Görmediğine İnanmamak

26 Şub 2013 In: İmani Konular

Birçok insan göremediği şeye inanamaz, varlığından kuşku duyar. İnsanları gaflete düşüren sebeplerden biri de, insanların Allah’ı göremiyor olmalarıdır. Tarih boyunca Allah’ın varlığını öncelikle kendilerine kanıtlamak için, insanlar türlü yollar aramışlardır. Allah’a ibadet etmek amacıyla görünür putlar edinmeleri de, insanların bu düşüncelerine örnektir.

Fransız düşünür René Descartes de, insan ruhunun bedenle maddesel bağlantısını aramış, sonunda bu bağlantının, pineal bez (epifiz) üzerinden kurulduğunu düşünmüştür. Pineal bez, onun vücutta simetrik yapıda olmayan ve merkezi yerleşimli olarak gördüğü tek organeldir ve günümüzde biyolojik saatin merkezini oluşturduğu anlaşılmıştır. Descartes, bunu ruhun evi/sandalyesi olarak kabul eder.

Çevresindeki ışınımın sadece % 1 ini görebilen insanın, Allah’a imana çağrıldığında "ben görmediğime inanmam" demesi ise hayret vericidir.

Her nerede olursak olalım, Allah kesinlikle bizimle birliktedir. İnsan bu gerçeği ne yaparsa yapsın değiştiremez. Allah kâinattaki her şeyi, her olayı en ince detayına kadar görür ve bilir. “Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, Latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 103)

Rabbimiz insanların içlerinden geçeni hatta gizlinin gizlisini en iyi bilendir. O’nun görüp bilmediği, haberdar olmadığı hiçbir şey yoktur:

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

Gerçeklerin şuurunda olan insan ise “Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terkedin. Çünkü günahı kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir. (En’am Suresi,120) ayetindeki buyruğa uyarak Allah’tan korkup sakınır, O’nun emir ve yasaklarına uygun yaşar, hata yapmaktan titizlikle kaçınır. Bu durum, inanan insan için oldukça büyük bir rahatlıktır. O’nu koruyan, gözeten, teslim alan bir Varlık vardır ve O güven duyulacak tek büyük varlık olan Allah’tır.

“Allah’tan başka ilâh yok; Odur herşeyi, gizli açık bütün sesleri ve yapılan bütün duaları işiten ve varlıklara işitme kàbiliyeti veren Semî ve Gizli ve açık herşeyi bütün incelikleriyle gören ve varlıklara da görme kàbiliyeti ve basîreti ihsan eden Basîr.” (Lem’alar, syf: 518)


“Elhamdulillah” de coşsun yüreğin. Tek büyük gücün kontrolündesin. Ve O’na emanetsin…

İhlâs; gereği gibi kulluk edebilmek için kazanmamız gereken en önemli özelliklerden biri. Halis/katıksız olan din yalnızca Allah’ındır. Dini yalnızca Allah’a halis kılarak ibadet etmek için insan samimi ve ihlâslı olmalı.

Samimiyet ve ihlâsı yaşamak zor değildir. İnsan yalnızca vicdanının sesini dinleyerek bu güzel özellikleri kazanabilir. Vicdan Rahmanî bir rehber gibidir ve her zaman doğruyu işaret eder çünkü.

“Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım!” diye sesleniyor Bediüzzaman bize ve “bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, özellikle ahiret hizmetlerinde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir aracı, en önemli dayanak noktası, en kısa bir hakikat yolu, en makbul bir manevi dua, amaca ulaşmada en kerametli vasıta, en yüksek bir karakter, en safi bir kulluk: İhlâstır” ifadesiyle ihlâsın önemini hatırlatıyor.

En yüksek karakter olan ihlâs ve samimiyet, Allah sevgisi ve korkusu ile kazanılır. Allah korkusu, dünyevi korkulardan farklıdır; müminin imanını, Allah’a olan sevgisini artıran bir duygudur. Bu, kişiyi Allah’ın sınırlarını aşmaktan, nefsinin bencil tutkularından ve sınır tanımaz kötülüklerinden sakındıran bir korkudur. Dünyevi korkular hisseden kişi, paniğe kapılır, aklını kullanamaz, çaresiz duruma düşerken, Allah korkusu insanın aklını ve vicdanını harekete geçirir.

Müminin hissettiği, yoğun şekilde saygı içeren bir korkudur. Bu duygu, Allah’a itaat, Allah’ı sevmek ve O’na güvenmekle birlikte yaşanır. Allah korkusunu samimi olarak içinde taşımak, mümini Allah’ın rızasına, rahmetine ve cennetine yaklaştırır. Bundan dolayı da mümin Allah’ın hoşnutluğunu gözetmede son derece kararlı ve titizdir. Çünkü dünyada yaşadığı bu korku, onu ahiretteki sonsuz korku ve dehşetten kurtaracaktır. Rabbimiz, ahirette müminleri korku içinde bırakmayacağını, “... Artık bunların ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 274) ayetiyle haber verir.

Müminler her an ‘korku ve umut’ içinde yaşadıkları için gevşeklik göstermezler. Allah’ın sevgisini ve rahmetini kaybetme korkusu nedeniyle, O’nun belirlediği helallere ve haramlara titizlik gösterir, O’nun emrettiği ahlâka sahip olmak için çaba harcarlar. Bu da onların cennet umudunu artırır. Yaşadıkları bu iki duygu müminlerin her an teyakkuzda ve şevkli olmalarını sağlar. "... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) ayetinde de haber verildiği gibi, Allah’ın huzurunda yalnız başlarına hesaba çekilecekleri anın korkusunu yaşarlar. Allah’ın, iman edip salih amellerde bulunan kullarını cennetle müjdelemiş olduğunu bilmek de onları harekete geçirir, canlandırır ve umutlarını her an taze tutar.

Rabbimizin rahmetini ve sonsuz cennetini umarak, yalnızca Allah’ı hoşnut etmek için yaşamak, bu yolda kararlı, sadık ve fedakâr olmak, kişinin samimi imanının kanıtıdır.
Kalbinde olanı insanlardan gizlemeye çalışan kişinin ise samimiyetinden söz edilemez. Kur’an ahlâkından uzak yaşayan cahiliye insanları, samimiyetsizliğin Allah Katındaki karşılığını düşünmedikleri için, insanlara karşı ikiyüzlü davranır, yapmacık tavırlar sergilerler. Aslında hiç sevgi ve saygı duymadıkları kişilere, çıkarları sebebiyle sahte ilgi ve güler yüz gösterebilirler. Arkalarından konuşur ve birbirlerine sürekli yalan söylerler.
Kur’an ahlâkını yaşayan insan ise bu tür davranışlardan kaçınır; küçük dünyevi çıkarlar gözeterek insanlara yaklaşmaz. Bu tavırların, kendisini hem Rabbimizin hem de insanların gözünde küçük düşüreceğini bilir. Samimi mümin zaten Allah’ın beğenmediği davranışlarda bulunmaya güç yetiremez. Mümin, Allah’ın beğendiği ahlâkın, yalnızca samimiyet ile yaşanabileceğini kavramıştır. “… O, sinelerin özünde olanı bilendir.” (Şura Suresi, 24) ayetinde bildirildiği üzere, Allah insanların kalplerinde gizlediklerini bilir. Gizlinin gizlisini de…
“Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.” (Taha Suresi, 7)

Ayrıca, din ahlâkını yaşayan insan, diğer insanların hoşnutluğunu gözetmenin, ne dünyada ne de ahirette bir yararı olmayacağının bilincindedir. Bu nedenle, iman edenler insanların hoşnutluğunu hedeflemekten ve dolayısıyla şirkten dikkatle sakınırlar.
Müminler sevgilerini iman etmeyen insanlar gibi tutkuyla dünyaya değil, kendilerini yaratan, rızık veren, yaşatan, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Rabbimize yöneltmişlerdir. Bu sevgi ve bağlılığın sonucudur ki, hayatlarında tek hedefleri Allah’ı hoşnut etmek ve bu amaçla ciddi bir çaba göstermektir.

Hayatını Rabbinin rızasını kazanma amacı üzerine inşa eden mümin, bu yolda asla yorulmaz, bıkkınlık duymaz. Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilme umudu, müminlere büyük güç verir ve şevk kazandırır. Müminlerin hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda var güçleriyle çaba göstermeleri, ancak ihlâsla ve Allah’a karşı duyulan samimi sevgiyle mümkündür. İhlâssızlık ve samimiyetsizlik ruhu yakar, kavurur, bitirir. Hayatı azaba çevirir, güçten düşürür. Allah yolundaki ihlâs ise güçtür, kuvvettir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle “ibadetin ruhu ihlâstır”. Hakîkî iman ihlâs ve samimiyetle kazanılır.

“Gençliği iyiye yönelten, insanlığı iyiye yöneltir.” G. Wilhelm Leibniz

Yaşadığımız dönem, Kur’an ahlâkının gerçek anlamda öğrenilmesine ve öğretilmesine en fazla ihtiyaç duyulan dönemdir. Özellikle îmânı kalbine yerleştirmiş gençler bu dönemde, Kur’an ahlâkına hizmette katkı sağlamak için cesaretle çaba göstermelidirler.

Söz ettiğim cesaret, mâcerâcı rûha sahip kişilerin özelliği olan cesaretten farklıdır. Kur’ân’ın tarif ettiği cesaret, Allah’a güvenip dayanmaktan kaynaklanan, hayatın her anında tevekkülü yaşama sonucu gelişen sağlam bir karakter özelliğidir. Bu, toplumda takdir gören körü körüne delice bir cesaret değildir; akılcıdır ve sonunda başarıya ulaşır.

Gençlik, Allah’ın lütfu olan en güzel çağdır ve bu dönemde yapılan ibadetler, sonsuz kurtuluşa ulaşabilmek için çok değerli vesiledir. Karşılığı, sonsuz ahirette sonsuz gençliktir. İnanan tüm gençler kutlu peygamberleri ve Allah yolundaki samimi müminleri örnek almalı, yalnızca Allah´ın hoşnutluğunu amaçlayarak çaba içinde olmalıdırlar.

Kur’an’da adı geçen peygamberlerin ve onlarla birlikte mücadele eden müminlerin çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. Bu cesur gençler yaşlarına rağmen, imanî olgunluk ve sorumluluk bilinci içinde Allah´ın dilemesiyle birçok insanın iman etmesine vesile olmuşlardır.

Toplumda ise gençlik döneminin deli dolu geçirilen ve kontrolsüz yaşanan bir dönem olduğu düşünülür. Bu dönemde insanlar eğitim ve kariyerini tamamlar, meslek edinir, geleceklerini ve yaşlılıklarını garantiye almaya çalışırlar. Dünya hayatında tüm bu yapılanlar gençlik dönemine rastlar; bu doğaldır. İnsanın fiziksel ve zihinsel en sağlıklı olduğu, en zinde, en gözü pek ve en enerjik dönemidir bu yıllar ancak, öncelikler bunlar olmamalıdır. Asıl çaba ölümden sonraki sonsuz hayat için olmalıdır. Gençlik, din ahlâkına en iyi hizmet edilebilecek, Allah yolunda ciddi çaba gösterilebilecek, açık zihinle derin düşünülebilecek çok değerli hayat dilimidir.

İnsanın kişilik yapısı bu dönemde oluşur; iyi ve kötü alışkanlıklar bu dönemde kazanılır. Genç, cahiliye toplumunda yerleşmiş katı alışkanlıklara ve görüşlere, yani sisteme tam olarak dâhil olmamış, din dışı telkinler onda henüz kemikleşmemiştir. Karakteri henüz yerleşmekte olduğundan, en güzel ahlâk özelliklerini kazanabilir, Allah´ın sınırları içinde hayat sürebilir. Kur’an’da da bildirildiği üzere Allah, kutlu kullarına genç yaşlarında müjdeci ve uyarıcı olarak elçilik ve peygamberlik görevlerini vermiştir.

Rabbimizin peygamberlikle şereflendirdiği kutlu gençlerden biri, kendisine dost edindiği Hz. İbrahim(as)’dır. Putperest olan kavmine dini tebliğ eden Hz. İbrahim’in genç yaşta olduğunu Kur´an ayetlerinden anlıyoruz.

"Andolsun Allaha, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. (Enbiya Suresi, 57-60)

Ayrıca Hz. İbrahim(as)’ın oğlu Hz. İsmail(as) da, çocuk yaşında yaşadığı imtihanında, îmânını, teslimiyetini ve Allah´ın buyruklarına olan itaatini kanıtlayan örnek bir mümindir.

Aynı şekilde, Hz. İsa(as) ve onun yardımcıları olan Havariler de Allah’ın genç yaşta hidayet verdiği müminlerdir.

Kur’an’dan bir diğer örnek de Hz. Yusuf(as)’dır. Çocukluğu, gençliği, atılan iftira ve yaşadığı zindan hayatı, müminler için hikmetli ve önemli örnektir. Hz. Yusuf´a Allah´ın genç yaşta hidayet verdiği “…Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.” (Yusuf Suresi, 22) ifadesiyle Kur´an’da haber verilir.

Firavun döneminde büyük mücadele örneği gösteren Hz. Musa(as)’ın çağrısına icabet eden ve yardımcıları olanlar da, “Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı.." (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirildiği üzere İsrailoğulları´nın gençlerinden oluşur.

Allah’ın son peygamberi olan Resûlullah(asm)’ın tebliğine ise Mekke’nin önde gelen ailelerinin gençleri daha çok ilgi göstermişlerdir. İslâm´ı yayma konusunda Peygamberimiz (asm)’ın destekçi ve yardımcıları, bu îman sahibi gençlerdir. Peygamberimiz (asm) gençlere büyük önem vermiş, vahiy kâtibi olarak genellikle gençleri görevlendirmiş, öğretmenlik ve ordu komutanlığına tayin etmiştir. Peygamberimiz(asm)’a tabî olan bu gençlerin, Arap Yarımadası dışında da Kur´an ahlâkının tebliğinde çok önemli katkıları vardır.

İnsan, ön yargılarını kırıp hayatını gerçekçi düşünmelidir. Zaman çok hızlı geçmektedir ve yaşanan her gün, insanı yaşlılığa biraz daha yaklaştırmaktadır. Yaşlılık dönemi ise insanın zayıf olduğu dönemdir. Allah, yaşlılığında, insanda eksiklikler yaratarak, dünyanın geçiciliğini hatırlatır. Dünyadaki eksiklikler de görebilenler için, gerçek yurt olan cennete olan özlemi artırır. Bu sebeple iman eden gençler, Allah yolunda gereği gibi kulluk edebilmeyi sağlayacak gücü veren Allah´a şükretmelidirler.

Gençler, dünyanın her köşesinde Allah’ın beğendiği ahlâkın yayılmasından, çatışmaların, savaşların, acıların sürmesinden, müminlerin zulüm görmelerinden kendilerini sorumlu hissetmelidirler. Müminlerin en önemli görevlerinden olan iyiliği emredip kötülükten sakındırma ibadetini, kınayanın kınamasından korkmadan, cesaretle yerine getirmeli, çarpık görüş ve sapkın felsefelerle fikir mücadelesi yapmalıdırlar. Toplumun dayattığı ‘idol’leri örnek alarak, küreselleşen dünyada top gibi nereye vursan oraya yuvarlanmak yerine, Allah yolunda malını ve canını satmış samimi müminleri kendilerine örnek almalıdırlar. Bu çabalar –Allah´ın dilemesiyle- insanlığın aydınlık günler yaşamasına vesile olacaktır.

"Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur." (Sa’dî-i Şîrâzî)


Gerçek Tutku

17 Şub 2013 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Yaşam

Kaynağında Allah sevgisi değil, karşılıklı çıkar ilişkileri bulunan birliktelikler, hem kadın hem de erkek için zamanla azaba dönüşür. Özellikle kadın, yakınlarına evliliğiyle ilgili şikayetlerini anlattığında, “hemen herkesin evliliği böyle” gibi sözlerle karşılaşır ve getirilmeye çalışılan çözümler de her zaman Kur’an dışıdır.

İnsan evleneceği kişiye güven duymak ister. Ancak güven duyabilmek için o kişide Allah korkusu olması gerekir. Kişinin Allah’ı sevmesi, derin imana sahip olması lazımdır. Bir insana ölümüne güvenmek ve –Allah’ın izniyle- sonsuza kadar beraber olacağına ümit bağlamak dünyanın en büyük nimetlerinden biridir. İşte insanların elinden alınan duygu budur ve bu çok büyük bir nimetin kaybıdır. Güven ve doğruluk yok olunca, geriye de zaten bir şey kalmamıştır. Geriye kalan, birçok insan için yemeğe çıkmak, parklarda boş boş gezmek gibi şeylerdir.

Bir eş yalan söylemiyorsa, güvenilirse, Allah’tan çok korkuyorsa; akıllıdır ve karşısındaki insanı adeta büyüler. İnsanın bütün benliğini, ruhunu kaplayan bir güçtür bu. Eşinin her sözü güzel sözdür ve hoşuna gider, içini açar.

İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Kadın ya da erkek, eğer eşiyle ruhu tatmin bulursa, her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer, mutluluğu yaşar. İşte bu gerçek aşktır, Allah aşkının yansımasıdır. Bu aşkı samimi yaşayan insan, ölümü de, acıyı da, her şeyi kabul eder.

Gerçek evlilik saf sevgi üstüne olur; mümin eşini Allah’ın tecellisi olarak sever. Ve mümin erkeğin amacı, Allah’ın verdiği o emaneti, koruyup kollamak ve onu dünya şartlarında en iyi şekilde yaşatmaya çalışmaktır. Müminler Allah’ın verdiği o güzel derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler:

Onda ’sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)

İnanan insanın eşinde aradığı şey akıl, samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. Yani bir insan eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a tutkuyla bağlı olduğuna ve Allah’a tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.

Müminlerde çok şiddetli bir muhabbet vardır. Derin bir zevkle ve tutkuyla örülü bir yaşamları vardır. Ancak çoğu insan tutkuyu taklit eder. İman etmeyen kişi gerçek aşkı-hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; bilinçaltında onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve en önemlisi yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu ve özel sistemi Allah mümin için yaratmaktadır. Kalbi Allah sevgisiyle dolu olan insan, eşini de Allah’ın tecellisi olarak sever, sonsuza kadar Allah’ın tecelli edeceğini umut eder. O nedenle derin bir sevgi ile sevip, eşine sonsuza kadar beraber olma isteği ile bağlanır; bu sarsılmaz bir sevgidir.

Karşısındaki kişiye saygı duymak ve değer vermek etkileyicidir. Saygı duymadığı, değer vermediği bir kişi insana çok itici gelir. Mümin eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir, iffetinden emindir, ona aittir.

Samimi inanan insan dünyada yaşadığı bu tutkuyu–Allah’ın dilemesiyle- cennette de kat kat fazlasıyla yaşayacaktır. Bu, Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir cennet nimetidir. Kuran’da, “Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık. Onları hep bakireler olarak kıldık, eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt.” (Vakıa Suresi, 35-36-37) ifadeleriyle cennetteki mümin kadınların güzelliği ve eşlerine duydukları derin sevgi ve tutku vurgulanır.

Şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokca zikreden erkekler ve (Allah’ı çokca) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 35)

Korkma Ebedi Varsın

10 Şub 2013 In: Bediüzzaman, Yaşam

Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın! (Yunus Emre)

İnsanın içindeki sonsuzluk isteği insanlık tarihiyle başlar. Hz. Adem (as) Cennet’te yaşadığı halde, "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?"(Taha Suresi, 120) diyerek vesvese verdiğinde şeytana aldanır. Allah; "Andolsun, biz bundan önce Adem’e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık." (Taha Suresi, 115) buyurur. Hz. Adem (as)’ın, cennet’te rahat bir hayat süreceğini bildiği halde unutması ve şeytanın vaadine kanması bir zelledir. Bu olay insandaki ölümsüz kılınma arzusuna bir örnek olabilir.

"İnsanın fıtratında bekaya(kalıcılığa, sonsuzluğa) karşı gayet şedid(şiddetli) bir aşk var" der Bediüzzaman. İhtiyaçtan kaynaklanan isteme arzusunu yaratan Allah, insanın bekaya dair isteklerinden kaynaklanan duasını da kabul eder.

Bediüzzaman bu isteğin nasıl gerçekleşeceğinin çözümünü ise şöyle verir:

"Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır(gereğidir), Bâki-i Hakikî’nin yoluna sarfediniz. Çünki Bâki’ye müteveccih(yönelik) olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur(yansımasını ortaya çıkarır)... Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız."

Allah rızası dairesinde hareket edildiğinde, ömrün dakikalarının seneler hükmüne geçeceğini söyler Bediüzzaman. Ve “insan fanidir. Fakat beka için halkedilmiş ve Bâki bir Zat’ın ayinesi olarak yaratılmıştır. Ebed yolunda Baki’ye müteveccih olabilmek için lisanımızın ‘Ya Baki Entel Baki’‘ dediği gibi kalbimizin, aklımızın ve bütün letaifimiz(duygularımız) de aynı şekilde olmalıdır." der.

İnsan, sonsuzluk için yaratılmıştır... Ya ölüm?

Ölüm tebdil-i mekândır. Yokluk değil, sadece dünya hayatından ayrılmadır, mekân değiştirmedir.

Bediüzzaman ölümü ise şöyle tarif eder:

"Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekandır, bir tahvil-i vücuddur(vücut değiştirmedir), hayat-ı bakiyeye bir davettir, bir mebde’dir(başlangıçtır). Bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesidir(sonsuz hayatın başlangıcıdır). Nasıl ki, hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti tefessüh(bozulma) ile, çürümek ve dağılmakla görüldüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i unsuriye(çeşitli işlemler) ve hikmetli bir teşekkülat-ı zerreviyeden(atomların şekillenmesinden) ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümün, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır(hayatının başlangıcıdır); belki ayn-ı hayatı(hayatın aynası) hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır."

Bir buğday tohumunun yere düşüp ıslanması, dışarıdan bakanların nazarında kokuşma ve çürüme olarak görülür. Oysa o tohumdan onlarca tohum veren sümbüller fışkırır. Yeni bir hayat tecelli eder. Hayat tabakasının en aşağısı olan bitkilerin hayatı ve ölümü bu kadar düzenli ise, hayat tabakasının en yücesi olan insan da ölümü ile elbette, yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, âlem-i berzahta bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir.

Bediüzzaman’ın açıklamaları, ölümü korkutucu olmayan bir şekilde tasvir etmesi açısından da önemlidir. Çünkü; “ölüm ne bir fena(fanilik, gelip geçici olma hali), ne bir izmihlal(bozulup silinme), ne de bir kaybolup gitmedir. Sadece bir tahavvüldür(değişmedir)”, daha mükemmel bir âleme geçiştir.

Ölümle birlikte yok olma düşüncesi korkunç bir kâbus gibi insanın üzerine çöker, insanı mahveder. Allah’a iman etmeyen, yüz çeviren, dünyanın ve dünyaya dair her şeyin sonlu olduğuna ve ölüm ile birlikte ahirette yepyeni bir yaratılışla yaratılıp sonsuza dek yaşayacağı gerçeğine inanmak istemeyen insan, dehşetli bir bekleyiş içindedir. Böylesine bâtıl ve sapkın inanca sahip kişi, bu durumun farkında değilmiş gibi görünmek ister. Dünya hayatının amacının doya doya yaşamak olduğunu iddia eder. Yarını düşünmediğini, ‘Carpe Diem’ mantığıyla yalnızca anı yaşadığını söyler.

Ancak bu mantıktaki kişi –her ne kadar saklasa da- bilinçaltında bir “yok olma”nın korkusu taşır. Zaman ölümüne doğru akmakta, mutlak varlığına inandığı dünya hayatı, yavaş yavaş sona ermektedir. Ve yine kendi batıl inanışına göre ölümle birlikte ‘yok oluş’ gerçekleşecektir. Yok olma düşüncesi gerçek anlamda dehşete düşürücüdür. Ahiretten gaflette olan kişi bedensel olarak da çöküntüye uğrar. Bu sebeple ölüm düşüncesinden kaçınır, ölümden söz etmez.

Ahiret inancı ise insana zorluklara karşı dayanıklılık, güvenli ve mutmain bir ruh hali kazandırır. Ölümle birlikte karar kılacağı hayat sonsuzdur çünkü.

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Ebedi ömrü insanın önündedir. O sonsuz hayatında göreceği rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömründeki çalışmasına bağlıdır. İnsanın hakikî vazifesini ve saadetini de şöyle açıklar Bediüzzaman:

Bütün cihazatı(organları) ve bütün istidadatıyla(yetenekleriyle) o Bâki-i Sermedî’nin(ebedî olan Allah’ın) daire-i marziyatında(rızası dairesinde) esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki’ye müteveccih olup(yönelip) gitmektir. Lisanı "Bâk’i kalan ancak Sensin, ey Bâkî" dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi(duyguları); "Hüve-l Bâki(varlığının sonu olmayan O’dur), Hüve-l Ezeliyy-ül Ebedî(başlangıcı ve sonu olmayan O’dur), Hüve-s Sermedî(ebedî olan O’dur), Hüve-d Daim, Hüve-l Matlub(istenilen O’dur), Hüve-l Mahbub(sevilen O’dur), Hüve-l Maksud(kastedilen O’dur), Hüve-l Mabud(yalnızca Kendisine ibadet edilen O’dur)" demeli.


"Ömrün kisa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme!.. Ebedî ve sermedî(sonsuz) olan bir cemâlin seyirci müştâkı(çok istekli) ve âyinedar(ayna tutan) âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir."


Kimileri ise yazık ki; "dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors