Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

 

Şeytanın karakterini taşıyan Deccal, kendi adına faaliyet gösterecek sadık ve itaatli bir ordu oluşturur ve hedefleri doğrultusunda onları istediği gibi yönlendirir. Şeytanların ahlakını benimseyen insanlar, yavaş yavaş birer ‘ins şeytan’ haline gelirler. Böylece şeytanın, inançlarını tebliğ edecek binlerce ağzı, bedeni ve insanları doğru yoldan saptıracak binlerce askeri olmuş olur. Şeytanın kumandası altındaki bu kişiler yaşamları boyunca şeytanın hizmetkârı olur, hiç duraksamadan buyruklarını uygularlar.

 

Deccal ve şeytan, en sevdiği duygular olan kini ve nefreti bu yolla enjekte eder insanlığa. Kin ve nefret onların organize ordusunun her bir neferinin temel gıdasıdır.

 

Şeytan ve Deccal tüm güç sahipleri gibi gücünü ordularından alır, ordularının gücü oranında güçlüdür. Kuvvet ve gücün tek sahibi olan Allah ise yenilmez orduların da sahibidir. Ordulara güç veren O'dur. O'nun orduları mağlup olmaz, her durumda galiptirler.

 

Her güç sahibi, güçlü düşmanlarını ancak güçlü ve sayıca çok ordularla mağlup eder. Ancak, "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir" (Bakara Suresi, 249) ayetinden anlıyoruz ki gücünü Allah'tan alan topluluğun niceliği önemli değildir. Çünkü Allah küfrü yanıltır, korkutur, inananları ise yardımıyla destekler;

 

Allah, Deccalin ordusu sayıca ne kadar çok olursa olsun dinini savunan samimi müminleri görünmez ordularıyla destekleyip, yollarını açar, küfrü ise aşağılanmış kılarak yenilgiye uğratır. Çünkü, “Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. (Müddessir Suresi, 31)

 

İman edenlerin az sayıda olmalarına rağmen, üstün gelmeleri Yüce Rabbimizin yarattığı mucizelerden biridir. Allah, itaat eden, sabreden iman sahibi kullarına hep başarı ve zafer verir. Ancak bu sırdan habersiz oldukları ve karşılarındaki müminleri az sayıda gördükleri için inkârcılar hep aldanırlar. Başarı belli sebeplere değil Allah’ın özel ortam hazırlamasına bağlıdır.

 

Şeytanın mantığıyla hareket eden deccal, bozgunculuk çıkararak, tüm dünyada fitne ve anarşiyi körükleyerek görevine devam ediyor. Sebepsiz başlayan işgaller, mantıklı bir sebebi olmaksızın yaşanan çatışmalar, masum insanların ölümüyle sonuçlanan saldırılar, son dönemde Deccal’in sayısını artırdığı bozgunculuk örnekleridir.

 

Bugün Deccal’in en azgın olduğu devirdeyiz. Müşriklerin, münafıkların, din düşmanlarının, her türlü insanın en azgınları bu devirdedir. Cemil Meriç’in dediği gibi şeytan insan için neyse, dünya için de o olan İngiliz Derin Devleti, hem Türkiye’yi hem de tüm Türk-İslam âlemini yıkıp yok etmeye kararlı. Bu derin yapı geçmişte Orta Doğu’yu parçaladı, kana buladı, dizayn etti. Türkiye’yi bölmesine o gün izin vermedik, bugün de vermeyeceğiz.

 

Amerika son yıllardaki tutumuyla özellikle terörü destekleyerek büyük bir yanlışın içinde. Türkiye’ye karşı büyük bir oyun oynanıyor. Başımızda ise şükür ki eğilip bükülmeyen, diz çökmeyen bir lider, Cumhurbaşkanımız Erdoğan var ancak hedef de o. Bu parti meselesi değil, devlet-millet meselesidir; hepimizin sahip çıkması önemli.

 

Batı basını Kudüs konusundaki çıkışıyla Erdoğan’ın dünya dengelerini nasıl altüst ettiğinden, Türkiye’nin dünya kamuoyunu ayağa kaldıran hamleleriyle ABD’yi nasıl yalnızlaştırdığından söz ederken halâ muhalefet yapmak adına karşısında durmak yanılgıdır.

 

Ülkemiz aleyhine faaliyette bulunanlarla ve yancılarıyla aynı tarafta olmak ne siyasetçilerimize, ne aydınlara; hiçbir Türk vatandaşına yakışmaz. Deccaliyetin derin ‘güçler’inin ülkemiz üzerinde bunca baskısı ve ciddi saldırısı varken, tarafımızı doğru belirleyelim. Belki bundan sonra daha da zorlu günler bekliyor bizi ama barış ve huzur yakın, asla umutsuzluğa kapılmayalım.

 

Âlemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran Allah, nurunu kesinlikle tamamlayacak. Şüphemiz yok. Umudumuz çok. Allah’ın vaadine güvenimiz sonsuz.

 

2018 tüm dünyaya barış, huzur ve kardeşlik getirsin; İslam dünyasında birlik ruhu canlansın; İttihad-ı İslam’ın ciddi adımları atılsın inşaAllah.

 

 

 

 

Geçtiğimiz günlerde medyada İngiltere İşçi Partisi milletvekili John Woodcock ve Ed Husain’in Türkiye’ye gelmesi ve beraberindekilerle kimi bakan, milletvekili ve belediye başkanlarıyla görüştükleri haberi yer aldı.

 

Haber ilginçti. Çünkü John Woodcock İngiltere’de Türkiye aleyhinde toplantılar organize etmesiyle dikkat çekiyor. 25 Mart 2015’te İngiliz Parlamentosu’nda yapılan “Suriyeli Kürtler: İnkârdan Özyönetime” başlıklı toplantının ev sahipliğini ve organizasyonunu yapan da bu isimdi. PYD lideri Salih Müslim’in ana konuşmacı olarak katıldığı bu toplantı, PKK bağlantılı bir kuruluş olan Londra merkezli Kürt Araştırmalar Merkezi’nin bir faaliyeti idi. 

 

Ayrıca İngiliz Parlamento binasında düzenlenen “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Dış Politikadaki Yansımaları” ve “Sansürle Mücadele: Yeni Türkiye’de Gazetecilik Özgürlüğü” başlıklı toplantıları da düzenleyen ve ev sahipliği yapan da John Woodcock idi.

 

J. Woodcock İngiltere’de homoseksüellere destek vermesiyle de tanınıyor. Ocak 2017’de homoseksüel topluluğa destek amacıyla düzenlenen bir toplantıya katılan Woodcock’a toplantıyı düzenleyen Furness LGBT isimli dernek, kendi Twitter hesabından teşekkürlerini iletmişti. Woodcock bu toplantıda küçük erkek çocuklara kadın makyajı yapmış ve etkinlikten bazı resimler de dernek hesabından yayınlanmıştı.

 

Homoseksüel topluluğu destekleme kapsamında düzenlenen etkinliklere ev sahipliği yapan Woodcock, kendi twitter hesabından “bu etkinliğin ev sahibi olmaktan gurur duyduğunu” ifade eden bir paylaşım yapmış ve homoseksüellerle birlikte çekilen bir resmini yayınlamıştı.

 

Dahası, İngiltere’de bilinen en sapkın pedofili olan Tom O’Carroll, 2 sene önce Woodcock’un seçim bölgesinden İşçi Partisine üye olmuştu. Tom O’Carroll’ın, John Woodcock ile birlikte partilere katıldığı ve yakın ilişkide olduğu biliniyor. Tom O’Carroll, pedofilinin yasal olması gerektiğine dair kampanyalar düzenleyen ve çocukların cinsel ilişki yaşının 10’a indirilmesini savunan biri. 2006 yılında erkek çocuğa yapılan bir tecavüzün fotoğraflarını, olumlu görerek dağıtmaktan 2.5 yıl hapiste yatmıştı.

 

J. Woodcock, PKK’yı savunduğu deşifre olunca alelacele bir röportaj vererek, “PYD’nin PKK ile bağlantısı olduğunu bilmiyordum” diyor. Oysa partisinin lideri olan Jeremy Corbyn, yıllardır PPK savunucusu ve İngiltere’deki PKK toplantılarını organize ettiren kişidir.

 

Geçmişi ve faaliyetleriyle Woodcock gibi Türkiye ve Erdoğan karşıtı bir isim olan Ed Husain’in de son dönemde sık sık Türkiye’ye gelmesi ve bazı kritik görüşmelerde bulunması dikkat çekiyor.

 

Ed Husain’in gerçek adı Mohammed Mahbub Husain. İngiliz hükümetinin ve basınının desteğiyle yayınlanan kitabı “The Islamist (İslamcı)” en çok satanlar listesine girince uluslararası alanda tanındı. Çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlanmaya başladı. Daha sonradan ülkeye girişinin yasaklandığı Suudi Arabistan’da İngiliz konsolosluğu için çalıştı ve istihbarat topladı. İngiliz hükümetinin sunduğu maddi kaynaklar sayesinde Quilliam Vakfı’nı kurdu. 2014 yılında İngiltere Dışişleri Bakanlığı danışma grubuna atandı. İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’un bir kolu olan CFR’da kıdemli danışmanlık yaptı. Ardından Fethullah Gülen’in en sıkı destekçilerinden olan Tony Blair İnanç Vakfı’nda strateji direktörü olarak görev yaptı. Şu anda Londra’daki Wilson Center Sivil Toplum çalışma Enstitüsü’nde kıdemli danışman olarak çalışıyor.

 

Kurucularından olduğu Quilliam Vakfı, Radikalizmi eleştirmek bahanesiyle asıl hedef olarak İslam'ı gösteriyor. Chatham House’un gözetiminde hareket eden İngiliz derin devletinin himayesindeki kurumlardan biri olan Quilliam Vakfı İslam ile Darwinizm’i, İslam ile homoseksüelliği, İslam ile Rumiliği bağdaştırmak için yoğun çaba harcıyor.

 

Ed Husain’in, Uluslararası basında Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine çok sayıda makale yazdığı, 15 Temmuz darbe girişiminin detaylarını 2014 yılında yayınladığı raporda anlattığı, Fethullah Gülen’in desteklenmesini istediği de arşiv belgeleriyle sabit. (*)

 

Ülkemizde 30 Mart 2014’de yapılan yerel seçimlerin hemen öncesinde “Turkey’s Local Elections: Actors, Factors, and Implications (Türkiye’nin Yerel Seçimleri: Aktörler, Faktörler ve Sonuçları)” başlığıyla Bipartisan Policy Center isimli düşünce kuruluşu tarafından yayınlanan söz konusu raporu CIA ajanı Henri Barkey beraberindeki bazı isimler ile birlikte kaleme aldı. Washington Post’taki yazılarında Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ı istifaya davet etmiş olan eski Amerikan büyükelçileri Eric S. Edelman ve Morton Abramowitz’in de isimlerinin bulunduğu raporda Ed Husain’in imzası var. Ed Husain hakkında bilinmesi gerekenlerin başında söz konusu raporun içerdiği detaylar yer alıyor.

 

Henri Barkey, Ed Husain ve beraberindekilerin hazırladığı raporda Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında düşmanca ifadeler yer alıyor. Analiz raporunda Erdoğan’a yönelik askeri bir darbe yapılması gerektiği ifade ediliyor ve o tarihlerde henüz gerçekleşmemiş olan 15 Temmuz darbe girişimi tüm detaylarıyla anlatılıyor. Rapordan çarpıcı bazı bölümler:

 

“Geniş perspektiften bakıldığında Türk devleti içindeki anlaşmazlıklar, İstihbarat Kurumu’nun Erdoğan’ın kontrolünde olması ve Gülencilerin yargıda ve poliste etkisi, ordunun Türkiye’nin içişlerinde tekrar bir tür etki oluşturması için şartları sağlamış durumda. Türkiye’deki gözlemciler hâlihazırda ordudaki subayların davranışlarında önemli bir değişim olduğunu gözlemliyorlar…

 

Erdoğan’ın gerçekte seçilmiş bir sultan veya bir İslam lideri olmaya karar verdiğinden bu yana devletin başındaki günleri sayılıdır… Erdoğan sonuçta dışarıya zorla atılacaktır, fakat asıl soru bu süre zarfında Türkiye’ye ne tür bir zarar vereceğidir. Hayatta kalma çabaları onun ölümü olacak. Asıl soru bunun ne kadar zaman alacağı ve Erdoğan gidene kadar mevcut politik çalkantının Türkiye’nin demokrasisi, ekonomisi ve uluslararası itibarına ne kadar zarar vereceği.

 

Gülen hareketinin stratejisi yerel seçimlerle ayakta duracak veya yıkılacağa benzemiyor-hatta bu uzun vadeli strateji yoluyla Erdoğan’ın uluslararası ve ulusal çapta meşruluğu yok edilecek.”

 

15 Temmuz hain darbe girişiminin uluslararası ayağı ve organizatörü olduğu iddiasıyla CIA için çalışan Ed Husain’in birlikte Erdoğan karşıtı rapor yazdığı Henri Barkey hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı geçtiğimiz günlerde yakalama kararı çıkardı. 15 Temmuz’da Büyükada’da darbe toplantısı yaptığı ve darbeyi organize ettiği öne sürülen Barkey, 19 Temmuz’da Türkiye’den kaçmıştı. FETÖ hayranı ABD’li Barkey 19 Temmuz’da otelden ayrılırken resepsiyoniste üzerinde ‘Pensilvanya’ yazılı bir çanta bırakmıştı. Barkey’in oteldeki bir garsona “Türkiye’ye ilk gelişimde HSBC patladı. İkinci gelişimde Gezi patlak verdi. Şimdi de darbe girişimi yaşandı” demesi dikkat çekmişti.

 

Halen devam eden darbe soruşturmalarında Ed Husain hakkında verilmiş herhangi bir karar henüz yok. Ancak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın son günlerde art arda aldığı gözaltı ve yakalama kararlarının ardından özellikle Henri Barkey’in bağlantıda olduğu ve ortak faaliyet yürüttüğü isimlerin de mercek altında olduğu anlaşılıyor.

 

Fethullah Gülen’e övgü üstüne övgü düzen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a şiddetle karşı olan bir ismin böyle bir dönemde kendisi gibi ilginç bağlantıları ve faaliyetleri bulunan İngiliz milletvekili ile birlikte Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’de birtakım görüşmeler yapması ‘yeni bir plan mı?’ diye düşündürmüyor değil.

 

(*) Bu konularda daha detaylı bilgiyi http://ingilizderindevleti.net/ adresinde bulabilirsiniz.

 

 

 

Deccalî fitnenin tüm dünyayı kapsadığı günümüzde terör, anarşi, saldırı, soykırım ve katliamlar yaşanıyor, birbirine düşman olan gruplar ülkeleri kana buluyor, masum insanlar, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar zalimce katlediliyorlar.

 

Hakiki bir Müslüman, samimi bir mümin Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, “hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir.” (Tarihçe-i Hayat, s. 566)

 

Müslüman bozgunculuğa taraf olmaz, zalime ve zulme karşı olur. Ancak Deccaliyet bugün her durumda yaptığı gibi Kudüs konusunu da bir çatışma, karmaşa ve zulüm haline getirmek istiyor. Kudüs’ü ve dünyayı kan gölüne çevirmek istiyor. Deccal, Müslüman ve Musevi kanı istiyor.

 

Vicdanlı insanlar buna “dur’” demeli. Kötü olmak daha kolay, bu sebeple çok kötü var. İyi olmak için güçlü bir vicdan lazım, vicdanı kasmamak, boğmamak lazım. Problemler vicdan kullanarak çözülür, savaşla, kan ve düşmanlıkla değil.

 

Kudüs Ruhu İttihad-ı İslam ile korunur. Yapılan gösterilerde İttihad-ı İslam haykırılmalıdır. (http://gundemanaliz.com/ )

 

Bir zulme maruz kalındığında, zulümden o toplumun ya da ülke insanlarının tümü sorumlu tutulamaz. Allah Katında, zulümden yalnızca zulmü yapan sorumludur. Zalimlerin zulmünden, masum insanların da sorumlu tutulması ne Kur'an’a ne de akla ve mantığa uymaz. Müslüman, bir insana Musevi ya da Hıristiyan diye düşman olamaz. Her toplumun zalimi olabilir. Kur’an’da Musevi, Hıristiyan düşmanlığı yoktur.

 

Her dinden insan için Kudüs mübarek bir şehir. İsrail Kudüs’ü başkent yapmaktan vazgeçmeli, Kudüs daha da genişletilmeli, şehir merkezi imar edilip tarihi dokusuna zarar verilmeden güzelleştirilmeli. Dünyanın her yerinden inanan insanlar rahatlıkla gelebilmeli; Hıristiyanlar, Museviler, Müslümanlar birlikte huzur içinde ibadetlerini yapabilmeli.

 

İnançlı, samimi, vicdanlı ve sağduyulu Hıristiyanların, Musevilerin ve Müslümanların çatışmaya, kavgaya ve savaşlara sürükleyen sebeplerin ortadan kalkmasına vesile olmak için birlik olması zorunludur. Farklılıklar çatışma sebebi değildir. Tevrat da, İncil de, Kur’an da “öldürmeyeceksin!” der.

 

Ey İsrail halkı! Biz Müslümanlar sizi Tevrat’a çağırıyoruz...

 

Yeremya (Jeremiah) 7

 

Tapınağa Güvenmek Yararsızdır

 

1 RAB Yeremya'ya şöyle seslendi:

 

2 "RAB'bin Tapınağı'nın kapısında durup şu sözü duyur. De ki: "'RAB'bin sözünü dinleyin, ey RAB'be tapınmak için bu kapılardan giren Yahuda halkı!

 

3 İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB diyor ki: Yaşantınızı ve uygulamalarınızı düzeltin. O zaman burada kalmanızı sağlarım.

 

4 "RAB'bin Tapınağı, RAB'bin Tapınağı, RAB'bin Tapınağı buradadır!" gibi aldatıcı sözlere güvenmeyin.

 

5-6-7 Eğer yaşantınızı ve uygulamalarınızı gerçekten düzeltir, birbirinize karşı adil davranır, yabancıya, öksüze, dula haksızlık etmez, burada suçsuz kanı akıtmaz, sizi yıkıma götüren başka ilahların ardınca gitmezseniz, burada, sonsuza dek atalarınıza vermiş olduğum ülkede kalmanızı sağlarım.

 

8 Ne var ki, sizler işe yaramaz aldatıcı sözlere güveniyorsunuz.

 

9-10 Çalmak, adam öldürmek, zina etmek, yalan yere ant içmek, Baal'a buhur yakmak, tanımadığınız başka ilahların ardınca gitmek, bütün bu iğrençlikleri yapmak için mi bana ait olan tapınağa gelip önümde duruyor, güvenlikteyiz diyorsunuz?

 

11 Bana ait olan bu tapınak sizin için bir haydut ini mi oldu? Ama ben görüyorum neler yaptığınızı!' diyor RAB.

 

19 İncittikleri ben miyim, diyor RAB. Hayır, kendilerini inciterek utanca boğuyorlar.

 

23 Onlara şunu buyurdum: Sözümü dinlerseniz, ben sizin Tanrınız, siz de benim halkım olursunuz. İyilik bulmanız için her konuda size buyurduğum yolda yürüyün.

 

24 Ne var ki, dinlemediler, kulak asmadılar; kendi isteklerinin, kötü yüreklerinin inadı doğrultusunda yürüdüler. İleri değil, geri gittiler.

 

25 Atalarınızın Mısır'dan çıktığı günden bu yana, size her gün defalarca peygamber kullarımı gönderdim.

 

26 Ama beni dinlemediniz, kulak asmadınız. İnat ederek atalarınızdan daha çok kötülük yaptınız.'

 

27 “Onlara bütün bunları söyleyeceksin ama seni dinlemeyecekler. Onları çağıracaksın ama yanıt vermeyecekler.

 

28 Bunun için onlara de ki: 'Tanrısı RAB'bin sözünü dinlemeyen, ders almayan ulus işte budur. Bana bağlılıkları yok oldu, bağlılıktan söz etmez oldular.

 

Bu çağrıdan hepimiz ders çıkarabiliriz aslında. Çağrı önce kendi nefsimize tüm uluslara, tüm insanlığa olsun. Allah yardımcımız olsun.

 

İsrailoğulları'na şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide Suresi, 32)

 

 

 

 

 

İsrail’in, Kudüs’ü başkent ilan etmesi ile Allah, uyuyan İslam âlemini bir kez daha uyandırdı. Diğer ülkelerdeki kardeşlerinin yaşadığı zulmü görmezden gelen, umursamayan, bencillik eden Müslümanları daldıkları uykudan uyandırdığı gibi.

 

Sahnede bugün bir ‘piyon’, Deccal’in emriyle İslam ülkelerinin hem birbirleri, hem diğer ülkeler arasındaki ipleri germeye çalışıyor. Sahnede piyonlar var evet, ama perdenin arkasında kim olduğunun da bilincindeyiz.

 

İngiliz Derin Devleti, emrindeki diğer güçler ve piyonları, Deccalî bir fitne ile Museviler ve Müslümanlar arasında savaş çıkarıp, sel gibi kan aksın istiyor. Kudüs üç din için de kutsal bir şehir. Tek taraflı olarak başkent ilan edilemez.

 

Sokaklara döküldük protesto gösterileri yaptık. Kınadık, sloganlar attık ancak yıllardır “Kahrolsun” ve benzeri sloganlarla bir yere varılamıyor, gördük. Müslümanlar, Kur'an’a göre hareket etmeli. Kitabımız neyi emrediyorsa, Peygamberimizin (asm)’ın uygulamaları neyse, onu yapmamız gerekiyor.

 

Elbette Deccalî olan her ‘şey’e buğz edilir. Hatta ömür boyu buğz edilir. Ancak buğz duygusallığın etkisinde, kontrolsüz, akılcı olmayan bir hırs ve öfke patlaması şeklinde değil, hamiyet-i İslamiye anlamında olmalı. İslam’ı koruma, İslam’ın ve Müslümanların yararına bir mücadele hırsı, azmi, şevki ve kararlılığı şeklinde olmalı.

 

Allah, Müslümanların eza göreceklerini bildiriyor. Yine sebep parçalanmışlığımız. Biz Müslümanlar namaz, oruç gibi ibadetleri farz kabul edip, Müslümanların birliğini emreden ayetleri göz ardı ettiğimiz, hakkı, iyiliği, barışı hâkim kılmak için birlik olmadığımız, hakkımıza tecavüz edildiğinde birlikte mücadele etmediğimiz, korku ve ümitsizlikten, kin ve nefretten arınamadığımız, ‘tembellik döşeği’nden kalkmadığımız, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mantığından kurtulamadığımız, ‘dünyanın çivisi çıkmış, ben mi düzelteceğim’ bencilliğinden sıyrılamadığımız sürece üzerimize belâ üstüne belâ yağması normal.

 

Biz Deccaliyetin içinde yaşadığımızın farkında olmadıkça, Deccalin yönlendirmesiyle kötüyü iyi gördükçe, şeytanın bilinçaltımıza yaptığı negatif kurgulama ve hipnoz halinden kurtulmadıkça Allah bizde olanı değiştirmeyecek:

 

...Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz... (Ra'd Suresi, 11)

 

Kudüs’e sahip çıkmak için İttihad-ı İslam tek çözüm. Birlik olmadığımız için gücümüz az. Emrine itaat etmedikçe de Allah güç vermeyecek, uyarıyor Kur’an;

 

Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. (Enfal Suresi, 46)

 

Dünyada acıların, katliamların ve çilelerin son bulması, İslam coğrafyasındaki kargaşa, karmaşa ve anarşinin ortadan kalkması, yoksulluğun son bulması, huzur ve güven içinde bir uygarlık için İslam Birliği'nin kurulması çok önemli. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, huzur ve güven içinde yaşayan halklar, aynı tarihi, aynı uygarlığı, aynı dini ve kültürü de yüzyıllarca birlikte yaşadılar. Bu toplumların, Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi bir birlik oluşturmaları çok doğal ve çok acil. Zaten bu toplumlar geçmişte birlik halindeydi. Dünya savaşları sonucunda zorunlu olarak ayrılarak, kendi ülkelerini kuran bu toplumların dostluk ve kardeşlik temelleri üzerinde yükselen yeni bir birlik oluşturmaları hiç de zor olmaz. Koşullar bu birliği acil ihtiyaç haline getirmiştir; birlik olmaktan büyük bir güç doğacaktır. Bugün insanlığın ihtiyacı olan huzur, barış, yardımlaşma ve adalet misyonunu bu birlik üstlenecektir.

 

Müslümanların, sığ konularda tartışmak yerine merhamet, adalet, hoşgörü, özveri gibi üstün ahlâk özellikleri sergileyerek, kardeşlik bağlarını güçlendirme yönünde çabalarını artırmaları gerekiyor.  Bizler Allah’ın emrine itaat edip artık bir araya gelmeli, kurşunla kaynatılmış gibi kenetlenmeli, birbirimize velî olmalı, haksızlıklara karşı birlikte karşı mücadele etmeliyiz. Kudüs’e ve mazlum coğrafyaya böyle sahip çıkılır.

 

“Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.” (Âl-i İmrân Suresi, 103) ayetinde geçenAllah’ın ipi’, Kur’an’dır ve Allah, Müslümanlara Kur’an ipine birlikte tutunmayı farz kılıyor. İslam âleminin parçalanmışlığının kaynağı Kur’an’a itaatsizliktir, Peygamberimiz(asm)’ın şikayet ettiği gibi Kur’an’ı terk edilmiş bir Kitap olarak bırakmaktır, bağnazlıktır, Kur’an dışı rivayet kültürüdür. Bölük-pörçük bir İslam dünyası ise küfrün açık hedefi olmuştur.

 

İslam dünyasının ortasında yaşadığı halde İsrail’in Amerika’yı arkasına alıp kafa tutmasının en önemli sebebi, İslam âleminin bu parçalanmış görünümüdür. İslam Birliği gerçekleştiğinde, milyonlarca ‘nefer’den oluşan ordu karşısında herkes haddini bilecektir.

 

Düşmanlık yapmak, korku salmak ya da intikam almak için değil, dünyada barışı hakim kılmak için var olacak İslam Birliği. Bu birlik saygı, sevgi, hoşgörü, gönül ve ruh birliği olacak. Mehmet Akif’in dediği gibi toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremeyecek.

 

“İstiklâl ve cumhuriyetimize kast eden düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.” Küresel güç edebiyatı yapan, İngiltere ile Amerika ile AB ile korkutan, Müslümanları pasifize etmeye, İslam âlemini ümitsizliğe sevk etmeye çalışanlar şeytanın etkisinde ve bu konuda görevli olan kişiler, kaale alınmamalı. Ortada hiçbir engel yoktur; yalnızca istemek yeterli ve gereklidir.

 

"Bütün İslam âleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız." (Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920, 4. Gizli Oturum)

 

Türkiye bugün de Kudüs için ayağa kalktı. Türkiye ezilen tüm mazlumlar için hep ayakta oldu. Yaşananların sebebi küresel derin güçlerin, ‘ayakta’ bir Türkiye istememesi. Biz ayağa kalkınca tüm coğrafya kalkar çünkü.

 

 

Etrafımızı çevreleyen karanlıklara maalesef her geçen gün yenileri ekleniyor. İngiltere ve ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Suriye ve Irak başta olmak üzere İslam coğrafyasını yerle bir etmek için uğraşıyor. Derin güçler PKK, PYD gibi kanlı terör örgütlerine binlerce tır silah takviyesi ile yardım ediyor.

 

15 Temmuz'da başaramayan güçler, bugün farklı algı operasyonlarıyla farklı yönlerden saldırıya geçtiler. Tablonun büyüğünü görmemiz gerekiyor artık. Kumpaslar, tuzaklar, hain planlar göz ardı edilemez.

 

Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Mısır, S. Arabistan’dan sonra sıra mazlumların kalesi Türkiye’de. Ve tek engel Sayın Erdoğan. ABD, Sayın Erdoğan'ı devirmeden, Suriye'de terör koridoru projesini uygulayamayacağını gördü.

 

Şimdi bu PKK koridorunu oluşturmak için karmaşa ortamı gözleniyor. Hedef açıkça Türkiye'dir. ABD'nin başarılı olabilmesi için Türkiye karmaşa içinde olmalı. Biz yerli, milli ve birlik olmalıyız ki derin güçlerin parça parça hale getirdiği diğer ülkelerin yaşadıklarını yaşamayalım.

 

FETÖ'yü besleyen, IŞİD'i destekleyen, PKK'ya 4.000 tır dolusu silahla yardım ulaştıran, Irak'ta 2 milyon insan katleden, altınlarını çalıp götüren, petrolüne el koyan adeta haydut bir ülkenin, menfaatlerine aykırı davranıp, İran ile ticaret yaparak ambargoyu deldiği için Türkiye’yi ‘mahkum’ etmeye çalışması normal mi geliyor birilerine? Kaldı ki burada asıl hedef daha büyüktür. Dava aslında siyasi bir davadır.

 

Deccaliyet etrafımızı kabuk gibi bağlamışken, bir ve diri olmak yerine birbirimizle uğraşıyor, güç ve vakit kaybediyoruz. Güç ve imkânlarımızı birbirimize karşı değil, dünya çapındaki bu dehşetli Deccaliyet fitnesine karşı seferber etmeliyiz.

 

Kin ve nefret politikası ile Cumhurbaşkanımıza karşı olan, akıllarınca onu devirmek için faaliyet yapanların tüm oyunlarını görüyoruz. Dünya çapında yüzlerce yıllık bir yapılanma olan İngiliz derin devleti ve ona bağlı derin güçlerle karşı karşıyayız.  Böyle bir dönemde bütün partiler tavrını devletten yana koymalı. Şüphesiz herkesin farklı politik görüşleri var ancak konu birlik beraberliktir, devletin bekasıdır.

 

Dillerimiz farklı da olsa, aynı ‘vicdan dili’ ile konuşma, topyekûn halk olarak devletimizin yanında olma zamanıdır.

 

Pozitif konuşmalı, sözün nereye gideceğini hesaplayarak, düşünerek konuşmalıyız. Birbirimizin nefsini harekete geçirecek sözlerden kaçınmalıyız. Dostluk, kardeşlik ve muhabbet ruhunu geliştirme çabası içinde olmalıyız.

 

Akılcı olmalı, akılcı bakmalıyız. Bugün öncelikle yapılması gereken, aramızdaki birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden hayata geçirilmesidir… Vicdanlı insanlara düşen görev budur.

 

Cumhurbaşkanımız milli liderimizdir ve daha uzun yıllar da lideri olmalıdır. Cesur bir şekilde ülkemizin birliğini korumak için mücadele ediyor. Gerçek düşmanlarımızı göz ardı ederek ucuz oyunlara gelerek birbirimize düşmemiz büyük felaketlere yol açabilir.

 

Temiz samimi bir vicdanla, vatan için devlet için bayrak için Cumhurbaşkanımızın dik duruşunu hep destekledik, desteklemeye de devam edecek, milletçe hep yanında olacağız.

 

Çok fazla siyasi oyun dönüyor fakat şunu unutuyorlar Allah’ın kaderinde olan gerçekleşecektir. Türkiye'nin büyümesini Allah’ın izniyle hiç bir zaman, hiçbir güç önleyemeyecek. Allah, yalandan beslenerek ırkçılık ve düşmanlık yapan, acımasızlık, merhametsizlik, kin ve nefret pompalayanların oyunlarını/plânlarını etkisiz kılsın, tuzaklarını tek tek başlarına geçirsin,

 

 

 

 

 

 

 

Münafık kelimesinin kaynağını tespit, münafığın teşhisinde önemlidir. Nifak, nâfika kelimesinden türer. Nâfika, köstebek deliğine verilen isimdir. Köstebeğin yuvasının iki kapısı vardır. Köstebek, kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar. Çıkacağı bu kapıyı, kafasıyla vurup dışarı çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu bir başkası sezemez. Tehlike giriş kapısı yönünden geldiğinde, hemen gizli tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Küfrünü örtüp gizleyen münafık, bu yönüyle dehlizinde gizlenen köstebeğe benzer. İnsan suretindeki münafık da bir yandan dine girerken, gizlediği diğer yönden dışarı çıkar.

 

‘Yer altı’nda yaşayan münafık, çıkarı neredeyse oraya yamanacağı bir yer bulur, ayette haber verildiği gibi;

 

Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı. (Tevbe Suresi, 57)

 

Yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, inkârcılarla dostluklar kuran münafık, müminlere kalben kin duyar, onların aleyhine bilgi taşır, fitne çıkarır. “Fitne katilden beterdir” ayeti gereği en büyük suçlardan birini işler. Müslümanlarla yakın bağı varmış gibi davranır, sonra Müslümanların aleyhinde alçakça faaliyet yapar; onları sinsice köşeye sıkıştırmaya kalkışır.

 

Münafıklar, iman edemeyen insanlar gibi dünya hayatına dalmak yerine gece gündüz Müslümanlara tuzak kurar, küfürle işbirliği yaparlar. Bir kuvvete, bir desteğe ihtiyaçları vardır; küfrü kendi düşük akıllarınca daha güçlü gördüklerinden onları dost edinirler. Ancak zorlu bir durumda kâfirleri de bırakır, onlara da destek olmaz, kendi çıkarlarının peşine düşerler. Kur’an ayetlerinden anlıyoruz ki, münafıklar gerçekten çok azgın yaratıklardır. 

 

Azgın oldukları kadar korkaktır da münafıklar. Allah, onlar için ödleri kopan bir topluluktur” buyurur. Şeytanın pisliği ruhlarını kapladığı için içleri kaynar; sürekli korku, vesvese, gerilim içinde yaşarlar. “Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri gibidirler”. (Müddessir Suresi, 50) 

 

Müslümanlar arasında yaşarken, tehlikeli olduğunu, zarar göreceklerini düşündüklerinde Allah yolunda mücadeleden kaçarlar. Oysa ayette, "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun… (Tevbe Suresi, 24) buyrulur. Allah rızasına göre değil, menfaatlerine göre yaşar münafıklar. Allah intikam alacaktır; ancak münafıklar, Allah’ın intikamının nasıl şiddetli olacağının şuuruna varamazlar.

 

Münafıklar, müminlerin felaket haberlerini dışarıdan beklerler. Müslümanlara yapılacak bir saldırı, bir hakaret, bir oyunu sadece uzaktan izler; dışarıda oldukları için de kendilerini güvende görürler. Müslümanlar mücadelede galip geldiğinde haset ederler ancak onlara bir saldırı olduğunda haz alır, “Allah bizi korudu” derler. Ailelerine, kendilerine, mallarına zarar gelmediği için heyecanla olayı seyreder, onların arasında olmadığı için müthiş sevinir ve çok akıllı olduklarını düşünürler. Oysa yaşadıkları olayda Allah’ın vaadini görmeleri müminlerin imanlarını artırır:

 

 "Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resul'ünün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir." Ve (bu) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(Ahzab Suresi, 22)

 

“Müslümanların zorluk, darlık ve imtihan dönemleri, aslında münafıkların ortaya çıkması ve kendi kendilerini deşifre etmeleri için çok kıymetli dönemlerdir. Münafık belki yıllarca kendini Müslümanların arasında kamufle eder, ama Allah yolunda bir zorluğa sabretmesi gerektiğinde hemen kendini ele verir. Allah yolunda karşılaşabilecekleri her türlü tehdit, haksızlık, baskı ve iftira, Müslümanlar için birer şeref, münafık içinse bir yıkımdır.

 

Münafıklar en alçakça yöntemlerle çabalayacak; zarar vermek için ellerinden geleni yapacaklardır. Belki kimi zaman, zahiren zafer gibi görünen bazı başarılar ve küçük bazı menfaatler kazanacaklardır. Ancak tüm bunlar geçici ve zahiri kazançlar olacaktır. Eninde sonunda mutlaka ‘galip gelecek olanlar Allah’ın taraftarları olan samimi Müslümanlar’dır. Çünkü Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi, “… Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır.” (Yunus Suresi, 65).” (http://munafiklik.com/)

 

Münafıklar her ne kadar gizlenseler de 'örtülerine bürünüp’ kendilerini sezdirmediklerini zannetseler de Allah sinelerin özünde saklı duranı bilir. İçlerindeki o gizli münafıkane, sahtekârca duyguları ve samimiyetsizliklerini; hepsini bilir.

 

Tarihteki ünlü münafıklar, yaptıkları alçaklıklarla nasıl Kur’an kıssalarında anıldılarsa, günümüz münafıkları da aynı şekilde kitaplara ya da tarihi kayıtlara geçeceklerdir. Tıpkı o devirlerin münafıkları gibi, Ahir Zamanın münafıkları da aynı şekilde şeytanlıklarıyla tanınacak, hainlikleri ve ahlâksızlıklarıyla bilineceklerdir.

 

Münafıkları aşağılamak müminlerin göğsünü şifaya kavuşturur. Ancak bu aşağılanma sadece dünya hayatıyla sınırlı kalmayacaktır. Kıyamete kadar her biri ‘devrinin ünlü münafığı’ olarak tanınacak olan bu İblis takımı, ahirette de sonsuza kadar aşağılanarak yaşayacaklardır.

 

… Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. (Tevbe Suresi, 14)

 

 

 

 

Münafıklara müjde ver: Onlar için gerçekten acıklı bir azap vardır. (Nisa Suresi, 138)

 

Münafıklar, müminlerin kıymetini artırmak için özel yaratılmış bir gruptur. Allah, onlarla kıyaslayarak müminlerin değerini insanlara gösterir. Ayrıca münafıklar olmasa müminlerde rehavet olur. Münafıklar mücadele etmezse müminler farklı yollara gidebilirler.

 

Kâfirin tutumu açıktır. Münafık ise gözü dönmüş ve karanlık tiptir. Allah’ın, İslam’ın, Müslümanların azılı düşmanıdır. Bu sebeple münafık, müminin zihnini açar, mücadele azmini ve çabasını artırır; onu hareketli canlı, kararlı ve şevkli tutar. Münafıklar müminler için adeta nimettir, müminlerin heyecanını kamçılar; adrenalin etkisi yaparlar. Müminler onları gördükçe güzel ahlakın, sevginin, dostluğun önemini daha iyi anlarlar. Birbirlerine daha çok bağlanır, birbirlerini daha çok severler.

 

Allah'ın belirlediği sınırlar içinde yaşamakta çok titiz olan müminler Kur’an'a uygun düşünür ve Allah'ın beğendiği şekilde yaşarlar. Sınır tanımayan', 'kendi kurallarını belirleyen' anormal, sapık ruhlu ve sapkın insanların karanlık dünyasından şiddetle kaçınırlar. Müminler bu kişilerle aynı ortamda bulunmaktan bile sakınırlarken; münafıklar bunun aksini yapmayı başarı gibi kabul ederler. Bu, onların kendilerine olan şeytani güvenlerinin ve hainliklerinin katlanarak artmasına sebep olur.

 

Müminin hayat kıstası Kur’an’dır. Toplumdaki, 'insanların ne düşündükleri', 'çağın gerekleri', 'hayatın gerçekleri', 'modernite', 'aydınlanma', 'reform' gibi mantıkları o süzgeçten geçirir. Konuları Rahmanî bakışla değerlendirir.

 

Münafığın en başarılı olduğu alan 'fitne'dir. Çünkü şeytan ruhunu kabuk gibi bağlamıştır; onun gibi karanlık ve psikopat ruhlu bir varlıktır. Fitne neredeyse oraya koşar. İslam’ın çıkarına yönelik işlerle, İslam'a hizmet etmekle uğraşmaz. Şeytani bir dürtüyle, Allah'ın beğenmediği her ne varsa ona yatkınlık gösterir.

 

Münafık, şeytan gibi hem zeki hem ahmaktır. Ne yaparsa yapsın o ahmaklıktan kurtulamaz. Ne kadar aşağılanırsa aşağılansın, onda bir etkilenme olmaz. Çünkü münafık adeta şeytani kodlar taşıyan bir robot gibidir.

 

“Münafık zaten pisliktir, her türlü adiliği yapmaya müsait bir deccal öncüsüdür. Şeytan üstüne çöktüğünde tam deccal olur… Müslümanların sahip olduklarından faydalanmayı planladıkları için tüm güçleriyle Müslümanların daha zengin, daha güçlü olması için çabalarlar. Allah bunları ahmaklıklarını göremez şekilde yıllarca Müslümanlara hizmet ettirir. Fark ettiklerinde ise kaçarlar. Allah’a haşa oyun oynamaya kalkışanı, Allah böyle rezil eder.

 

Peygamberimiz(asm) de münafıkları İslam’a en güzel şekilde hizmet ettirmiştir. 19-20 yaşlarında Peygamberimiz(asm)’ın yanına geliyorlar, bir gün elde ederiz diye zenginleşmesi için çalışıyorlardı. Hem ömürlerini verdiler hem de aşağılandılar, haysiyetsiz ve onursuzca yaşadılar. Müminler cennetlerini genişletirken, münafıklar her kelimeleriyle cehennemlerini genişlettiler.

 

Hz. Süleyman(as)’ın şeytanları nasıl denizin dibindekini getiriyorlar, münafık da şeytani şevkiyle Müslümanlara muazzam bilgi ve zenginlik getirir. Münafık, Müslümanların yanında siyasi imkânlar, geniş çevre, evler, arabalar hazırlarken bunları kendisinin elde edeceğini, kendi geleceğini garanti altına aldığını düşünür. Tüm bunları yaptıktan sonra kendisinin köpek gibi çalıştığını ama hiçbir şeyi elde edemeyeceğini görür. Tam bir ahmak konumuna düşer ve can acısıyla kendini dışarı atar. Ardından verdiklerini geri almaya çalışır, ama iş işten geçmiştir. Enayilik yaftası alnına Allah tarafından vurulmuştur.” (http://munafiklik.com/)

 

Münafıklar, Müslümanların mücadele içinde olmalarından vicdan azabı duyar, rahatsız olurlar; çünkü aşağılanmış olurlar. Müslümanların arasında yaşadıkları dönemde, onları birlikte olduklarına inandırmak için İslam’a ettikleri hizmet ruhlarını kavurur. O nedenle kalben müthiş nefret ederler. Uzaktan sürekli müminleri seyrederler. Onların muazzam rahatlık, neşe, zenginlik içinde yaşamasını gördükçe azapları daha da artar.

 

Münafıkların yaşamları yalan üzerine kuruludur. Allah’ı –haşa- aldattıklarını zanneden münafıkların, dünyada inkar etseler de ahirette derileri, dilleri aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. O zaman kendileri de yaptıkları ahlâksızlıkları savunamayacak, Allah’ı aldatmaya çalışmanın ne büyük yanılgı olduğunu tam anlamıyla kavrayacaklardır. Allah onların cehennemin en derin tabakasına konacaklarını bildirir ki en şiddetli azap onlara yapılacaktır.

 

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

 

 

 

 

 

 

 

"Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır." (Casiye Suresi, 4)

 

Evrimcilere göre şuursuz atomlar milyonlarca yıl önce çok az araç-gereç, sınırlı olanak ve yalnızca eldeki malzemeleri kullanarak göz, kulak, burun, doku, tat gibi mekanizmalar geliştirmişlerdir. Ancak yine evrimci teze göre zamanla çok daha gelişmiş olmalarına rağmen insanlar halen aynı kalitede görüntü ve ses üreten cihazları, son derece gelişmiş teknolojik imkân, ekip ve bilgi birikimi ile dahi geliştirememişlerdir. Görüldüğü gibi bu tez kendi içinde bir çelişkidir.

 

Vücuttaki 209 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağı, 2 milyon optik sinir ağı, 100 milyar sinir hücresi, 100.000 kilometre uzunluğundaki damarlar ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücremizin DNA'sında mevcuttur. Bu muazzam bilginin evrimin iddia ettiği gibi tesadüfler sonucunda oluştuğuna inanmak akla açıkça aykırıdır.

 

Evrimciler, anlamsızlığı sebebiyle tesadüf kelimesi yerine her ne kadar nedensellikli rastlantısal buluşma, evrilmiş rastlantısal izdüşüm, ontik rastlantının belirlenimsizlik etkisi, vital karmaşıklığın rastlantısal oluşumu, rastgele kalıtımsal sürüklenme, epistemik nedensel rastlantı, random process, olasılıklardan doğan tesadüfler, doğanın kendinde olan rastlaşmaların bir yansıması, kendiliğindenlik, ereksel rastlantıların ard arda yığılması vb çok daha anlamsız ifadeler kullanırlar. Ki bu ifadelerin özü de Darwinizm’in ilahı olan ‘tesadüf’tür.

Her saniye, vücudumuzda 20 trilyar metabolik reaksiyon gerçekleşir. Dahası bu işlem etrafımızdaki insanlar, annemiz babamız, kardeşlerimiz, dostlarımız, iş arkadaşlarımız, televizyon ve gazetelerde gördüğümüz, kısacası şu an yaşayan milyarlarca insanda gerçekleşir.

Bir bebeğin ilk oluşumundan son oluşumuna kadar ağırlığı 6 milyar kat artar. Tesadüf mü?

DNA kodları ard arda sıralandığında Güneş’e 600 kez gidip gelinebilecek bir uzunluk oluşur. Tesadüf mü?

Günde yaklaşık 200 gram kas ve doku hücresi yenilenir. Bunu sağlamak için vücudumuzda her dakika 200 milyon hücre yaratılır ve ölmüş hücrelerle yer değiştirir. Tesadüf mü?

Alyuvar hücreleri tek bir kan damlasına 250 milyon tane sığacak kadar küçük boyutlardadır. Tesadüf mü?

İnsan gözü 576 megapikseldir ve göz merceği 2000 ince doku tabakasından oluşur. Tesadüf mü?

Damarlarımızın toplam uzunluğu 100.000 kilometreden fazladır. Tesadüf mü?

Sinir sistemimizde 15 milyar nöron vardır ve bunların 10 milyarı beyindedir. Tesadüf mü?

İnsan vücudundaki her bir böbrekte 1 milyon 250 bin nefron (süzme kanalları) vardır. Bunları yan yana getirip ölçsek 80 kilometrelik bir uzunluğu buluruz. Tesadüf mü?

Sinir sistemimiz içindeki dalgaların hızı saniyede 110 metreyi bulur. Tesadüf mü?

 

 

Bilime rağmen körü körüne savunulan evrim teorisi insanlıkla alay eden, onları adeta çocuk kandırır gibi kandırdığını zanneden bir ideolojidir. Tesadüfün ilahi bir akıl gibi sunulduğu bu düşüncede tesadüf, dünyadaki bütün insanların aklından daha çok akla sahip muazzam bir deha olarak gösterilir.

 

Önyargısız, hiçbir ideolojinin etkisi altında kalmadan, sadece aklını ve mantığını kullanan her insan, bilim ve uygarlıktan uzak toplumların hurafeleri gibi zaman ve tesadüf ilâhlarının tüm kâinatı oluşturduğunu savunan Darwinizm’in, inanılması olanaksız bir iddia olduğunu kolaylıkla anlar.


Kendilerini tesadüf çıkmazının içine sokarak, çevrelerindeki yaratılış kanıtlarını görmezden gelenlerin, kendilerini ve yaşadıkları kâinatı yaratan Yüce Allah'ın apaçık olan varlığını kabul etmemek için ne tür bir mantık bozukluğu içinde oldukları çok açıktır.

Ve… Vücudumuzdaki enzimler olmasaydı bu yazıyı 40 senede okuyacağınızı biliyor muydunuz?

 

Haber Vaktim

 

“… Kuşkusuz ahde güzel bir şekilde vefâ göstermek îmandandır.” (Hâkim, Müstedrek, I, 20)

 

Vefa, sözünü yerine getirme, sözünde durma, sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlılık ve dini sorumluluklarını yerine getirmektir. Vefa, Allah'a verilen sözlere sadık kalmaktır.

 

Kur'an, gerçek iyileri, "ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler" ifadesiyle tarif eder. Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar: "Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”

 

Allah'ın tarif ettiği müminler doğru sözlü, dürüst, güvenilir, sadık, vefalı ve sorumluluk sahibidirler. Küçük dünyevi çıkarlar ardında koşmazlar.  "Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyen) riayet edenlerdir. (Mearic Suresi, 32) Bu yüzden, bir ahdi yerine getirme ya da bir emanete en güzel şekilde uyma konusunda güven duyulan insanlardır.

 

Vefa ve sadakat, müminlerin yaşamları süresince ihtiyaç duydukları ve kendilerine Allah'ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular müminlerin silahıdır. Bu duygular, Kur'an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır. Sadık ve vefalı olduğunda insan, emrolunduğunu büyük bir teslimiyetle yerine getiren melekler gibi olabilir.

 

Vefalı insan, beklentisi olmayan, çıkar gözetmeyen kimsedir. Müminin özverisi ve vefası; onun, Allah'ı kendi nefsinden, yaşamından ve sahip olduğu maddi manevi her şeyden daha çok sevdiğinin açık göstergesidir. O, Allah'ın sevgisini kazanabilmek için, içinde asla burkuntu olmadan her şeyini yolunda feda edebilir. Canı, malı ve her şeyi ile Rabbine teslim olmuştur.

 

Allah, sadakat ve vefa konusunda imtihan eder. Güzel tavırlar sergileyip, güzel söz söylemek önemlidir. Kötü söze ya da kötü davranışa güzellikle karşılık vermek de imtihanın bir parçasıdır.

 

Bugün, büyüklerine sevgi ve saygı duyan, sadık, vefalı, şefkatli, merhametli, derin düşünen, Allah’tan başka kimseden korkmayan, biri çirkin bir söz söylediğinde, söyleyeni uyaran, sevdiklerini koruyan insanların sayısının artmasına ihtiyaç vardır.

 

Vatan şairimiz Mehmed Âkif, kızının nikâhına zamanında gelemeyen Bosnalı Ali Şevki Efendi’nin, gecikmesine Vefâ Yokuşu’ndan çıkışının sebep olduğunu söylediğinde şu cevabı verir:

 

“Hangi Vefâ Yokuşu’ndan bahsediyorsun hocaefendi? Şimdiki nesil, o yokuşu çoktan düzledi.”

 

Vefa şeytanı müthiş kızdırır.  "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) ifadesiyle dikkat çekildiği gibi müminler, şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Kendi hatalarını düzeltmeye çalışır, mümin kardeşleri bir hata yaptığında bırakıp gitmez, ona destek olur, yardım ederler. Çünkü mümin ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz kurtuluşuna vesile olabilmeyi ister.

 

.. Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur. (İsra Suresi, 34)

 

O halde sözümüz olsun:

 

“Kimseden vefa görmesem de, vefa göstermeye devam edeceğim.” (Hz.Ali)

 

 

 

 

Yoksulluk Lobisi

9 Oca 2018 In: Deccaliyet, Toplum, Yaşam

 

"Yoksulu doyurmak Allah'ın rahmetini gerekli kılan güzel amellerdendir." (Tergib ve Terhib., c.2/372-9)

 

Bugün dünyanın hemen her ülkesinde halkın çoğunluğu yoksullaşmaktan şikayetçi. İnsanlar dünya kaynaklarının azaldığını, nüfusun çoğalmasıyla imkanların kısıtlandığını düşünüyor.  Hatta dünyada insanların ‘açlıktan’ ölmesine artık şaşırılmıyor bile.

 

Oysa şu bir gerçek ki; dünyanın sahip olduğu tüm kaynaklar, bugünkü dünya nüfusunun iki katını beslemeye yeter. Yani insanların yoksullaşıp kaynaklardan yararlanamamasının sebebi kaynakların yokluğu değil, organize oluşturulmuş yoksulluk lobisidir. Dünya, her insana bol bol yetecek iken, bu lobi buna izin vermiyor. İnsanlar ve ülkeler yoksullaştırılmış ve adeta bir sömürü sistemi hayata geçirilmiş durumda.

 

Dünya üzerinde 8 milyara yakın inşan yaşıyor. Her yıl ise 4.5 milyar ton yiyecek üretiliyor. Yani yiyecek üretimi, insanlığı kolayca doyurabilecek kapasiteden  %50 bile fazla. Bu üretimle her yıl 10 milyar insan doyabilecek iken neden dünya nüfusunun %12 si açlık sınırının altında yaşıyor? Neden 850 milyon kişi aç durumda?

 

Cevap; açgözlülük.

 

Dünyanın en zengin %1’i ile en fakir %50’sinin serveti aynı. Yani imkânların adaletli dağılmıyor olması açlığın ve yoksulluğun başta gelen sebebi.

 

Diğer bir sebep ise israf. Küçük bir azınlık, kaynakların büyük kısmını israf ediyor, tüketiyor.

 

Bir diğer sebep ise silahlanma yarışı. İnsan öldürmeye trilyonlarca dolar ayrılırken, insanları yaşatmak için neredeyse hiçbir çaba gösterilmiyor. Yani insanlar üretmek yerine savaşarak tüketiyor, inşa edeceğine yakıp yıkıyor, yok ediyor.

 

Ayrıca bir de ‘yoksullaştırılması gereken’ ülkeler var ki, en önemli özellikleri sahip oldukları kaynaklar. Örneğin Afganistan,  Irak,  Myanmar ve tüm Afrika ülkelerinin, sahip oldukları zengin kaynaklara rağmen savaştan ve kıtlıktan bir türlü kurtulamıyor olmaları normal mi?. Bunların birçoğu eski sömürgecilerin tekelinde hareket etmeye mecbur bırakılıyor. Çok değerli yeraltı zenginliklerine rağmen, bunları işleyecek sanaiye ve ulaştıracak bir ulaşım ağına sahip olmalarına asla izin verilmiyor. (http://gundemanaliz.com/)

 

Üst üste felaketlerin, nefret ve şiddetin en güçlü şekilde yaşandığı gördüğümüz, insanın ve insanî değerlerin neredeyse unutulduğu özel bir vakitteyiz. Ahir Zaman iyilerle kötülerin mücadelesinin en belirgin ortaya çıktığı dönem.  Kötülerin gerçekten kötü, iyilerin ise zorlu bir mücadelenin içinde çabalarıyla değer kazandıkları dönem.

 

Kur’an’da tarif edilen ekonomik dengesizlikleri, sömürü mekanizmalarını ve her türlü adaletsizliği ortadan kaldıran müthiş adil sistemi uygulamak için, birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Kendi çıkarlarımızı, kendi rahatımızı düşünerek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla sömürü sisteminin bir parçası olmaktan şiddetle kaçınmalıyız. Dünyaya yalnızca rahat yaşamak için değil, imtihan olmak için geldiğimizi unutmadan.

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75) diye sorar Kur’an. Acz içindeki tüm insanlar Müslümanların sorumluluğu altındadır.

 

Savaş, egoizm, şiddet, bencillik bataklığı kurutulmadan sivrisinekle mücadeleyi kazanamayız. Bu adaletsizliğin önüne geçilmesi, ancak varlıklı insanların Kur‘an'da bildirilen güzel ahlâkı benimsemesiyle gerçekleşir.

 

Kendi imkanlarından özveride bulunup yoksula ve düşküne yardım etmek... Kendisinin hoşlanmayacağı şeyleri başkalarına yapmamak... Gösteriş yapmak, adını duyurmak için değil, sadece Allah’ın rızası hedeflenerek muhtaçlara hizmet ve yardım etmek...

 

Toplumda sosyal adaleti ve barışı sağlayacak olan çözüm, bu ahlaki erdemlerin benimsenmesidir. Allah, maddi yönden güçlü olan kişilerin nasıl davranması gerektiğini şöyle haber veriyor:

 

Sizden faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)

 

İnsanlığın kurtuluşu, kendi ihtiyacı olmasına rağmen, imkanlarını Allah rızası için başkalarına sunan bu üstün ahlakın yeniden diriltilmesindedir. Kurtuluş Kur’an ahlâkının sıcaklığının insanlığı sarmasındadır.

 

“Onların mallarında dilenip-isteyen ve iffetinden dolayı istemeyip de yoksul olan için de bir hak vardır.“ (Zariyat Suresi, 19)

 

 

 

  

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors