Mantık ve Vicdan

25 Jun 2012 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

İmani zaafları olan kişiler, dürüst ve samimi olmanın kendilerine zarar getireceğine inanırlar. Bu yanlış mantığa sahip pek çok anne baba çocuklarına vicdanlı, dürüst, samimi davranmayı değil, yalnızca kendi çıkarlarını korumayı öğüt verir. Bu onların ‘mantıklı’ hareket etme üzerine kurulu dünya görüşleridir.

Mantıklı olmak dünyevi çıkarlar üzerine kuruludur ve bencil olmayı gerektirir.. Bu kimselerin bakış açısına göre, vicdanlı davranmak mantıklı değildir. Örneğin çalıştığı işyerinde yolsuzluk yapıldığına şahit olan kişi, eğer olayı açıklaması işinden olmasına sebep olacaksa, vicdanını devreden çıkarır ve ‘mantığını kullanır’…susar. Bu kişiye göre mantıklı ve dolayısıyla akıllıca olan, yolsuzluğu görmezden gelmek ya da yapılan işten kendi payına düşeni almaktır. Vicdanını dinleyerek dürüst davranmak isteyen insan ise, ’en akıllı sen misin, aklını başına topla, herkes böyle?’ gibi sözlerle kararından vazgeçirilmeye çalışılır.

Bu telkinler gerçekte insanı vicdanının yolundan saptırarak, nefsinin bencil tutkularının ardına düşürmeyi amaçlayan şeytanın sesini yansıtır. Ahlaksızlık yaptırmak, dürüstlükten uzaklaştırmak isteyen şeytan, bu durumdaki kişiye de ‘mantık’ kılıfı altında yaklaşır.
Kesin bilgiyle iman eden bir insan bu gibi telkinlere kanmaz. Samimi kişinin vicdanı her an devrededir ve hiçbir koşulda samimiyetten ödün vermez. Kur’an’da, “Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”(Hicr Suresi, 39-40) ayetiyle haber verildiği üzere şeytanın kışkırtmaları zaten samimi müminlere etki etmeyecektir.

Vicdan insana sürekli doğruyu gösterir; mantık ise adeta şeytanın silahıdır. Şeytani bir mantık kullanan kişinin aksine temiz akıl sahibi insan yaşamında karşılaştığı her olayda vicdanını kullanır. Samimiyetle Allah sevgisini ve Allah korkusunu içinde taşıyan insan, hem dünyada hem de ahirette sayısız güzelliklere ulaşabilir. Çünkü samimiyet ve yalnızca Allah’ın rızasını umut ederek temiz niyetle hareket etmek, insanın ruhu ve aklı üzerinde çok olumlu etki oluşturur.

Bediüzzaman da bu samimi kulluğu, “mühim bir esas, en büyük kuvvet, en önemli dayanak noktası, en yüksek karakter ve en safi kulluk” olarak tanımlar. Samimiyetin kazandırdığı ruh derinliği, cenneti umut etme, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma heyecanı, bunların hepsi inanan insan için ayrı birer zevktir. Samimi olduğu, vicdanının işaret ettiği yola uyduğu ve böylece Rabb’ine tam teslim olduğu için, iman eden insanın yaşamına huzur hakimdir. Ayrıca bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklıdır. Dünyevi çıkar elde etme hırsı nedeniyle sıkıntı yaşamaz, hayatında Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba göstermenin güzelliği hakimdir. Ancak imanı tanımayan ve güzelliğini bilmeyen kişiler, onun kayıp içinde olduğunu düşünebilirler.

Örneğin bir insanın kendi de ihtiyaç içinde olduğu halde zor durumdaki dostuna evini açması, yiyeceği az da olsa misafirine ikram etmesi, cahiliye mantık ölçüsüne göre kayıp olarak değerlendirilebilir. Gerçekte samimi bir mümin hiçbir zaman ve hiçbir koşulda kayıp içinde olmaz. Kısımlandıran, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah bu özverili kuluna birçok yönden sayısız nimet verebilir, bir başka işinde bereketini artırabilir. Mümin bereketinin artması ya da daha iyi koşullar gibi bir beklentiyle özveride bulunmaz; yalnızca Rabbimiz’in hoşnutluğunu umarak güzel davranışlar sergiler. Allah karşılık olarak ona dünyada bereket verirse şükreder, ancak asıl güzel karşılığı sonsuz ahiret yaşamı için umut eder.

Çıkarları zarar görür korkusuyla özveride bulunmayan, güzel ahlaktan uzak duran bencil kişi ise oldukça hatalı davranışlar içindedir. Vermekten kaçındığı her şeyi hatta kat kat fazlasını bir başka şekilde kaybedebilir.

Toplumda bazen insan yalnızca doğruyu söylediği için hakaret, iftira ya da baskıyla karşılaşabilir. Dürüstlüğü nedeniyle zor durumda kalıp bir bedel ödemek zorunda kalabilir. Dinden uzak cahiliye toplumu bakış açısıyla düşünüldüğünde, dürüstlük genellikle insanın lehine değilmiş gibi görünür. Oysa her dürüst insan vicdanına uyduğu için, gerçekte lehinde olanı seçmiştir.

Samimi bir davranışın en güzel karşılığı Allah’ın hoşnutluğudur. İnsan vicdanını susturup yüzeysel bakarak zahiren lehinde olanı seçerse, Rabbimiz bu kötü tavrın karşılığını çok farklı yönlerden verebilir. Çıkarlarını zedelememek amacıyla ahlaksız davranan kimse rahat yaşamayı umut ederken, başka konularda zarara uğrayabilir. Maddi beklentilerle hırs içinde yaşayan kişiler huzursuz, endişe ve korku içinde bir yaşam sürerler.

Yüce Allah hastalık, maddi kayıp, iftiraya uğramak, işini kaybetmek ya da parasız kalmak korkusuyla dürüst davranmayan kişi için, yaptıklarının karşılığı olarak en çekindiği olayları, hiç beklemediği zamanda ve hiç beklemediği bir şekilde yaratabilir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) döneminde de inkarcılara karşı savaşmak istemeyen, yaralanmak veya ölmekten korkan münafıklardan söz edilir. Samimiyet ve özveri gerektiren durumlarda çeşitli bahaneler ileri süren bu ikiyüzlü kişiler, yaralanmayı veya şehit olmayı kendileri için kayıp olarak görmektedirler.

“Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.” (Tevbe Suresi, 42) ayetiyle bildirildiği gibi, bu kişiler çıkar elde edemeyeceklerini düşündükleri için savaşmak istememektedirler.

Oysa Peygamberimiz (sav)’in yanında mücadele eden ve şehit olan şehitlerin canları kolayca alınıp Allah Katında en güzel yerde ağırlanacaklardır. Kendilerince mantıklı davranarak destek olmaktan kaçınanları ise hem dünyada hem ahirette çok acı sonuçlar beklemektedir. Dürüstçe doğruyu seçen ve doğruya uyan güzel ahlaklı ve Allah’a sadık müminlerin alacakları karşılık “Oysa onlara evla (olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed Suresi, 20-21) ayetiyle bildirildiği gibi daha hayırlıdır.

Hayatımız boyunca verdiğimiz kararlarla imtihan oluruz. Çıkarlarımızla çatıştığı zaman dahi sadakatten, dürüstlükten ve samimiyetten vazgeçmeyerek güzel ahlakı yaşamak için çaba gösterirsek, imtihanlarımızı da güzel yaşarız. Güzel ahlakın değeri imtihan ortamında daha iyi anlaşılır. Küçük ya da büyük verdiğimiz her kararda din ahlakına uygun bir tercih yaparsak, –Allah’ın dilemesiyle- sayısız güzelliklere ve sonsuz kurtuluşa kavuşabiliriz.

Toplumun batıl değerlerini kıstas alanların birden fazla İlahı, birden fazla amacı ve sayısız kuralı vardır. Söz konusu batıl değerler doğru, iyi, sevgi ve saygı yerine çıkarcılığı, bencilliği, sevgisizliği ve merhametsizliği telkin ederler.

Kiminin yaşam amacı, para ve güç sahibi olmak, toplumda iyi bir yer edinmektir. Çoğunluğun ortak amacı ise belli bir yaşa gelindiğinde "iyi bir eş" bulup, "mutlu bir yuva kurmak"tır. Bu saydıklarım inanan insanların da yaşamında bulunan unsurlardır. Ancak samimi mümin için bunların hiçbiri Allah’ın rızasını kazanmaktan daha önemli değildir. Onun için bu saydıklarım amaç değil araçtır.

Toplumda, çocuğu hayatın amacı ve anlamı haline getirmek oldukça yaygındır. Anne-babaların büyük çoğunluğu çocukları için yaşadıklarını, kendilerini ona iyi bir gelecek hazırlamaya adadıklarını söylerler. Oysa yaşam amacı Allah’a kulluk olan insanın çocuğuna bakması da, ancak Allah rızası için yapılan bir ibadettir. Hayat ancak Allah’a adanır.

İnsanın fıtratı Allah’a iman, Allah’ı tanıma ve O’nu hüküm koyucu olarak kabul etmeye yatkındır. İnsan aczi nedeniyle Rabb’inin nimetlerine ve O’na bağlanmaya muhtaçtır.

Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30) ayetinde buyrulduğu gibi insanların çoğunluğu sorumluluklarından yüz çevirir ve Allah’a kulluk bilinci taşımaz.

İnsan, hayatının amacı, dünya hayatı, imtihan, ölüm ve ahiret konularında derin düşünmeli, hikmetlerini kavramaya çalışmalıdır. Bu soruların cevapları ise Allah`ın insanlığa mesajı olan Kur`an`dadır. Kur`an kapalı kapıları açan anahtardır. İnsan, kafasındaki tüm soru işaretlerini Kur`an`la giderebilir; hatalarını görüp, yaşamının temelini Allah`ın hoşnutluğu temeli üzerine kurabilir. Fıtratına en uygun yaşam şekli budur. Kur`an`ın İlahi ışığının aydınlattığı yola uyması, "İşte bu (Kur`an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O`nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır. " (İbrahim Suresi, 52) ayetiyle bildirildiği gibi, insanın aklını ve kavrama gücünü geliştirir.

Nefsinin arzularına tutsak olmayan iman sahibi insan, inkarcıların hiç bilmedikleri bazı gerçekleri yine Kur’an’dan öğrenir. Rabb’ini tanır, O’nun sonsuz gücünü takdir eder ve hayatını Allah’a teslim eder. Allah’a tevekkül eder; çünkü O, ona yeter.

Kur’an’la haber verilen gerçekleri kavrayan müminin, öğrenimi ya da işi ne olursa olsun, yaşamındaki asıl mesleği mümin olmaktır.

Mümin, olayların Allah’ın kontrolünde ve O’nun sonsuz öncede takdir ettiği kader dahilinde işlediğini bilir. "Hayatın bir çatışma/mücadele yeri" olduğunu düşünenlerin aksine rızkını Allah’tan umut eder. Fiili dua anlamında çalışır, çabalar. Ama “ekmeğini taştan çıkarmak” gerekmediğinin bilincinde olduğundan endişe duymaz, rahattır. Çünkü ekmeği aslanın ağzında değil, Rabb’inin Katındadır.

Allah’a teslimiyeti yaşamayanlar, sürekli sıkıntılı ve huzursuz bir ruh hali içindedirler. “Gemisini kurtaran kaptan” mantığı gereği bencil, küçük hesaplar peşinde, çıkarcı kişilerdir. Arkadaşlıkları, sevgileri yalnızca çıkarları içindir. Özveride bulunmaz, sadakat ve vefayı yaşamak bir yana haberleri bile yoktur. Karşı taraftan beklentileri doğrultusunda duydukları sevgi azalır ya da artar.

Allah’ın bahşettiği nimetlere şükretmez, tatminsizlik yaşar; hep daha fazlasını, daha güzelini isterler. Başkalarının zenginliği, güzelliği onlara huzursuzluk verir; kıskanç ve hasettirler.

Allah, insanın gururunu ezecek birçok şey yaratmışken, bu kimseler acizliklerini düşünmezler. İnsan, sabah yatağından kalktığı andan itibaren onlarca acizliğine tanık olur. Sürekli bakım ister insan; bedenine bakmadığında perişan olur. Ancak buna rağmen etkilenmez bu kişiler, enaniyetleri kırılmaz.
Bu kişilerdeki büyüklük hissi, bu enaniyet, büyük bir mucizedir. Allah’a karşı büyüklenir, O’ndan yardım dilemez, böylece acizlikten kurtulacaklarını zannederler. Allah’tan değil, insanlardan yardım umarlar. Ancak karşılarındaki kişiler de aciz ve bencildirler. Dolayısıyla beklentilerine cevap alamaz, bunalımlara girerler.

Bağışlayıcı olamazlar. Karşılarındaki kişiyle yaşadıkları ufak bir anlaşmazlık kıvılcımı yangına dönüşür. Sabırlı da olamadıkları için “bardak taşar” ve sık sık kavgalar yaşarlar.

Yaşadıkları dünyada güçlülerin haklı ve galip olduğunu düşünür. “Yutulan küçük balık” olmamak adına sert, katı ve hoşgörüsüz karakter edinirler.

Samimi imanı yaşamayan, Allah’tan ve ayetlerinden yüz çevirmiş insanların hemen hepsinin karakteri birbirine benzer ve bu özellikleri taşır.

İnsanda önemli olan imanî derinlik ve vicdanın diri olmasıdır. Hayatını Allah’a vakfeden, yüksek vicdanlı, dindar, Allah’a gönülden bağlı insanların birlikte olmaları ve sayılarının artması önemlidir. Bu, diğer insanları da çok olumlu etkiler.

’Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (Rum Suresi, 31)

"Davul bile dengi dengine denir" ya toplumda; özellikle de evlilik konusunda. Boyu boyuna, huyu huyuna, yaşı yaşına uygun olmalı diye devam eder telkinler.

“Kadın erken çöker bu yüzden eşi ondan en az 3-4 yaş büyük olmalı” gibi bir kural vardır. Bu da toplumun bir telkinidir. İnsan kendisinden küçük ya da büyük yaşta biriyle de evlenebilir. Eş adayında aranan ölçü bunlar değil Allah’a yakınlık olmalıdır. Takva sahibi eşler arasında ne yaş farkının, ne boyun ne paranın hiçbir önemi yoktur.

Samimi inanan insan, yaşadığı Allah aşkıyla hep gençtir. İnanan kadın ve erkek çökmez; insan imanla güzelleşir, dinçleşir. Sevgi ruhtaki şiddetli bir güçtür. Kaliteli bir sevgi varsa, insan bunu hissediyorsa kimlikteki yaş önemli değildir.

Akıl insan ruhunu zenginleştirir. İnsan, karşısındaki kişinin değerini akılla bilir. Örneğin kadın, erkeğin tek bir sözüyle bile soğuyabilir. Akıllı insan ise lafını sözünü bilen insandır.

Bazı genç kızlar evlenecekleri insanın boyuna posuna bakar, evine, arabasına bakar. Ev beton yığınıdır, otomobil metal, insan da et-kemik yığınıdır. Bunlara bağlanamaz insan; bunlarla mutlu olunmaz. İnsanda akıl, iman, Allah sevgisi ve korkusu olmalı. İnsan derinliğe, Allah sevgisine, akla, imana bağlanır. Bunları ölçü almazsa genç kız, o zaman ölü bir dünyada yaşar.

Kuşkusuz kıstas yanlış olunca seçim de yanlış olur. Sorarsanız genç kız ve kadınların çok büyük çoğunluğu hayal kırıklıkları yaşamışlardır. Bunun nedeni kendi yanlış seçimleridir. Karşısındaki insanda ruh bulamayınca genç kadın hayata küser, pişmanlık ve üzüntü yaşar. İnsanlardan korkarak, sevgiden ümidini kesmiş olarak, karanlık bir dünyada hayatını bitirir.

Kadın nefret ettiği, iliklerine kadar tiksindiği halde sırf parası ve çıkarı için evliliğini sürdürür. Kalben boşanır ancak maddi beklentileri yüzünden dili ile boşanamaz. Oysa insan dürüst olmalıdır. Çünkü evlilik Allah aşkının birlikte yaşanması içindir.

Paraya göre evliliğe karar verilmesi kadın ve erkek için çok küçük düşürücüdür. Maddiyat üzerine kurulan evliliklerin yaşandığı evler, para için birbirlerini seviyor taklidi yapan eşlerin rol aldığı bir tiyatro sahnesi gibidir. Bu azap dolu bir hayattır. Allah, parayı ölçü alan genç kızın kalbinden sevgiyi, şefkati ve merhameti alır. Geriye acılar, üzüntü, sıkıntı, azap ve gelecek korkusu kalır. Rüyaları da hayatı da kabus olur. Bu nedenle genç kızların ne aradıklarını iyi bilmeleri çok önemlidir.

Kur’an’ın tarif ettiği mümin modelinin önemli özelliklerinden biri, koşullar ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamaktır. Ümitsizlik, her şeyin bir kader üzerine geliştiğini kavrayamamanın sonucudur. Allah’ın beğendiği tavır, umutvar olarak, her olayın hayırla yaratıldığının bilincinde, sabır ve tevekkül göstermektir.


Dünya hayatının bir imtihan mekânı olarak yaratıldığını düşünmeyen, Allah’ın herşeyi bir hikmet üzerine yarattığına iman etmeyen insanlar, şeytanın da telkinleriyle umutlarını tamamen yitirir, mutsuz yaşarlar.


Şeytan, insanı Allah’ın yolundan saptırmak, düşünmesini engellemek için her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Şeytanın fırsat kolladığı durumlardan biri de, insanın karamsarlığa düştüğü zor zamanlardır.

Gerçekte şeytanın her zehrinin panzehiri vardır; ecza dolabında hiç eksik yoktur. İnsanın yapması gereken, Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve samimiyetle dua etmektir. Allah, insanlara rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Allah’tan uzak yaşayan insanların umutlarını sürekli kılacak sağlam bir güvenceleri yoktur. Bu nedenle ufak bir olayda bile ümitsizliğe kapılırlar. İman edenler ise tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a duydukları güven nedeniyle, en zor zamanlarda bile umutlarını diri tutarlar. Hep umutlu olabilmek de stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir yaşam demektir.

Sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilen bir insan için, sabah uyanabilmek dahi çok büyük bir nimettir. Adım atabilmek, yürüyebilmek, konuşup düşünebilmek insan için büyük bir mutluluktur. İnsan nimetlerin değerini genellikle kaybettiğinde takdir eder. Ancak samimi inanan insan bu nimetleri verenin Allah olduğunun ve dilerse geri alabileceğinin şuurunda olduğundan, elindekilere şükreder. Onun mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Gerçek mutluluk yalnızca insanın kalbinin tatminiyle mümkündür. Bunun sırrı ise Allah’ı anmak ve güzel işler yapmaktır. Kalbini Allah’a tam olarak teslim eden insan, artık Allah’ın yönetimindedir. Allah’a duyduğu aşkın derinliği nedeniyle mutluluğu sürekli içinde hisseder.

Umutvar olmak insanın inancı ölçüsündedir, imanının göstergesidir. İnsan imanı ölçüsünde Allah’ın nimetlerine, rahmetine ve rızasına kavuşmayı umut eder. Rabb’ine yakın olan ve O’na teslimiyeti yaşayan kimse, “neden böyle oldu”, “keşke olmasaydı” gibi düşüncelere kapılmaz. Bilir ki en kötü gibi görünen olayın bile ardında hayır ve hikmet vardır.


Sevgisiz insanlar hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çökerler. Sürekli hata yapan, suç işleyen ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşayan bu kimseler için de ciddi ve yararlı olacak işler yapmak gerekir. Güzel ahlaka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin ve aşkın güzelliğini insanlara anlatmak önemlidir.


İman sahibi insan, görünürde her şeyini kaybetmiş de olsa, ümitsizlik ve karamsarlığa kapılmadan, her şeye yeniden başlayabilir. Allah’a duyduğu sevgi, güven, tevekkül ve O’nun hayırla yarattığı kadere imanı, yeni bir sayfa açarken umudunu ve coşkusunu diri tutacaktır. Umudu da zorluklar karşısında onun dayanıklılığını ve gücünü artıracaktır.




Kalbinize İyi Bakın. Çünkü...

25 Jun 2012 In: Tefekkür, Yaşam

İnanan insan akleden, vicdanı diri olan, kalbi Allah aşkı ile dolu olan kişidir. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Ayetlerde ‘akleden kalpler’ ifadesi sıkça geçer. Allah’ın tarif ettiği akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan farklıdır. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir.

Kalpler Allah’ın elindedir; O, ’Mukallib’dir. Samimi olan ve Kendisi’ne ulaşmak için yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve Allah aşkını yerleştirir. Samimiyetsiz olan, uyarılara kulak vermeyen kulunun ise kalbini çevirerek, dilerse imandan geri döndürür.

Kuran’da insan davranışlarının kalple olan ilişkisinin konu edildiği pek çok ayet vardır. “Allah’ın kişi ile kalbi arasına girmesi”, “kalplerin uzlaşması”, “kalbe sindirilmesi”, “kalplerin takvası”, “kalbin ısındırılması”, “kalbin tatmin bulması”, “kalbin sağlamlaşması”, “kalbin öfkeyle kabarması”, “kalbin boş olması”, “kalplere korku salınması”, “kalbin meyletmesi”, “kalplerde onulmaz bir hasret kılınması”, “kalplerde olmayanın ağızla söylenmesi”, “kalplerin parçalanması”, “kalplerde gizli tutulması”, “kalbin kayması, benzemesi, karşı koyması”, “kalplerde hastalık olması”, “imanın kalbe girmemesi”, “kalbin katılaşması, mühürlenmesi” gibi konulardaki ayetler çok açık bir gerçeği ortaya koyar: İman, insan kalbinin duyarlılığıyla ilgilidir.

Her kalp Allah’ı anmak ister ancak sinesindeki kalbi körelen kişi bunu yapamaz. Mühürlenmemiş kalbe ise Allah lafzı girer; işte o kişi Yüce Allah’ı tanıyabilir ve vicdanını devreye sokarak öğüt alabilir. Dini bilmiyor da olsa, kendisine anlatıldığında, hakkı, vicdanı ve kalbiyle görür, iman eder.

Sahabe hanımlardan Ufeyre b. el-Velid’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Kalbin Allah Teala’ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala’nın beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim.” (es-Safedî, Nektu’l- Himyân)

İman etmeyen kimseler, çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah’ın varlığının apaçık delillerinden gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, kalpleri üzerindeki kavramalarını engelleyen mühürdür.

Kin ve nefret gibi duygular kalbinde hastalık olanlarda bulunur. Kalpleri hasta kişiler kine, nefrete, öfkeye, dedikoduya, tartışmaya ve saldırganlığa yatkındırlar. Kin, bu kişilerin içlerinden gitmez; adeta bir tutku gibidir. Müminin kalbinde ise bu duygulara yer yoktur.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını bildirir. O güzel hayat boş ve amaçsız işlerle geçirilen tatlı hayat değildir. Mümin Allah’ı anarak, Onun rızası için çalışarak mutlu yaşar. O zaman mutmain olur kalbimiz ve daha dünyadayken –Allah’ın dilemesiyle- cenneti batınında da yaşarız. Rabb’ini kalpten zikreden müminin bu nedenle şuuru açık, kalbi de mutmaindir…

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad suresi, 28)

Sevgi, merhamet, şefkat, hoşgörü ve tevazu imanın en önemli kanıtlarındandır. Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman, Allah sevgisi ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi inananların kalplerini yumuşatır, Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.

Allah’ı anmak; yemek, içmek, soluk almak kadar hayati önem taşır. Kalbi tatmin olmayan kişi şuursuzca, gaflet perdeleri ardında yaşar... Kalbi içtenlikle Allah’a bağlamak, her şeyi Allah’ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insanın gerçekleri görmesini engelleyen perdeleri bir bir kaldırır; dünya ve ahiretin güzelliklerini önüne serer.

Şunu asla unutmayalım; gerçek mutluluk için Rabbimiz’e gönülden, tam bir teslimiyetle bağlanmamız ve yaşamımızın her anını Kuran ahlakına uygun bir şekilde yaşamamız gerek... Böyle bir ahlakı yaşadığımızda, dünya hayatında ne denli zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşılırsak karşılaşalım, kalbimizde Allah’a güvenmenin, tevekkülün, O’nun hoşnutluğunu umut etmenin huzurunu ve mutluluğunu yaşayabiliriz…

Allah dilerse bizim de kalbimizi mühürler. Bir saat sonra kalbimizin mühürleneceği söylense, panik halinde dua ederiz. O halde Allah’ın sonsuz merhametiyle yaptığı hatırlatmalardan, çevremizdeki inanan insanların uyarılarından ders çıkarmamız gerektiğini gözardı etmeyelim. Kalbimize iyi bakalım!..

Allah İntikam Alır mı?

25 Jun 2012 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

Yüce Allah’ın isimlerinden biri Muntakim. İntikam alan, suçluları müstahak oldukları cezaya çarpan anlamında. Kur’an’da, "intikam aldık", "intikam alır", "Biz intikam alıcıyız", "Allah intikam sahibidir" ifadeleriyle geçer.

Allah Kur’an ayetlerinde suçlu günahkarlardan, inkar edenlerden, yalan sayanlardan, öfkelendirenlerden intikam aldığını haber verir.

Peygamberimiz (sav), "Allahü teâlânın halk arasında evliyası, açlık ve susuzluk ehlidir. Allahü teâlâ onlara eza edenden intikamını alır ve ona Cenneti haram eder" [İbni Neccar] buyurur ve Allah’ın zalimlerden intikam alan olduğuna dikkat çeker.

Allah, inkarcıları, suçlu günahkarları cezalandırır, zulmedenlerden mazlumların hakkını alır, tümüne gazaplanır, tümünden intikam alıcıdır. Allah’ın ne gazabı ne intikamı kuşkusuz insanlarınkine benzemez:

Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah’ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkar ediyordunuz. (Mümin Suresi, 10)

Allah’ın intikam alacakları, insanları azaba sürükleyen küfür ehli, çirkin utanmazlıklardan, kötülüklerden ve zorbalıklardan sakınmayanlar ve din düşmanlarıdır. Allah, Sabur ismini tecelli ettirir, bu kişileri nimetler içinde yaşatır, öğüt alabilecekleri, bağışlanma dileyebilecekleri ve tevbe edebilecekleri kadar süre verir.

Ancak tevbe etmeyen kişilerde, Müntakim ismini tecelli ettirir. Bu, bazen dünyada, daha çok da ahirette tecelli eder. Kur’an’ın haber verdiği üzere batıla dayanarak mücadele eden kavimleri Allah azapla yakalar ve helak eder. "Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir." (Hud Suresi, 102)

Uyarıları dinlemeyen, isyan eden, nankörlükle ve taşkınlıkla azgınlaşanlar üzerine azap hak olur:

Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet Suresi, 34-36)

Bediüzzaman, sınırsız hikmet ve adalet sahibi, her şeye galip ve Kahhar olan Allah’ın, bütün yarattıklarına varlık ve yaşama hakkı vermesini, koruyuculuğunu, özellikle mahşerde ve ahiret yurdundaki adalet ve hikmetini tecelli ettirmesini adil bir hâkim örneği vererek şöyle açıklar:

"Hem meselâ, adâletperver, ihkâk-ı hakkı(hak sahibine hakkını vermeyi) sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zâlimleri tecziye etmekle(cezalandırmakla), mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır."

Maide Suresi, 54. ayette söz edilen kardeşlerine karşı alçak gönüllü müminde Allah’ın Müheymin ismi tecelli eder; onlar üzerine şefkat kanatlarını gerer. Mümin, Allah’ın Muntakim isminin tecellisi ile de "kafirlere karşı güçlü ve onurlu"dur.

Rabb’imiz Rahman’dır, Rahim’dir. Sonsuz bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Kullarına karşı zulmedici değildir. "Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azaplandıracak değildir." (Enfal Suresi, 33)

Allah, zalime tevbe etmesi için süre verse dahi asla unutmaz, asla ihmal etmez. Sonunda iman edenlere yardım eder, suçlu günahkârlardan ise intikam alır:

Andolsun, Biz senden önce kendi kavimlerine elçiler gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler; böylece Biz de suçlu günahkarlardan intikam aldık. İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır. (Rum Suresi, 47)

Evlilik "Müessesesi"

23 Jun 2012 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Yaşam

Evlilik saf sevgi üzerine kurulmadığından toplumda sıklıkla dile getirildiği gibi "müessese" halini alır. Bu ticari anlaşmanın, ortakları tarafından başarıyla yürütüldüğüne çok nadir rastlanır. Evlilik şirket gibi görülünce, % 51’lik hissenin kime ait olduğu konusunda sık sık tartışma yaşanması oldukça doğaldır. Beklenti, heves ve çıkarlar üzerine kurulan evlilikler, sevgi ve saygı ortadan kalksa da çoğunluk bu şekilde yaşadığı için, yine toplumun kıstas ve kurallarına göre azap içinde sürdürülür.

Toplumun kurallarına göre bir genç kız için hayatın en önemli amacı evlenmek ve anne olmaktır. Henüz çocukluk çağından başlayarak genç kızlar evliliğe hazırlanırlar. Bu telkinlerle yetişen ve evlilik çağına gelen genç kız, "koca bulma" peşine düşer. Kafasındaki koca modeli yakışıklı ve zengindir. Güzel ahlak, Allah sevgisi, Allah korkusu gibi inanan insanda bulunan özellikler ikinci plandadır; hatta kimileri için plan dahilinde bile değildir. İnsanı koruyan gözeten yalnızca Allah iken, genç kız zengin bir kocanın kendisini koruyacağını düşünür. Erkek de "bastırırsın parayı, alırsın” mantığıyla hizmetini yapacak bir kadın arar.

Sonunda eşler bulunup, evlilik gerçekleşir. Balayı döneminin bitmesiyle kadın ve erkek, birbirlerinin daha önce görmedikleri normal olmayan hareketlerine tanık olur, karşılıklı olumsuz duygular beslemeye başlarlar. Ulaşılmaz gördükleri özellikleri ise sürekli birarada oldukları için artık olağan gelmeye başlar. Zamanla aralarında bir soğukluk oluşur. Bunun nedeni yaşadıkları sevginin derin değil, yüzeysel bir sevgi olmasıdır.

İlk başlarda ayıp olmaması için gizlenen duygular, yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Birbirine karşı saygılı, ince düşünceli, nezaketli davranan çift şimdi kırıcı, incitici, kaba ve düşüncesiz tavırlar sergilemeye başlar. Birbirlerine tahammül edemeseler de başkalarının yanında belli etmemeye çalışırlar. Gerçekte yakınları durumun farkındadır çünkü evli çiftlerin çoğu aynı süreci yaşamaktadır.

Zamanla eve yeni sorunlar eklenir. Çocuklar, ekonomik durum ve çiftin ailelerinin oluşturduğu sorunlar yumağı çözülemez hale gelir. Evde en önemli konu paradır. Sahiplenmeden doğan kıskançlık yüzünden de şiddetli kavgalar yaşanır.

Evliliğin ilerlemesiyle birlikte ilgisizlik artar. Kadın, kocasının eve gelir gelmez yemeğin hazır olup olmadığını sormasından, yemekten sonra televizyon izlemesi ve izlerken de uyumasından yakınır. Erkek de karısının maddi beklentilerinden, dırdırından ve bakımsızlığından şikayet eder.

İnsanların hayatını kabusa çeviren bu durum, din ahlakının yaşanmaması ve toplum kurallarının Kur’an’a tamamen ters olmasından kaynaklanır. Boşanmaların çokluğu, aile içi şiddetin fazlalığı ve geçimsizliklerin temelinde insanları mutsuzluğa, acılara ve kayba sürükleyen toplumdaki çarpık sistem vardır.

Dünya hayatının kilit noktası Allah’ın rızasıdır. İnanan insan ne paranın peşindedir, ne mal-mülkün, ne köşe dönmenin, ne eğlencenin, ne rahatın, ne yeme içmenin, ne de zengin koca bularak anne babasını mutlu etmenin... Güzel ahlak sahibi, samimi inanan genç kız ve erkek, birlikte Allah’ın rızasını kazanabilmek için, sonsuza kadar beraber olmak için evlenirler.

İslâmiyet’in, kadınları her konuda eve hapsettiği, 2. plana attığı gibi suçlamaların faturası hep Kur’an’a çıkarılmıştır. İnsanların yanlış uygulamaları ve yobaz zihniyetin görüşleri yalnızca kendilerini bağlar. Bizler için örnek Kur’an’da söz edilen cesur kadınlardır, peygamber eşleri olan kutlu annelerimizdir, üreten, savaşa katılan, sağlık hizmeti veren, tebliğ faaliyetleri yapan sahabe kadınlardır.

Toplumda kadının yaşadığı en büyük sorunlardan biri, boşanma sonrası yaşanan sıkıntılar. Kadın, evliliği süresince maddi yönden eşine bağımlı olarak yaşar. Birçok erkek eşinin çalışmasını istemez. Bu yüzden kadın boşandığında son derece zor durumda kalır.

Elinde bir mesleği olmadığı, sosyal hakkı bulunmadığı ya da yaşlanma nedeniyle çalışma gücü kalmadığı için büyük zorluklar çeker kadın. Boşanma sonrası taleplerde bulunması ise çıkarlarını gözetiyor gibi karşılanır ve sorunlar içinden çıkılamaz şekilde zorlaşır.

Kur’an ahlakını gerçek anlamda yaşayan insanların ise evlilikleri gibi boşanmaları da gönül rızasıyladır. Evlenirken eşlerin birbirine duydukları saygı ve sevgi, boşanma sırasında da korunur. Eşler birbirini kadın veya erkek olarak değil, Allah’a iman eden insanlar olarak görürler. Birbirlerine değer verir, güzel davranırlar.

Kadın, Kur’an’la korunmaya alınmıştır. Boşanma durumunda kadının sıkıntı yaşamaması için alınmış çok fazla tedbir vardır. Maddi-manevi açılardan kesin bir güvence altındadır. Karşılıklı anlaşma sonucu belirlenen maddi yardım ve kadına nasıl davranılması gerektiği Kur’an’da detaylı tarif edilir. Bu konudaki Kur’an ayetlerinin birkaçı şöyle:

(Kocası tarafından) Boşanan (kadın)ların maruf (meşru) bir tarzda yararlanma (ve geçim pay)ları vardır. Bu, sakınanlar üzerinde bir hak (borç) tır. (Bakara Suresi, 241)

...Onları yararlandırın, zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında, maruf (meşru ve örfe uygun) bir şekilde yararlandırsın. (Bu,) iyilik edenler üzerinde bir haktır. Eğer onlara mehir tespit eder de, el sürmeden boşarsanız, bu durumda -kendileri veya nikah bağı elinde olanın bağışlaması hariç- tespit ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Sizin (tümünü veya fazlasını) bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü (derece farkını) unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 236-237)

Geniş imkanları olan nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)


Ayrıca kadına evlilik süresinde verilen malların boşanma sonrası geri alınmaması, kadının barınma ihtiyacının sağlanması ve kadına zorla mirasçı olunmaya kalkışılmaması da emredilir.

Bizler için tek kıstas Kur’an’dır. Ve insanlar arasında gerçek Kur’an ahlakının yaygınlaşmasının, kadınları zor durumda kalmaktan, aşağılanmaktan ve mağdur olmaktan kurtaracak tek çözüm olduğu açıktır.

Boş Vakit mi Boşa Geçen Vakit mi?

22 Jun 2012 In: İmani Konular

  

Eşler, çocuklar, ticaret, servet, mal- mülk gibi dünyevi tüm değerler, bizleri tutkuyla oyalayıp yaşam amacımızı ve ölüm gerçeğini düşünmekten uzaklaştırır. Oysa biliriz ki dünyaya ait her şey birer imtihan aracıdır. Yapılması gereken de tüm bu nimetleri veren Allah’a kulluk etmek ve şükretmektir.

Ancak insan hırsla dünyaya bağlanınca kavrayışı körelir; eksik, kusurlu ve değersiz dünya, içindeki geçici tüm değerleriyle birlikte gözünde büyür.

Şeytan ve yolunu izleyen itaatli ordusundan oluşan oyun ve oyalama organizasyonunun çok çeşitli faaliyetleri var. İnsanı doğru yoldan saptırmayı hedefleyerek verdiği telkinlerden biri de boş vakit geçirmeyi güzel görmek. Daha yaygın deyimle ‘zaman öldürmek’. Dünya hayatında şeytanın süslü gösterdiği boş uğraşlar, berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünmeyi engeller.

Vaktimizi sıklıkla boş ve yarar sağlamayacak konularla geçiririz. Gün boyu düşündüğümüz birçok şeyin ahiretimiz için yararlı olmadığı çok açık değil mi? Oysa Allah müminleri, “tümüyle boş şeylerden yüz çevirenler” olarak tarif eder. Tümüyle boş şeylerin çapı ise oldukça geniştir. Yarar sağlamayan işler, beyni uyuşturan boş konuşmalar. Kanepede uzanarak elde televizyon kumandası, saatlerce kanal kanal dolaşmak, hiçbir yarar sağlamayan boş programları izlemek. Veya arkadaşlarla saatler süren dedikodular. Hepsinin sonunda da çok önemli şeyler yapılmış gibi, "vakit nasıl geçti bilemedik” demek. En boş söz de bu olsa gerek...

Dinlenen ya da söylenen sözde bir anlam bulunmalı, insana yararı olmalı. Zaman her saniye beklenen sona doğru akarken o her saniye "öldürmek" yerine değerlendirilmeli.

Zaman çok değerli ve en iyi şekilde kullanılması gerekir. Zaman boşa kullanıldığında, insan bedenini yıpratmaya başlar, canını yakar. Zaman insanın aleyhine de görev yapar. Örneğin boş insan "sıkılıyorum" dediğinde, adeta içten içe erimeye başlar. Sıkılmak, bedenin kendi kendine saldırması gibi. Neden sıkılır insan?.. Çünkü bir amacı bir hedefi yoktur. Ancak Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar, iyi ve hayırlı işler yaparsa, bedeni enerjisini, gücünü oraya aktarır. Sonucunda da başarı gelir. Samimi inanan insan boş kaldığında yorulur, çalıştığında dinlenir.

Boş vakit yoktur boşa geçen vakit vardır. Mevlana’nın söylediği gibi, bu dünya yaptıklarımızın yankılanıp tekrar bize döneceği bir dağdır, unutmayalım.

"Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir." [Hz. Muhammed (sav), Buharî, Rikâk 1]

Mümin Kimdir?

19 Jun 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Mümin, geleneksel kültüre ya da doğu kültürüne sahip insan demek değildir. Mümin yalnızca Allah’a kulluk etmek, yalnızca O’nun rızasını aramak, verdiği nimetleri yalnızca O’nun yolunda kullanmak için yaşayan insandır. Allah’ı gereği gibi takdir edebilen, O’na şükür ve tevekkül içinde olmaya çalışan insandır. Mümin, Allah’a aşkla bağlı, Kur’an ahlakını yaşamaya ve Rabb’inin sınırlarına yaklaşmamaya gayret eden samimi insandır.

Samimi müminin en önemli özelliklerden biri, gün içinde her adımını Allah’ın rızasını ve rahmetini düşünerek atmasıdır. Aczinin, dünya hayatının geçiciliğinin, kaçınılmaz gerçek olan ölümün her an gelebileceğinin ve her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunun bilincindedir. Yalnızca Rabb’ini İlah olarak tanır, Hz. İbrahim (as)’ın sözlerindeki gibi, “… işitmeyen, görmeyen ve kendisini herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere” tapmaz. (Meryem Suresi, 42)

Allah’ın buyruklarını göz ardı ederek, yalnızca nefsinin bencilce tutkularını gözeterek yaşayan kişi, özgür olduğunu düşünebilir; ama yanılır. Çünkü Allah’a tam teslimiyetin kazandırdığı gerçek özgürlüğü bilemez; bu nedenle kıyas da yapamaz. Ancak kıyas yapabildiğinde ortaya çıkan; özgürlüğün yalnızca Kur’an ahlakı yaşandığında kazanılabileceği gerçeğidir.

İnsan, vicdanını tam kapasite kullandığında gerçek özgürlüğe ulaşır. Nefsinin bencil tutkularının tutsağı olan kişi özgür olabilir mi? İnsan ancak, sürekli kendisinden çalan nefsinden ve Allah’ın dışında bütün taptıklarından kurtulduğunda özgürleşir.

Rabb’inden uzak kalarak özgür olacağını zanneden kişinin yaşadığı, toplumun kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kurallarına uyması yüzünden gerçekte özgürlük değil, tutsaklıktır. Toplumda yerleşmiş yanlış telkinler, batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalar, insanların yaşadığı hapishanenin sınırlarını çizer. Yalnızca Allah’ın kulu olmak yerine, onlarca sahte İlahın emrine giren kişi asla gerçek anlamda özgürlüğü tadamaz. "Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri, onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir." (Yasin Suresi, 75)

Hayatlarını insanları hoşnut etmeye adayan kimseler, insanlardan yardım umarlar. Ancak birer aciz “kul” olan bu varlıklar onlara yardım edemez, onları kurtaramazlar. Sahte ilahların gerçekte hiçbir yararı olmadığını insana gösteren en kesin gerçek ölümdür. Ancak artık çok geçtir.

Kur’an ahlakını yaşamak, toplumun insan üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, batıl kurallarını, her türlü bağnazlığı kırar, ortadan kaldırır. Rabb’inin sınırları içinde yaşayan insan, özgür olduğunu düşünerek sınır tanımadan yaşayan ancak kalbi darlık içindeki kişiden daha özgürdür. Çünkü Rabb’i müminin kalbine güvenlik duygusu ve huzuru indirmiştir.

İnkarcıların, çarpık temel üzerine inşa ettikleri hayatları ile müminlerin Allah’ın hoşnutluğu temeli üzerindeki hayatları arasında çok önemli ayrılıklar vardır. “Rabb’imiz Allah’tır diyerek dosdoğru bir yol tutan” müminlerin rehberi Kur’an ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetidir. Dinleri, Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ve Peygamberimiz (sav)’in örnek hayatıyla tanıttığı İslam, kıstasları Kur’an’dır.

Samimi iman eden insan, yaşamını Allah’a adar, kendisini O’na vakfeder. İmanından kaynaklanan kararlılığa sahiptir, zorlukta yılgınlık göstermez, ‘Rabb’i için sabreder’, O’na güvenip dayanır, tevekkül eder. Her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Allah olduğunun bilincindedir. Kendini Allah’a vakfetmek, kötülüklerden arındıran, insanın kalbine güven duygusu ve huzur indiren, sonsuz yaşamda da –Allah’ın dilemesiyle-kurtuluşa ulaşmaya vesile olacak olan en önemli yollardandır.
Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak dünyevi hiçbir çıkara değişilmez. Küçük ya da büyük hiçbir çıkar, O’nun rızasını kazanmaktan daha önemli olamaz. Allah, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’…” (Nur Suresi, 37) buyurur ve inanan kullarının bu özelliklerini haber verir.

Allah’a yönelmek ve hayatını O’na adamak önemlidir. Kendimizi gözden geçirmemiz, gün içinde kendimize imanımızı kanıtlayacak davranışlarda bulunmamız ve “yalnızca Allah rızası için mi yaptım?” diye düşünmemiz gerekir.

Sıcak evimizde, keyif içinde, imtihan yaşamadan Allah’a olan sevgimizi kanıtlayamayız. O nedenle imtihan, bizler için Allah’tan nimettir, rahmettir. Rahmet yağarken ise ıslanmalı, sırılsıklam olmalı. Karşılaştığımız her zorluk hayır ve hikmetle yaratılır. Bize düşen; O’na olan sevgimizi, sabrımızı ve tevekkülümüzü göstermek olmalı. Her zorluktan sonra mutlaka kolaylık gelecektir.

İmtihanlar, dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi görünür ancak içine girildiğinde görünen, Allah’ın kesin rahmetidir. Kalben, ruhen ve bedenen Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olursak her an mutluluğu ve güzelliği yaşarız.

Kur’an, evde “oturulan” veya “evden camiye” bir İslami yaşam modeli tarif etmez. Allah’ın rızasını ve rahmetini kazanmak için "mücahid" olmalı, Allah’ın dinini hakim kılmak için ciddi bir çaba ve fikir mücadelesi içinde olmalı. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran Suresi, 142) buyurur Allah ve bunun aynı zamanda sonsuz kurtuluşun da yolu olduğunu haber verir.

İnsanları yanlış olandan sakındırmak, doğruları anlatmak, toplumdaki sapkın görüşlerle fikir mücadelesi yapmak her Müslüman’ın önemli sorumluluğudur. Bozgunculuk çıkaran, huzur ve düzeni bozan, barışı engelleyen, tüm dünyada şiddet, terör ve anarşiyi körükleyen fitnenin yok edilmesi gereklidir. Bu fikir mücadelesinde hedef, fitnenin beynidir. Hak gelecek batıl zail olacaktır.

Allah yolunda "ciddi bir çaba" göstermek, “fitne yeryüzünden kalkıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar” fikir mücadelesi yapmak ve O’na gereği gibi kulluk etmek müminin asıl işidir. O, Rabb’ine "bir ucundan ibadet" etmez. Allah’ın rızasının yanında kendi basit çıkarlarını korumaya çalışmaz. O korkunç bir kayıptır; mümin ise Rabb’inin dilemesiyle hep kazançtadır.

Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors