tâhirat’ı, "esrar-ı din (dini sırlar) ve ahkâm-ı şeriatın (şeriat hükümlerini) hameleleri (yüklenenler) ve râviler (hadis nakledenler) olarak tarif eder. Ve dinin sırlarının ve hükümlerin yarısının onlardan geldiğini ifade eder. (7. Mektup)

Peygamberimiz (sav)’in eşleri, onu Allah’ın tecellisi olarak görür, ona büyük aşk ve sevgi duyarlardı. Peygamberimiz (sav) ile evlenmelerinin asıl amacı Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bu halis ve tertemiz hanımlar -Allah’ın dilemesiyle-sonsuza kadar onunla beraber olacaklardır.

Peygamberimiz (sav), ikindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi. Peygamberimiz (sav)’in geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, o, yatsı namazından dönünceye kadar aralarında konuşur, sohbet ederlerdi.

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında son derece adaletliydi. Bu konuda Hz. Aişe (ra) şöyle söyler:

"Resulullah (sav) adalete riayet eder ve derdi ki: "Ey Allah’ım. Bu taksim benim iktidarımda olanda yaptığım bir taksimdir. Senin muktedir olup benim muktedir olmadığım şeyden dolayı beni levmetme (kınama)." (Ebu Davud., nikah 39, (21347); Tirmizi. Nikah 42, (11407); Kütüb-i Sitte)

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında en çok 25 yaşında iken evlendiği Hz. Hatice’yi severdi. Hz. Hatice’nin, evlendiğinde 40 yaşında olduğu iddia edilse de 27 yaşında olduğu rivayeti gerçeğe daha yakındır. Çünkü 40 yaşındaki bir kadının öyle sıcak bir iklimde ve o günün koşullarında 6 çocuk doğurması zordur. Allah Resulü 25 yıl yalnızca Hz. Hatice ile mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir adet olduğu halde onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin ölümünden sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı. En ufak bir hatıra, onu sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu.

Hz. Hatice’nin ölümünden sonra bir gün kız kardeşi Hale, Peygamberimiz (sav)’i ziyarete gelir. Sesini içeriden işiten Peygamberimiz (sav), sesi Hz. Hatice’nin sesine benzediği için heyecanlanır ve "bu gelen muhakkak Hale’dir" der. Yanında bulunan eşi Hz. Aişe, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne manası var, Allah sana daha hayırlı zevceler verdi" der. Resûlullah’ın (sav) cevabı şöyledir: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; kimse bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah’a ortak koşarken o Müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"

Hz. Hatice, insanlara yakın, soğuk durmayan, ötekileştirmeyen, ayrım yapmayan, köle vasıflı insanları kendi özel misafirleri gibi ağırlayan annemiz. Peygamberimiz (sav)’in ilk vahiy halinde duygusal davranmayıp, onun halini çözmeye çalışan kutlu kadın. Onun vahiy anındaki heyecanına ortak olur, aynı zamanda onu rahatlatacak sözler söylerdi. Resulullah (sav)’i her görüşünde ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanır, "Can Güneşim” gibi güzel sözlerle karşılardı. Onun hissettiklerini hisseder, onu korur ve onunla aynı mekanı ve yalnızca onu yaşardı. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamber Efendimiz (sav)’de de aynı incelik, fedakarlık ve vefa ile karşılık bulurdu...

Allah aşkıyla yanan mübarek insan Peygamberimiz(sav). Allah’ın en güzel tecellilerinden. Onunla evlenmek annelerimiz için çok büyük bir şereftir. Hem dünyada hem de ahirette çok büyük bir şeref. O kutlu kadınlar en güzel seçimi yaparak Allah’ın “Habibim” buyurduğu insan ile evlendiler. O dönemde yaşayan bir kadın için Allah’ın sevgilisi ile Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan evlilik, ibadettir. Dünya ve ahiret nimetidir, iftihar vesilesidir.

Peygamberimiz (sav)’in evliliklerini suç gibi görerek eleştirme nedeni akledememek, aşağılık kompleksi ve ille de o sevgisizliktir. İçi coşku ve aşkla dolu bir insan Peygamberimiz (sav) ve baktığı her şeye o aşkla bakıyor. Gül yetiştiriyor, güle o aşkla bakıyor, o aşkla onları kokluyor, gözleri doluyor. Torunlarını o aşkla kucaklıyor, o aşkla seviyor. Allah, kalbine gerçek aşkı ve insan sevgisini yerleştirmiş.

Eleştirenlerin evlilikten anladıkları ise bambaşka bir şey. Allah aşkından gafletteki erkek için evlilik; yemeğini pişiren, çamaşırını bulaşığını yıkayan, evi temizleyen, çocuk doğurup büyüten ve diğer isteklerini karşılayan bir kadınla resmi birliktelik. Kadın için de maddi-manevi isteklerini tatmin eden bir erkekle birlikte süren ortak bir hayat. Her ikisi için ise genel olarak evlilik; balayı döneminin bitmesiyle sevgi ve saygının da sona erdiği, birlikte kavga edeceği, boğuşacağı, çirkin sözlerle tartışacağı biriyle ortak yaşamak.

Peygamberimiz (sav) gerçek aşk ve muhabbeti doruğunda yaşamış insan. Onunla, o mübarek insanla evlenerek en hayırlısını yapmış annelerimiz. Sonsuza kadar Peygamberimiz (sav)’le yaşayacaklar. Böyle büyük bir nimeti, böyle bir güzelliği neden tercih etmesinler? Dünyanın yok olmayacak nesi var? Dünyanın nimetleri binlerce kat fazla da olsa, Allah’ın sevgilisine ve onunla sonsuz mutluluğa tercih edilir mi?

O'na Döndürüldüğümüz Gün...

11 Tem 2012 In: Kur'an Bilgileri

Rabb’imize döndürüldüğümüz gün, dünya hayatındaki tüm konuşmalarımızı, davranışlarımızı ve görüntülerimizi içine alan bir kitap verilir elimize. Bütün yapıp-ettiklerimiz bize gösterilir. O kitap küçük-büyük demeyip her şeyi sayıp döker.

İman edenlerin kitabı sağ ellerine, iman etmeyenlerin ise sol ellerine verilir. Kitabını sağ eline alan mutludur. Önünde ve sağ yanında ışık vardır. Cennet ehli olduğunu şiddetle umut eder. Zaten ölüm anında da canının ölüm melekleri tarafından güzellikle ve selamla alınmasından her şeyin zincirleme çok iyi gideceğini anlamıştır. İnsan ölüm anında canının yanacağını, korkacağını düşünür. Ancak Allah, ölüm şekli nasıl olursa olsun, iman sahibine bu duyguları hissettirmez. Çünkü imtihanı bitmiştir ve artık zorluk, sıkıntı ve çilenin bir gereği yoktur.

Ahirette de herhangi bir korku, ürperti, tedirginlik yaşamak iman sahibi için söz konusu değildir. Ancak küfrün, tam aksine yaşadığı her an sıkıntı, acı ve azaptır. Canının, yüzüne ve sırtına vurularak alınması ayrı bir acıdır, ahirete gidiş anı ayrı bir acıdır, cehennemin kenarında beklediği an ayrı bir acıdır, sürüklenerek ve aşağılanarak yüzükoyun azaba götürülmesi apayrı bir acıdır. Bundan sonra onu bekleyen ise yüreklere tırmanan, pişmanlık dolu sonsuz bir acı ve sonsuz bir azaptır.

Dünyada yaşanan hiçbir azap ve hiçbir acı, kapıları sonsuza kadar kilitlenmiş o mekandakiyle mukayese bile edilemez. Her hücresi acı duyar insanın. Azabı beş duyusuyla yaşar. Gözleri en iğrenç görüntüleri görür, kulakları en iğrenç sesleri işitir, burnu en iğrenç kokuları alır, dili en iğrenç tatları tadar, derisi kavurucu azabı hisseder. Yok olmayı ister ancak ne ölü ne de diridir.

En büyük acı da azabın bitmeyecek olduğunu bilmesidir. Sonsuza kadar pişmanlıkla ve ümitsizce acıyı yaşayacak olmasıdır. Bu acının ne bir benzeri ne de çıkış için bir yol yoktur…

Kararmaya ilk başladığı zaman, geceye andolsun,
Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha; (Tekvir Suresi, 17, 18)


Sabah, saatimin alarmının çalmasıyla uyanıyorum. Dış dünya ile hiçbir bağlantımın olmadığı uyku sırasında, ruhu ve bedeni birbirinden ayrılmış bir ölüydüm. Hakkında ölüm kararı verilmiş olanın ruhunu tutan Allah, benimkini bugün de adı konulmuş bir ecele kadar salıvermişti.

Ölüme benzeyen bu uykudan bilinçli bir şekilde uyanmam, yatağıma yatmadan önceki halim gibi görebilmem, işitebilmem, nefes alabilmem ve hissediyor olabilmem birer mucize aslında. Hiç birimiz uyumadan önce, sabah yeniden uyanacağımızdan ve bu nimetlerin yeniden verileceğinden emin olamayız çünkü.

Bütün gece şuursuzca uykuda geçen uzun saatlere ilişkin tek hatırlayabildiğimiz rüyalarımız. Rüyalar, Allah’ın hikmet ve hayırla, özel olarak yarattığı görüntüler. Adeta okul gibi rüyalar, yattığımız yerde eğitiliyoruz. Allah, sınırsız merhametiyle, bize göre karmaşık ancak O’na göre kuşkusuz kolay olan bir sistem yaratarak, hemen her gece bize hatırlatmalarda bulunuyor. Gerçekte olmayan şeyleri rüyalarımızda defalarca görüyor, uyandığımızda defalarca şükrediyoruz. Şimdi ben de rüyamda hastanede olduğumu, çok önemli bir operasyon geçirmek üzere hazırlandığımı hatırlıyor, sağlığım yerinde olduğu için de Allah’a şükrediyorum.

Güne başladığımda, bu gerçekleri düşünüyorum. Üzerimdeki merhameti için Rabb’ime şükrediyorum. Bu yeni gün, rızasını kazanmam için O’nun tanıdığı yeni bir fırsat. Yatağımda doğrulup, bu günümü de Allah’a adıyor, içten dua ediyorum.

“Allah’ım bugün de uyandırıp bana bir fırsat daha verdiğin için sana şükrediyorum. Sana yaklaşmak için vesileler çıkar karşıma ve akşama girdiğimde de, sabaha erdiğimde de Seni övgüyle yüceltmeyi bana ilham et.”

Giyinip dışarıya çıkıyorum. Yol boyunca yürürken insanları izliyorum. Aralarındaki sevgi, muhabbet eksikliği ve yabancılaşma hemen hissediliyor. Sokaklar birbirini tanımayan, tanımaya da çalışmayan insanlarla dolu. Birbirleriyle selamlaşmayan, selamlamak da istemeyen, birbirini sevmeyen, sevmeye de çalışmayan insanlar. Birbirleriyle göz göze gelmeyen, birbirlerinin yüzüne bakmayan, bakmayı aklına bile getirmeyen insanlar. Ama birbirine bu kadar uzak yaşayan insanlar, her nedense birbirine bu denli yakın evler yapıyorlar. Birbirine güven duymayan, birbirine dayanmayan, ortak noktaları olmayan şehir insanlarının, evlerinin birer duvarı ortak; birbirine dayanıyor, destek oluyor.

Aslında insanların birbirine ihtiyacı var ama farkında değilmiş gibi davranıyor olabilirler mi? Nefsin vicdana galip gelmesi yüzünden mi komşular artık birbirinin “külüne muhtaç” değil?

Samimi sevgi insanların elinden alınmış ki bu, insanın ruhunun alınmış olması gibi bir şey. İnsan sevgiyi yitirdiğinde geriye kalan ‘hiçbir şey’dir…

Etrafta yoğun koşuşturma dikkatimi çekiyor. Kimi yoğun trafikte işine yetişmeye çalışıyor, kimi akşam gideceği davette giymek için kıyafet satın alma telaşında, kimi markette alışveriş yapıyor. Genç- yaşlı, kadın- erkek çoğu insan sanki ölümle hiç karşılaşmayacakmış gibi günlük işleriyle uğraşıyor.

Tüm bunlar her insanın günlük yaşamındaki detaylar ve normal davranışlar kuşkusuz. Ancak yanlış olan, insanların pek çoğunun bunları gaflet içinde yapıyor olması. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden…

… Otobüste pencereden dışarıyı izleyen, yolda elinde paketleri olan yaşlıya yardım etmeyen, kafasını çeviren gençler görüyorum. Oysa insan yardım ettiğinde sevinç duyar ve Allah o zaman güç, kuvvet ve mutluluk verir. Kurnazlık yaptığını zanneden kişi, bu güç ve huzuru kaybederek o zalimce egoizminin karşılığını hemen orada alıyor.

Çoğu insan garip bir duyarsızlık ve umursamazlık içinde. Yaşamlarının gerçek amacını unutarak, farklı konularla ilgileniyor ve bambaşka amaçlar ediniyorlar. Dünya hayatına yönelik önemsiz bir konu için yıllarca çalışıp çabalıyor, ama asıl sorumluluklarını akıllarına bile getirmiyorlar.

Türlü endişe ve korkular içinde yaşıyor insan. Adeta içi boşalmış, manevi anlamda tükenmiş. Para, yiyecek, içecek, mal-mülk, kısacası her şeye sahip de olsa bir türlü mutlu olamıyor. Elde ettiği her şeyi bir gün yitirebileceği korkusu içinde huzursuz bir yaşam sürüyor. Hastalanmak, çocukları için endişelenmek gibi korkulardan bir türlü kendisini kurtaramıyor. Deprem, yangın, terör, hastalık korkusu gibi onlarca korku… İnsan zayıf bir varlık ve bu kadar korkuyu kaldıramıyor.

Oysa insan, hep doğruyu ve hep gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmış. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan gerçekleri görebilir.

İnsan ancak Allah’a güvenip dayandığında yani tevekkül ettiğinde bereket, bolluk, huzur, mutluluk ve güzellikler içerisinde yaşar. Allah’ın koruması altında olduğunu bilmek, O’na tevekkül etmek imanın önemli bir şartı. İnsan, Allah’a güvenmiyorsa zaten inanmıyor demektir.

Kuşkusuz bu, gerçekleri anlayamamalarından değil, anlamazlıktan gelmelerinden doğuyor. Vicdanları doğruyu fısıldadığı halde, birçok insan kendini kandırıyor. Dünyaya olan bağlılık ve hırs, görüşü flulaştırıyor, inkara sürüklüyor.

Oysa yaşanan gün, Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için son bir fırsat olabilir. Örneğin bu sabah, belki dünya hayatındaki son günün ilk saatleridir. Ani bir kalp krizi ya da bir trafik kazası sonucu, insan bir daha hiç “sabah” yaşamayabilir.

Hafif hafif kar başlıyor. Tefekkür zamanı. Kar tanelerindeki çeşitlilik ve kusursuzluğu, o mimarlık harikasi altıgen şekilleri fotoğraflarda görmüşsünüzdür. Her bir kar tanesi, yarattığı her şeyi en güzel yapan Allah’ın benzersiz sanatını bize gösteriyor. Dahası Allah detay sanatını, çıplak gözle göremediğimiz ve hemen eriyen kar tanelerinde beğenimize sunuyor.

Kar tanelerinin her biri aniden o muazzam görünümleriyle yağmaya başlasa diye düşünüyorum. O nefes kesen görünümleriyle gökyüzünden milyonlarca altıgen yağsa... Görenlerin aklının ihtiyarı kalkar, Hz. Musa’nın yılana dönüşen asasını gören büyücüler gibi secdeye kapanırlardı muhtemelen. Allah kar tanelerini sebep kılıp, bakanlarla görebilenler arasındaki ayırımı vurguluyor adeta. Bediüzzaman’ın tefekkürü geliyor aklıma:

"Meleklerin bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san’at ve rahmet-i İlâhiyeyi kendi dilleriyle alkışlıyorlar."

Kar artınca eve dönüyorum.

...

Kararmaya ilk başladığı zaman, gece... Yatağıma uzanıyorum. Ölüm gibi bir uykudan sonra bir daha hiç uyanamayabilirim. Uyumadan önceki zaman, bağışlanma dilediğim son anlar olabilir. Ölüm her an gelebilir, insan onu her an tadabilir. Peki tatmaya hazır mıyım?.. İçtenlikle Rabb’ime yönelip, bağışlanma diliyor; tevbe ediyorum. Umut ederim Allah, yeni bir ecir fırsatı olarak değerlendirmem için yarın da uyandırır.

“Allah’ım, Seni hiç unutturma; uyanıkken de unutturma, rüyamda da unutturma. Ölüm geldiği ve Sana döndürüldüğüm zaman, "Rabb’im, beni dünyaya geri çevir" diyenlerle kılma Allah’ım. Ölümle birlikte gerçekleri gördüğümde, yapmadığım için pişmanlık duyacağım her şeyi yaşarken yapmayı, yaptığım için ahirette pişmanlık duyacağım şeyleri de yaşarken yapmamayı bana ilham et…”

 

İslam'a göre yalnızca zorunlu olunduğunda savaşa başvurulur ve belirli insani ve ahlâki sınırlar içinde yürütülür. Peygamberimiz(sav)'in hayatına baktığımızda ancak zorunlu hallerde savaşa çıkıldığını ve saldırı değil yalnızca savunma amaçlı olarak savaşıldığını görürüz.

Örneğin, Peygamberimiz(sav)'in Mekke'yi fethi sırasında tek bir kişinin burnu dahi kanamadı. Resulullah şehrin ileri gelenlerinden intikam almak bir yana onları affetti. Bu üstün kişilik müşrikleri hayran bıraktı, daha sonraları isteyerek İslam'ı kabul ettiler.

Müslümanların barışçılığı Kur'an'da emredilen İslami esaslardan kaynaklanır. Allah inananlara, Müslüman olmayanlara da iyilikle davranmalarını buyurur:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9)

Yukarıdaki ayet Müslümanların Kur'anî bakış açılarını belirler. Müslüman, Müslüman olmayan herkese iyilikle davranır, düşmanlık yapanları dost edinmez. Bir saldırı karşısında savaş gerekli olursa savaş da adilane, insani ve ahlaki sınırlar içerisine gerçekleşir.

Savaş, girdiği ülkeyi felç eder. Savaş nefsi müdafaa amacıyla yapılır ve Allah orada zafer verir, mutlaka galip kılar. Düşman atom bombası da atsa, son teknolojik silahları da kullansa, Allah mazlum olanı sonunda kesin olarak zafere ulaştırır. Allah, "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190) ayetiyle sebepsiz kışkırtmaya ve gereksiz şiddet kullanımına karşı uyarır.

Müslümanlar tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, gittikleri her yere, her insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir.

İslam bozgunculuğu lanetler, İslam barıştır. Allah savaşa rıza göstermez; savaşı değil barışı beğenir. Allah sevgiyi, güzelliği beğenir; kardeşliği, dostluğu beğenir.

... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)


 

Her insan, sınırlarını kavrayamadığımız evrendeki milyarlarca gezegenden birinde tanımlanamayacak kadar küçük bir yerde yaşar. Kendisini büyük ve güçlü zannederek büyüklenen insan, gerçekte bir nokta kadar yer kaplamaz.


Hayatta hiçbir şey başıboş bırakılmamış. Evrendeki her santimetrekarede büyük gücünü tecelli ettiren Rabbimiz, insanı da başıboş bırakmamış, dünyaya belli amaçlarla göndermiştir.

Dünya insanların eğitim mekanı. İnsan, Allah’ın koyduğu sınırları gözettiği, buyruklarını yerine getirdiği ve hata yapmaktan sakındığı oranda olgunlaşır. Yaşadıklarına sabretmeyi, Kur’an ahlakından taviz vermemeyi, her durumda Allah’a yönelmeyi, Allah’ı gereği gibi takdir etmeyi, O’na karşı sevgi ve haşyet dolu korku duymayı öğrenir.

İnsan bu dünyada -imtihan ortamının sırrı gereği- başına gelen olaylarla denenir ve bu imtihandaki başarısına göre sonsuz yaşamında ceza ya da ödüle kavuşur. Yaşam imtihan üzerine kurulmuştur; ölümle imtihan sona erecektir ve kimse imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Hayatın sırrı "süresi belirtilmiş bir yazı" olan ölümde gizlidir.

Bu nedenle insan, uzun yaşama hesapları yapmak yerine, Allah’ın huzurunda yapayalnız vereceği hesabı düşünerek yaşamalıdır. Sonsuz yaşamı için bir hazırlık yapmamak, zamanı boşa geçirmek büyük kayıp olacaktır.

O halde, bu gerçeğin dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar önemli olduğu iyi anlaşılmalıdır. Karşısına çıkabilecek olaylar için önceden hazırlık yapan insanın, çok daha fazla hazırlığı ölüm ve ahiret yaşamı için yapması en akıllıca davranış olacaktır.

Ancak çok sayıda insan nankörlük eder ve Rabbine şükretmekten, O’na itaat etmekten kaçınır. Ölümü akıllarına dahi getirmeyen bu kişiler, "... Öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ifadesiyle belirtildiği gibi, dünyadan çok uzun süre ayrılmayacaklarını düşünürler.

Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kimseler, kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, her anlarını kendilerince en iyi şekilde değerlendirmek için çalışırlar. Ancak o ‘ağır gün’de, ölümün ve hayatın denenmek için yaratıldığının sırrını kavrayan insanlar, bu gerçekten gaflette olan inkârcılardan ayrılarak, sonsuz kurtuluşa kavuşacaklardır.

Dipnot: Allah’ın insan’ı yaratmasından onu tekrar kendi katına almasını ayetler, görüntüler ve müzik eşliğinde anlatan bir video önermek istiyorum. Bu, daha önce de paylaştığım videonun yeni versiyonu ve çok daha güzel olmuş. Lütfen sesli izleyin. Müzik muhteşem ve görüntülerle çok uyumlu. [Müzik: Black Diamond- Yoshiki & American Symphony Orchestra]

 

www.youtube.com/watch?v=QKsZGy-krKc

Huzur ve Güvenin Kaynağı İmandır

27 Haz 2012 In: İmani Konular

Şeytan, olaylara karamsar bir açıdan bakmayı telkin eder, güvensizliği fısıldar ve gelecekten yana ümitsizliğe düşürmeye çalışır. İnsanların Allah’a iman ve itaat etmelerini, sabırlı, tevekküllü ve ümitvar olmalarını istemez. Kadere teslimiyet, sabır ve tevekkül insanları Allah’a yakınlaştıran davranışlardır çünkü. Ve insan Rabb’ine ne kadar yakınsa Şeytandan o kadar uzak olur. Bu yüzden şeytan, insana ümitsizlik telkin etmeye ve çaresiz ve çözümsüz bir ruh haline sürüklemeye çaba gösterir.

Birçok insan yaşadığı zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılır. Ancak derin iman sahibi insan, Allah’ın her işinde kendisine yardımcı ve destekçi olacağının bilincindedir. İnananların her işi Allah’ın koruması altındadır. Sonuç olumsuz gibi görünse bile lehlerindedir.

Kimi zaman insan, yaptığı bir hata ya da işlediği bir günah yüzünden imanından umudunu keser, asla bağışlanmayacağına ve azapla karşılık göreceğine kendisini inandırır. Kur’an dışı olan bu düşünce, şeytanın verdiği vesveselerden biridir. Allah’a yönelmek, O’ndan bağışlanma dilemek, tevbe edip O’nun rahmetine sığınmak konusunda ümit kesilmemelidir. Allah, "... Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. " (Zümer Suresi, 53) buyurarak kullarına bu gerçeği müjdeler.

Şeytan Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoymak için ümitsizlik telkini vererek hata yapan insanın moralini bozmaya çalışır, hatalarını telafisi imkansız göstererek onu daha büyük günahlara sürüklemek ister. Bunu başarırsa kişi imani zafiyet içersine düşer, "nasılsa geri dönüşü imkansız bir hata yaptım" diye düşünerek ard arda hata yapmaya başlar.

Bu mantık insanı şeytanın telkinlerine açar, tuzaklarına düşecek duruma getirir. İman sahibi ise böyle bir duyguya kapıldığı an Kur’anî bakış açısıyla değerlendirir ve "Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın..." (Araf Suresi, 200) ayeti gereği hemen Rabb’ine sığınır.

Bu korkunç ruh haline sahip olan umutsuzluk içindeki insan gerçekte Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edemeyen kişidir. Allah’ın sonsuz gücüyle her şeye güç yetirebileceğinden gaflettedir. Oysa insan Allah’a ve Kur’an’a bağlı olduğu ve Allah’a güvenip dayandığında şeytanın ümitsizlik telkini asla etkili olmaz.

Allah’ın rahmetinden ümit kesen kimseler zorluk karşısında Allah’a sığınmak, O’ndan rahmetini umut etmek gibi nimetlerden yoksundurlar. Bu nedenle imtihan gereği yaşanan zorluk zamanlarında inananlar imanlarını kanıtlarken, bu kişiler isyan eder ya da umutlarını yitirirler. Kur’an bu insanları bekleyen sonu, "Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ’yok sayıp inkar edenler’; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23) ayetiyle haber verir.

İnsanı huzur ve güvenli yaşatan imandır. İman kurtuluş yoludur. Dünyevi her amacına ulaşsa da insan, gerçek huzur ve mutluluk için samimi imandan başka kurtuluş yolu yoktur.

Haberiniz olsun; Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah’tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 62-64)

Ne Yapardık?

27 Haz 2012 In: Kur'an Bilgileri

Eğer Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)

Tek yardımcı, tek dost, tek Veli Yüce Allah. O fazl ve rahmet sahibi. O’nun Rahman ve Rahim sıfatlarının tecellilerine hayatımız boyunca her an şahit oluruz. Çünkü Rabb’imizin Rahman ve Rahim sıfatları doğumdan ölüme, hastalıktan sağlığa, aczimizden kusursuz güzelliklere kadar tüm evreni sarar. O’nun insanlara olan merhameti, şefkati, sevgisi, yardımı, koruması, lütfu ve bağışlayıcılığı bu sıfatlarının en güzel tecellilerindendir. Bu, bakış açımızı derinleştirir, ahlakımızı güzelleştirir.

Bu yüzden Kur’an’ı okumaya, derin düşünmeye, Kur’an ahlakını yaşamaya ve iyilikleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırmaya başlarken bu güzel sıfatları ruhumuzda yaşamalıyız.

Allah’ın bağışlayıcılığı bize sunduğu en büyük nimetlerden biri. Yaptığımız hata sonrası bir daha toparlanamayacağımızı düşünmek, ümitsizliğe kapılmak daha büyük hatadır. Allah’ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını göz ardı etmek kendimize yaptığımız zulümdür. Hatadan hemen vazgeçmek ve Kuran’a uygun davranarak telafi yoluna gitmek bizi olgunlaştırır. Aczimizi kavramamıza sebep olur. Önemli olan hatada ısrar etmemektir.

Allah, "Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım. (Taha Suresi, 82) buyurur ve pişmanlıkla samimi tevbe eden kulunu bağışlayacağı müjdesini verir.

Yaptığımız hatadan dolayı tevbe ettikten sonra da yeniden gaflete düşüp aynı hatayı yapabiliriz. Belki de defalarca. Ancak samimi niyet edip, kesin bir tevbe sonrası bağışlanmayı umut edebiliriz. Her konuda olduğu gibi asıl olan samimiyettir. Hatada ısrarlı olup, tevbeyi ileriye ertelemek kuşkusuz samimiyetsizliktir. Ertelemek şeytandandır, ancak hata sonrası bağışlanma dileyip, tevbe ettikten sonra üzüntü ve ümitsizlik hissetmek de şeytandandır. Günahtan pişmanlık duyup, Kur’an ahlakına uygun tavır sergilemişsek Allah’ın bağışlamasını ve rahmetini umut ederiz.

Hayat boyu Rabb’imizin sonsuz fazl ve rahmetini hissederiz. Hayatımızı güzelleştiren budur. Dualarımızın içtenliğinin, zorluk zamanlarında gösterdiğimiz sabır ve tevekkülün, şükrümüzün ve güzel ahlakı yaşamak için azimli ve şevkli olmamızın nedeni, O’nun Rahman ve Rahim sıfatlarını yakından hissetmemizdir.

Allah’ı ve kullarını saran muhteşem sıfatlarını takdir edememek, ümidi, neşeyi ve iyimserliği yok eder. İmani zafiyet, mutluluğun önünde büyük engeldir; hayatı azaba çevirir. İmanın getirdiği güzellikleri görememek, Allah’ın çok esirgeyen ve çok bağışlayan olduğunu bilememek, adeta ahiretten önce cehennemi yaşamak gibidir.

Bediüzzaman, hayatı lezzetli kılanın iman olduğunu şöyle ifade eder: "Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki, hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imândadır ve imân hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır..."

Yüce Allah rahmeti üzerine yazmıştır; samimi kullarına güzellik diler, onları korur, kalplerine imanı sevdirir, hidayete yöneltir. Kur’an’da, "Bu, ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir" (Al-i İmran Suresi, 182) buyrulur. İyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de ne gelirse o bizdendir. "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın?.. (Nisa Suresi, 147) buyurur Allah ve bu gerçeği haber verir.

Allah sınırsız merhametiyle türlü şekillerde kullarını Kendi yoluna çağırır. Resullerini gönderir, hak kitaplarını indirir ki hayatlarında kılavuzları olsun ve şeytanın tali yollarına sapmasınlar. İnkarda direnenleri bazı musibetler vererek uyarır. Tebliğden yüz çeviren kavimleri "belki dönerler" diye çeşitli sıkıntı ve zorluklarla imtihan eder. Sınanmak ahiretteki sonsuz azaptan uzaklaştırılmak için sunulan rahmet dolu fırsatlardır. Zorlukta aşk, sadakat ve vefa ortaya çıkar. Bu imtihanda hep iyi olanlar, hep güzel ahlaklı olanlar kazanır. İmtihanın olmadığı bir ortamda , güzel ahlak göstereceğimiz bir zorluk yokken, Rabb’imize sevgimizi, sadakatimizi ve vefamızı nasıl kanıtlardık?.. Allah’ın hayır ve hikmetle yarattığı imtihanlar olmasa ne yapardık?..

Eğer Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten Rauf (şefkat eden ve) Rahim olmasaydı (ne yapardınız)? Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 20-22)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors