Dünyada alabileceğimiz en önemli mesaj, Rabbimizin okuyup hayatımıza geçirmemiz için bize yolladığı ilahi tebliği olan Kur'an'dır. Ancak insanların birçoğu,  Allah'ın bu ilahi mesajını merak edip, 600 sayfalık Kitabı okumayı aklına bile getirmez, gaflet içinde yaşar.


Allah insanları ve cinleri, yalnızca Kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Ayrıca kullarının nasıl bir ahlâka sahip olmasını istediğini ve kurtuluş yollarını Kur'an'da bildirmiştir.


Rabbimiz Kur'an'la insanlara öğüt ve tavsiyelerde bulunur,  bize Kendisini Kur'an'da tanıtır. Kur'an'ı bilmeyen insan, Allah'ı nasıl tanıyıp, kudretini hakkıyla takdir edebilir? Ayrıca, Kur'an bize yaratılışımızın asıl amacının Allah'ın rızasını ve rahmetini kazanmak olduğunu, dünyanın da bu nedenle geçici bir imtihan mekanı olarak var edildiğini detaylarıyla haber verir.


Kur'an'ı okumayan, dolayısıyla Rabbini de yeterince tanımayan kişiler, kulaktan dolma hurafeleri ‘din' zannettiklerinden, gerçek İslam'ın güzelliklerinden mahrum yaşarlar. Allah'ın, mesajında neler iletmiş olduğu onlar için önemli değildir, merak dahi etmezler. Dinle ilgili başvurdukları kaynak da, Kur'an dışındaki ‘her şey'dir. Oysa Yüce Allah İsra Suresi, 54.ayette  “Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk ..”  ifadesiyle insanın tek başvuru kaynağının Kur'an olduğuna işaret eder.


Cahiliye toplumunda çarpık bir din anlayışı hüküm sürer; herkesin din adına farklı kuralları ve birbiriyle hiç ilgisi olmayan kendi doğruları bulunur. Oysa dinin kuralları ve hükümleri, her şeyin en doğrusunu bilen Rabbimizin kelâmı olan Kur'an'dadır. Ve bunda kuşkuya yer yoktur:


Gerçek, Rabbinden (gelen)dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma. (Al-i İmran Suresi, 60)


Hemen her insanın doğru ve yanlışları farklıdır. Her insan olaylara kendi penceresinden bakar ve olayları farklı değerlendirir, farklı düşünür, farklı çözümler getirir. Hayatında Kur'an'ı kıstas almayan kişilerin doğru ve yanlışları genellikle çıkarları, kendi değer yargıları, ideolojileridir. Oysa hak ve doğru olan,  "... Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur..." (Bakara Suresi, 120)


Hayatımızı kolay kılacak, huzurlu ve mutlu yaşamamızı sağlayacak,  doğruya, güzel olana ve sonunda da kurtuluşa ulaştıracak olan sadece Kur'an'dır. Kuran hayat rehberimizdir ve doğruyu yanlıştan ayırt etmemize yardım eden yol göstericimizdir:


... Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır. (Al-i İmran Suresi, 4)


Birden fazla doğru olmadığı kesin bir gerçektir. Doğru tektir, o da hüküm verenlerin hâkimi olan Yüce Allah'ın hükümleridir:


Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi,50)


Bu nedenle, Allah'ın dosdoğru yolunu seçen ve bu yolda hidayet ve tatmin bulmak amacıyla ilerlerken Kur'an'ın rehberliğinden yararlanmak isteyen insanın, Kur'an'ı gereği gibi okuması gerekir. Rabbimizin buyurduğu gibi:


Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkar ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Bakara Suresi, 121)


Kur'an'ı gereği gibi okunmak samimiyet, Allah korkusu ve ayetlere sımsıkı sarılmakla olur. Kur'an ayetlerini önyargısız, arınmış bir şekilde okuyanlar, daha en başından Kur'an'daki hükümlere teslim olur, Allah'ın sınırlarını korumada dikkatli olmaya kesin karar verirler.


Bu nedenle, ‘Kitab'ı gereği gibi okuyan' ve iman eden bir insan,  geçmişteki cahiliye hayatıyla Allah'ın emrettiği ve kendisinin de artık tâbi olduğu din ahlâkı arasında orta bir yol aramaya çalışmaz, kesin olarak sadece Kur'an'a, yani doğru olana uyar, boyun büker,teslim olur!..

İslam Dünyası, temelinde birlik ruhunun sağladığı huzur, güven ve barış gibi değerler üzerinde inşa edilmiş olması sebebiyle, çağının en modern uygarlığı olmuştu. Günümüzde de Türk-İslam dünyası gücünü ve ışığını tekrar elde etme ihtiyacındadır.

Öncelikle yapılması gereken, İslam Alemi’nde birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden yaşanmasıdır. Bu gerçekleşmediği içindir ki, dağınık ve birbirlerinden kopuk olan Müslümanlar kendi değerlerini savunmaya dahi güç yetiremiyorlar. Oysa dinimiz, inanç ve fikir özgürlükleri, hayat ve insan hakları konusunda olumsuz bir durumla karşı karşıya kalmaları durumunda, Müslümanların birlikte fikir mücadelesi vermelerini emreder. Kur’an’da, “…haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39) ayetiyle bildirildiği üzere bu savunma Kur’an ahlakının bir gereğidir. Birlik ve beraberlik içinde yürütülecek bir fikir mücadelesi çok etkili olacak ve yaşanan zulüm karşısında istenilen sonuca kısa zamanda ulaşılabilecektir.

Kur’an ahlakından kaynak bulan ve ondan güç alan bu beraberlik her inanan insanın önceliği olmalıdır. Bediüzzaman, iman sahiplerine bu konuda şöyle öğüt veriyor:

"...yüzer ayet ve ehadis-i nebeviyyenin (Peygamberimiz (sav)’in hadislerinin) şiddetle emrettikleri uhuvvet (kardeşlik), muhabbet ve teavünü (yardımlaşmayı) yapıp bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslekdaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz... yani ihtilafa düşmeyiniz. "Böyle küçük meseleler için kıymetdar vaktimi sarfetmekten ise, o kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarfedeceğim " deyip çekilerek, ittifakı zaifleştirmeyiniz (birliği zayıflatmayınız). Çünkü bu manevi mücadelede küçük mesele zannettiğinizden çok büyük olabilir. "

Müslümanların arasında mezhep, görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olabilir. Ancak bu farklılıklar, “…birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. (Hucurat Suresi,13) ayetiyle bildirildiği gibi tanışıp kaynaşmaları içindir. Farklı olmaları birbirlerinin din kardeşi olduğu gerçeğini değiştirmez. Vicdanlı Müslümanlara düşen, Kur’an ahlakı gereğince bu kardeşliği korumak ve güçlendirmektir.

Günümüzde Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan birçok konu vardır. Fikir birliğine varılamaması yüzünden birçok konu, tartışma ve çatışmaya dönüşmektedir. Bediüzzaman söz edilen ihtilaf tehlikesine karşı ittifak yöntemini işaret eder. Aklın ve vicdanın yolu bir olmalı, kanlı ideolojiler yok olana kadar fikir mücadelesi sürmelidir.

Halık’ı, Kitabı, Peygamberi ve kıblesi bir olan Müslümanlar artık birlikte hareket etmelidirler. Müslümanları birbirine düşman etme ve aralarına nifak sokmayı amaçlayanların oyunlarını bozmalıdırlar. Bir Müslüman kendisi ve yakınları için istediği özgürlüğü, rahatlığı, refahı ve güveni, tüm Müslüman kardeşleri için de istemelidir. Bu, Kur’ân ahlakının gereğidir, vicdanî sorumluluktur.

Allah bu dini, Kitabı, Peygamberini hâkim olsun diye göndermişken, İslam birliğini dile getirmemek, bu birlikten yana olmamak büyük yanılgıdır. Göz ardı ederek, önemsemeyerek ya da ümitsizlik içinde; mazeret her ne olursa olsun "neme lâzım, başkası düşünsün" demek çok yanlıştır. Barış ve huzur için vicdanlı Müslümanlar birlikte hareket etmelidir.

"İslam asla hakim ol-a-maz", “gücümüz yok” iddiaları, ümitsizlik, şevksizlik, kendine güvensizlik Müslümanları âdeta kanser gibi etkiliyor. Oysa güç birlik olmakla kazanılır. Müslümanların birlikteliğinin önemli özelliklerinden biri, Allah rızası için birbirlerini sevmeleri sebebiyle kazandıkları güçtür. "…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle müjdelendiği üzere müminler –sayıları az da olsa- kalplerindeki güçlü iman sebebiyle büyük zorluklara karşı galip gelecek güce sahiptirler.

Tüm dünyada Müslümanların akıtılan kanlarının, zulüm görmelerinin en önemli sebebi, Müslümanların parçalanmışlığıdır. Bu zulmün, acının, kan ve gözyaşının durması için, hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hakim kılmak için, birlik olmak için çaba göstermek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmek “elhamdulillah Müslümanım” diyen herkesin sorumluluğudur.

“Müslümanların derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir.” (Buhârî, Müslim)

Kendini Yeterli Görme!

9 Nis 2013 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

Allah’ın kendisine verdiği kuvvetle ihtiyaçlarına güç yetirebilen insanın, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını düşünmesinin ne kadar akıl ve mantık dışı olduğu çok açıktır. Allah, tüm acizliğine rağmen kendini yeterli gören bu insanların gaflet halini birçok ayette açıklar;

“… O inkâr edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.” (Sad Suresi, 2)

Dünya hayatında kendini yeterli görerek azgınlaşan insanlar, Kur’an’da bildirildiği üzere cehennemde bunun karşılığını alçaltıcı bir azapla göreceklerdir. Büyük bir fiziksel azabın yanında onları manevi olarak da aşağılayıp, küçültecek bir sonla karşılaşacaklardır. Dünyada haksız yere büyüklenmelerinin karşılığı artık cehennemde ebedi horlanma ve aşağılanmadır:

İnkar edenler ateşe sunulacakları gün (onlara şöyle denir): "Siz dünya hayatınızda bütün güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." ( Ahkaf Suresi, 20)

Rabbimiz, ahirette bu insanları en çok ağırlarına giden şekillere sokacaktır. Ateşin içinde yüzükoyun sürüklenmek gibi hor ve aşağılatıcı bir muamele göreceklerdir. Ateşe girmek zaten azaptır, fakat kibirli biri için yüzükoyun sürüklenerek aşağılanmak daha büyük bir azaptır. Ayetlerde şöyle buyrulur:

Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir. Engellemekte olanı gördün mü? Namaz kıldığı zaman bir kulu. (Alak Suresi, 6...10)

Hayır; eğer o, bir son vermeyecek olursa, andolsun onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz; O yalancı, günahkar olan alnından. (Alak Suresi, 15-16)

Kendini müstağni (yeterli) gören insanlar, kendileri iman etmedikleri gibi, diğer inananları da engellemeye çalışırlar. Bu, azgınlığın en büyük belirtisidir. Bir başka ayette de bu dünyada kendini herkesten üstün gören kibirli kimselerin, cehennemde tam tersi bir konuma sokulduklarını görürüz:

"Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin.
Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;
Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun." (Duhan Suresi, 47-49)

İşte bu aşağılanma, kendini yeterli gören insanların haksız yere büyüklenmelerinin ve bu yüzden Allah’a iman etmemelerinin sonucudur. ’Süslü ve çekici kılınmış’ dünya hayatının peşinden koşmuşlar, sahip oldukları ’yok olacak şeyler’le gururlanmışlardır. Ve o sahip oldukları her şey ölümle birlikte önemini yitirmiştir. Yaşanılan bütün zevkler, güzellikler geride kalmıştır. Oysa ahiret hayatı sonsuzdur. Her şeyin sahibi Allah, dünya hayatında insanlara verdiklerini, yalnızca onları sınamak için verir.

İnsan kendini dünya için de ahiret için de yeterli gördükçe azgınlaşır. Allah bela verir, musibet verir; böylece Allah ona merhamet eder ama o anlayamaz.

Soru/n şudur; Kişi vicdanını devrede tutup, sahip olduklarıyla Allah’ın rızasını arayarak şükreden kimselerden mi olacak yoksa nefsinin tutkuları peşi sıra doyumsuzca hayat sürüp nankörlük mü edecektir?

Şunu iyi bil ki safları yaran, her şeyi yenen aslanla savaşmak kolaydır. Gerçek kahraman odur ki önce kendi nefsini yener. (Mevlânâ)


Acizlik

5 Nis 2013 In: Bediüzzaman, İman Hakikatleri, Tefekkür, Yaşam

Allah, insanı en mükemmel şekilde yaratmış, pek çok üstün özellikle donatmış, ancak ona acizliğini hatırlatacak eksiklikler vermiştir. Kuran’da bildirildiği gibi, “…insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa Suresi, 28) Yüce Rabbimiz dileseydi, insanı eksikliklerden münezzeh yaratabilirdi. Ancak bu acizliklerin yaratılması dahi Allah’ın merhametinin göstergesidir.

Acizlikler, aslında Allah’ı düşünmeye yönlendiren, hikmetle yaratılmış özelliklerdir. Tüm bu konular üzerinde düşünen insan, dünyanın geçiciliğini, eksikliklerle dolu olduğunu ve Allah’a muhtaç olduğunu fark eder ve tüm gücüyle Allah’a yönelir. Onun emir ve yasaklarını gözeterek ve verdiği nimetlere şükrederek yaşamını sürdürür.

İnsan ne zaman nerede doğacağını, ne zaman ne şekilde öleceğini belirleyemez. Dünya şartlarında, başına ne zaman ne geleceği belli değildir. Yaşamını bir anda tamamen değiştirebilecek olaylar karşısında hiçbir kontrol gücü yoktur. Sadece tedbirler alır. Ancak onlar da kesin bir güvence sağlamayabilir.

Her yönüyle korunmasız bir varlık olan insan, hiç beklemediği bir anda herhangi bir tehlike ile karşılaşabilir. Karşılaştığı bir olay sonucunda, övündüğü ve gurur duyduğu fiziksel bir özelliğini kaybedebilir. Hiçbir şey gerçekte insanın kendi kontrolünde değildir. Bütün bu gerçekler karşısında insanın, kendisini yaratan Rabbine karşı büyüklenmeye kalkmasının akılsızca bir tavır olacağı çok açıktır. Bu nedenle insanın, sahip olduğu bütün imkân ve özellikleri verenin Allah olduğunu, dilediği anda da hepsini geri alabileceğini kabul etmesi gerekir. Ahiretteki sonsuz hayat yanında bu dünya hayatının hiçbir değeri yoktur. Allah, Kur’an’da bu gerçek üzerinde düşünmemizi bildirir:

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)


Evrende, canlılarda, baktığımız her yerde acizliğimizi gösteren pek çok mucizevi olay vardır. Örneğin; insanın oluşumu sırasında, döllenmiş yumurtanın anne rahmine ulaşması silya adı verilen mikroskobik tüycüklerin sayesinde olmaktadır. Bilimsel gerçeklere göre, dünyaya gelmemiz bu tüycüklerin birlikte hareketi nedeniyledir diyebiliriz.. Sadece bu olay bile Yaratıcının sonsuz gücünün ve bizim ne derece acz içinde olduğumuzun kanıtıdır.

İnsan hata yapar, unutur, yanılır, gaflete düşer. Ancak Allah’a karşı aczini kavrayan kişi, acizliğinden kaynaklanan hataları için Allah’tan bağışlanma diler ve tevbe eder. İnsanın kendi acizliğini kavrayabilmesi, Yaratıcı’sının üstünlüğünü, gücünü gereği gibi takdir edebilmesine, O’na muhtaç olduğunu anlayabilmesine ve dolayısıyla imanına vesile olur.

Bediüzzaman, “İkinci Levha” da acizliği bir kuvvet, fakrı (yoksulluluğu) da büyük bir zenginlik olarak gördüğünü şöyle ifade eder;
“Fakrı, kenz-i gına(hazine) buldum.
Aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa
Bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülk’e memlûk isen
O’nun mülkü senindir, gör.”


Rabbine kul olmanın bilinciyle yaşıyorsa insan, kendisine bile yardıma güç yetiremeyen acz içindeki diğer varlıklara tutsak olmaktan kurtulur. Aczini kabul ettiği için üstün olur.

İnşirah

3 Nis 2013 In: Tefekkür



Bazen hiç sebepsiz,
Öyle aniden
İnşirah gelir ya içine.
O; emrolunduklarını yapan meleklerin
Dokunmasıdır yüreğine.


"Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın..." (Enfal, 12)

Komşunuza İyilik Edin!

2 Nis 2013 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

"Allah’a ve kıyamete inanan, komşusuna iyilik etsin!" [Buhari]

“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır...” (Tahrim Suresi, 6) buyurur Allah. Ailemizden sonra en yakınlarımız komşularımız. Bizler onlara da hakkı, doğruyu anlatmakla ve iyi örnek olmakla sorumluyuz.

İhtiyaç içindeki komşularımıza dini tebliğ etmemek, onları Deccal’in kucağına, Cehennem’e itmektir. Gaflet içinde yaşayan komşunun hatalarını görüp de güzel sözle uyarmamak, iyilikleri tavsiye etmemek önemli bir haktır. "Beni ilgilendirmez" diyerek ilgilenmemenin, onlarla görüşmekten kaçınmanın, azaptan kurtulmaları için yardımcı olmamanın ahiretteki karşılığından çekinmek gerekir.

Peygamberimiz(asm), "Nice kimse, kıyamette komşusunun yakasına yapışıp "Ya Rabbi! Buna, niçin kapısını bana kapattığını sor. Niçin elindeki nimetlerden bana da vermedi" diyecektir." [İsfehani] hadis-i şerifi ile tam da buna dikkat çeker. Ve şöyle tavsiyede bulunur Resûlullah;

"Komşun yardım isterse yardım et. Borç isterse ver. Fakir ise gözet. Hastalanırsa ziyaret et. İyi şeylerini tebrik et, felaketlerinde sabır dile. Ölünce cenazesine git." [Harâiti]

Komşu Küfür İse;

Meşru ve zorunlu şartlar söz konusu ise Müslüman, İslam’ı temsil veya tebliğ etmek amacıyla küfür ortamına girebilir, hatta girmeli. Samimi Müslüman ortama göre kişilik değiştirmez. Her durumda güzel ahlâkını ispat eder; oturmuş bir kişiliğe sahiptir çünkü. Dahası gerçek kalitesi, Allah’ın anılmadığı ve hatırlanmadığı, Allah’ın özellikle unutulmaya yönelik yaşandığı küfür ortamlarında belli olur. Rahmâni bir amaçla bulunduğu şeytanî ortamda da Allah’a bağlı olduğunu, gevşemediğini, kararlılığını ispatlar.

Samimi niyetle Allah’ı anlatmak, Allah’ı hatırlatmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için girdiği ortamda, Allah mümine başarı verir. Çünkü doğaldır, samimidir, en önemlisi dua halindedir. Kalpleri ısındıracak olan, sebepler değil Allah’tır.

Yakınlarımızı uyarırken onun görüşleri, düşünceleri, inancı, cinsiyeti, ırkı, içinde yaşadığı toplumdaki kariyeri ayrım ya da tercih nedeni değildir. Çünkü Allah, tüm insanlığa tebliğ yapılmasını buyurur.

Allah’ın emri gereği tebliğ yapan samimi mümin, "bu kişinin düşünceleri çarpık", "bu kişinin giysileri uygun değil", "onun başı açık" ya da "şu kişi değişik bir gruba mensup; bu yüzden konuşulmaz, tebliğ yapılmaz" şeklinde düşünmez. Böyle bir düşünce Kur’an’a ve İslam’ın çıkarlarına terstir; ayrımcılıktır.

Peygamberimiz(asm), "komşusu aç iken tok yatan, [gerçek] mümin değildir", "evinizde pişen yemekten, komşunuzun hakkını verin" buyururken bize merhameti öğretir. Kendi bedenimizi beslerken, yakınlarımızı unutmamamız konusunda uyarır.

Ancak bedenin gıdasından daha fazla ruhun gıdaya ihtiyacı vardır. İhtiyacı olan insanı görmezden gelmek, ayrımcılık yapmak ya da "insanlar ne der?" diye düşünerek Allah’ı ve dini anlatmamak gibi bir tercih olamaz. Allah ahirette bunun hesabını sorar.

Komşuluk hakkını anlatırken, komşuluğun üç türlü olduğunu haber verir Peygamber(asm); "Bir hakkı olan, iki hakkı olan üç hakkı olan komşu. Bir hakkı olan, akraba olmayan gayrimüslim komşudur. İki hakkı olan komşu, Müslüman olan komşudur ki, onun hem Müslümanlık, hem de komşuluk hakkı vardır. Üçüncü hakkı olan komşu ise, akraba olan Müslüman komşudur. Bunun hem Müslümanlık, hem akrabalık, hem de komşuluk hakkı vardır." [Ebu Nuaym]

Allah ve Resulünü seven ve Onların da sevgisini isteyen ümmetine, konuşunca doğru söylemesini, emanete riayet etmesini ve komşusu ile iyi geçinmesini tavsiye eder. [Beyheki’den]

O halde, güzel komşuluk edelim ki, hakiki mümin olalım." [Tirmizi’den]

Dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren, kendimizi tüm ihtiyaçlarımıza yönelik kusursuz nimetlerin içinde buluyoruz. Örneğin; % 90’ı su olan, sindirimi kolay, her çocuğun gelişimi için en zengin gıda içeriğine sahip, en hijyenik, en uygun ısıda besin olan anne sütü…


Rezzak olan Allah her canlının ihtiyacını biliyor ve insanların faydasına olmak üzere nimetlerini bahşediyor. Nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah, kulları için çok önemli detaylar yaratıyor.


Ancak insanın hayatı boyunca sahip olacağı en önemli ve değerli nimet, Rabbi ile kuracağı samimi ve kesintisiz bir bağlantıdır. İnsanı gerçek samimiyete ve kurtuluşa yöneltecek olan bu nimeti kazanabilmek için, birtakım ahlâk özelliklere sahip olmak gerekir. Bütün güzel ahlâk özelliklerini kazanabilmek için ise içten bir niyet, dua ve samimi bir çaba yeterlidir.


Dünya, Allah’ın kullarını sınamak ve imanlarını olgunlaştırmak amacıyla hazırladığı kusursuz bir imtihan mekânıdır. Rabbimiz, insanları bu mekânda çeşitli olaylarla her an imtihan eder. Allah’ın, Kendisini hatırlatmak için yarattığı olayları, Allah’ın dışındaki varlıklara mal etmesi ve onlardan yardım beklemesi kişiyi büyük kayba uğratır. Çünkü tüm varlıkları Rabbimiz yaratmıştır ve hepsi O’nun kontrolündedir.


Her şeyi Allah verir ve tüm insanlar O’nun emrindedir. İnsan, Allah’a en yakın olduğunda, zahiren kötü olayları daha rahat atlatır. Allah’tan başka her şey ve herkes aciz ve muhtaçtır. Bu varlıkların kendilerine ait bağımsız bir güçleri yoktur, kendilerine bile yardıma güç yetiremezler. İnsan ne kadar aciz olursa, imtihanı o kadar mükemmel olur, Allah’a daha fazla yaklaştırır. Mümin bilir ki Allah’tan başka güvenilecek, yardım beklenecek bir varlık yoktur. Bu yüzden samimi müminler, yalnızca Allah’tan yardım umar ve O’na güvenirler. Allah’ın yarattıklarını Allah’tan bağımsız bir güç sahibi olarak düşünmezler. Çünkü Kuran’da Rabbimiz tüm insanlara, “şahdamarından daha yakın olduğunu” (Kaf Suresi, 16), “gizlinin gizlisini de bildiğini” (Taha Suresi, 7) haber vermektedir. İnanan insanın, içinde gizlediği sırlarını dahi bilen Yaratıcısına sığınması, samimi bağlılığın bir göstergesidir.


İnsan güçsüzün yanında olmak istemez, hep güçlüyle olmak ister. Şeytan güçsüzdür; güçlü olan Allah’tır ve “…Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım…” (Bakara Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği üzere kullarına çok yakındır. Ancak insanların büyük çoğunluğu hem kendilerinden uzak hem de güçsüz olan şeytanın yolunu tercih eder. Hem de bu apaçık düşmanın kendilerini ‘nurdan karanlıklara’ çıkaracağını da bildikleri halde…


İnsan, Allah’ın yolunu seçtiği ve O’na yakın olduğu zaman, Rabbimizin güzel isimleri üzerinde tecelli eder. “Ben şunu yaparsam Allah’ın hoşuna gider, beni sever “ diye düşünerek yaptığı davranışlar, salih amel olur; insanı olgunlaştırır; Rabbine yakınlaştırır.


Kimi insanlar kendilerine can verenin, gözetip kollayanın, sayısız nimet sunan varlığın Allah olduğunu bildikleri halde bu gerçeği göz ardı eder ve Rabbimizden uzak yaşarlar. Oysa dünya hayatında hiçbir şey, Allah’ın rahmetini ve hoşnutluğunu kazanmaktan, O’na yakın olmaktan daha önemli değildir.


“Cenab-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi kazanır? Yani; O’nu bulan her şeyi bulur, O’nu bulmayan hiçbir şeyi bulamaz, bulsa da başına bela olur.” (Bediüzzaman)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors