Derin İman

25 Haz 2014 In: İman Hakikatleri, İmani Konular, Tefekkür

 

İman ederek yaşamak insan için en uygun, en güzel ve en huzurlu hayat şeklidir. Allah sevgisinin, Allah korkusunun bilincinde olarak insanları sevmek, merhamet etmek, kadere tevekkül edip her zaman mutlu, huzurlu ve şevkli olmak, iman edenlere özel ruh üstünlükleridir. Müminler, imanlarından kaynaklanan bu ahlâk üstünlüklerini daha da artırmayı arzu ederler. Bu yüzden hem içten Allah’a yönelerek dua eder, hem fiziki olarak tüm imkânlarını kullanır, fiili dua ederler.

İnsan, Allah’tan bağımsız bir akla sahip değildir; bunun bilincinde olmak önemlidir. Allah dilemedikçe insan hiçbir şey dileyemez. Karşılaştığımız her olayı, izlediğimiz her görüntüyü Âlemlerin Rabbi olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah yaratır. İnsan yalnızca Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu kaderinde yaşayacağı ne ise onu görür. Bunu kavrayan insan şirkten de kurtulur. “Ben yapıyorum” iddiasında olan ve gücü kendisinde gören kişinin aklı kapanır, Rabbine ortak koşar.

Çok güçlü ve kararlı iman gerçekleştiğinde Allah korkusu da Allah sevgisi de olur. Ardından akıl, fikir ve bereket gelir, derinlik ve tutku gelir. Önce sarsılmaz kararlılıkla bir iman; bunun için de çok sağlam bir vicdan gerekir. İnsanın vicdanı çok güçlü olmalıdır; çünkü hemen her gün kişiyi sarsacak olaylarla karşılaşılır. Zayıf ve aciz bir varlıktır insan, zayıf yaratılmıştır. Ufacık bir virüsün insanı öldürebilmesi bedenen zayıflıktır meselâ. İnsanın yapması gereken tam olarak Allah’a teslim olmaktır. Vicdanı sıkmamak, kendini teslim etmek, aşkla Allah’ı sevmek, bu aşkı gönülden yaşamak önemlidir. Allah’a derin iman etmek, Allah’ın varlık delillerini araştırmak, öğrenmek gerekir Allah’ı sevmek için.

Allah, ilim sahibi olmamızı, bilimsel bulguları inceleyip, araştırmamızı, varlık delillerine bakmamızı ister. Kendisinden ilim sahiplerinin gereği gibi korktuğunu söyler. Bu emirden yola çıktığımızda Allah’ı daha fazla sever, güzelliklerini gördükçe Allah’a hayranlığımız, O’na olan saygımız artar, O’nun büyüklüğünü daha iyi kavrar, daha şevkli oluruz.

Allah’ın varlık delillerini görebilen insanın imanı derinleşir. İnsan, maddenin yapıtaşı atomun, hücrenin yapısına bakar, jeoloji, paleontoloji, astronomiyle ilgilenir, Big Bang’i, sonsuzluğu kavramaya çalışır; bunlar üzerinde düşünerek beynini geliştirir.

Şöyle söyler Abdulkadir Geylani: “Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin.” (İlâhi Armağan)

 

Bediüzzaman da iman hakikatlerine çok önem verir. Üstad’a göre bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kâinatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır.  

 

İman hakikatleri, insanın ruhuna neşe, mutluluk ve sevinç verir. Allah’tan korkusunu arttırır, ibadet kararlılığını ve dine hizmet şevkini artırır. Güçlü iman bedenen ve ruhen sağlık ve güzellik verir. İnsana daha fazla samimiyet kazandırır.

Yüce Allah samimi kullarının kurtulacağını Kur’an’da haber verir. O halde samimiyet Kur’an ahlâkının en önemli özelliğidir; diğerleri zaten ardından gelecektir. İnsan önce kendisine karşı son derece samimi olmalıdır. Ancak samimiyet kendini kasarak, zorla kazanılacak bir özellik değildir. Kişinin her şeyi Allah’ın yaptığının ve her şeyin O’nun kontrolünde işlediğinin bilincinde olması gereklidir.

İnsan, kendisinde Allah’tan bağımsız bir güç görecek olursa anormallikler başlar. Konuşması bozulur, bakışlar değişir, davranışları garipleşir. Ancak her yaptığını Allah’ın yarattığının bilincinde olur ve buna samimi inanırsa, Allah dualarına icabet edecek ve istediklerini verecektir. Konuşturanın Allah olduğuna samimi iman etmek, güzel hitabet, hikmetli konuşma, anlatım çarpıcılığı ve yararlı olma gücü kazandıracaktır.

Duanın da aynı şekilde samimi olması çok önemlidir. İnanan insan O’nun Şanını, kudretini, gücünü gereğince takdir etme gücü istemeli Rabbinden. Ve dua etmeli:

“Allah’ım, Sana karşı derin muhabbet ve iman ver bana. Seninle kesintisiz ve güçlü, kopmaz bir bağlantım olsun. Seni hiç unutturma. Sürekli seninle bağlantı halinde olayım ve her şeyi Senin yaptırdığını bileyim; bana bunu unutturma Rabbim. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et…”

 

 

 

İmanda Kuşku ve Tereddüt

22 Haz 2014 In: İmani Konular, Tefekkür

 

Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler. (Sebe’ Suresi, 54)

Allah insanları ve diğer canlı-cansız her şeyi, dünyadaki imtihan ortamının gereği olarak yaratmıştır. İman eden insan, Rabbimizin üstün sıfatlarını tanır, Allah’a yakındır ve amacı O’nun hoşnutluğunu kazanarak ahirette sonsuz nimetlerine kavuşmaktır. Ancak gafletteki kişiler, Allah’ın açık delillerini gör-e-mediklerinden, ahirete de kesin bilgiyle inanmazlar. Bu kişiler ölümü düşünmek istemedikleri gibi, yeniden diriltilecekleri gerçeğini de kabul etmek istemez ve ciddiye almazlar. "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" (İsra Suresi, 49) derler.

Bediüzzaman, tereddüt içindeki bu insanların ruh halini, “imanda tereddüt tam manasıyla bir deve kuşu gibidir; ne kuş olur ne deve olur.” şeklinde tarif eder.

“Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.” (Mesnevi-i Nuriye, Katrenin Zeyli)

Halbûki insan, temiz ve berrak bir akılla düşünebilecek fıtrattadır. Ancak nefsinin telkinlerine, hevâ ve heveslerine uyar, kuşkuya düşer; olumsuz düşünür, zihni kirlenir, bulanıklaşır.

Ruhu huzur, mutluluk ve neşe arar ama kuşku bataklığında çırpınan insan bu aradıklarını bulamaz. Vicdanını tam kapasite kullanamaz, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşayamaz.

Kuşku ve tereddüt, şeytanın ve nefsinin yeni vesveseleriyle gittikçe büyür. Yaşadığı olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamaz, umutvar olamaz insan. Sürekli kuşku, sürekli tereddüt, -haşa-Allah’ı sorgulamaya kadar gider.

Gerçekte, insan için yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın başlangıcı vardır, ancak sonu yoktur. O sonsuzluk da zaten başlamış durumdadır. Dünyadaki imtihan ortamı sona erdiğinde, insanı, ebedî azap ya da ebedî ödül yurdundaki hayat bekler.

Tüm hayatını Allah’a itaat etmeden, istek ve tutkularının peşinde geçirdikten sonra, hesaba çekilmek insanın işine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendini kandırır, ayetlerdeki gibi akıl ve mantıktan uzak örnekler verir. Gözle görülemeyecek bir embriyodan, iskelet, sindirim, sinir, üreme, dolaşım gibi muhteşem sistemlere sahip ve düşünen, konuşan, akleden, yüz trilyon hücreden oluşmuş insanı yaratan Allah, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Üstün ilim sahibi yüce Allah her şeyi olduğu gibi, ahireti de yaratmaya kadirdir;

"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır, bilendir. (Yasin Suresi,81)

Kur’an’ın haber verip uyardığı, ahiretten yana kuşkuda olan ve buna bir türlü kesin bilgiyle inan-a-mayan insan, sonunda mutlaka Allah’ın huzurunda bu gerçekle yüz yüze gelir. Sur’a üfürüldüğü gün ise Rabbinin vaad ettiği gerçeklerle karşı karşıyadır:

"Bu şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve ;"Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? " demelerine karşılık cezalarıdır." (İsra Suresi,98)

Dünyada yaşanan bütün pişmanlıkların telafisi vardır ancak ahiretteki pişmanlığın asla geriye dönüşü olmaz. Gerçekleri kavrayamayan insanın diriliş hakkındaki mantık dışı sorularına en güzel cevabı yine Kur’an verir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

“Nutfeden yaratılmış olan insan Allah’ın ayetlerindendir... Önceden halinin ne idiğini sonra ne olduğunu düşün! Acaba ins ve cin biraraya gelseler nutfeden bir göz, yahut kulak, yahut akıl, yahut kudret, yahut ilim veya ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir, deri, kıl vesaire yapmaya muktedir olurlar mıydı? Bunlar bir tarafa Allah yarattıktan sonra insanın keyfiyyet ve mahiyetini, varlığının künhünü (bir şeyin aslı, cevheri, özü) anlamak isteselerdi bundan da aciz kalırlardı...” (İmam Gazalî, Zübdet-ül-İhya)

Allah’ın insana dünya hayatında verdiği süre öğüt almak, Kendisine yakınlaşmak ve dinde derinleşmek için yeterlidir. O değerli vakti anlamsız ve boş uğraşlarla israf etmemeli. Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavramaya çalışmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakabilmeli ki gözlerin önündeki gaflet perdesi kalkabilsin. Kur’an’a tabî olmalı insan, iradesiyle hareket etmeli, şuurlu, dikkatli yaşamalı, imanla yaşamalı.

“Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.” (Meyve Risalesi)

 

 

 

 

İnsanız; gaflet sonucu unutarak ya da yanılarak hata yapmaya yatkın yaratılıştayız. İmtihan gereği Allah bizi bir zaaftan yaratmış. Hepimiz nefsimizin bencil tutkuları, söz dinlemez hevesleri yüzünden, şu ya da bu şekilde, az veya çok, Allah’ın sınırlarını aşıp, günah bataklığına düşebiliyoruz. 


Ancak çoğu insan, kendi hatalarını da kabullenmez. Sorumluluğu üstlenmez, başka kişilere ya da olaylara yüklemeye çalışır. Bir şekilde hatalarını kabullenmek zorunda kalırsa, bu kez de kendini affedemez, bunalımlı bir ruh haline bürünür.

Ebû Hureyre(ra) anlatıyor: "Resûlullah(asm) Rabbinden nakille buyurdular ki:

"Bir kul günah işledi ve 'Yâ Rabbi, günahımı affet!' dedi. Hak Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, günahımı affet!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, beni affeyle!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim.' buyurdu." (Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tövbe 29) 

İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarıyor:

"Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tövbe etse, tövbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tövbe etse bile, yine tövbesi sahihtir." 


Allah, yaptığımız hataları da hayırla yaratır. Geriye dönsek, aynı hatalara yeniden düşeriz. Her hatada çıkarılması gereken bir ders vardır, hayra dönüşecektir; aksini düşünmek kendine zulmetmektir.

 

Bediüzzaman şöyle diyor: 'Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor.' Yani kulu günah işlesin ki Allah Gaffâr ismini tecelli ettirsin ve kulunun hatasını Settâr ismi ile örtsün.

 

Hata yapan kişiye merhametli, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranmak, şefkatli ve hoşgörülü olmak da  Rabbimizin Settar isminin kulundaki tecellisidir; en güzel ahlâk özelliklerindendir.

 

İnsan yaratılıştaki zaafın, acizliğin bilincinde değilse etrafındaki kişilerin yaptığı hatalar karşısında öfkelenip, tahammülsüz davranışlar sergileyebilir. Hata yapan kimseyi affetmek, Kur’an ahlâkına sahip olmayan insanın nefsine ağır gelir; özellikle de çıkarlarına dokunan bir hata karşısında hemen öfkelenir.


"Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) buyrulur Kur’an’da. Hatalı insana öfkelenmek yerine, "Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, müminlere yarar sağlar." (Zariyat Suresi, 55) ayeti hükmü gereğince onu nezaketle uyarmak güzel olandır.


Allah müjde verir; "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) Bağışlayıcı kulunu bağışlayacağını, esirgeyeceğini, bunun için umudunu diri tutmasını ister.

 

Mümin, cahiliye insanı gibi ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığını asla benimsemez. Hata ya da kusur defalarca da devam etse, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz. Kardeşinin yanında olur, bırakıp gitmez.

 

Toplumdaki genel görüş hoşgörü ve bağışlayıcılığın bir tahammül sınırı olduğu yönündedir. Ard arda gelen hatalar ve yapılan yanlışlar sonunda, ‘son damla’ da taşar ve artık o kişi affedilmez duruma gelir. Bu çarpık bağışlama anlayışındaki insanlar uygun zaman bulduklarında, ya ima ederek ya da doğrudan hatırlatarak, hata sahibinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Affettiklerini söyleseler de kalplerindeki ve dillerindeki farklıdır; öfke ve kızgınlıkları devam eder.

Bağışlayıcılık ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalben de affetmelidir. Çünkü gerçek bağışlama makamı Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmek, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmak güzel ahlâka uygun olmaz.  

Yaşanan olaylar Allah'ın kontrolünde ve bir kader dahilinde gelişir. Bu sebeple tevekküllü davranmalı, öfkelense dahi insan öfkesini yenebilmelidir. Yapılan hatanın büyüklüğü ya da küçüklüğü önemli değildir. Vedud olan Allah’ın sevgisini kazanmak için her koşulda bağışlayıcı olmalıdır.

“…öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Bizler de hataları örtelim, bağışlayalım ki bağışlanalım; “... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Teğabün Suresi, 14)

Gerçek bağışlayan ve esirgeyen Allah’tır. O ‘Rahman’ ve ‘Rahim’dir. İnsanlar genellikle birbirini bağışlamaz ve ezmeye çalışırken, üstün güç sahibi Yüce Allah sonsuz merhamet sahibi ve bağışlayıcıdır.

"Allah Teâlâ [buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Daavât 98)

Allah, yapılanların karşılığı olarak vereceği cezayı erteler, insanlara bağışlanma dilemek ve tevbe etmek için süre verir. Rabbimiz rahmeti üzerine yazar;

 “Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

 



 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors