'Gezi Parkı direnişi' başlığı altında yaşanan olaylarda kırıp-dökenlere, yakıp yıkanlara, karşılığında ise sert ve hatalı müdahalelerle engellemeye çalışanlara şahit olmak, yine hoşgörü eksikliğimizin kanıtı oldu. Yazık ki bizler bu defa da demokratlığı beceremedik.

Eylemler başladığından bu yana ise asparagas/yalan haber ve resimler bir kısım yazılı ve görsel medyada ve sosyal paylaşım sitelerinde kasıtlı olarak yaygınlaştırıldı.

Parktaki ağaçların sökülmesini protesto amacıyla başlayan çevreci eylem önce bir kin ve nefret propagandası haline geldi. Bazı provokatör medya ve sosyal paylaşım sitelerinden kışkırtıcı haberler yayıldı. Hükümete, başbakana ve hatta eşine küfredildi. Ardından komünist, ayrılıkçı gruplarca şiddet görüntüleri yayılmaya başlandı. Doğa sevgisi ile başlayan eylem, ağaçlar sökülerek, park ve gösteri alanlarının ateşe verilmesiyle sürüyor. Protestocuların arasına sızan kan ve şiddet yanlılarınca basın araçları, sivil otomobiller, polis arabaları, belediye otobüsleri yakılıyor.

Komünist psikolojik savaş yöntemlerinden en önemlisi propagandadır. Aynı görüşteki tv kanalları ve sosyal paylaşım siteleri bu süreçte görevlerini başarıyla(!) yerine getirdi. Geçtiğimiz yıllarda meydana gelen kazalarda yaralanmış insanların resimleri, gezi parkı olaylarında yaralananların resimleri olarak paylaşıldı. Polisin gerçek mermi kullandığı, onlarca ölü olduğu, internet bağlantılarının kasıtlı olarak kesildiği yalanları insanları öfke seline kaptırıyordu.

Polisin bayıltıcı su, sarin gazı, hatta BM tarafından yasaklanmış portakal gazı kullandığı yalanı, şiddeti yatıştırmak için polisin attığı sis bombası görüntüleri ile servis edildi. Tahrir Meydanı Taksim Meydanı oldu, Avrasya Maratonunda köprüyü geçenlerin resmi, adeta savaşa giden direnişçilerin resmi gibi yayınlandı. Bir köpeğe biber gazı sıkan İtalyan polisin resmi Türk polisi gibi paylaşılarak nefret politikalarına alet edildi. 

Benzer yalanlar, binlerce insanın kendisi gibi düşünmeyenlere karşı nefretini körükledi.

Ülkemiz provokatif ve yalan haberlerin yaygınlaştırılması, sinsi plânlar ve tuzaklar kurulması sonucu birçok kez acı olaylar yaşamıştı. Bugün de fitne ve fesat peşinde olanların kışkırtması ile insanlar sokaklarda kırıp döküyor, yakıp yıkıyorlar.

Fitne çıkararak, tarihi değiştirmekten vs söz ediyor kimileri. İnanan insanlar bu fitneye alet olmamalı, aldanmamalı. Fitne, insan öldürmekten beterdir; unutmamalı. Sağduyulu olmalı.

Samimi Müslüman provoke olmaz! Kırıp dökmez, zarar vermez. “Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" (Bakara, 11) diyen bozguncularla birlikte yol edinmez.

Sokaklarda kırıp döken bozgunculuk çıkaranlara destek olan ve onlarla birlikte olan Müslümanların durumunu ne güzel özetliyor Kur'an; 

"Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa, 143)

Nazım Hikmet'in, "bir ağaç öldü, bir millet uyandı" sözünü paylaşıyor kimileri de;  Suriye'de, Filistin'de, Arakan'da öldürülen sivil ve masum insanların, gözlerinizde bir ağaç kadar değeri yok muydu?

 Kur'an, "Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 77) buyuruyor... Evet, Allah bozguncuları sevmez!

Medeniyetler ancak merhametle yaşanabilir hale gelebilir. Toplumun bireyleri, kendi nefislerinde bu şuurla yaşamalı ki toplum huzur bulsun. Merhamet olmadığında yaşanacak olan zulümdür; kargaşa, kan ve gözyaşıdır.

Tüm dünyada bilinçli bir şekilde ayakta tutulmaya çalışılan dejenere yapıda medyanın rolü inkar edilemeyecek kadar önemli. Verilmek istenen mesajlar insanların bilinçaltına ustaca yerleştiriliyor. Gerilimi hatta silahlı çatışmaları makul gibi gösteren dizi ve filmler de aynı şekilde olumsuz etki oluşturuyor. Reklam, sinema, edebiyat, mizah gibi kültürel araçlarda hep aynı mesajlar işleniyor, toplumlar din ahlâkının değerlerini göz ardı etmeye ve inançsızlığa özendiriliyor. Bu yayınların belli bir amaca yönelik olarak kullanıldığı çok açıktır.

İzlediğim Amerikan yapımı bir belgeselde insanlar, medyanın yönlendirici gücüne karşı şu sözlerle uyarılıyorlardı:

"İnsanların çok fazla düşünmeleri istenmiyor. Bu yüzden tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, tv programlarıyla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. Bunların tümü insanların zihnini meşgul tutmak için. Çok az insan gazete ve kitap okuyor; tek gerçeğiniz ekranda gördükleriniz. Şu an dışarıda, ekranlarda gördükleri dışında hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lânet olası güç. Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye neler sunulacağını kim bilebilir?.. Sizler sabahtan akşama kadar her yaştan, her renkten, her dinden insan, başına oturuyorsunuz. Burada dönen illüzyonlara inanmaya başladınız. Ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğuna inanmaya başladınız. Televizyon ne derse onu yapmaya başladınız. Onun gösterdiği gibi giyiniyor, onun gösterdiklerini yiyorsunuz. Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz; hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz. Allah aşkına, sizler gerçeksiniz! Hayali olan ekrandakiler..."

Sonuç olarak; bu ülke hepimizindir. İnkârcı ideolojilere, bölücülere geçit vermemek hepimizin görevi ve sorumluluğu olmalı. Barış ve huzur hâkim olmalı, adalet hâkim olmalı, kin ve nefret değil sevgi hâkim olmalı. Hakkı ve sabrı tavsiye etmeli; ziyanda değil, kazançta olmalı.

 Asra andolsun;

Gerçekten insan, ziyandadır.

Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka. (Asr Suresi, 1.. 3)

 


 

Evlilik,  Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalı. Aksinde Allah mutluluk vermez. İnsanların büyük çoğunluğu, beklentileri dünyevi ve nefsâni olduğundan mutsuzdur. Bizler, evliliğe bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, Kur'an’dan ve Peygamberimiz(sav)'in hayatından öğreniriz.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (asm) şakacı, güzel ve hikmetli espriler yapan bir insandı. Çok yakışıklıydı; tertemizdi ve hep gül kokardı. Yüzü pembe-beyaz, gözleri simsiyah ve sürmeli, sakalı siyah, kirpikleri uzun ve kıvrıktı. Ortadan ayırdığı ve zaman zaman ördüğü simsiyah saçları omzuna kadar uzanırdı. Vefatı sırasında bile saçlarında çok nadir beyaz vardı. Boynu kalın, omuzları genişti. Acı bir güce sahipti; bölgenin en ünlü ve güçlü pehlivanını bir karşılaşmada birkaç kez yere vurduğu rivayet edilir.

"Bana 3 şey sevdirildi; gözümün nuru namaz, güzel koku ve kadınlar" buyurur Hz. Peygamber. O, gerçek aşk ve tutkuyu en güzel ve en derin yaşamış insandı. Eşlerine çok düşkün ve onlara karşı sevgi doluydu. Eşlerinde Allah’ın tecellisini görerek, onlara gereken değeri vermiş, Allah da O’na birçok eş nasip etmişti. Bazı kişiler onun çok evlenmiş olmasını kendilerince eleştirirler. Oysa Allah'ın, bunu sevgili Peygamberine nasip etmesinden daha doğal ne olabilir? Peygamberimiz (asm) ile evlilik, eşleri için çok büyük bir nimetti. Onun yanında çok güzel eğitilir, onun vesilesiyle kalpleri temizlenirdi. Bu yüzden onlar Ezvâc-ı Tâhirât’tır, ‘temiz zevceler’dir.

Peygamberimiz (asm)'ın eşleri, onu Allah’ın tecellisi olarak görür, ona büyük aşk ve sevgi duyarlardı. Peygamberimiz (asm) ile evlenmelerinin asıl amacı Allah'ın rızasını kazanmaktı. Bu halis ve tertemiz hanımlar -Allah'ın dilemesiyle-sonsuza kadar onunla beraber olacaklardır.

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında en çok 25 yaşında iken evlendiği Hz. Hatice'yi severdi. Hz. Hatice’nin, evlendiğinde 40 yaşında olduğu iddia edilse de 27 yaşında olduğu rivayeti gerçeğe daha yakındır. Çünkü 40 yaşındaki bir kadının o sıcak iklimde ve o günün koşullarında 6 çocuk doğurması zordur. Allah Resûlü 25 yıl yalnızca Hz. Hatice ile mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olduğu halde, ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin ölümünden sonra da, onu hiçbir zaman unutmamıştı. En ufak bir hatıra, onu sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu.

Hz. Hatice(ra) insanlara yakın, ötekileştirmeyen, ayırım yapmayan, köle vasıflı insanları dahi özel misafirleri gibi ağırlayan annemiz. Peygamberimiz (sav)’in ilk vahiy halinde duygusal davranmayıp, onun halini çözmeye çalışan kutlu kadın. Resûlullah (asm)’ı her görüşünde ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanır, "Can Güneşim” gibi güzel sözlerle karşılardı. Onun hissettiklerini hisseder, onu korur ve onunla aynı mekânı ve yalnızca onu yaşardı. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamber Efendimiz (sav)'de de aynı incelik, fedakârlık ve vefa ile karşılık bulurdu.
İslâm’ı kendince tartışma konusu yapanlar yapanlar Peygamber(asm)’ın Hz. Aişe(ra) ile evliliği konusunu-özellikle de Hz. Aişe’nin yaşını gündeme getirir ve art niyetle, taraflı olarak ve samimiyetsizce açıklamalar yaparlar. Çarpık yorumlarda bulunur, Peygamber(asm)’a iftiralar atmaya çalışırlar.
Hz. Peygamberin Hz. Aişe ile evlilik isteği, vahyin başlangıcından on yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından çok daha önce doğmuştur. Araştırmalar, Hz. Ayşe’nin Peygamberimizle evlendiği yaşın altı-yedi değil, on yedi-on sekiz olduğunu ortaya koyar.
Ayrıca “Hz. Aişe, Hz. Peygamber’den önce Cübeyr’le nişanlanmıştır; o halde, evlenecek çağda bir genç kızdır.” (Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
Dahası Cübeyr’in babası Mut’ım, Hz. Ebubekir(ra)’ın hemşehrisi olan bir putperesttir. Hz. Ebu Bekir’in, kızını putperest bir aileye gelin vermeyi kabul etmiş olması, onun İslam’la henüz şereflenmemiş olduğunu gösterir.  O halde Hz. Aişe, Müslümanlığın ortaya çıkışından daha önceki yıllarda doğmuş olmalıdır.
Dr. Reşit Haylamaz`ın bu konudaki çalışması da oldukça tatmin edici sonuçlar verir. Haylamaz bu konuyu bir yazısında kaynaklarını da vererek şöyle anlatır: “Hz. Aişe annemizden rivayetle; “Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken, ”onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!” mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti. (Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi)  Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz. Aişe annemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre yukarıdaki iddiaların doğru olması mümkün değildir. Olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında(veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir. Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir. Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün İslam alimleri teslim etmektedir. O, devrinin en büyük âlimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.”
Peygamberimiz (sav)'in evliliklerini suç gibi görerek eleştirme nedeni; akledememek, cehalet, aşağılık kompleksi ve ille de o sevgisizliktir. İçi coşku ve aşkla dolu bir insan Peygamberimiz (sav) ve baktığı her şeye o aşkla bakıyor. Gül yetiştiriyor, güle o aşkla bakıyor, o aşkla onları kokluyor, gözleri doluyor. Torunlarını o aşkla kucaklıyor, o aşkla seviyor. Allah, kalbine gerçek aşkı ve insan sevgisini yerleştirmiş.

Peygamberimiz, ikindi namazından sonra eşlerini tek tek ziyaret eder, hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi. Geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (asm) yatsı namazından dönünceye kadar aralarında konuşur, sohbet ederlerdi.

Peygamberimiz (asm, eşleri arasında son derece adaletliydi. Bu konuda Hz. Aişe (ra) şöyle söyler:

"Resulullah adalete riayet eder ve derdi ki: "Ey Allah'ım. Bu taksim benim iktidarımda olanda yaptığım bir taksimdir. Senin muktedir olup benim muktedir olmadığım şeyden dolayı beni levmetme (kınama)." (Ebu Davud., nikah 39, (21347); Tirmizi. Nikah 42, (11407); Kütüb-i Sitte)
 
Peygamberimiz(asm), Allah’ın en güzel tecellilerinden. Onunla evlenmek annelerimiz için hem dünyada hem ahirette çok büyük bir şereftir, nimettir. O kutlu kadınlar, Allah’ın dilemesiyle en güzel seçimi yaptılar. O dönemde yaşayan bir kadın için Allah’ın sevgilisi ile Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan evlilik ibadettir, iftihar vesilesidir.

Peygamberimiz (asm) gerçek aşk ve muhabbeti doruğunda yaşamış insan. O mübarek insanla evlenerek, büyük bir nimeti, muhteşem bir güzelliği tercih etti annelerimiz ve sonsuza kadar Peygamberimiz (asm)’la yaşayacaklar. Dünyanın nimetleri binlerce kat fazla da olsa, Allah’ın sevgilisine ve onunla sonsuz mutluluğa tercih edilir mi?

Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir...(Ahzab Suresi, 6)

 Çocukluklarından başlayarak yapılan yüzlerce telkinle büyüyor çocuklarımız. Çoğu din dışı olan ve âdeta paket program gibi edindiğimiz telkinler, ailede başlayıp hayat boyu devam ediyor.

 

Ancak din ahlâkını gerçek anlamda yaşayan anne babalar, dinin özünün güzel ahlâk olduğunun bilincinde ve çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcıyorlar.

 

Allah katında beğenilen üstün ahlâk özellikleri, çocukluk döneminde şekillenmeye başlıyor. Allah sevgisini bilmeyen, o sevgiyle büyümeyen çocuklar huzursuz, mutsuz, kırıcı ve saldırgan oluyorlar.

 

Oysa çocuklar henüz 4-5 yaşlarında iken onlara Allah ve Allah sevgisi anlatılmalı. Böyle yetiştirilen çocuk akıllı olur; mutlu ve huzurlu olur. Allah sevgisini taşıyan, huzurlu ve akıllı olan çocuğun yüzüne güzellik gelir, kalbi ferahlar, üzerine bir nur iner. Hem ruhsal olarak olgun, hem bedensel açıdan sağlıklı, hem de üslubu güzel olur.

 

Çocuklar; derin sevgiyi yaşatan Allah’ın güzel tecellileri. Çocuk muhabbetle, aşkla sevilir. Değer veriyorsanız, yaşına rağmen saygı duyuyorsanız, ona Allah’ı tanıttıysanız, sevdirdiyseniz, Allah’ın koruması altında olduğunu söylediyseniz çocuk dünya tatlısı olur. 

 

"Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras güzel ahlaktır" buyuruyor Peygamberimiz(asm). Çocuğumuza güzel ahlâkı tanıtmaya Allah sevgisini ve Allah’ın onun için yarattığı güzel nimetleri hatırlatarak başlayabiliriz.

 

Çocuğa güzel ahlâkı anlatırken, sevginin yanı sıra saygılı olmalı ve ona değer verdiğimizi hissettirmemiz de önemli. Büyük bir insan gibi davranırsak o da saygılı olacaktır. Çocuk yerine konmak kimi zaman hoşuna gitse de sorumluluk duygusunu ortadan kaldırır; her şeyi artık size yüklemeye başlar.

 

Çocuğa iyiliği, kötülüğü ve akılcılığın ne olduğunu anlatmalı, iyi ve kötü insanları tanıtmalıyız. Kendisi akıllı, olgun ve güzel davranışlar sergilediğinde onu ödüllendirebiliriz. Temiz ve düzenli olduğunda ödüllendirmek, onun ruhsal yapısını güçlendirir.

 

Din ahlâkı sevgidir, şefkattir; özveri, merhamet ve dostluktur. Allah, insanları, bitkileri, hayvanları, tüm yarattıklarını aşkla sevmemizi ister. Kur'an ahlakı, sevmenin sanatıdır. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşırsak – Allah’ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alırız.

 

Sevgi Peygamberi(asm)'daki Güzel Örnekler

 

Çocuklara zaman zaman "beni seviyor musun?" diye sorarız ama bizler sevdiğimizi söylemeyiz.

 

Peygamberimiz(asm) ise sokakta oynayan kız çocuklarına "beni seviyor musunuz?" diye soruyor. Kızlar hep bir ağızdan, "evet seviyoruz" diyorlar. Peygamber(asm) de tam 3 kez, "ben de sizi seviyorum" diyor.

 

Bizler namaz kıl-a-mama konusunda genellikle çocuklarımızı bahane ederiz. Kimi zaman namaz kılarken çocuğa bir köşede oturup sessizce beklemesini, yanımıza gelmemesini söyleriz. Namaz sırasında yaklaşırsa, uzaklaştırırız. Peygamberimize dair bize ulaşan onlarca rivayetten omzunda çocukla namaz kıldığını bildiğimiz halde, çocuğun namazı bizimle arasında bir engel gibi görmesine sebep oluruz.

 

Peygamberimiz(asm) ise Hz. Zeynep(ra)'nın kızı olan Ümame ile birlikte mescide geliyor. Omzundaki Ümame'yi ne mihrapta ne de namazda omzundan indirmiyor. Namazını son rekâta kadar torunu ile birlikte kılıyor.

 

Çocukları çiçek olarak görüyor sevgi peygamberi. Onlara çiçek gibi davranıyor. İncitmiyor, kokluyor; onlara aşkla dokunuyor.

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde söz ettiği gibi öğretmeni her çocuğun temeline bir taş koyar; onu sağlamlaştırır. Resûlullah(asm) sevgiyle eğitiyor çocukları; bize eğitimin temelindeki en önemli taşın sevgi olduğunu öğretiyor. Bizler çocuklarımızı sevmeyi de eğitmeyi de en değerli örnek olan sevgi ve rahmet Peygamberi(asm)'dan öğreniyoruz.

 

Ki o değil midir kız çocukları diri diri toprağa gömülürken, kızı Fatıma’nın doğduğu haberini alınca, “o bir çiçektir ki ben onu koklarım” diyen yüreği şefkat dolu insan?..

 

 

 

İslam coğrafyasında yine zulüm var, yine şiddet var, yine kan var, yine ölüm var… Kim bunun sorumlusu?

Sorumlusu ‘onlar’, ‘bunlar’ , ‘şunlar’ değil; sorumlusu Müslümanlar... "Kardeşlik" yalnızca dillerinde olan, kalben kardeş ol-a-mayan Müslümanlar!

İslam âlemi birlik olmadığı için -Kur’an’da haber verildiği gibi- gücü gidiyor. Müslümanlar birlik olsalar, Allah güç verecek ancak kimi Müslümanlar, “namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum” deyip kendini yeterli görüyor. Çoğunluk zulmü görmezden geliyor, birlik ayetlerini göz ardı ediyor. Ne buyuruyor Peygamberimiz; "Müslümanların derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir!"

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey ise birlik olmaktır. Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak, zorluklara birlikte göğüs germek, saflar halinde küfre karşı durmaktır. Asr-ı Saadet’in Muhacir ve Ensar’ı gibi, temeli Mekke’de atılan ardından Medine’de tamamlanan binanın taşları gibi kaynaşmak, dost olmak, kardeş olmaktır.

Allah, Mekke’den hicret eden Muhacirin’i bağrına basan Ensar’ı, kendi ihtiyacı varken yemeğini kardeşine verenler olarak tarif ediyor. Bizler ise kendi yemeğimizi bölüşmek bir yana, ihtiyacımızdan artakalanı bile vermekten kaçınıyoruz. Biz rahatız ya, ibadetlerimizi huşû içinde yapıyoruz ya bizim için yeterli! Ya diğer Müslümanlar? Eziyet, baskı ve şiddet gören, evinden yurdundan sürülen, tecavüze uğrayan, yaralanan, öldürülen çocuk, kadın ve erkek diğer tüm Müslümanlar?


Yaşananlar, samimi her Müslüman’ın vicdanını artık tam kapasite devreye sokması gerektiğini gösteriyor. Akıtılan her damla kandan hepimiz sorumluyuz. Komşusu açken tok yatamıyor ise mümin, kardeşi eziyet görürken nasıl rahat uyuyabiliyor? Bu sorumluluğun Allah Katındaki karşılığına dair nasıl korku hissetmiyor?

Tüm dünyada Müslümanların akıtılan kanlarının, zulüm görmelerinin en önemli sebebi Müslümanların parçalanmışlığıdır. Allah’ın Kur’an’da emrettiği, Peygamberimiz(asm)’ın hadislerinde detaylarıyla anlattığı, Bediüzzaman’ın haber verdiği çözüm İslam Birliği’dir. Deccaliyetin tüm dünyaya yaydığı zehrin panzehiri bu birlik olacaktır. Kur’an ahlâkına dayalı Rahmânî bir sistem olan İslam Birliği, tüm Müslümanların duası olmalıdır.

Yaşadığımız dönem zulme sessiz kalma, umursamaz davranma, yalnızca kendini ve ailesini düşünme, dünya hayatındaki çıkarların ardına düşme, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürme dönemi değil. Milyonlarca Müslüman böylesine büyük zulüm yaşarken ve çözüm İslam Birliği iken çaba göstermemek vicdansızlık olur. Her Müslüman, Allah’ın emri gereği, İslam ahlâkının yaygınlaşması için gayret etmeli. Dünyada bu sorumluluğu üzerine almaktan kaçınan insan ahirette bu sorumsuzluğunun altında ezilebilir.

Bugün artık vicdanların dirilmesi ve ‘Hamiyet-i İslâmiye’nin feveran etme” zamanı. Bediüzzaman bu konuda şu sözleri söylüyor: “Böyle bir cemaat-ı azime (Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan gelen büyük seyyidler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (harekete geçirecek) ve uyandıracak hadisat-ı azime (büyük olaylar) vücuda geliyor.”

Bediüzzaman, işte bu olayların, büyük kuvvetteki büyük koruma hissinin yani Hamiyet-i İslâmiye’nin feveran etmesine sebep olacağını ifade ediyor. (Mektubat, s. 473)


Dünyanın dört yanında yaşanan acıların, katliamların, sıkıntıların ve çilelerin hiçbiri yeni değil. Müslümanlar hemen hemen yüzyıldır baskı altında yaşıyorlar. Allah, din kardeşlerinin yaşadığı acıları görmezden gelen, kendi işine gücüne bakan, bencillik eden Müslümanları, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “azim hadiseler” yaratarak, belâ ve zorluk vererek daldıkları uykudan uyandırıyor. Uyanmak için, kardeş olmak için, birlik olmak için kaç musibet daha bekliyoruz?..

Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (Nisa Suresi, 72)


Eğer size Allah’tan bir fazl (zafer) isabet ederse, o zaman da, sanki onunla aranızda hiçbir yakınlık yokmuş gibi kuşkusuz şöyle der; "Keşke onlarla birlikte olsaydım, böylece ben de büyük ’kurtuluş ve mutluluğa’ erseydim." (Nisa Suresi, 73)
Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda savaşsınlar; kim Allah yolunda savaşırken, öldürülür ya da galip gelirse ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 74)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors