“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi simsiyahtır ve terstir.” (Taberani) 

Kur'an’ın ifadesiyle “kalplerinde hastalık bulunanlar” genel olarak imanı kalbine tam olarak yerleştirememiş kişilerdir. İmanî yönden kuşku içinde olan, Kur'an ayetlerini anlayamayan, kolayca şeytanın etkisine girebilen bu kimseler müşrik, kâfir ve münafık özellikleri gösterirler.

Kalbi hasta olan kişi, imanı zayıf olduğundan, rüzgârın yönünde sürüklenen yaprak gibidir. Kalbini Allah'a tam olarak bağlayamaz ve O'ndan gereği gibi korkup sakınamaz. İmanı gereği gibi anlayamaz ve kavrayamaz. Dini tam olarak yaşayamaz; imanına şirk katar. Vicdanı doğruyu işaret ettiği halde o, nefsinin bencil tutkularına kapılır ve gerçekleri hayatına geçiremez. Ahiret kazancı yerine dünya hayatını ve dünyevi çıkarlarını tercih eder. Tutkuyla bağlandığı dünyaya öncelik verir, ahireti arka plâna atar.

İnanan insan da bazı durumlarda kalbi hastalıklı kişi özellikleri gösterebilir. Örneğin kötü gibi görünen bir olayla karşılaştığında bir an umutsuzluğa kapılabilir. Ayetteki ifadesiyle, "... artık o, ye'se düşen bir umutsuz" gibidir. (Fussilet Suresi, 49) Ya da bazen yanlış olduğunu bildiği halde başına gelen musibet karşısında şeytanın etkisiyle hüzün duyabilir. Kimi zaman dünyanın çekici süslerine kanabilir, önceliklerini belirlemede hata yapabilir.

Bediüzzaman konuyla ilgili olarak Hz. Eyyub (as)'ı örnek verir ve "onun zâhirî yara hastalıklarının mukabili bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz" der.

Şöyle devam eder Bediüzzaman; "Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb (as)'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor."

Kur'an'da Tevbe Suresi, 45. ayette "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler"den söz edilir. İnsanın içindeki yara kalbindeki kuşkuyla orantılıdır; kuşku ne kadar güçlüyse yara da o kadar derindir.

Manevi yaralar sonsuz hayatı tehdit eder hale gelir, günah kalbe işler ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle siyahlandırarak, imanın nurunu çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırır. Eğer insan tedavi için çaba göstermek yerine, hastalığını daha da artıracak ortamlarda bulunursa, hastalık durumu sürer.

Ancak ne yaşarsa yaşasın bunlar, inanan insanın kolaylıkla şifa bulabileceği durumlardır. Kur'an, "sinelerde olana bir şifadır, hidayet ve rahmet”tir. (Yunus Suresi, 57) Kalbinde hastalık olan insan, Kur'an’a sıkı sıkı sarıldığında, hastalığı şifa bulur. Kişi yalnızca ilacı alır, kalbindeki hastalığın gitmesi için Rabbine samimi dua eder ve Allah'ın dilemesiyle tedavi olur.

“Kalbi itminana kavuşturan tek yol vardır. Bu da, Allahü teâlâyı zikretmektir. Akılla, araştırmakla, kalb itminana, rahata kavuşamaz, yani tatmin olmaz.” (İmam-ı Rabbanî)

Kalbinde hastalık olduğunu hisseden insanın samimiyetle Kur'an’a ve vicdanına uyması yeterlidir.  Allah'ın dilemesiyle, hasta hep hasta olarak kalmaz. Zaten adı üzerinde hasta, tedavi olabilecek olan kimsedir.

Kur'an ayrıca, "onlar için yetmiş kere bağışlanma dilense de, Allah'ın kesinlikle bağışlamayacağı" ve "kalpleri parçalanmadıkça vazgeçmeyecek” olan kişilerden söz eder. Onlar şifa bulamayacak karakterdeki kişilerdir ve ölmedikçe mümkün değil durdurulamazlar; hatta cehennemde de azgınlıklarına devam ederler.

Kur'an'da kalbi hastalıklı olarak tarif edilen bir diğer grup münafıklardır. Ancak münafıklar diğerlerinden farklıdırlar. Onlar, dilleriyle inandıklarını söylerken hastalıklı kalplerindeki küfrü saklamaya çalışırlar. Konuşma ve davranışlarıyla müminlerden, şeytani ruhlarıyla kâfirlerden çıkar beklerler. 

Münafıklar, hasta kalplerinin şifa bulması zor kişilerdir. Ancak Kur'an, Allah'ın sonsuz merhametiyle kalbini hastalıktan kurtardığı münafıklardan söz eder. Allah, samimi olarak Kendisinden korkan, vicdani duyarlılığı artan, ihtiyaç içinde bağışlanma dileyen münafıkların da dilerse tevbesini kabul eder. Bir Kur'an ayetinde savaşa çıkmaktan kaçınan üç kişiyi bağışladığını haber verir:

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

Allah sonsuz adalet, sevgi, rahmet, merhamet ve lütuf sahibidir. Kendisine samimiyetle yönelenin karşılığını fazlasıyla verir. Allah, iyiliği bol, esirgemesi çok olandır ve O, dilediği takdirde her türlü hastalıktan kalpleri arındırır.

... Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Ali İmran Suresi, 154)

 

 

 

 

 

 “Aç gözünü öyle bak Kur’an’a ayet ayet. Manası edeptir; görürsün sen de nihayet. Sordum akıldan söyle bakalım nedir iman? Akıl gönül kulağıma “edep” dedi heman. Sen sırr-ı ilahisin; sus ey Şems-i Tebrizi, Edeptir aydınlatan gündüz ile gecemizi. (Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. I, s. 114-115.)

En üstün edebi, en güzel ahlâkı yaşayan Peygamber(asm)’ı, Kur'an, "Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4) ayetiyle över.

“Din güzel ahlâktır” buyurur Peygamber(asm). Öyle ya belli zamanlarda değil yirmidört saat yaşanır çünkü. O’nun Kur'an'dan sonra bize bıraktığı en değerli mirâsı, Kur'an ahlâkını yaşama konusundaki özenidir.

Peygamber(asm)’ın ilk vahiy sonrası yaşadığı şaşkınlık ve korkuyla titreyen bedenini örtüp sarar ve kalbini yatıştırırken Hatice(ra) annemizin söylediği sözler, O’nun üstün ahlâkının da tarifidir.

 

“Endişelenme! Allah seni kötülükle yüz yüze getirmez" der. "O seni daima hayırla karşılaştıracaktır. Çünkü sen her zaman akrabana yardım ediyor, ailene bakıyor, geçimini şeref ve namusunla kazanıyor, insanların doğruluktan ayrılmamalarını sağlamaya çalışıyorsun. Yetimlere sığınak olan sensin. Sözünde sadık, emanete hıyanet etmeyen bir insansın. Hiçbir dayanağı olmayanlar sana koşmakta, muhtaçlara yardım elini sen uzatmaktasın. Herkes senden nezaket ve yardım görmekte.”

 

Hz. Aişe(ra) de, Peygamberimiz (asm)’ın güzel ahlâkından "…Resullullah başkalarını nefsine tercih ederdi." ifadesiyle söz eder. (Terğib, V/148; Beyhaki Hz. Aişe’den)

Peygamber(asm)’ın nezaketini ise "kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim” diyerek anlatır. 

Peygamberimizin vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit ise “O’nun hal, hareket ve sözlerinden bize haber verir misiniz?" sorusuna şöyle cevap verir; 

"O Yüce Resulden size ne haber vereyim? Siz eğer onun bütün hal, tavır ve sözlerinden sual ederseniz, o öyle bir denizdir ki, sahili yoktur. Fakat bazı hallerinden size bahsedeyim: "Ben Resul-i Ekremin komşusu idim. Kendisine bir vahiy geldiği zaman bana birisini gönderirdi. Ben de huzuruna gider, indirilen vahyi yazardım. Biz huzurlarında dünya işlerinden bahsetsek, kendisi de bizimle beraber dünya işlerinden bahsederdi. Biz âhiret işlerinden bahsetsek, bizimle beraber âhiretle alâkalı meselelerden konuşurdu. Biz yemeğe dair konuşmaya başlasak, bizimle beraber yemek hususundaki bu sözlere katılırdı."

Kur’an, insanların sıkıntıya düşmeleri gücüne giden, müminlere pek düşkün, şefkatli ve esirgeyici bir elçi olarak söz eder Resûlûllah’dan. O, üstün ahlâk özellikleri ile, müminlerin üzerlerinden yüklerini almış, zincirleri kaldırmış, Kur'an ahlâkının gerekleri konusunda kendi yaşantısı ile örnek olmuş ve onlara kurtuluş yollarını göstermiştir.

Peygamberimiz(asm), birkaç yıl içinde o geniş coğrafyadaki vahşi, âdetlerine bağlı ve inatçı kavmin kendi ‘doğru’larını kökünden kazıyıp, onları güzel ahlâk sahibi ve medeni milletlere öncü bir toplum haline getirmiştir.

Hz. Âişe annemize sordular:

“Ey müminlerin annesi, Resûlullah’ın ahlakı nasıldı?” Hz. Aişe: “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı.” dedi ve sordu: “Siz Müminûn sûresini okuyorsunuz değil mi?” Sonra sûrenin ilk âyetinden başlayarak onuncu âyete kadar okudu ve sonunda şöyle dedi: “Resûlullah’ın ahlâkı işte böyle idi.” (Hakim, Müstedrek, II, 426.)

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla;

Mü'minler gerçekten felah bulmuştur; Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır; Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir; Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir; Ve onlar ırzlarını koruyanlardır; Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç; bu konuda kınanmış değillerdir. Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir. (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir. Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. (Mü'minun Suresi, 1…10)

Okuyalım ayetleri ancak en önemlisi yaşayalım ki Rabbimizin rızasını ve rahmetini kazanabilmeyi umut edebilelim. O’nun gibi edeblenmeyi de inşaAllah.

“Beni Rabbim edeblendirdi… Ne de güzel edeblendirdi.” (Münâvî, Feyzü’l Kadir, 1: 224)

 

 

 

 

Zulmü Engelleyemiyorsanız Duyurun!..

25 Nis 2014 In:

 

"Bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun." (Ali Şeriati)

 Geçtiğimiz günlerde Mısır'da mahkeme, darbe karşıtı olan Müslüman Kardeşler üyesi 529 kişiyi idam cezasına çarptırdı. İdam cezasına çarptırılanlar için dünya ayaklandı. Protestolar gösterilerle ve sosyal medyada devam ediyor.

 Her çeşit haksızlığa, zulme ve zalimlere karşı çıkmak, Kur’an’ın önemli emirlerindendir. İnsanlara yapılan haksızlık, eziyet ve işkence, haksız yere cana kıymak, hırsızlık yapmak, Allah’ın sınırlarını aşarak insanların hakkına tecavüz etmek, masum insanları yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak; tümü Kur'an'ın verdiği zulüm örnekleridir.

 Haksızlıklar karşısında ya da zulme şahit olduğunda susmak, engel olmaya çalışmamak yapılan zulme rıza göstermektir. Zalime destek olmaktır, zalimle birlikte yol edinmektir; dolayısıyla o da zulümdür. Batılı, yanlışı söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.

Zulme göz yumanların, izleyenlerin yanı sıra birçok insan da zulmü görmezden geliyor. Peygamberimiz(asm), “kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur" buyuruyor ve zulme karşı bizi uyarıyor.

Vicdanlar diri olmalı! Nesli tükenen kelaynaklar için dünyayı ayağa kaldıran ama 529 can asılırken sesi çıkmayan insanın vicdanı ölüdür.

"Komşum açken ben tok yatamam" diyorsa Müslüman, kardeşleri zulüm görürken de rahat uyuyamamalı.

Müslüman, zulme sessiz kalıp, zalimle birlikte yola almamalı.

Lânet okuyarak, küfrederek, slogan atarak, ağlayarak değil. Müslümanların birliği için sözlü ve fiili dua ederek.

"...Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur... (Maide, 32)

Aslında o ipi çekenler bizleriz. Allah'ın ipine din kardeşlerimizle birlikte sarılmadığımız, birlik olmadığımız için!

Sorumluyu etrafta aramayalım; biziz! Müslümanlar kardeştir diyen ama kalben kardeş olmayı başaramayan bizler!

Zorlu bir imtihan süreci yaşıyoruz. Bizler akan her damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan kendimizi sorumlu hissetmeliyiz. Zulme son vermek için, birlik olmak için hiçbir çaba içerisine girmiyorsak, bunun ağır vebaline de hazır olmalıyız.

"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." (Hz. Ali ra)

Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)

 Bugün akşam saatlerinde Mısır’dan yeni bir haber düştü internet sitelerine. İdam mahkûmu olan hamile bayanların doğumdan 2 ay geçtikten sonra cezalarının infazına dair. Ne söylenebilir; bu haberin üzerine ne söylenebilir?..

“Ey alem-i İslam uyan!!!”

"Denizin ortasına vurulan kılıç gibi olan isimlerinle ey yaratanların en hayırlısı olan Allah’ım; hadiseleri yönlendiren, savaş ve barışı sağlayan isimlerinle sana yalvarıyorum ki, bu fitne ateşi söndürülsün!" (Celcelutiye Duası'ndan)

 

 

 


Seçim Haritasını Doğru Okuyor muyuz?

15 Nis 2014 In:

30 Mart’ta gördük ki Ak Parti uzun süredir yapılan bunca karalama propagandasına, kaset savaşlarına, yasadışı dinlemelere, kamuoyunu tahrik etme çabalarına, karşısında oluşturulan toplu muhalefete ve hatta 11 yıllık iktidarına rağmen seçimin galibi oldu. Vatanımız ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim.

Seçim sonuçları haritasını da hepimiz gördük. Ancak doğru okuyabildik mi?..

Bu seçimin aslında bir galibi daha var; BDP. Büyükşehir sayıları 1’den 3’e çıkan, toplam il sayıları ise 8’den 11’e yükselen parti. BDP, PKK’nın korku politikasından destekle güç kazandı. Bölgedeki devlet otoritesinin zayıflığı sebebiyle diğer siyasi partiler özgürce örgütlenme ortamı bulamadılar. Aslında bu durum, demokrasi açısından bir zafiyetti.

BDP birlik ve beraberliği savunmak bir yana, federasyon, özerklik gibi PKK politikalarını açık dillendiren bir parti ve bunu artık daha sesli olarak dile getirmeye başladı.

PKK’nın bölgede daha etkin olması, korku politikaları ile halkın sindirilmesi ve bölgenin tamamında BDP’nin ve dolayısıyla PKK’nın ezici güç kazanması muhtemel. PKK yerel seçimlere de bağlı olarak elde ettiği güç ile hükümete yönelik baskısını artırabilir, Avrupa’da lobi faaliyetlerine girebilir.

“Otonomi, federasyon, muhtariyet, eyalet sistemi” gibi isimlerle, bölünme, yumuşatılmış ifadelerle kamuoyuna servis ediliyor. ABD’deki eyalet sistemi örnek veriliyor, “eyalet sistemi, daha çok demokrasi, daha güçlü bir ülke demektir” gibi yanlış ve akıl dışı yönlendirmeler yapılıyor. Amerika dünyanın en güçlü silahlarına, hava filosuna sahip, uçak gemileri ve dünyanın her yerinde askeri üsleri olan güçlü bir ülke. Amerika’da federasyon sistemi var ancak bu, Amerika’yı etkilemiyor. Amerika’nın böyle bir endişesi zaten yok.

Allah esirgesin, bizdeki muhtemel bir eyalet sistemi, merkezi ve yerel hükümetler arasında ayrışmaya, uzaklaşmaya, tartışmaya ve gerilime sebep olur. Farklı inanç ve düşüncelerde, farklı felsefedeki özerk oluşumlar çatışmayı artırır, ülkeyi bölünmeye götürebilecek güçleri harekete geçirir. "Eyalet sistemi, zaten ayrılma talebi olan gruplara, ayrılmanın kurumsal zeminini sağlayarak çatışmayı arttırıcı bir işlev gördürür. (Cornell, Svante E. 2002. “Autonomy as a Source of Conflict: Caucasian Conflicts in Theoretical Perspective.” World Politics 54: 245-76)

Bugün ülkemiz için en büyük tehlike budur. Elbette bölünmeyi diğer hiçbir parti istemez ama sadece "istemeyiz" diyerek olmaz. Bu konuda muhalefet partileri iktidarın yanında olmalı, hükümetimiz de muhalefetten bu konuda destek istemeli.

Güneydoğu halkının üzerindeki PKK tehdidi kalkmalı. PKK’nın, Güneydoğu halkının gözünde legal hale gelmesi, çok büyük bir tehlikeye açılan kapıdır. Halk kendini güvende hissetmeli, devleti ve gücünü yanında algılamalı.

Büyük Türkiye için önce PKK tamamen etkisiz hale getirilmelidir. Komünist tehlike apaçık ortadadır; devlet kurumları ve yetkililer güç ve enerjilerini bu yönde kullanmalı.

Kürt ve Türk vatandaşlarımızı ayrı bölgelere sıkıştıran, birine diğerinde hayat hakkı tanımayanlar bölünmeye hizmet ediyorlar. Kimileri Kürt kardeşlerimizi adeta görmeye tahammül edemiyor, onların ezilmelerine göz yumuyor, "bölünüp gitsinler" diye düşünüyor. "Kürdün Kürt’ten başka dostu yok, Türkün Türk’ten başka dostu yok" aldatmacasını sloganlaştırarak, düşmanlığı yaygınlaştırıyor.

Eyalet sistemini istemek ve savunmak bölünmeyi isteyen, din karşıtı söylemler içinde olan, Türkiye’den ayrılmak isteyen, Ortadoğu ve İslam Birliği’ni istemeyen bir yapıdır. Bu, güçsüz ve bölünüp-parçalanmış bir Türkiye arzu etmekle eş anlamlıdır. Bu sebeple söz konusu düşünce, ülkemiz için son derece tehlikelidir.

Yoğun propagandaya maruz kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki Türk ve Kürt vatandaşlarımız, Allah inancı taşıyan dindar insanlardır. Bu sebeple, PKK’nın ideolojik kaynağının deşifre edilmesi çok önemlidir.

Halk kendisini koruyacak durumda değil. Terör örgütü tüm coğrafyada oldukça rahat hareket ediyor. Alınacak çok açık tedbirler varken, görmezden gelmek büyük hata olur.

Tehlike kapıda. "Bölünmeyiz", "ülkenin bir karış toprağını vermeyiz" gibi sözler yıllardır söyleniyor. Ancak bu konuda daha ciddi tedbirler alınmalı.

Komünist terörle uzlaşma sağlanamaz. Komünist görüş -kimi zaman geri adım atsa da-asla hedefinden vaz geçmez. Artık daha somut adımlar atılmalıdır. Terör örgütünün ideolojisi olan komünizm ile daha yoğun mücadele edilmelidir. İdeolojisi kalmayan bir örgütün taraftar toplaması da mümkün olamayacaktır.

Etnik ayrımcılığın vurgulanması ve bu etnik grubun kendisine ait topraklarının olması görüşünün yaygınlaştırılması, ülkemiz için çok tehlikeli. Bölge halkını kamu görevlilerine düşman etmek ve dolayısıyla devletin kendilerine yakınlık hissetmediğini empoze etmek amacıyla yapılan provokasyonlara fırsat verilmemeli. Birlikte rahmet vardır. Birlik ise ancak her dine, her fikre, her görüşe ve her etnik kökene saygı duyarak, severek, herkesi Yüce Allah’ın emaneti olarak gördüğümüzde gerçekleşir. Tek çözüm birlik olmaktır; ittihad-ı İslam’dır.

Bediüzzaman, İttihad-ı İslam müjdesi verirken Cemahir-i Müttefika-ı İslamiye’den yani Birleşik İslam Cumhuriyetlerinden bahseder. Ama ifadelerinden, “önce Kürt cumhuriyeti Laz cumhuriyeti gibi küçük küçük eyaletler kuralım sonra da bunları birleştirelim” anlamı çıkarmak Üstad’a iftiradır. Onun istediği; Kürtlerin ve Türklerin İslam kardeşliği ile birbirlerine sarılmaları ve diğer İslam ülkelerinin de kendi bağımsız yapılarını koruyarak Türkiye’nin liderliği altında birleşmeleridir. Bediüzzaman’ın, vatanını milletini yürekten seven Kürt kardeşlerimize dair ifadeleri;

“Kürtler, İslam Camiasından ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka özel maksatlar altında hareket eden ve Kürtlük adına söz söylemeye yetkili olmayan beş-on kişiden ibarettir... Kürtlük davası pek manâsız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslümandırlar. Hem de dini salabeti (sağlamlığı, merdane tavrı) kuvvetli olan hakiki Müslümanlardan... İslam, cahiliye asabiyesini (taraftarlığını, kendi ırkını veya benzer şeyleri korumayı) ortadan kaldırmıştır. İslam, İslam kardeşliğine aykırı olan kavmiyet davasını yasaklamıştır... İslamiyet, herhangi bir ırkın diğer bir İslam unsuru aleyhine olarak menfî surette ayrılmasını kabul etmez. Binaenaleyh Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, İslam’ın esaslarına muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden ibaret. Hakiki Kürtler, kimseyi kendilerine savunma vekili olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürtlük namına söz söyleyecek kişiler, ancak Osmanlı Mebusan Meclisindeki kişiler olabilir. Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler, yabancı himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler. Eğer Kürtlerin inkişaf (açılım) serbestliğini düşünmek lazım gelirse, bunu Bogos Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Aliye düşünür. Hulasa Kürtler, bu hususta kimsenin aracılığına ve müdahalesine muhtaç değildirler.” (Said Nursi, 23 Aralık 1920’de Vakit ve İkdam gazeteleri)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors