Toplumda, kendilerince birtakım hükümler, helaller, haramlar koyan ve böylece Allah’a şirk koşarak yaşayan müşrik bir kesim vardır. Bu insanlar, dini kendi istek, arzu ve çıkarlarına göre değiştirir, kendilerine göre yorumlar ve özünden saptırırlar. Kur’an hükümlerinde eklemeler, çıkarmalar ve değişiklikler yaparlar. Böylece Allah’a ve Peygamberimiz (asm)’a iftira atarlar. Yaşadıkları, gerçek dinle ilgisi olmayan yeni batıl bir dindir. Kur’an’da, kendi sınırlarıyla kurdukları batıl dine tabi olan bu insanlardan çok fazla ayette söz edilir:

Hiç şüphesiz Allah’a ve Resûlü’ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. (Mücadele Suresi, 20)

Din pırıl pırıl aydınlıktır, ışıktır, huzurdur, ferahlıktır. Kur’an bize aydınlığı, estetiği ve güzelliği anlatır. Ama Kur’an’ın nurundan yararlanamayan, karamsar, kâbus ruhlu kişiler, kendi kafalarındaki ve ruhlarındaki karanlıkla, adeta dumanlı, sisli, kirli, puslu bir dünya meydana getirirler ki, o din değildir.

Allah’ın adı bu insanların kalbine girmemiştir, sadece dillerindedir. Müşrik, Allah’a doğrudan yönelemez, araya aracılar koyma ihtiyacı duyar. Araya koyduğu bu aracıların, kendisine Allah Katında yardımcı olacaklarını düşünür. Oysa bunlar onu Allah’tan daha çok uzaklaştırır, şirk koşmasına neden olurlar. Müşriklerin, Allah’ın huzurunda şefaatçi olacaklarını zannettikleri aracıları putlaştırdıkları, Kur’an’da şöyle haber verilir:

Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah Katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve Yücedir." (Yunus Suresi, 18)

Müşrik Kur’an’ı bilmediği için, Kur’an ahlakına da sahip değildir. Hareketleri ve konuşmaları da Kur’an dışıdır. Kur’an’dan uzak olduğundan, onun müminlere sunduğu bütün nimetlerden, bütün ilimlerden, bütün ahlâki güzelliklerden yoksundur.

Müşrikler mutsuz ve karamsar bir ruh haline sahiptirler. Şirk koştukları için sıkıntılar, belâlar, zorluklar peşlerini bırakmaz. Bu sıkıntılar, onların azap ve aşağılanmalarının dünyadaki başlangıcıdır. Ayrıca temizlik anlayışları da yoktur, pistirler.

Tüm bu özelliklerinden dolayı, din adına ortaya çıktıklarında, insanları din ahlâkından uzaklaştıran son derece itici bir görünüm sergilerler. Din ahlâkına hizmet ettiklerini, dinsizlikle mücadele ettiklerini zanneder, fakat dine çok fazla zarar verirler. Kur’an’ı yaşamayan, Allah’ı gerçek anlamda tanımayan bu cahil insanlar, imanı tanımamış olan kişileri Kuran’dan uzak tutacak her türlü batıl inancı savunurlar. Ayetlerde de belirtildiği gibi, ’zan ve tahminle yalan söyleyen’ bu insanların ileri sürdükleri deliller de tamamen Kur’an dışıdır.

Dini henüz tanımamış insanlar, bu müşrik grubunun İslam’ı temsil ettiğini düşündükleri ve onların sürdürdüğü yaşamı itici buldukları için, iman etmekten kaçınırlar. Oysa bu kesimin gerçek dini ve Kuran ahlakını yaşamadıkları çok açıktır. Kendi ruhlarındaki karanlığı anlatan kişilerin yaptıkları yorumlar İslam değildir.

Ruhu sevinç ve Allah aşkı içindeki insanların yaptığı yorum geçerli olandır. Vicdanıyla bakan biri, bu insanların Kur’an’dan ve Kur’an ahlakından haberi olmayan cahil insanlar olduklarını ve gerçek İslam’ı değil, uydurdukları sapkın bir dini benimsediklerini anlayabilir.

Daha takva olmak adına dini zorlaştıran ama kendi koydukları kurallara kendileri de uyamayan, bu sebeple de dünya hayatında şaşkınca dolaşan müşriklerin ahiretteki şaşkınlıkları çok daha fazla olacaktır:

(Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah’a andolsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) (En’am Suresi, 23)

Hepimiz, dünya hayatında yaşadığımız olaylar karşısındaki davranışlarımızla, ahlâkımızla ve kalbimizdeki niyetle imtihan oluyoruz. Yalnızca "iman ettim" demek kesinlikle yeterli değil; imanımızı davranışlarımızla da ispat etmemiz gerekiyor. Çünkü hesap gününde gizli ya da açık, hayatımızın tüm detayları ortaya dökülecek, çok hassas bir sorgulanma yapılacaktır. Bu hesapta insan,"… bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar" (Nisa Suresi, 49) bile haksızlığa uğratılmayacaktır.

Dünya hayatında yaptıkları iyilikleri ağır basanlar, sonsuz nimetler ve güzelliklerle cennet yurdunda ağırlanırken, kötülüğü yol edinenler sonsuz azap yurdu cehenneme yerleştirileceklerdir. Çünkü Yüce Allah, bu kısa dünya hayatını insanları imtihan ederek, iyi ve doğru olanları ayırt etmek için yaratmıştır.

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı... (Mülk Suresi, 2)

Bediüzzaman, dünya hayatının geçici olduğu ve insanın dünyada iken ahiret için ciddi bir çaba içinde olması gerektiği konusunu şöyle açıklıyor:

“Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde ebedi hayatına lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. (Sözler, s. 277)

Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi, Allah’ın başta akıl ve vicdan gibi üstün özelliklerle nimetlendirdiği insanın yaratılış amacının, bu kısa dünya hayatının geçici yararlarını elde etmek olmadığı çok açıktır; gerçek hedef, sonsuz ahiret güzelliğini kazanmaktır.

İnsanların büyük kısmı daha çok mal sahibi olmak, bir kısmı daha çok saygı görmek, bir kısmı daha güzel görünümlü bir eş bulmak, bir kısmı da mesleğinde en başarılı kişi olarak tanınmak amacıyla çaba harcar. Ve bu hedeflere öylesine kilitlenmişlerdir ki, bu oyalanma onlara ölümün ardından karşılaşacakları gerçekleri tamamen unutturmuştur.

Bu büyük yanılgıya Bediüzzaman’ın cevabı, ölümün, yapılanların karşılığının alınacağı yere geçiş aşaması olduğudur:

“Kainattaki yok olma, ayrılık, yokluk zahiridir. Gerçekte ayrılık yoktur, kavuşma vardır. Yok olma ve yokluk yoktur, yenilenme vardır. Ve kainattaki herşey bir çeşit sonsuza kadar var olma başarısına sahiptir. Ölüm, bu geçici alemden sonsuz aleme gitmektir. Ölüm, hidayet ehli ve Kur’an ehilleri için öteki aleme gitmiş dost ve ahbaplarına kavuşma vesilesidir. Hem hakiki vatanlarına girmeye araçtır. Hem dünya zindanından cennet bahçesine bir davettir. Hem Rahman-ı Rahim’in fazlından kendi hizmetine karşılık bir ücret almadır. Hem hayat vazifesinin zorluğundan bir terhistir. Hem kulluk ve imtihanın talim ve talimatından bir paydosdur.” (Sözler, s. 765)

İnsan dünya hayatında elbette ki, iyi bir iş, iyi bir eş ve aile ya da ev sahibi olmak isteyebilir. Önemli olan, bunları hayatın amacı haline getirip, gerçekte düşünmesi gereken önemli konuları unutmamasıdır. Bunlara sahip olmak için çalışırken, yaratılışının asıl amacının Allah’a iyi bir kul olmak olduğunun bilincinde yaşamalıdır. Rabbimiz birçok Kur’an ayetinde, insanları bu gerçek konusunda uyarıyor;

Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)

Dünyadaki en muhteşem güzellikler dahi cennetteki zenginliğin yanında son derece basit kalacaktır. Dünya mükemmel bir imtihan ortamıdır ancak eksik ve kusurludur. Rabbimiz bu eksiklikleri, samimi müminlerin cennet özlemi duymaları için bir hikmetle yaratmıştır.

Gerçek güzellikler, eğlence ve mutluluk, Kur’an’da bir şölen yeri olarak tarif edilen cennettedir; Allah katında kazanılacak ödül, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır.
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslam’a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah’ın Katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi, 11)

Bu ticaretten kârlı çıkabilmek için ise dünyada vicdana baskı yapmamalı, onun sesini boğmamalı; vicdanı her an diri tutmalı. Mahkeme-i Kübra’dan önce, kendi vicdanımızda beraat etmeye bakmalı!

Suçlu, Vicdanında Beraat Edemez

26 Mar 2013 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam


"... gerçekten nefis, Rabbimin kendisini esirgediği dışında var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53)


En büyük düşmanımız şeytan ve kendi nefsimizdir. Her ikisi de sürekli kötülüğü fısıldar. İnsana her zaman kıskançlık, öfke, intikam, sevgisizlik, merhametsizlik, saygısızlık gibi kötü ahlâk özellikleri kazandırmak ister.


İnsanın kendisine kötülük eden biriyle iyi geçinip, iyilik eden birinden uzaklaşması, mantıklı bir açıklaması olan davranış değildir. Ama imanı yaşamayan insan, kendisine kötülük eden nefsiyle iyi geçinip, onu tatmin etmeye çalışırken, müminlerin asıl dostu olan, onlara hayır yolları açan Allah’tan uzak yaşar.


Nefsi şeytanın etkisi altına girmiş insan, vicdanının uyarılarına kulak tıkayıp, nefsinin ’istek ve tutku’larına teslim olur. Ahireti düşünmeyip dünya hayatına yönelen kimse, elde edeceği geçici nimetlere ve sahip olduğu her şeye hırs ve tutkuyla bağlanır. Sanki ölüm ve ahiret çok uzakmış gibi yaşamaya başlar. Nefsinin heva ve heveslerini tatmin etmek adına, içgüdüleriyle sürdürdüğü bu hayat, insanı sonsuz azaba sürükler. Bir Kur’an ayetinden nefsin istek ve tutkularının, cennete kavuşmanın önünde engel olduğunu anlıyoruz;


Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa,
Artık şüphesiz cennet, (onun için ) bir barınma yeridir. (Naziat Suresi,40-41)


Dünya hayatına yönelik hırs ve bencil tutkular, insanın kalbini karartır. Üzerindeki giysisi kirlendiğinde hemen temizleyen insan, kirlenip kararan kalbini temizlemeye ihtiyaç duymaz. Her yanlışında biraz daha kararan kalp, sonunda kömür gibi bir hal alır ve insanı zillete düşürür;


Kötülükler kazanmış olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 27)

Vicdan ise, Allah’ın ilhamıyla, insanın doğruyu bulabilmesini sağlar. Hayatı boyunca başka bir yol göstericisi olmasa da, vicdanının insana sürekli doğruları fısıldaması, Allah’ın çok büyük bir nimetidir. Ancak çoğu insan, kendine ya da çevresindeki insanlara çeşitli mazeretler ileri sürerek vicdanının sesini bastırır, boğar, nefsinin isteklerini tatmine çalışır. Kendisini her ne kadar bu mazeretlerine inandırmaya çalışsa da, vicdanı rahat değildir. Allah’a ve kendisine karşı takındığı bu samimiyetsiz tavır, hem dünyada, hem de ahirette dönüşü olmayan bir azaba dönüşebilir. Bu durumla karşılaşmaktan kurtulmanın yolu ise, Allah’ın kullarına büyük bir nimet olarak yarattığı vicdanın sesine uymak ve O’nun rızasını kazanabilecek şekilde dürüst ve samimi bir ahlâk göstermektir.


Vicdanlı kimseler için, kurtuluş yolu her zaman açıktır. Allah, gafletten kurtulmanın yollarını Kuran’da ayrıntılı olarak bildirmiştir. Nefisteki bencil ve haris duygulardan sıyrılmak, tutkulardan arınmak en önemli çözüm yoludur.


“Hiçbir suçlu kendi vicdanında beraat edemez.” Juvenal

Mutsuzluğun Gerçek Sebebi Nedir?

22 Mar 2013 In: Yaşam

Sevgisizliğin günümüzde tüm dünyayı sardığı, insanların birbirlerine gittikçe daha da yabancılaştığı çok açık bir gerçek. Cadde ve sokaklarda insanlar göz göze gelmiyor hatta birbirinin yüzüne bakmıyor. Samimi sevgi insanların ellerinden alınmış durumda ki bu, insanın ruhunun alınmış olması gibidir. Çünkü kişi sevgiyi yitirdiğinde adeta içi boşalır, manevî anlamda tükenir.

Etrafta hep soğuk ve donuk yüzlere rastlıyorsunuz. Sevginin ‘s’si yok. Oysa sevgi ve aşk hayatın gerçekleri. Allah sevgisi ve o sevginin türevleri olan diğer sevgiler, Allah’ın kulları için yarattığı büyük nimetler.

Günümüzde gençler de mutlu değiller; çoğu mutluluk taklidi yapıyor. Evde, okulda, iş hayatında gençler sürekli sorunlar yaşıyorlar. Birçoğu sevgisizlikte artık yılmış durumda.

Gençler şükredemiyorlar. Örneğin çevresindeki pek çok şeye duyarsız kalan genç, arkadaşının kendisininkinden daha gelişmiş olan bilgisayarı karşısında ıstırap çekiyor. Ya da bir arkadaşında gördüğü yeni bir giysi, onun canını yakıyor; mutsuzluğu için yeterli oluyor.

Çoğu genç sürekli sıkıntılı, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, karamsar ve her şeyden şikâyet eden bir ruh haline sahip oluyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor ve başta ailesi olmak üzere herkeste bir kusur buluyor.

Arkadaşlarıyla dışarı çıktığında, ufak bir kıvılcımla aralarında gerginlik yaşanabiliyor. Genç barda alkolle bitkinleşiyor, sigara dumanıyla sersemleşiyor. Unutkan, bıkkın, asabi, alıngan oluyor, dikkat bozukluğu ve korkular yaşıyor. Yediğinden içtiğinden zevk almıyor, müziği beğenmiyor. Eğlenmek yerine acılar yaşıyor. Mutlu olmak için gittiği mekânlarda parasını ve zamanını tükettiği gibi, mutluluğunu da tüketiyor. Eve döndüğünde ise anne ve babasıyla tartışıyor.

“Ben neden böyle huzursuzum? Neden bu denli acı çekiyorum?” diye düşünmüyor. Bu acının kaynağını sorgulamıyor.
Oysa acının, mutsuzluğun kaynağı çok açık; Allah’tan uzak yaşamak.
.
İnsan imanı yaşamadığında para, yiyecek, içecek, zenginlik, kısacası her şeye sahip olsa da bir türlü mutlu olamaz. Elde ettiği her şeyi bir gün yitirebileceği korkusu içinde huzursuz bir yaşam sürer.

Sevgiyi yitirdiğinde, insanın içinde korkunç bir boşluk meydana gelir ve artık yitirilenlerin yerini sıkıntı, azap, korku, gerginlik, kuşku ve panik alır. Bu acıdan kurtulmak için de birçok insan ya uyuşturucu ya da aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmaya başlar. Ve doğaldır ki sonuç da çok kötü olur.

Şans oyunlarına yönelmenin, içki, sigara ve uyuşturucu bağımlılığındaki artışın en önemli sebeplerinden biri genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin, fakir ayrımı olmaksızın insanların birçoğunun yaratılış amacından uzak yaşamasıdır. Madde bağımlılığı, uyuşturucu haplar ve sinir ilaçlarının çok yoğun tüketilmesinin kökeninde dinin insanlara mutluluk veren yönünü görmeme vardır. Dini yaşamamanın verdiği acılardır bunlar.

Dünya hayatının bir imtihan mekânı olarak yaratıldığını düşünmeyen, Allah’ın her şeyi bir hikmet üzerine yarattığına iman etmeyen insanlar, şeytanın da telkinleriyle umutlarını tamamen yitirir, mutsuz yaşarlar.

Oysa şeytanın verdiği her zehrin panzehiri vardır; o ecza dolabında hiç eksik yoktur. İnsanın yapması gereken, "Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisine dua ettiği zaman icabet eden..." (Neml Suresi, 62) ayetinin bilincinde olarak, her ne durumda olursa olsun hacetlerin bitirilmesi, ıstırapların giderilmesi için tek merci olan Allah’a güvenmek ve samimiyetle dua etmektir. "...Oysa siz, onların umud etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz..." (Nisa Suresi, 104) ayetiyle Allah, insanlara rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Cahiliye insanlarının, umutlarını sürekli kılacak sağlam bir güvenceleri yoktur. Bu yüzden ufak bir olayda bile ümitsizliğe kapılırlar. İman edenler ise tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a duydukları güven nedeniyle, en zor zamanlarda bile umutlarını güçlü tutarlar. Hep umutlu olabilmek stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir hayat demektir.

Sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilen bir insan için, sabah uyanabilmek dahi çok büyük bir nimettir. Adım atabilmek, yürüyebilmek, konuşup düşünebilmek bu kişi için büyük bir mutluluktur. İnsan nimetlerin değerini genellikle kaybettiğinde takdir eder. Ancak samimi inanan insan bu nimetleri verenin Allah olduğunun ve dilerse geri alabileceğinin şuurunda olduğundan, elindekilere şükreder. Müminin mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Ömürlerini Allah’a kulluktan uzak geçirmiş olan, sadece ‘iyi’ yaşamayı amaç haline getiren kişilerin aksine inananlar, endişeden, korkudan, güvensizlikten uzaktırlar. Çünkü isteklerini insanların değil, Allah’ın yerine getireceğini bilir, Allah’ın beğendiği gibi bir hayat sürdüklerinde, kendilerine en güzel karşılığı vereceğini umut ederler. Allah’ın nimetlerinden biri olan sevgiyi bu bilinçle, derin ve güzel yaşarlar.

Sevgisiz insanlar hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çökerler. Sürekli hata yapan, suç işleyen ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşayan bu kimseler için de ciddi ve yararlı olacak işler yapmak gerekir. Güzel ahlâka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin güzelliğini anlatmak önemlidir. Her şeye Allah aşkıyla bakmak, dünyadaki güzel ve mutlu yaşam için esastır.

İnsanın en büyük destekçisi Allah’tır. İnsan için, Allah’a yakın olması ve O’na dayanmasından daha büyük destek yoktur. Nötr ve kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik desteğin yararı olmaz. İnsanı korku, panik ve depresyondan uzak tutacak, kalbine şifa olacak tek şey, Allah’a sarılmaktır. O’na yakın olmak, O’na sığınmaktır.

Kalpler Allah’tan uzak kaldıkça körelir, kararır; Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’a ve Kur’an’a sarıldığında kalpler huzur bulur; Allah’ı zikrettikçe kalpler mutmain olur. Allah tek sevgili hale getirilmeden mutluluk yaşanmaz.

Ruhun Gıdası Samimiyet

19 Mar 2013 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

İnsanın samimiyeti zorluk zamanlarında açığa çıkar. O zor zamanlarda yaptığı dine aykırı davranışlar, kendince ne kadar mazeret sayıp dökse de, kişinin samimiyetini şüpheli kılar. Rabb’imizin, “Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.” (Al-i İmran Suresi,167) ayetiyle de bildirdiği gibi, kalbindekiyle söylediği birbirini tutmayan kişiler imana değil, küfre yakın olanlardır. Bu kişiler, Allah’ın “gizlinin gizlisini bilen” olduğunu unutmakta ve diğer müminleri aldattıklarını zannetmektedirler. Oysa Allah, Kur’an’da bu insanların içinde bulundukları ruh halini ve insanlara “şahdamarından daha yakın” olduğunu haber verir:
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)

İnanan insan ise, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşatmış olduğunun bilincindedir ve her durum ve şartta dinin ve müminlerin çıkarlarını gözeten davranışlarıyla samimiyetini kanıtlar. Allah Katında geçerli olanın, yalnızca O’nun rızasını hedefleyerek yaptığı salih amelleri olduğunu kavramıştır. Samimi mümin kötülüklerden arınmıştır; saflığı ve masumiyeti davranışlarına yansır.

Gerçek samimiyet konusuna Kur’an kıssalarında pek çok örnek verilmiştir. Bütün peygamberler, oldukça zorlu imtihan ortamlarında yaşamışlardır. Samimi davranışlarıyla Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olan Allah’ın elçileri, tüm müminlere de örnek olmuşlardır.

Hz. Musa(as)’ın, kardeşi Hz. Harun(as) ile birlikte, Firavun’a giderek, halkına zulmeden bu zorba yöneticiye hak dini tebliğ etmesi, onun Allah’a duyduğu samimi teslimiyetin en önemli kanıtıdır. Hz. Musa’nın kendi yaşamını hiçe sayarak, sapkınca ilahlık iddiasında bulunan Firavun’a gidip, "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir…" (Şuara Suresi, 28) sözleriyle onu dine davet etmesi, samimi iman konusunda en güzel örneklerden biridir.

Rabb’imiz tüm insanlara "samimi kullarının kurtuluşa ereceği" müjdesini verir. Bu nedenle müminlere düşen, Allah’a bağlılığını ve samimiyetini artırmak olmalıdır.

Kişinin, Allah’ın herşeyi gören ve işiten olduğunu ve ahirette yapayalnız hesap vereceği gerçeğini unutması ve yalnızca insanların hoşnutluğunu hedefleyerek hareket etmesi samimiyetini zedeler. Tüm nimetleri, Allah bir rahmet olarak kendisine sunmaktadır ve sahip olduğu bu nimetleri de yine O’nun yolunda kullanmalıdır. Mümin zaman zaman gaflete kapılıp hata yapabilir. Ancak böyle bir gaflet anında Allah’a sığınmalı ve mutlaka Kuran’a uygun davranışlarda bulunmalıdır.

Samimi olan insan, Allah’ın koruması altındadır. Bu nedenle yaptığı hatalar onu küçük düşürmez. Toplumdaki küçük düşme, haksızlığa uğrama gibi kavramlar, şeytanın insanlara verdiği vesveselerdir. Mümin için önemli olan, insanların gözündeki değil, Allah Katındaki değeri ve yalnızca O’nun bağışlaması ve hoşnutluğudur. Mümin yaptığı her hatadan sonra Allah’a yönelir, bağışlanma diler ve tevbe eder. Çünkü dünyada da, ahirette de ceza ve ödülün yalnızca Allah’tan olduğunu bilir. Hatasını fark ettiği an telafi edip, Allah’ı razı etmeye çalışması, kişinin samimiyetin kanıtıdır. Bağışlaması bol olan Rabb’imiz bir Kur’an ayetinde şöyle buyurur:

Rabbiniz sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisi’ne) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır. (İsra Suresi, 25)

Rabb’i için yaşayan, Kur’an’a tam tabi olan, Allah’a aşkla bağlanan, Resulünü aşkla seven, samimi ibadet ve kulluk için çaba gösteren insana en güzel müjde Allah Katındaki karşılıktır. Allah’ın, samimi kulu için vaad ettiği "üstün rızık", hem dünya hem ahiret nimetidir. Allah’ın kurtuluş için gösterdiği en önemli yoldur samimi olmak.

Samimiyet, ağzın söylediğini, kalbin ve beynin onaylamasıdır. Kalp hasta ise tedavisi Kur’an ve samimiyettir. Kişi, Kur’an’a uyar, samimi olursa -Allah’ın dilemesiyle- hastalıktan kurtulur.

İnsan bilgisiz olabilir, deneyimsiz hatta saf olabilir. Ancak kişinin Allah’a samimiyetle bağlı olması çok önemlidir. Allah, Kendisi’ne yönelmek isteyen kullarına mutlaka doğru yolu gösterecek, onları hidayete ulaştıracaktır. Rabbimiz insanlardan samimi olmalarını istemektedir; samimi olan kullarına bütün yollarını açacaktır. Allah Katında üstünlük özelliği olan ‘takva’ya sahip olmak için çaba gösterip, din ahlâkını iyi yaşamaya çalışmak, Allah’ın hoşnutluğunu amaçlamak… Ruhu besleyen budur. Geçici olan bu dünyada en güzel şey işte budur.

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)


Samimiyet, Allah aşkından kaynak bulur. Ancak belli bir sınırı yoktur. Samimiyet, içinde yaşadığımız dört duvardan bizi aydınlığa çıkarır. Artıralım ki ruhumuz açılsın, kalplerimiz şifa bulsun…

Boş Söz İşitmezler Orada

18 Mar 2013 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir. Onda ‘boş bir söz’ işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır. (Meryem Suresi, 61, 62)

İman sahiplerinin ve inkârcıların hayatları gibi ölümlerinin de aynı olmayacağını haber veriyor Kur’an. Allah’ın sınırları içerisinde ve O’nun rızasını gözeterek yaşamış samimi müminin canı melekler tarafından güzellikle ve "selam" ile alınıyor. O an onun için ızdırap ve acı olmadan, yumuşacık. Canının alınış şeklinden, yaşayacağı olayların zincirleme olarak güzel gideceğini anlıyor. Ahirette de “önünde ve sağ yanında parıldayan nur” bulunuyor.

“Cennet takva sahipleri için uzakta değildir, o gün yakınlaştırılmıştır” buyuruyor Allah. Bu, Allah’ın vaad ettiğidir. Gönülden Kendisine yönelip dönen, hükümlerini koruyan, görmediği halde, Rahman’a karşı içi titreyerek, samimi olarak korku duyan, içten Allah’a yönelmiş kalp ile gelen kullarına vaadidir.

Cennete ve cehenneme insanlar bölük bölük sevk ediliyorlar. Her ikisinde de kapılar açılıyor ve bekçiler karşılıyor insanları. Ancak iki tarafın bekçilerinin karşılama sözleri birbirinden farklı. Cennete girenlerin de karşılayanların da sözleri olumlu; iç açıcı karşılanıyorlar.

“Ona esenlik, barış ve selamla girin”... Selam vererek giriyorlar cennete. Karşılayan melekler de onlara selam veriyorlar. Onlar, ”Allah’a hamdolsun” diyor, şükrediyorlar.

“Bu ebedilik günüdür” diyor melekler, “artık sonsuzsunuz”. İçeriye girildiğinde sonsuzluk başlıyor; artık oradan çıkış yok. Kapıları, girildikten sonra sonsuza kadar kilitleniyor. Ancak bu tutsaklık değil, sonsuzluğa kilitlenmiş alabildiğine özgürlük. Ve ölüm sonsuza kadar öldürülüyor.

“Orada her diledikleri onlarındır.” Akla gelen her şey; nimetler, güzellikler.

Dahası akla gelmeyenler de. "Katımızda daha fazlası da var” buyuruyor Rabbimiz. Cennette sunulacak nimetler Peygamberimiz (asm)’ın da bir hadisinde bildirdiği gibi, "hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen birtakım nimetler" olacaktır. İnsan ise sınırlı aklıyla, müjdelenen nimetlerin çeşitliliğini, eşsiz güzelliklerini tam olarak hayal edemeyebilir.

O güzelliklere kavuşmak için Peygamberimiz (asm), çok güzel dua ediyor: "Senden beni kazâna râzı kılmanı, ölümden sonra yaşamanın serinliğini istiyorum. Senden yüzüne bakmanın lezzetini; Sana kavuşmanın şevkini istiyorum." (el-Camiu’s Sağir)

Dualara icabet ediyor Allah. Cennette hoşa giden her şey var. Cennet ehli çok güzel. Sohbet ortamları çok güzel. En büyük zevk ise Allah’ın rızasını kazanmış olmak.

Orada en büyük nimet Allah ‘ı sevmek. Cennette en büyük aşk, Allah aşkı; ne cennet çeşmesi, ne cennet bahçesi.

En büyük müjde ise Allah’ın tecelli edecek olması. "Müminler Rabblerine bakar dururlar" buyruluyor Kur’an’da. Ve Rablerinin onlara sözlü selam verdiği... Allah samimi kulları için böyle bir güzellik meydana getiriyor.

Cennette boş bir söz işitmiyor kimse, sadece "Selam". Boş söz insanı sıkıyor, rahatsız ediyor. Dünya hayatında her nereye gitsek boş söz işitiyoruz. Sokakta, eş-dost arasında, televizyonda...

"Dilinize daima sahip olunuz O sizi saadete götürebileceği gibi felâkete de götürebilir" diyor Hz. Ali (ra). Kalp kırıcı, aşağılayıcı, vesvese veren, ümitsizliğe sevk eden, dürüst olmayan, olumsuz konuşmalar en güzel ortamı rahatsız edici hale getiriyor. Oysa samimi bir iltifat, onore eden, ümit veren içten bir konuşma ise kimi zaman maddi nimetlerden çok daha önemli.

Cennette müminler son derece rahat ortamlarda karşılıklı sohbet ediyorlar. Allah’ın cennetine kabul ettiği samimi kullarıyla sohbet, yalandan, boş ve olumsuz konuşmadan uzak olmak müminler için çok büyük ahiret nimetidir.

Peygamberimiz (asm) de cennetteki konuşmaların güzelliğine şöyle dikkat çekiyor:

"Ehli cennet öyle bir kimsedir ki: Allah onun iki kulağını insanların kendisini hayırlı senası ile doldurur. Ve o da onu duyar..." (Ramuz el-Ehadis-1, s.z 155/2)

Cennet sözü "Selam", dünyada Cennetin bir anahtarı. Şöyle buyuruyor Peygamberimiz (asm); “İman etmedikçe Cennete giremezsiniz: birbirinizi sevmedikçe, olgun bir îmana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayınız!…” (Müslim, Îman, 93)

Selam kalpleri ısındırıyor, sevgiyi artırıyor. Sevgiyle iman olgunlaşıyor ve yürüdüğü yol insanı Rabbinin rızasına, rahmetine ve Cennetine ulaştırıyor.

Allah, ‘Selam’ ismini kulunda tecelli ettiriyor, onu her türlü tehlikelerden selamete çıkarıyor, umudunu gerçekleştiriyor, ‘sözlü selam’ının müjdesini veriyor.

Ey bütün kapıları açan Rabbim! Kapında “Selam” ile karşılanan, sonsuza kadar da kutlu, güzel yaşama ve dirlik temennisi olan ‘Selam’ı işiten kullarından kıl bizi... Dünyada da ahirette de sohbetlerinden nur akan, aşk akan, merhamet ve sevgi akan kullarından...

"(Onlar) dünyada nasıl olduklarını ve Rablerine ibadetlerinin nasıl olduğunu, geceleri nasıl ihya ettiklerini, gündüzleri nasıl oruç tuttuklarını, dünyanın zenginliği ile fakirliğinin nasıl olduğunu, ölümün nasıl olduğunu ve nasıl cennet ahalisinden olduklarını konuşup müzakere (ve sohbet) ederler." (Tezkireti’l Kurtubi, s. 326/565)

Kendime Yine Diyorum Ki...

16 Mar 2013 In: Tefekkür

“Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.” (17. Söz)

Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendim için bir iyiliğe güç yetiremem. O’nun rahmetine, şefkat ve merhametine muhtacım. Başkalarına iyilikleri tavsiye ederken kendini unutanlardan olmamak için, önce nefsimi ıslah etmek için kendime şöyle diyorum;

Sen muhtaçsın, acizsin. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güç sahibi Rabbine çağrıda bulun, dua et.

Dua etmene izin vermişse, mutlaka kabulünü de murad etmiştir.

Sonucu beklerken sabrını... Sonuca şahit olduğunda da şükrünü ilave et.

Kendime diyorum ki;

Tevekkül ve tefekkür; her ikisi de kalbini Rabbine bağlar. Tevekkül ve tefekkür ettikçe şükret ki; artsın. Dahasını iste; dua et ki, devamı gelsin.


Kendime diyorum ki, Mevlâna gibi;

“Kapı açılır, Sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman? Bilemem! Yeter ki o kapıda durmayı bil! Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı."

Nasıl açılır kapalı kapılar peki?.. Allah’a halisane teslim olarak, tevekkül ederek, sabrederek, ümitvar olarak, sığınıp dua ederek. Rabbinle arandaki yakın bağlantı, karanlıklarda soluksuz kalmaktan korur seni. O’ndan uzak olduğunda zayıf düşersin. Her karanlıkta, merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın lütfuyla bir ışık görür, Fettah sıfatının tecellisine şahit olur, aydınlığa kavuşursun.

Allah zorluklarla imtihan eder ancak güç yetirebileceğimizden fazlasını yüklemez. Zorluk verdiğinde ondan çıkış yolunu da açar. Merhamet edenlerin en merhametlisidir Allah ve bir kapıyı açmadan diğerini kapamaz.


Kendime diyorum ki;

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha, 3) ayetinden öğüt al. Ya darılırsa?..

O’nu darıltmak, Allah’ın sana karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. Bu, cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir.


Kendime diyorum ki;

Öfkenin seline kapılma. Öfke insanı yer bitirir, ruhunu kavurur.

İbn-i Ömer (r.a.)’dan rivayetle Peygamber(asm) şöyle buyuruyor:

"Bir (mü’min) kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur." (İbn-i Mace)

Öfke aklı yener. O halde öfkeni yen.

Kendime diyorum ki;

Vefalı ol! Vefa, Rabbine verdiğin söze sadık kalmak, ahdine ihanet katmamaktır. Ne acı; çıkar bittiğinde ilişki de bitiyor. Sen gerçek dostluğu, vefa, sadakat ve merhameti gönülden yaşa, yaşat.

Vefa tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Vefa ve sadakat, hayatın süresince ihtiyaç duyduğun ve sana Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular senin silahındır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır.

Peygamberimiz(asm)’ın, kulun Allah ile olan ahdi konusundaki duası senin de duan olsun:

“Allah’ım! Ben Sen’in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum!" (Buhârî, Deavât, 16)


Kendime diyorum ki;

Allah’ın hoşnutluğunu hedefliyorsan, seve seve malından canından geç; bedenini ve ruhunu Allah’a emanet et. O’nun rızasını hiçbir dünyevi nimete değişmemek, bu uğurda her şeyi feda edebilmek; bu, dünya hayatındaki en büyük erdemdir. Bu şehit olmaktır.

Kendime diyorum ki;

’O Gün’, o kitap küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-dökecek unutma! Bak ne diyor Kur’an;

(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: "Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?" Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 49)

Allah insanı yaratırken nefsini de düzenlemiş ve ona ’fücur’ ilham etmiş. ‘Fücur’; "günaha ve isyana girişmek, fâsık olmak, yalan söylemek, haktan yüz çevirmek, ahlaki çöküntü, takvanın zıddı" anlamlarına geliyor. Fücur, insan nefsindeki olumsuz özellikler. Kur’an nefsin özelliklerinden şöyle söz ediyor;


"Nefse ve ona ’bir düzen içinde biçim verene’,
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla,bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)


Ayetlerden anlaşıldığı üzere, nefsinin kötülüğünü kabullenip, onu arındırıp temizleyen insan kurtuluşa ve sonsuz mutluluğa ulaşacaktır. Ancak burada insana nefsinin yanı sıra, ondan sakınmayı sağlayacak bir özelliğin daha ilham edildiğini görüyoruz. Bu, insanın vicdanıdır. İnsana her zaman iyiliği emreden vicdan, hep doğruyu gösteren bir pusula gibidir. Kur’an’ın belirlediği vicdan anlayışı, toplumda bilinenden daha farklıdır, yüzeysel değildir. Kur’an, vicdanı kullanarak Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesini emreder. Onun sesini dinleyenler, kurtuluş bulurlar.

İnsanlar genellikle vicdanlarına baskı yapar, vicdanlarını boğarak yaşarlar. Samimi olmalı insan; vicdanını kullanırken içinde baskı olmamalı. Aleyhine de olsa, çıkarlarına da dokunsa mutlaka vicdanından yana olmalı. Nefsi, kötü davranışları kolay ve güzel gösterse de yanıltmasına ve kötülüğe sürüklemesine izin vermemeli.

İnsanları üzmek, tedirgin etmek korkunçtur. İnsanın, bulunduğu ortama huzur vermesi, samimi sevgi göstermesi, dozunda konuşması gereklidir. O sebeple vicdanı kullanmak önemli bir ibadettir.

Etrafa çok samimi ve akılcı bakmalı. Allah her şeyi görür; insanlar görmüyorsa da Allah görür. İnsanların görmediği yerde de Allah’tan korkmak çok önemlidir. Bu yüzden vicdanı sürekli diri tutmalı.

Şuur sahibi olduğu andan itibaren insan, vicdanının söylediklerinden sorumlu. Hayatın her noktasında, sabah kalktıktan itibaren akşama dek binlerce kez vicdan kullanılır. Çevresindeki olayları idrak edebilen insan, nefsi ile vicdanını ayırt edebilecek kabiliyeti ve vicdanına uyabilecek iradeyi kazanmış demektir. Artık bundan sonra tercih ettiği yola göre sorgulanır ya ebedî mutluluğa lâyık olur ya da ebedî mutsuzluğa sürüklenir.

Bediüzzaman bedenin ruhla, ruhun da vicdanla lezzetlendiğini, vicdanın sonsuzluk için yaratıldığını söylüyor. Şöyle diyor Üstad;

“İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur.” (29. Söz)

İnsan ihlâs ve samimiyeti kazandığında vicdanın kapısı sonuna kadar açılır. Artık dinlediği yalnızca vicdanının sesidir. Sürekli vicdanın sesini dinlemek ise -Allah’ın dilemesiyle-cennet ehli olmanın işaretidir.

“Vicdanda firdevslerin kapıları açılır. Dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız eder pervâz ü perdâz(kanat çırpar), olur şehbâz ü şehnâz(yüksekçe uçar), yelpez(yelpaze) namaz ü niyaz.” (Kastamonu Lâhikası)

Kusursuz yaratılmış imtihan ortamında, bir hikmet üzere kusurlu yaratılmış insanın yaptığı her hata, sınanması, eğitilmesi ve ibret alıp olgunlaşması içindir.

İnsan kendini kusursuz gördüğünde -Kur’an’ın ifadesiyle-azgınlaşır. Gaflet insanı mahveder. Kendini eleştirmeli, kusurlarını ve aczini kabul etmesi lazım ki, insan kendini geliştirip, mükemmele ulaşabilsin.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn) sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğü emreder—ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” (Yusuf Sûresi, 53) dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?"

"Nefsini ittiham eden(suçlayan), kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder(sığınır). İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstahak olur."

Peygamber(asm), kusurunu itiraf edene dahi "Dön git, tevbe et. Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur." buyururken insanların, başkalarının kusurlarını araştırmaları hatadır. Ki mükemmel insan yoktur; bizler her an hata yapabilecek varlıklarız. Diğer insanlarda kusur aramak yerine, öncelikle kendimizi gözden geçirmeliyiz.

Hata içindeki insanın ise kendisine değil, yaptığı kötülüğe düşman olmalı, onun için dua etmeli. Peygamber(asm) gibi merhamet etmeli. İçki içtiği için bir sarhoşa, "Allah seni rezil rüsvay etsin!’ diyen Müslümanları, "hayır, sakın böyle demeyiniz, ona karşı böyle yapmakla (sövüp saymakla) şeytana yardımcı olmayınız" diyerek uyaran Peygamber(asm) gibi.. (Buhârî, "Hudûd", 35)

Hz. Aişe (ra) anlatıyor: "Ey Allah’ın Resûlü, sana Safiyye’deki şu şu hâl yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve ’öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti.’ buyurdu." Hz. Aişe şöyle devam ediyor: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: ’Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz veya fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!’" (Ebu Davud, "Edeb", 40; Tirmizi, "Sıfatu’l-Kıyame", 52)

Allah’ın belirlediği kadere tâbîdir insan; hayatının başına dönse aynı hataları yine yapar. Allah pişman olması için onu yaratmıştır; hayır vardır. Yaptığı hatadan ibret aldığında bağışlanma diler, tevbe eder, aczini görüp Allah’ın kudretini gereği gibi takdir eder; Rabb’ine yönelir. Dolayısıyla hataları, inanan insanın hem Allah’a olan yakınlığının hem de imanî derinliğinin artmasına vesile olur.

Her musibetin ardında bir hikmet ve hayır vardır. Tümü, Allah’ın kulları için özel yarattığı olaylardır. İnsan bunun bilincinde olduğunda karamsarlığa, mutsuzluğa kapılmaz.

Her türlü kusurdan, noksan sıfatlardan, aczden, hatadan münezzeh olan yalnızca Allah’tır. Şânı yücedir, delili açık ve engindir. Celâl sahibidir. O, varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-Vücud ki, benzeri asla yoktur. O’ndan başka her şeyin varlığı ve yokluğu eşittir, Kendisi ise kâinattaki varlıkların mahiyetleri gereği olan kusurlardan pâk ve berîdir.

"Ya Rabbi! Halimi görüyorsun, çaresizliğimi biliyorsun. Gizli yalvarışımı duyuyorsun, beni Sen’den ümit kesenlere katma. Kusuruma bakma, daha fazla bekletme, ümitsizliğe atma. Rahmetine güvenim tamdır. Gönlümdeki aşk ateşini yandır. Beni sevgine kandır, sevgini eksik etme. Sen’in büyüklüğün önünde boyun eğdim, secdeye kapandım, beni bağışla." Hz. Ali (r.a.)

 

Iman... İnsanın sahip olabileceği en büyük nimet. İnsanı ümitsizliğe, üzüntü, keder, sıkıntı, stres ve öfkeye kapılmaktan, gelecek kaygısı, korku ve tedirginlik gibi zarar veren etkenlerden uzak tutar. İman ümittir ve insana kâfidir.

İnsan hep ümitle yaşar, Rabbinin rahmetini umut eder. Nasıl keser ki umudunu? Kulunu yaşatan, ona soluk aldıran, düşünme yeteneğini veren, görmesini, işitmesini, yürümesini, koşmasını sağlayan, sağlıklı yaşatan, güldüren, sayısız rızık bahşeden Yüce Allah’tır. Bütün bu nimetler görmezden gelinir, nankörlük edilir mi? İman sahibi, bir nimet kaybı sırasında bile Allah’tan umut kesmez. Yaşadığı zorluktaki hayır ve hikmeti görmeye çalışır; gönülden teslim olur, zorluğun ardından gelecek kolaylığı bekler.

Allah’a teslimiyet, kesin bilgi ile iman etmenin en önemli şartıdır; İslam teslimdir. Teslimiyet, kulluğun özünü oluşturur; kulun kalbinin, Rabbine olan en önemli yönelişidir. Rabbini tanıdıkça ve imanda derinleştikçe insanın teslimiyeti de artar.

Allah’ın, ahiretin, hesap gününün, cennet ve cehennemin varlığına, aklıyla, kalbiyle samimi ve kesin olarak kanaat getiren insan için Rabbine teslim olmak zor değildir. Çünkü Allah, insanı fıtrat olarak Kendisine sevgi, güven ve bağlılık duyacak özelliklerde yaratmıştır. O halde asıl zor olan, insanın fıtratına aykırı davranması ve Yaratıcısına teslim olmamasıdır. Hayırda ve şerde kulunun yolunu kolaylaştıran, dinde kolaylık veren Rabbimiz, Kur’an’da kullarına teslimiyeti kazandıracak ve artıracak ahlak özelliklerini bildir, kullarının üzerinden zorlukları alır ve imtihanlarını kolaylaştırır.

Kâinatta her olay Allah’ın yarattığı kadere uygun işler. İnanan insan kaderine iman eder; kendince olumlu ya da olumsuz, yaşadığı her olay karşısında Allah’tan razı olur, zorluklar karşısında da O’na teslim olur. Dünyevi hiçbir değer ya da çıkara karşı tutku duymadığından, kayba da uğrasa üzüntü duymaz.

Peygamberimiz (asm) de bu konuda şöyle buyuruyor: “Mükafatın büyüklüğü belanın şiddetine göredir. Allah sevdiği topluluğu belaya uğratır...” (Riyazüssalihin c.1 s.256 tercüme)

Ümmü Seleme(ra)’dan rivayetle de “Birinizin başına bir musibet geldiği zaman, ‘Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz. Ey Allah’ım! Musibetimin ecrini senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et ve benim için onu daha hayırlısıyla değiştir.’ desin.” (Ebu Davud, Cenâiz, 22) tavsiyesinde bulunuyor.

Peygamber(asm)’ın Rabbine teslimiyeti her şartta hâlisâne ve zirvededir. Hicreti sırasında sadık yol arkadaşı Hz. Ebûbekir (ra) ile birlikte mağaraya sığındıklarında O (asm), en başta Rabbine sığınır. Bilir ki kimse yardım etmese de Allah yardım edecektir. Endişe içindeki Hz. Ebûbekir(ra)’a; "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir" (Tevbe Suresi, 40) der, teselli verir.

Böylece Allah, O’na ’huzur ve güvenlik duygusunu’ indirir, Onu görünmeyen ordularıyla destekler, inkâr edenlerin inkâr çağrıların alçaltır.
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diyerek kendisine tevekkül edenlerin güvenini, Allah asla boşa çıkarmaz. Müminlerin başarılarındaki sır; şüphe duymadan iman etmeleri, tereddüt etmeden güven duymaları ve hâlisâne teslimiyetleridir.

İnanan insanı diğerlerinden ayıran, yaşadığı zorluk zamanlarında sergilediği güzel ahlâktır; zorlu olayların ardındaki hayrı beklemektir. Her imtihan Rabbine olan aşkını, sadakatini ve ahdine vefasını ispat etme fırsatıdır.

Peygamber(asm), mümini belâ karşısında rüzgârda eğilse bile yıkılıp kırılmayan yeşil ekine, kâfiri ise sert bir rüzgâr karşısında kırılan ya da kökünden devrilen bir ağaca benzetir. (Buhari, Tevhid, 31)

O sert rüzgârda yıkılıp kırılmayan teslim olmuş müminler bilirler ki; Allah sonsuz kudretiyle, her şeyin en mükemmelini ve en kusursuzunu yaratır. Zorluklardan kurtaracak, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak olan sadece O’dur. Her zorluğun ardından kolaylık verecektir.

Dünya hayatı bizim eğitim sürecimizdir. Zorlukların imtihan için yaratıldığını, göstereceğimiz sabır ve tevekkülün güzelliklerle karşılık bulacağını unutmamalıyız. Mevlana’nın güzel ifadesiyle sopayla kilime vurmaktan amaç tozunu almaktır. Allah tozumuzu alır, bizi arındırır, neden kötü hissetmeli?

İnsanı korku, panik ve depresyondan uzak tutacak, kalbine şifa olacak tek şey, Allah’a sarılmaktır. O’na yakın olmak, O’na sığınmaktır. Allah’a tevekkül etmediğinde insan gerilir, asabileşir. Sevgi sinirin ilacıdır. Allah sevgisini tam yaşadığında, sevgi iliklerine kadar yayılır insanın, rahatlatır. Allah’ı ve tecellilerini sevmek, depresyona karşı en şifalı ilaçtır.

İnsanın en büyük yardımcısı Allah’tır. İnsan için, Allah’a yakın olmak ve O’na dayanmaktan daha büyük destek yoktur. Nötr ve kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek alarak şifa bulunmaz. Kalplere, ruhlara şifa olacak olan Allah’a teslimiyettir. Kur’an’ı yaşamaktır, Kur’an’la yaşamaktır.

Peygamber(asm) özellikle zorluk zamanlarında Kur’ân’ın emri olan sabrı ve Allah’a teslimiyeti tavsiye eder. Zorlukları kolay kılan ve dünya hayatını güzelleştiren imandır. Gerçek huzur, huzuruna döndürüleceğimiz Rabbimize tam teslim olmaktır. İman ve teslimiyet ebedî kurtuluşa vesiledir.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors