Zalim Esed’in zulmünden kaçan Suriye’li kardeşlerimiz bize sığınıyorlar. Türkiye böylece mazlumun yanında olduğunu ispat ediyor. Tıpkı 500 küsur yıl önce İspanyol zulmünden kaçan Musevilerin Osmanlı’ya sığındıkları gibi. Aynı yardım elinin uzanma sebebi, aynı yüksek ahlâktan kaynak buluyor.

Türkiye, uluslararası medyada da övgüyle konu edildiği gibi, sığınmacılar için en iyi şartları sağlayan ülke. Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız başta olmak üzere ülkemiz yetkililerinin ve halkın Suriye’li kardeşlerimize gösterdiği özen, görmezden gelinemeyecek kadar önemli. Bugüne kadar mülteci kardeşlerimiz için 3 milyar dolara yakın bir harcama yapılmış. BM’den ise yalnızca 130 milyon dolarlık bir yardım gelmiş.

Dünya ülkeleri Suriye’deki katliamlara karşı duyarsızlık sergiliyor. Bazı İslam ülkelerinin tavrı da diğer ülkelerden farklı değil. Çoğu Müslüman yalnızca kendi gücünü, kuvvetini hesaplıyor, servetine servet katmaya çalış��yor. Ne yaşananlar için bir çözüm üretiyor, ne sunulan çözümlere kulak veriyor. Peygamberimiz(asm) "Müslümanın derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir" buyururken, onlar kendi derdine düşmüş, umursuzca yaşıyorlar. Sözü dinlenebilecek kişiler ise ya ülkelerinde otoriteye karşı çıkmamak ya da makam ve mevki kaygısıyla ses çıkarmıyorlar.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bencillik ve kişisel menfaat düşkünlüğü insan fıtratına terstir. İnsan, “gayrın elemiyle müteellim” (başkalarının acısıyla acı duyan) bir varlıktır. Müslümanların himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklamaları, kalbî bir hastalıktır. Hem topluma, hem insanlığa ve hem de insanın kendisine yaptığı zulümdür.

Müslümanların yıllardır yaşadığı acıların, akan kan ve gözyaşlarının, baskı ve zulüm altında ezilmelerinin en önemli sebebi yine Müslümanların parçalanmış hâlidir. Allah’ın, birliği emreden ayetlerini göz ardı etmek, zulme sessiz kalmak, umursamazlık, yalnızca kendini ve ailesini düşünmek, dünya hayatındaki çıkarların ardına düşmek, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürmek vicdanî değildir.

Biz, Allah’ın emrine itaat edip birlik olmadığımız için, Allah güç vermiyor. Öncelikle düşmanlığı bırakıp, kendi içimizde kardeş ve birlik olmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Şöyle uyarıyor bizi Bediüzzaman:

"Hâricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dahilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer." (Risale-i Nur, Emirdağ Lâhikası)

Zulmün bu şekilde devam etmesine göz yummamalı. Müslüman ülkeler bir araya gelmeli. Sorunlar ortaya konup, istişare ile çözüm aranmalı. Böylece hem İslam ülkelerinde huzur ve barış sağlanır ve hem diğer ülkelerle olan ilişkiler sağlık kazanır. Aksi, daha fazla kan, daha fazla acı, daha fazla gözyaşı ve daha fazla zulüm demektir.

Bugün birlik bilincine en fazla sahip olan, birlik olmanın gerekliliğini en fazla dile getiren ve ittihadı en fazla arzu eden ülke Türkiye’dir. Hükümetimiz, başta Başbakanımız Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanımız Ahmet Davudoğlu, İslam Birliği’nin inşası yönünde önemli çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Sığınmacı kardeşlerimize gösterilen ilgi ve yapılan yardımlar, inşa halindeki binanın temeline konan bir taştır; onu sağlamlaştırır. Bu bina, Allah’ın izniyle Müslüman kardeşliği temelleri üzerinde yükselecektir. Türkiye-her kim, her ne derse desin- dünyadaki tüm Müslümanlara, elinden gelenin en fazlasıyla, tüm imkânlarıyla ağabeylik yapmaktadır. Bundan böyle de bu bilinçle devam edeceği ortadadır.

Son olarak Üstad’ın hikmetli tespitlerine kulak verelim:

"İttihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir... Bunu da teessüf ve teellümle size beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar(yükselmelerine dayanak) ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri, sefihane ahlâk-ı seyyieleridir(beyinsizce kötü ahlâklarıdır), sefihane seciyeleridir(beyinsizce karakterleridir)."

"Meselâ, bizden aldıkları seciye-i milliye(millî karakter) ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakiyem(sürekli ve devamlı hayatım) var." İşte, bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında(ilerlemelerinde) en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve imân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır." (Hutbe-i Şamiye)

Arkadaşlıkta, dostlukta olduğu gibi eş adayında da kıstas Allah’a yakınlık olmalı. İnsanda akıl, iman, Allah sevgisi ve korkusu olmalı. İnsan derinliğe, Allah sevgisine, akla, imana bağlanır. Bunları ölçü almazsa genç kız, o zaman ölü bir dünyada yaşar.

Ancak kimi genç kızlar evlenecekleri insanın boyuna posuna bakar, evine, arabasına bakar. Ev beton yığınıdır, otomobil metal, insan da et-kemik yığınıdır. Dünya hayatına ait meta, yalnızca Allah sevgisi ile anlam kazanır. Bunlara bağlanamaz insan; bunlarla mutlu olunmaz.

Kuşkusuz kıstas yanlış olunca seçim de yanlış olur. Sorarsanız genç kız ve kadınların çok büyük çoğunluğu hayal kırıklıkları yaşamışlardır. Bunun nedeni kendi yanlış seçimleridir. Karşısındaki insanda ruh bulamayınca genç kadın hayata küser, pişmanlık ve üzüntü yaşar. İnsanlardan korkarak, sevgiden ümidini kesmiş olarak, karanlık bir dünyada hayatını bitirir.

Hemen her gün kocasından şiddet gören, evden atılan, yaralanan hatta öldürülen genç kadınların haberlerine rastlarız. Hasta ruhlu erkek için kuşkusuz bu durumlara sebep olmak oldukça kolaydır. Ancak şiddet gören kadın genellikle kendisini savunamaz ve hem bedensel hem ruhsal darbeler alır.

Bu acı ve zorlukların, çekilen çilelerin eş seçiminde takvaya önem verilmediği için, Allah’tan bir uyarı olduğu düşünülebilir. Evlenmek için seçilen insan, güvenilir olabilmesi için derin Allah sevgisi ve korkusu taşımalı. Allah’ın varlığı bu denli açıkken, O’nu fark edemeyen kişinin aklına güvenilebilir mi?.. İnsanı insan yapan, ruhundaki o derin ve güzel ahlâktan kaynaklanan, Allah’ın mucize olarak meydana getirdiği güçtür.

Kadın ya da erkek, eğer eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlâkı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her her zorluğa göğüs gerer, gerçek aşkı yaşar. Evliliğin temelleri bu saf aşk üzerine kurulmalı. İnanan insanlar Allah’ın verdiği o güzel derinlik hissini yaşamak, birlikte güzel kulluk edebilmek için evlenirler. Aksi halde insan, ne dünyada ne ahirette hayrını göremez; belâ ve musibet başından eksik olmaz.

Allah rızası için sevmek gerçek aşktan, Allah aşkından kaynak bulduğundan çok farklıdır. Çoğu insan tutkunun ve aşkın taklidini yapar. “Çok seviyorum, aşığım” diyen kadın, eşinin örneğin işi ya da parası olmasa birlikteliğine devam eder mi? Çoğu evliliğin maddi yokluklar sebebiyle bittiğine şahit olmaktayız. Ya da çok sevdiği karısını yaşlandığı ve çirkinleştiği için terk eden erkeklere… Demek ki yaşananın gerçek aşkla ilgisi yoktur.

Çoğu insan tutkuyu taklit eder. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen kişiler gerçek tutkuyu bilemez. Örneğin bir genç kızın yaşadığını söylediği tutku, sevdiği gencin hastalanması, elinin yüzünün şeklinin değişmesiyle, bir anda yok olup gider. Bunun anlamı, o genç kızın sahte ve kötü bir tutku taklidinin içerisine girmiş, ona özenmiş olmasıdır. Oysa insan gerçekten tutku ile seviyorsa, sevdiği insanın eli yüzü yansa, kolunu bacağını kaybetse onu daha fazla sever ve ona daha derin bir şefkat duyar. Çünkü onun cennetteki gerçek görüntüsünün ne kadar mükemmel olacağını ve sonsuza dek kendisi ile yaşayacağını bilir.

Kalbinde Allah aşkı olmayan insan, etrafına Allah aşkıyla bakamaz, Allah aşkıyla bakamayınca da tutkuyu ve sevgiyi kaybeder. O gücü kaybettiğinde içinde büyük bir boşluk oluşur; sevginin yerini artık sıkıntı, azap, korku, panik, gerginlik ve kuşku alır. Bu acıdan kurtulmak için de, bu kişiler alkol ya da uyuşturucu gibi aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmayı çözüm gibi görür. Sonunda da ruhen, bedenen ve maddi yönden de çöküşler başlar.

Paraya göre evliliğe karar verilmesi kadın ve erkek için çok küçük düşürücüdür. Maddiyat üzerine kurulan evliliklerin yaşandığı evler, para için birbirlerini seviyor taklidi yapan eşlerin rol aldığı bir tiyatro sahnesi gibidir. Bu, azap dolu bir hayattır. Allah, parayı ölçü alan genç kızın kalbinden sevgiyi, şefkati ve merhameti alır. Geriye acılar, üzüntü, sıkıntı, azap ve gelecek korkusu kalır. Rüyaları da hayatı da kâbus olur. Bu nedenle genç kızların ne aradıklarını iyi bilmeleri çok önemlidir.

İnsan, derin akla ve derin imana derin bir tutkuyla bağlanır. Akıl insan ruhunu zenginleştirir. İnsan, karşısındaki kişinin değerini akılla bilir. Örneğin kadın, erkeğin tek bir sözüyle bile soğuyabilir. Akıllı insan ise lafını sözünü bilen insandır.

Derin bir saygıyla Allah’tan korkmak insanı güzel ahlâka yönlendirir. İnsana aczini ve kulluğunu hatırlatır. İçindeki Allah korkusu, insanı, Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötü davranışlardan sakındırır. Allah aşkından ve korkusundan kaynaklanan güzel ahlâkı yaşamayan kişiye sevgi beslemek için bir sebep de kalmaz.

Takva sahibi olmayan kimseler ailelerinden, çocuklarından, yakınlarından ve etraflarındaki insanlardan yeterince sevgi ve ilgi görmezler. Kuşkusuz bu, yaşanabilecek en büyük manevi belâlardandır. Çünkü sevgi çok güzel bir nimettir. İnsan, fıtratı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arar. Her koşulda, yaşamı boyunca güvenip sevebileceği dostları ve yakınlarının olmasını ister. Nefsinin bencil tutkularının peşinde, Kur’an ahlâkından uzak yaşayan kişiler ise bu nimetten yoksundurlar. Yaşadıkları, dünyevi çıkar kaygısıyla bozulmuş, geçici, sonlu ve sahte sevgilerdir.

Genç kız evliliğe, toplumdaki “mantık evliliği” kıstasıyla değil akılcı yaklaşmalı. Allah’a aşkla bağlı ve samimi olan genç kız ve erkeğe Allah, Kur’an’da cennet ehlinin yaşadığı haber verilen tutkunun bir benzerini yaşatır.

Kur’an ahlâkı, insanı tam anlamıyla özgürleştirir, ruhtaki sevgiyi alabildiğine sonsuza doğru açar. Aksi halde sevgi ve tutku boğulmuş, dolayısıyla insan hapsedilmiş olur. Takva sahibi kadın ve erkekler ahirette de –Allah’ın dilemesiyle- gerçek özgürlük ve kurtuluşa kavuşacaklardır:

(Bütün bunlar,) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah katında ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’tur. (Fetih Suresi, 5)

Hüsn-ü Zanna Mecburuz!

14 Mar 2014 In: Hz. Muhammed (asm), Toplum

 

 

“Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır…” (Hucurat Suresi, 12)


Peygamberimiz (asm), “hüsn-ü zan güzel ibadetlerden biridir” ve “başkası hakkında bana kötü bilgi getirmeyin; ben yanınıza hakkınızda iyi düşünerek selim bir kalple gelmek isterim” buyurarak, hüsn-ü zannın esas olduğunu belirtir.

Müslümanların birbirlerine düşkün olmaları, birbirlerini koruyup kollamaları önemlidir. Fitne çıkaranların, fitne arayanların tarafında olmamaları, fitneye kanmamaları lazımdır. Özellikle bu dönemde fâsıktan gelen haberlere itibar etmemek, Allah’ın emrettiği gibi araştırmadan inanmamak gerekir. Müslüman su-i zandan kaçınmalıdır, hüsn-ü zan esastır. Müslüman hata yapmış, yanlış yola girmiş olabilir ama her habere inanmak yanlış olur.

Kimilerinin yaptığı ise tartışma, saldırı, fitne çıkarmak, ona buna laf söylemek, etrafa nefret saçmak. Hep kin dolu yazılar, hep siyaset, hep öfke ve hep su-i zan. Dilleri kilitlenmiş, konuşamıyorlar... Olmuyor; sevgiyi, şefkati, merhameti, kardeşliği, dostluğu, tesanüdü, birliği anlatamıyorlar.

Oysa su-i zan haramdır. Müslümanın bir yanlışını görünce, ona hüsnü zan etmelidir! Çünkü, “su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur.” (Müslim)

Zanla hareket edilmez. Dinimizde zan ile hüküm verilmez; zan kesin bilgi değildir. Çünkü, “Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz…” (Yunus Suresi, 36)

“Su-i zan etmeyin. Su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.” (Buhari, Müslim)

Ayrıca su-i zan edilen insan her an aynı ahlâkta olmayabilir. Tevbe etmiş, samimiyetle Rabbine teslim olmaya karar vermiş, O’nun hoşnut olacağı şekilde yaşama ve kendini yenileme çabası içinde olan insana su-i zan etmek, Allah’a su-i zan etmek gibi olur. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir ve her an yaratmadadır.

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim.” (İ.Ahmed, İbni Hibban)

Su-i zan etmek kadar, zannını yaygınlaştırmak da kötüdür. “Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)

“Bir Müslümanın bir işinde veya sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsn-ü zan etmek gerekir. Sözlerini, işlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıdır. Müslümanın hayırlı ve salih olduğuna inanmak, ibadet olur. Bir Müslümana su-i zan ederek ona inanmamak, kötü huylu olmayı gösterir. İşittiğini sormalıdır. Söz sahibine hemen su-i zan etmemelidir. Şeytanın kalbe getirdiği vesveselerden en çok başardığı, su-i zan vesvesesidir. Su-i zan etmek haramdır. Bir sözden iyi mana çıkarmaya imkan bulunamazsa, bunun yanlışlıkla veya unutarak söylenebileceği düşünülmelidir.” (Mehmed Hadimi, Berika)

Sonuç Olarak; Bizler son günlerde ülkemizde yaşanan olayları itidal ve sükûnetle değerlendirmeliyiz. Suçlu olan cezasını görür. Bu, ülkenin iyiye gidişini etkilemez. Şimdi elmasla kömür ayrılacak. Ham altın ateşe kondu; işe yaramayan, kötü kısım üste çıkacak. O kısım atıldığında geride saf altın kalacak. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi insanlarla yola devam edilecektir.

Şimdi fitneye alet olmaktan ve özellikle de puslu havayı seven, gergin ortamdan aldıkları zevkle ellerini ovuşturan ateist, komünist sayfa ve sitelerin kışkırtıcı haberlerini paylaşmaktan ve yaygınlaştırmaktan kaçınma zamanıdır.

Biz Müslümanların aramızdaki mukaddes bağlar varken, ayrılığı gerektiren cüz’î meseleleri bırakmamız gerekir. Allah’ın izniyle mesleğimiz uhuvvet, işimiz ittihad, mecburiyetimiz hüsn-ü zan olmalıdır.

“Hüsnü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” (Hatib)

Kapılardan Girmeli...

14 Mar 2014 In: Bediüzzaman, İmani Konular, Tefekkür

“Bir saray, yüzler kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (siliyor). "İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur" der, kandırır. (Lem’alar, s. 92)

Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi kâinatta her nereye baksak, baktığımız ‘şey’ bizim için iman sarayına varmaya vesile olacak bir kapı ya da bir penceredir. Biz bu sayısız kapıdan bir kısmını aralayamasak ya da şeytana ve nefsimize kanıp, kuşkuya kapılsak, gaflete düşsek de, diğer tüm kapılar açıktır. Yapacağımız tek şey, yine O’nun dilemesiyle kapılardan girmektir. Kapıdan girdiğimizde karşımıza çıkan ve tefekkürle okuduğumuz her ‘şey’ ise o ‘şey’in nakkaşını işaret eder.

Ne görür insan, kapılardan geçince? “Başını kaldır, gözünü aç!” diyor Bediüzzaman. “Şu kainat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki; o kainat hey’et-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh (netlik)ile hatem-i vahdeti (Tekliğin mührünü) gösteriyor.”

“…Ve kâinat baştan başa gayet mânidar hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı ve varlıklar yerden göklere kadar gayet mu’cizâne bir bütün her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın yarattığı her şeyin toplamı ve varlıkların bütün kavimleri gayet muntazam ve muhteşem bir Allah’ın ordusunu ve san’atla yaratılan varlıkların bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ gezegenlere kadar hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah’ın, vazifesini gayet seven memurları olduğu bilinmesi ve her bir şey, aynalık ve bağlanma yönüyle binler derece kıymetli şahıstan daha yüksek kıymet almaları ve “varlıkların bir nehir gibi akışı, gelip gidişi ve bütün varlıkların kafileler şeklinde toplanmaları nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâların ona açılması, ancak ve ancak Allah’ın varlığına imanın sırrı iledir. Yoksa, kâinatın bu adı geçen yüksek mükemmel özellikleri sönecek ve o yüce ve kutsal hakikatleri zıtlarına dönüşecek.”

… Aya bakıyor Üstad. “Ay’a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).” âyetinin gayet parlak bir mu’cizelik nurunu ifade ettiğini gördüm. Evet, Ayın takdiri ve idare edilmesi ve aydınlatılması ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri o kadar hayranlık uyandıran, o derece harikadır ki "Onu öyle yapan her şey’i yapabilir" fikrini, düşünen her bir şuur ve bilinç sahibine ders verir” diyor.


“Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana, “İşlerinde, akılların hayrette kaldığı Zât, her türlü kusurdan münezzehtir.” dedirtiyor.”

Dünya bir imtihan mekânı olduğu için, insanları iman etmeye zorlayacak, kişinin vicdanıyla imanı tercih etmesine fırsat bırakmayacak derecede bir mucize beklemek yanlış olur elbette. Toprağa atılan bir tohumun bir anda ağaca dönüşmesi, şahit olan insan için muhteşem bir mucize olurdu. Ancak her ağaç, bu değişimi sebeplere ve zamana bağlı olarak geçirdiği için, bu durum insanın aklının ihtiyarını kaldıracak gibi mucize bir etki uyandırmaz.


Ancak sebeplere bağlı olarak ve belli bir süreç içinde de olsa kuru bir tahta parçası olan tohumun toprakta canlanarak, bir ağaca dönüşmesi, görebilen gözler için apaçık bir mucizedir. Kâinatta her noktada kendini gösteren sayısız mucizeler zinciri ise Allah’ın varlığına ve sonsuz kudretine delildir.
Kimileri ise en açık mucizeyle dahi karşılaşsalar, ön yargıları ve büyüklenmeleri sebebiyle bunun mucize olduğunu kabullenemez, görmezden gelirler. Örtbas etmeye ve sıradan göstermeye çalışırlar. Akıl ve şuurdan yoksun oldukları için etraflarını çepeçevre saran mucizeleri kavrayamazlar. "Bu, süregelen bir büyüdür" derler. ’ (Kamer Suresi, 2)

İşte insan kapılardan girmeli ki yaşadığı dört duvardan, dar kalıplardan, basit mantıktan kurtulup, mucizeleri görmeli, manevi derinlik ve kavrayış kazanmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakmalı. İşte o zaman önündeki gaflet perdesi -Allah’ın dilemesiyle-kalkar, aklı hayrette kalır, ibret alır, kâinat üzerindeki teklik mührünü görür ve gözleri Rabbine döner.

...Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ’içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors