İnsanat Bahçeleri

30 May 2016 In: Bilim, Darwinizm, Evrim ve Yaratılış, Toplum

 

Charles Darwin’in, ‘İnsanın Türeyişi’ adlı kitabında, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia etmesiyle, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler ‘yarı maymun-yarı insan’ canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğini zannediyorlardı. Bu ‘canlı ara geçiş formu’ arayışları ise birçok vahşete neden oldu.

Darwinizm’in kirli tarihindeki en vahşet dolu olaylardan biri ‘insanat bahçeleri’dir. 1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da Afrikalı, Kızılderili, Aborjin gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar ‘insanat bahçesi’ adı verilen yerlerde birer hayvan gibi sergileniyor, Avrupalılar tarafından seyrediliyordu.

En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. Öyle ki 1889’da Paris’de yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmişti. Kısa süre sonra Kuzey Amerika da Avrupa gibi bu kervana katıldı. İnsanlık ayıbı burada da devam ediyordu.

Tüm bu tutsaklar arasında belki de en çok aşağılanıp rencide edilen Ota Benga adlı bir Afrikalıydı. Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalandı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Bir hayvan gibi zincirlendi, kafese konarak Amerika'ya götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. (1)

Ziyaretçiler, Afrika'nın saf yamyamlarından biri diye lanse edilen Ota Benga'nın kendisini görmek için 25 sent, ekstradan bir de dişlerini görmek için fazladan 5 sent ödüyorlardı. Ota Benga, burada maymunları kucaklayıp oynamaya ve orangutanlarla güreşmeye zorlanıyordu.

İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürüldü ve birkaç şempanze, Dinah adlı bir goril ve Dohung adındaki bir orangutanla birlikte ‘insanın eski ataları’ adı altında sergilendi. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu özel ‘ara geçiş formu’na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yaptı, ziyaretçiler de kafesteki Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davrandılar. Ota Benga, sonunda yaşadığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti. (2)

Bu konuyu araştırırken evrimci bir sitede de insanat bahçelerinden söz eden bir yazıya rastladım. Yazıda, yaşanan vahşet evrim tarihinin dışında tutulmaya çalışılıyor, “tekil bir hikayeyi bilime saldırı aracı olarak kullanmak kabul edilemez” deniyordu.

İşte yine Darwinist demagoji! ‘Saldırı’ bilime değil, evrim teorisinedir. Evrim bilim değildir; evrim materyalizm adına ve bilime rağmen körü körüne savunulan bir teoridir.

İlk insanat bahçelerine evrim teorisi'nden çok önce de rastlandığı, sonrasında ise dönemin bazı ‘efendileri’nin, tam da işlerine yarayan bir bilim teorisinin doğmasını memnuniyetle karşılayarak kullanmaktan çekinmedikleri ancak bu kullanımların evrimle bir ilgisi bulunmadığı ve tüm bunların evrim teorisinin içeriğiyle ilgili yargılara varmak konusunda yol gösterici olamayacağı iddia ediliyordu.

Evrimciler büyük bir çaba ile Darwin'in adının ırkçılıkla birlikte anılmasını engellemeye çalışsalar da 1800'lerin ortalarında evrim teorisiyle birlikte ortaya atılan ırkçılık tohumları, 1900'lerin ortalarına doğru asıl sonuçlarını vermeye başlar.

Darwin, bazı ırkları gorillerle bir tutar, "medeni insan ırkları"nın "vahşi ırkları" yok edeceklerini, onları yeryüzünden tamamen sileceklerini iddia eder. Darwin'in felaket dolu "öngörüleri" gerçekleşmiş, evrim teorisini kendilerine sözde bilimsel bir destek olarak gören ırkçılar, 20. yüzyılda büyük katliamlar yapmışlardır.

Irkçılık tohumları en şiddetli olarak Almanya'da Nasyonal Sosyalizm ile birlikte kendini gösterir. Darwin'in çağdaşı ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olan Friedrich Nietzsche, Almanya'da "süper insan" ve “efendi ırk” gibi asılsız kavramları popüler hale getirir. Nazizm ise kaçınılmaz bir sondur.

Darwin, Türlerin Kökeni'nden önce yayınlanan The Voyage of the Beagle adlı kitabında, yaptığı gemi yolculuğu sırasında karşılaştığı Tierra del Fuego yerlilerinden, az gelişmiş, geri kalmış insan ırkları olarak söz eder ve “Bir vahşi ile medeni insan arasındaki farklılığın bu denli büyük olacağına inanmazdım. Fark, vahşi bir hayvanla evcil bir hayvan arasındaki farktan çok daha büyük. Eminim ki tüm dünya aransa, daha aşağı seviyede bir insan bulunamazdı” der. (3)

Kendince "barbar" olarak nitelendirdiği Patagonia yerlilerini ise “Belki de hiçbir şey, insanda bir barbarı kendi ininde görmek kadar büyük şaşkınlık uyandıramaz – bu insanın en aşağı ve en vahşi halidir” sözleriyle tarif eder.

Darwin, bazı insan ırklarını olabildiğince aşağılarken, maymunları ‘temiz kalpli hayvanlar’ ifadesiyle insanlaştırır. Darwin'in ırkçılığının göstergeleri sadece bunlar da değildir; "aşağı" ırkların yok edilmeleri gerektiğini, bunun doğal seleksiyonun bir sonucu olduğunu ve medeniyetin ilerleyişine büyük katkı sağladığını açıkça savunur.

Darwin, kendi sapkın düşüncelerine göre "aşağı ırk" olarak gördüğü milletlerin yok edilmesini öngörerek, hem evrim teorisinin ırkçılığa verdiği desteği gösteriyor, hem de 20. yüzyılda meydana gelecek olan ırk savaşlarının, katliamların ve soykırımların sözde bilimsel temelini oluşturuyordu.

Darwinizm hayatın acı bir ‘gerçeği’dir. Dünyaya vahşi komünizmi, vahşi faşizmi getirip dünyayı mahvetmiş, insanlardan sevgiyi, şefkat ve merhameti almış Deccalî bir ‘gerçek’…

 

Dipnotlar:

 (1)   http://evrimteorisi.info

(2)   Philips Verner Bradford, Harvey Blume, Ota Benga: The Pygmy in The Zoo, New York: Delta Books, 1992

(3)   Sosyal Silah Darwinizm (Harun Yahya)

 Birkaç gün önce TV’de İran yapımı bir film izledim; ‘Soraya’yı Taşlamak’. Zina ile suçlanan bir kadının, zalimce taşlanarak öldürülmesini konu alıyordu.

Film gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak çekilmiş ancak tamamıyla gerçek olduğuna inanmak istemiyorum zira hem İslam adına, hem insanlık adına ürpertici bir filmdi. Ruhum daralarak sonuna kadar izlemeyi başardım. Bağnazlığın ne denli karanlık ve korkunç bir sistem olduğuna şahit oldum. Bağnaz insanların ne denli Allah korkusundan uzak olabildiğine, korkusuzca Allah adına hüküm verebildiklerine, ruhlarındaki karanlığın nasıl dehşet verici boyutlara ulaşabildiğine şahit oldum. Bu zihniyetin en başta İslam’a ne denli zarar verebileceğine şahit oldum.

Film, Süreyya adında dört çocuklu, kendi halinde bir kadının hayatını ve zina iftirasıyla taşlanarak öldürülmesini konu alıyordu. Aldatılan ve kocası tarafından terk edilen kadın, çocuklarını geçindirebilmek için bir evde çalışmaya başlıyor ancak boşanmak isteyen kocası tarafından, o evde yaşayan bir adamla ilişkide bulunduğu iddiasıyla yargılanıyor ve taşlanarak öldürülmesine karar veriliyordu.

Yargılanıyor dedim ancak ne Kur’an’ın emrettiği gibi dört şahit, ne savunma, ne de yemin yoktu. Sadece kendisiyle ilişkide bulunduğu iddia edilen adamın yalan ifadesi üzerine alınıyordu bu karar. Dahası Süreyya’ya başlangıçta ‘muta nikahı’ teklif eden Molla, ‘şimdi kalemini kırarken’ bu kararın Kur’an’ın verdiği ceza olduğu söylüyor, böylece Kur’an’a ve Allah’a iftira atıyordu.

İftiranın boyutu öylesine tüyler ürperticiydi ki, İslam’a göre zina ile suçlayan erkekse, kadının suçsuzluğunu ispatlaması, suçlayan kadınsa kocasının suçlu olduğunu ispatlaması gerektiği iddia ediliyordu. Ne adaletsiz, ne insanlık dışı!

Taşlanma sahneleri ise dehşet vericiydi. Allah rızası için bunu yapmaları gerektiği söylenerek, kadının kendi babasının hatta erkek çocuklarının bile eline taş tutuşturuluyor, kadın taşlanıyor, halk da bunu izliyordu.

Cinsellik iftirası, Kur’an ayetlerinin de haber verdiği gibi büyük bir zulümdür. Masum insanların zina ile suçlanmaları tarih boyunca yaşanan bir durumdur. Kaldı ki zina en zor kanıtlanan suçtur. Çünkü Kur’an’a göre kadın ve erkeğin ilişki anını dört şahit görmüş olmalıdır.

Zinaya dört tane açık şahit istenmesi, kadın ve erkek, tüm insanlar için müthiş bir hayat garantisidir. Şahitleri getiremeyen, hiçbir şekilde kişinin aleyhinde suçlamada bulunamaz. Şahidi olmadığı halde suçlamada bulunan kişiler Kur’an’ın ifadesiyle, "Allah Katında yalancıların ta kendileridir”. Artık bu kişilere inanılmaz, şahitlikleri kabul edilmez. 

 Toplumumuzda kadın ve erkeğin zinasına farklı bakılır. Toplum erkeğin elinin kiri olarak görürken, Kur’an’ın kadın ve erkeğe öngördüğü ceza aynıdır. Nur Suresi’nde zinanın cezası çok açıktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." (Nûr Suresi, 2)

Kur’an’da, eşlerine zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların durumuna bir bakalım;

Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahidleri bulunmayanlar ise, onlardan da her birinin şahidliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmektir. Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir. Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmesi kendisinden cezayı uzaklaştırır. Beşinci (yemini) ise, eğer o (kocası) doğru söylüyor ise, Allah'ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dır. (Nur Suresi, 6- 7- 8- 9)

Dört şahit getiremeyen koca, her bir şahit yerine kendisi Allah adına dört kez yemin eder ve kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Ancak beşinci kez bir yemin daha eder. Ve bu yeminle, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olmasını kabul eder.

Sıra suçlanan kadındadır. Kadın da dört kere Allah adına yemin ederek, kocasının hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Kadının bu yeminleri cezayı kendisinden uzaklaştırır. Ancak onun da beşinci yemini olmalıdır. Eğer kocası doğru söylüyor ise, Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerinde olmasını kabul eder.

Yeminler aynıdır ancak Allah sonsuz adildir ve suçlayan erkeğin değil, suçlanan kadının ettiği yemin geçerlidir.

Zina, fuhuş ya da bir başka günah; tevbe kapısı insan için -ölüm anı hariç-her zaman açıktır. Bağışlanma dileyen, tevbe edip ıslah olanlar artık cezalandırılmazlar. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

Son olarak; Kur’an’da recm cezası yoktur. (Bu konuya ileriki günlerde yazacağım bir yazıda değineceğim.)

“Olmayın riyakârlık edenlerden,

Bir yanda yüksek sesle Kur’an’ı dillendirirken,

Öte yanda ahlâksızlığını sakladığını zannedenlerden.” (Hafız Şirazî)

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors