Hz. İsa bazı yönleriyle diğer peygamberlerden farklı bir konuma sahip bir peygamberdir. Babasız dünyaya gelmiş, henüz beşikteyken konuşmuş, dünyada kaldığı süre içerisinde büyük mucizeler göstermiştir. Bir diğer önemli özel durumu ise Allah’ın onu Katına yükseltmesi ve tekrar dünyaya gönderecek olmasıdır.

Kur’an'da anlatıldığı üzere, inkar edenler Hz. İsa'yı öldürmek amacıyla bir tuzak kurarlar. Bir kısım bağnaz Yahudi din adamı (kahinler), Hz. İsa'yı Romalı yöneticilere karşı faaliyet yürüten bir kişi olarak tanıtırlar. Onu öldürmek için harekete geçer ancak başaramazlar; onun bir benzerini, Hz. İsa zannederek öldürürler. Çünkü düzen kurucuların en hayırlısı Allah’tır ve Hz. İsa'yı Kendi Katına yükselterek, hazırlanan tuzağı boşa çıkarır:

Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)

Allah, çok büyük bir mucize yaratarak İsa (as)’a hainlik yapan Yahuda İskaryot’u Hz. İsa’ya benzetir. Hz. İsa’yı çarmıha germek üzere almaya geldikleri sırada orada bulunan Yahuda İskaryot, Hz. İsa zannedildiği için alınıp götürülür ve çarmıha gerilir. Yüzü kana bulandığı için de halk, çarmıha gerilen bu kişinin Hz. İsa olmadığını anlamaz.

“… Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur.” (Nisa Suresi 157)

İncil’de Hz. İsa’nın son sözleri olarak aktarılan, “Tanrım! Beni neden terk ettin?” gibi isyan sözlerinin ise Rabbine halisane teslim olmuş olan Hz. İsa’ya ait olmadığı  çok açıktır.

Bazı Hıristiyan mezhepleri bunu reddetse de, günümüzde Hıristiyan aleminin tamamı Hz. İsa'nın öldürüldükten sonra dirilerek göğe yükseldiğine inanır. Ancak Kur’an ayetlerini incelediğimizde olayın aslının böyle olmadığını görürüz:

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim (müteveffiyke), seni Kendime yükselteceğim (rafiuke), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55)

Ayetteki "Vefat ettirmek" ifadesi Türkçede kullanılan ölüm anlamından farklı anlamlara gelir. Arapça'da "vefea" kökünden türeyen teveffa fiilidir ve bu fiil, "canın alınması", "teslim alınması" manalarına gelir. İnsanın canının alınmasının ise her zaman ölüm anlamına gelmediğini yine Kur'an bize bildirir. Örneğin "teveffa" kelimesinin kullanıldığı bir ayette insanın ölümünden değil, uykuda canının alınmasından bahsedilir.

Allah, ölecekleri (mevt) zaman canlarını alır (teveffa); ölmeyeni de uykusunda (canını alır) (lem temut). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı (el mevte) verilmiş olanı tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir... (Zümer Suresi, 42)

Ayette kullanılan "teveffakum" kelimesi ölüme işaret etmez, "geceleyin canlarınızı alan" anlamına gelir. Eğer "teveffa" kelimesini ölüm olarak kabul edersek, o zaman tüm insanların her gece uykularında biyolojik olarak öldüklerini söylemek gerekir.

Bediüzzaman gücü her şeye kadir olan Allah’ın, Hz. İsa'yı ikinci kez dünyaya getirmeye muktedir olduğunu hatırlatır.

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel netice) için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil... belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

Dinsiz ideolojilerin hakim olduğu bir dönemde Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğini müjdeler Üstad ve yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kur’an'la hükmedeceğini, Kur’an'a tabi olacağını haber verir. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşecek, dinsizlik akımına karşı Kur’an ahlâkını yaşayarak üstün geleceklerdir.

Hz. İsa'nın gelişi konusu Hıristiyanlık için çok önemlidir. Bunun sebebi Kitab-ı Mukaddes'i oluşturan Eski Ahit (Tevrat ve Musevilerin diğer kutsal yazıları) ve Yeni Ahit'te (dört İncil ve diğer risaleler) ahir zaman ile ilgili açıklamaların olmasıdır. Özellikle Hz. İsa'nın gelişi konusu İncil metinlerinde önemli yer tutar.  (http://www.hazretimehdi.com/ )

“Şüphesiz” diyor Allah, hiç şüphe etmeyin diyor, “Hz. İsa kıyamet vakti için bir alamettir.” Kıyamet alametidir gelişi, bu da ahir zamanda İsa’nın geleceğine dair delildir. Çünkü hiçbir Peygamber için söylenmemiştir kıyamet alameti olduğu Hz. İsa için söylenmiştir. Mehdi ve İsa’nın gelişi kıyamet alametidir. Öyleyse, zaten bak Allah vurgu yapıyor, “öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın” yani hiç şüphe etmeyin diyor. “Ve bana uyun dosdoğru yol budur.” (Zuhruf Suresi 61) Said Nursi’nin izahlarında da bu çok kapsamlı anlatılıyor, mesela yine ayette işari olarak anlatılan bir konu, Maide Suresi 110’da; “Allah şöyle diyecek; Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla, ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim. Beşikteyken de, yetişkinden de insanlara konuşuyordun, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim.” Kitap ve hikmet işte onun öğreneceği kitap Kuran’dır. Kur’an’da söylenen bu söz Allah ona kitabı, Kur’an’ı öğretecek. Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i zaten biliyor, şimdi de Kitabı öğrenecek İnşaAllah, Kur’an’ı öğrenecek. Ayrıca Buhari’de de, Müslim’de de, Ebu Davud’da da çok detaylı olarak anlatılıyor. Zaten Kütüb-i Sitte’nin tamamında da çok kapsamlı olarak anlatılan bir konudur bu.” (http://a9.com.tr/ )

Müslümanlar, Hz. İsa'nın ahir zamanda yeniden dünyaya geleceğine inanırlar; ancak Hz. İsa geldiğinde Medhi (as)'a tabi olacak, bu iki kutlu insan Allah'ın dilemesiyle hak din İslam’ın yeryüzü hâkimiyetine vesile olacaklardır. Bu bilgi pek çok sahih hadiste yer alır.

Hz. İsa ile ilgili olarak henüz gerçekleşmemiş olan üç İlahi vaat vardır. İlk olarak, İsa Peygamberin her insan gibi yaşadıktan sonra öleceği bildirilmektedir. İkinci vaat, tüm Ehli Kitap'ın onu cismani olarak göreceği ve ona yaşarken itaat edeceğidir. Şüphesiz söz konusu bu iki haber de Hz. İsa'nın kıyamet öncesindeki gelişinde gerçekleşecek olaylardır. Ayetteki üçüncü haber olan Hz. İsa'nın Ehli Kitap hakkındaki şahitliği de kıyamet gününde gerçekleşecektir. ( http://ahirzaman.net/ )

Kur’an ayetlerinde, Tevrat ve İncil'in zaman içinde tahrif edildikleri ve bu nedenle de içlerinde çeşitli yanlış inanışlar içerdikleri haber verilir. Bu kitaplarda elbette hak bölümler olduğu gibi insan elinin değdiği hatalı bilgiler de bulunur. Bu sebeple Tevrat ve İncil'de yer alan açıklamaları Kur’an ayetleri ve Peygamberimiz(asm)'ın hadislerini kıstas alarak değerlendirmek gerekir.

 

 

 

Önceki yazımda İngiliz derin devletinin yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olduğunu, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ettiğinden söz etmiştim. Devamla…

İngiliz derin devleti henüz 1. Dünya savaşı devam ederken Osmanlı'nın ve Orta Doğu'nun parçalanma haritasını çizmiştir. Sykes Picot gizli antlaşmasına göre Trabzon, Bitlis, Erzurum, Van ve güneydoğunun bir kısmı Rusya'ya, Doğu Akdeniz, Antep, Urfa, Adana, Mardin, Diyarbakır, Musul ve Suriye kıyıları Fransa'ya, Hayfa ve Akka limanları, Bağdat, Basra ve Güney Mezopotamya İngiltere'ye verilecektir.

Bu süreçte görev alan pek çok kişiden biri de, yine bir İngiliz vatandaşı olan Charles Darwin’dir. Darwin, “Türklerin aşağı bir millet olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini” anlatan sözleriyle yaptığı propaganda ile bu amaca hizmet etmiştir.

Charles Darwin, İngiltere'nin Osmanlı'ya yönelik siyasi planlarına katkıda bulunmak amacıyla, teorisini kullanmış ve  Türk Milleti'ni geri bir ırk olarak göstermeye çalışmıştı. Günümüzün Türk düşmanları hala Darwin'in bu hezeyanlarından destek alır.

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, Bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini, (yokedileceğini) görüyorum.” ( Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt 1, New York: D. Appleton and Company, 1888 ss. 285-286)

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Bu propaganda etkili de oldu. Darwin'in "Türk Milleti yakında yok olacaktır; bu evrimin kanunudur" anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi.

İngiltere'nin, Darwin'in kehanetini gerçekleştirme hevesi, asıl olarak I. Dünya Savaşı'nda hayata geçti. 1914'de başlayan bu büyük savaş, bir yanda Almanya ve Avusturya-Macaristan, diğer yanda ise İngiltere-Fransa-Rusya ittifaklarının arasındaki çıkar çatışmalarından doğmuştu. Ancak savaşın içindeki en önemli hesaplardan biri, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma hedefiydi. (http://www.darwinizmdini.com/)

İngiliz derin devletinin ırkçı sosyal Darwinizm'i tüm dünyada ayakta tutma çabası da bu sebepledir. Temel felsefesi budur çünkü.

İngiliz derin devletinin PKK bağlantısı da ortadadır. YDG-H'nın kurucularıından Kerem Berti, "PKK, İngiltere tarafından kurulan bir örgüttür" itirafında bulunuyor.

PKK liderlerinden Duran Kalkan, İngiliz derin devletinin 135 yıllık bu politikasını günümüzde dillendiren isim olarak karşımıza çıkıyor. Kalkan, “Erdoğan ve AKP iktidarı açık şekilde ‘bin sefer baş kaldırsanız bin sefer ezeceğiz’ diyor. Sen bin sefer ezmeye çalışırsan, bu halk da seni bin yıl önce geldiğin yere kovalayana kadar direnecektir” sözleriyle PKK’nın amacını ve kimlerin taşeronu olduğunu bir kez daha dile getiriyor.

İngiliz derin devleti kuruluşu Chatham House, Türkiye'nin bölünmesi projesini şöyle açıklıyor; "Türkiye'nin son hali Osmanlı'nın son dönemi gibi. Bu konuyu (PKK'ya otonom verilmesini) tartışmamalıyız, Türkiye buna mecbur… Ana dil, güvenlik birimleri...gibi konular gündemin ilk sırasında değil. Sınır kabul edilirse ana dil, güvenlik ve yargı birimleri gibi konular zaten arkadan gelir. PKK yönetimi Batı ile benzer görüşlere sahip.”

"TC isteneni yapmak (PKK'ya otonomi vermek) zorunda. Yapmazsa uluslararası hukuk devreye girer. Bunun için yeterince malzeme verdi. PKK resmen tanındı. Türkiye itiraz ederse, yaptırımlar gündeme getirilir. Hatta yaptırımların eşiğindeyiz."

Sevr'de yaptığı gibi sınırlar çizme peşinde Chatham House; "Batılı ülkeler bu çerçevede tavır belirlemeli. Geri adım söz konusu olamaz. Sınır çizilmesi aşamasındayız. PKK/HDP sınır çizilmesi koşuluyla belli tavizler verebilir. Sınırların çizilmesi ve bölgenin Kürt bölgesi olarak tanınması kritik eşik."

Şimdi PKK lideri Öcalan'ın "Bizim konumuza en akıllı yaklaşan İngiltere'dir. Bazı lordlar, 'sizi destekliyoruz dediler... Gizli olarak en büyük destek hep İngiliz'lerindir" (H. Atilla Uğur, A. Öcalan'ı nasıl Sorguladım kitabı) sözleri daha bir anlam kazanmıyor mu?

"İngiltere, bizim konumuza en akıllı yaklaşan ülkedir… Politikaları İngiltere oluşturur, ABD’ye uygulattırır… İngiltere bence ana politikayı oluşturmaktadır. Avrupa'daki işbirlikçilerine ama özellikle ABD'ye bunu uygulattırmaktadır. Ortada bu konularla ilgili belge yok, olması da mümkün değildir zaten. Ancak gelişmelerde dikkat edilmesi gereken konu, Avrupa'nın İngiltere'de düğümlenmesidir. Konulara çok derin yaklaşıyor." (Tekin Arslan, İmralı'daki Konuk)

İngiliz Derin Devletinin ve MI6’nın en gözde yayın kuruluşu olan The Economist dergisinde, ülkemizdeki 15 Temmuz darbe girişiminden önce yayınlanmış bir makalede, “İslam, bombalanarak yeniden yapılandırılamaz. Ama içeriden değiştirilebilir” ifadeleri geçiyor ve örnek olarak iki isim veriliyor; Sisi ve Fethullah Gülen.

Seyyid Abdülhakim Arvasi yıllar önce şunları söylüyor;

 “İslam’ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslamiyet’i bir ağaca benzetirsek, başka kafirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslümanlar da bunlara düşman olur. Fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder, besler. Müslümanlar da onu sever. Fakat gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. “Vah vah, çok üzüldüm” diyerek Müslümanları aldatır. İngiliz’in İslam’a böyle zehir salması demek, para, mevki ve kadın gibi, nefsani arzular karşılığında satın aldığı yerli münafıkların, soysuzların elleri ile, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.”

Kurutulması gereken bataklığı doğru yerde arayalım. Özellikle son dönemde dillere pelesenk olan 'Üst akıl; yönetim merkezi ' Chatham House olan İngiliz Derin Devletidir....

 

“… Ancak derin güçlerin müstakil bir gücü olduğunu zannetmek, çoğu zaman oldukça yanıltıcı olabilir. Bu kurumlar, “yenilemez” göründükleri için genel anlamda etkili olabilmiş, pek çok ülkenin kontrolünü ele geçirebilmişlerdir. Oysa, hedeflerini sevgi ve barışın inşası üzerine şekillendirenler, daima daha güçlü konumdadırlar. Onların idealleri büyüktür, hedefleri doğrudur. Doğru hedef ise eninde sonunda galip gelecektir. Önemli olan barış insanlarının bir araya gelmeleri ve ittifak halinde hareket etmeleridir. O zaman çözümün sadece çatışma ile gerçekleşeceğini zannedenler de barışın mutlak gücüne şahit olacak, bakış açılarını değiştirecek ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için çaba göstereceklerdir. (http://www.harunyahya.org/tr/ )

Üst Akıl; İngiliz Derin Devleti-I

30 Kas 2016 In: Toplum, Yaşam, Deccaliyet

 

"Şeytan insan için ne ise İngiliz derin devleti de dünya için odur." Cemil Meriç

Tarihte her dönem hükümetlerin yanında ikinci bir iktidar olarak hareket eden açık ya da gizli yapılar olmuş. Günümüzde ise iktidarların, düşünce kuruluşları ve sivil toplum kurumları üzerinden yönlendirildiği ortada. Kendince bağımsız, kâr amacı gütmeyen ve elbette hesap verme zorunda da olmayan bu kuruluşlar kendi oluşturdukları yetkilerini kullanıyor, yönetimlerin politikalarını yönlendiriyorlar. Dahası fikir üretmekle yetinmeyip, sahaya iniyor, iktidarların üzerinde fiili baskı oluşturuyor, askeri alanda bile ülkeler üstü güç haline geliyorlar.

Bugün dünya siyasetini tek merkezden yönlendiren, her konuda ortak hareket ettiren merkez ise İngiliz derin devletidir. Yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olan bu yapı, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ediyor.

Deccal’in organize ordusu olan İngiliz derin devleti, dışarıdan yıkamayacağı devletleri inançlarını zayıflatarak, birlik ve beraberlik duygularını zedeleyerek, ideallerini ve manevî değerlerini yok ederek içeriden yıkacak karanlık ve kahpece politikalar üretir.

Büyük emperyal planlar yapar bu derin yapı. Arabistan'lı Lawrence örneği, bu işi ne denli ciddiye aldığının kanıtıdır. 1882'de Osmanlı toprağı olan Mısır’ın İngiliz orduları tarafından işgal edilmesiyle başlayan dönem ve sonrasında İngiltere hep Osmanlı aleyhtarı bir politika izledi.

Daha 1900'lü yıllarda hazırlanan BOP Projesinin ve diğer birçok planın kaynağında hep İngiliz derin devleti vardır.

İngiltere eski başbakanı W. Ewart Gladstone'un İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Kur'an'ı eline alarak sarfettiği şu hezeyan dolu sözler bu gizli hedefin delilidir;

"Ya Kur'an'ı Müslümanların elinden almalıyız ya da Müslümanları Kur'an'dan soğutmalıyız... Türkler bu kitapla yürüdükçe medeniyete zararlıdır."

"Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz."

Yine İngiliz eski başbakanlarından Salisbury 1911 tarihli gizli bir belgede şunları söylüyor;

"... Aynı maskara Osmanlılık devam ediyor. Fanatik, cahil insanlar, barbar millet, kapitülasyonların da kalkmasını istiyorlar. Türkler daima Türk kalacaklar. Hiçbir zaman Avrupa'lılaşamayacaklar."

Lord'un 1898'de Petesburg'daki büyükelçisine gönderdiği direktif ise şöyle; "Osmanlı ülkesinin yarısında İngiltere'nin, yarısında Rusya'nın sözü geçsin." (D. Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

Osmanlı'ya 'Hasta Adam' lâkabını takan İngiltere'nin eski başbakanlarından bir diğeri H. H. Asquith ise şu sözlerle meydan okuyor; "Osmanlı Devleti ölüm döşeğine yattı. Dünya için bir şer ve fenalık yuvası olan bu hasta bir daha canlanamayacak." (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

İngiliz arşivinden bir belgede, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb, İngiltere’deki bir dostuna 19 Ocak 1919’da gönderdiği bir mektupta şunları yazıyor : "Görünürde memleketlerini işgal etmediğimiz halde valilerini tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan özgür bırakıyoruz. Demiryollarını sıkça denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz. Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor...”

M. Kemal Atatürk, o dönem İngiliz derin devletini Nutuk'da şöyle deşifre ediyor; “İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himayesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek, İsyan ve ihtilal çıkarmak, Milli Şuuru felce uğratmak, yabancı müdahelesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi."

İngiliz Derin Devleti, bölmek istediği devlet ve milletler üzerinde çeşitli psikolojik savaş yöntemleri uygular. Tarih boyunca bu amaçla, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için çeşitli yöntemlere başvurmuştur. Dün olduğu gibi bugün de Darwinizm, Rumilik ve eşcinselliği kullanarak dejenerasyon planlarını gerçekleştirmeye çalışıyor.

Devam edecek…

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors