Kendime Diyorum Ki...

6 Oca 2013 In: Bediüzzaman, Tefekkür

Sürekli insandan yiyen ve çalan bir düşmanı var insanın ve bu düşman kendi içinde. En zorlu savaşı insan, uzaklardaki bir düşmana değil, benliğinin bir parçasına karşı verir.

Var gücüyle kötülüğü emreden nefis ıslah edilmediğinde, kendisinde İlahlık görür, Firavunlaşır. Büyüklendiğinde, yakın adamı Haman’a "yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım" diyen Firavun’u suda boğar. Servetini kendisinden bilen Karun’u konağıyla birlikte yerin dibine geçirir.

Nefis ’fahre meftun, şöhrete mübtelâ, methe düşkün’dür. Nefsini ıslah edemeyen ise başkasını ıslah edemez. Eğer insan, nefsini arındırıp temizleyebilir ve bu düşmanından kurtulabilirse Rabbinin rahmetini umut edebilir.

Bediüzzaman Birinci Söz’ün başında, "Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin" der. Söylediklerini nefsine söyler. İşte ben de Bediüzzaman’dan aldığım dersle, zaman zaman kendime şöyle diyorum;

"Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. Mülkü Sahibine teslim et, O’na bırak!"

Çünkü; Allah dilemedikçe, ne bir musibeti savmaya ne de kendin için bir iyiliğe güç yetiremezsin. Allah’ın rahmetine, şefkat ve merhametine muhtaçsın. Bu gerçeğin bilincinde ol ki, Allah’ın sınırları içinde ve O’nun doğrularıyla yaşa. Enaniyetli insan, kendi aklının sınırları içerisinde ve kendi doğrularıyla yaşar. Şeytanî kibirden kurtulmak için sen kovulmuş şeytandan Allah’a sığın, Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp kavra, bu sonsuz güç karşısında kendi aczini anlayarak boyun eğ ve O’na halisane teslim ol!.. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a teslim ettiğinde, artık Rabbinin yönetimindesin.

... Kendime diyorum ki; ""Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."

Kimi zaman kendini karanlık bir kuyuda çaresiz hissedip, çıkışa ulaşamadığında, karamsarlığa kapılma. Şeytan, aydınlığı hiç göremeyeceğin yönünde karamsarlık telkini verse de, o ne olacağını bilemez, sadece fısıldar. Karanlıklardan çıkaracak tek güç, Falik olan Allah’tır. Hz. Yusuf(as)’ı kuyudan çıkardığı gibi...

Allah’a karşı samimi olursan, O, vicdanına doğru yolları ilham eder. İşte o sesi dinleyip nefsânî tutkularından kurtulduğunda, pırıl pırıl imana kavuşabilirsin. Katıksız imanı yaşadığında ise ne çile yıpratır ne de ateş dokunur; Hz. İbrahim (as) gibi. İnsanı yakan ateş değil, gafletidir çünkü.

Kendime bir de şöyle diyorum; "Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir."

Sabır zorluk geldiğinde Rabbini hatırlamaktır. Ardından gelecek kolaylığı beklemektir. İmtihanında Allah’ı görürsen, o zaman imtihanı seversin. Allah için sabretmek güzelliktir. Senin için milyarlarca güzellik yaratan Rabb’in için yaptığın bir güzellik.

Zahiren kötü bir görüntüyle yüzleşme zamanı geldiğinde gösterdiğin tevekküldür sabır... Bıçak bedene saplanır ama acıyı çeken ruhtur. Sen tam tevekküllü olursan acı duymazsın.

Belâlar, musibetler üzerine yağmur gibi yağsa da Allah’a sarıl, O’na sığın, sabret, tevekkül et. Yağan her yağmurla daha da arınırsın.

İmtihan olman, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, seni unutmadığının işaretidir. Ne kadar zorluk isabet eder de sabredersen, Allah’a o kadar yakınlaşırsın. Çünkü, "Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir."

... Kendime diyorum ki: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir."

Her zorlu olayın ardında mutlaka bir kolaylık, bir güzellik, bir hayır vardır. Peygamber(asm), "her çile, Cennet yolunun birer taşıdır" buyuruyor. Rabbine sarılarak, ayağın takılmadan aştığın her taşın, seni sonsuz nimet ve güzelliklere ulaştıracağı umudunu hep diri tut.

"Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar. Ama unutma ki, rengârenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar." (Mevlâna Celâleddin)

...Kendime diyorum ki; "Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter."

Her olay Allah’ın yarattığı kadere uygun işliyor. Bu sırrın bilincinde ol. Kaderine iman et; yaşadığın ve sana olumlu ya da olumsuz gibi görünen her olay karşısında Rabbine tevekkül et, Rabbinden razı ol. Dünyevi hiçbir değer ya da çıkara karşı tutku duymazsan, kayba da uğrasan üzüntü duymazsın. Böylece teslimiyetin artar.

Kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığın sürece ıstıraptan, evhamdan, acıdan kurtulamazsın. Şeytan zehirdir, ancak Allah, Katından bir rahmet olarak panzehiri de sana işaret ediyor; O’na sığınmak. Allah’a teslim olmamak ve O’nun iradesine karşı çıkmak şeytanın çarpık mantığıdır. Ve o, fırkasını da kendisiyle birlikte bataklığına sürükler.

Bediüzzaman tevekkül ve teslimiyetin, zorluklara karşı insana güç kazandırdığını söylüyor; "İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder... İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni iktiza eder(iki dünyanın saadetini gerektirir)."

Allah’a, O’nun sonsuz büyük gücüne tam teslim olmak kalbinde inşirah meydana getirir. Ne güzel kelimedir inşirah; daha söylerken bile kalbi ferahlatıyor...

... Kendime diyorum ki; "Allah’ı sıkça an. Allah’ı an ki, O da seni ansın."

Allah’ı anmadığın an zayıf düşersin. O’nu anmak kalbe hoş gelen, lezzetli ve yemek içmekten öte, çok gerekli olan bir şey. Yiyip içerek bedenini beslemeyi unutmadığın gibi, Allah’ı sürekli an ki ruhun beslensin.

Sen Allah’ı unutursan, Allah da seni -zahiren- unutur. "...Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu..." ayetinden öğüt al. Rabbin tarafından unutulmayı göze alabilir misin?...

... Ve kendime diyorum ki; "Senin hiçbir özelliğin yok. Rabbin seni elinden tutmuş götürüyor."

Bediüzzaman’ın dediği gibi; kendi az iradenden vazgeç, İlâhi iradeye işini bırak, kendi güç ve kuvvetinden uzaklaşıp, Allah’ın güç ve kuvvetine sığınarak tevekkül hakikatine yapış.

Yâ Rab de! "Madem çare-i necat(kurtuluş çaresi) budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum(uzaklaşıyorum). Ta, Senin inâyetin(yardımın), acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh(dayanak) olabilsin, kendi kapısını bana açsın." (17. Söz)



Safer Ayı, Uğur ve Uğursuzluk

4 Oca 2013 In: İmani Konular

Cahiliye devrinde, birbiri ile çarpışmaya ve yağmaya alışmış olan Araplar, haram aylardan olan Muharrem ayını Safer ayına çevirmeye, diğer haram ayları da ileri geri götürmeye başlarlar. Peygamber(asm)’ın “Muharrem ayını Safer diye isimlendirerek”, (Buhari, Hacc: 34, Menakıbu’l-ensar: 26, Müslim, Hacc: 198, Ebu Davud, hacc: 80) ifadesiyle haber verdiği üzere Muharrem’i haram ay olmaktan çıkarıp, haram ayındaki yasaklara uymazlar. Böylece, Muharrem’in haramlığını Safer ayına ertelerler. Amaçları ard arda gelen üç haram ayı ikiye indirmek, üçüncüyü bir ay geriye bırakmaktır. Çünkü üç ay boyunca savaştan ve yağmalamaktan uzak olmak onlara zor gelmektedir.

Allah, “(Haram ayları) ertelemek ancak inkarda bir artıştır. Bununla kafirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine ’çekici ve süslü’ gösterilmiştir. Allah, inkarcı bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 37) buyurur ve onların bu uygulamalarını “küfürde artış” olarak değerlendirir.

Cahiliye mensupları, Safer ayında kıyılan nikâhların kısa süreceği, yapılan faaliyetlerin sonuçsuz kalacağı, başlanılan işlerin uğursuzlukla son bulacağı gibi inançlara sahiptir. Hatta karınlarında safer denilen bir yılan olduğunu, acıkınca insanı sokacağını ve ezaya sebep olacağını zannederler. Bunun insan veya hayvan karnında bulunup sirayet ettiğine inanılan bir hastalık olduğu; bununla bizzat safer ayının kastedildiği; safere girilince uğursuzluğa uğranılacağına inanıldığı vs. de söylenir. (Kütüb-i Sitte)

Peygamber(asm) ise Ebû Hüreyre’den rivâyetle bu konuda şöyle uyarır:

“Hastalığın kendiliğinden sirâyeti yoktur; uğursuzluk ve baykuş ötüşünün olumsuz etkisi yoktur; Safer ayının hayır ve şerle bir alâkası yoktur; bunlar cahiliye hurafeleridir. Cüzzamlıdan, aslandan kaçtığınız gibi kaçınız!” (Buhârî, Kitâbu’t-Tıp, H. No: 1927)

Cahiliyenin çarpık mantık örgüsü, Safer ayının “Saferu’l-hayr” ismiyle nitelendirilmesine rağmen uğursuz sayılmasına sebep olmuştur. Oysa Rabbimiz hiçbir şeyin içine uğursuzluk koyarak yaratmaz. Kur’an’â göre, uğur ya da uğursuzluk inancı Allah’a şirk koşmaktır.

Bütün günler, aylar ve yıllar Rabbimize ait zaman dilimleridir. Musibetin sebebi gün ya da ay değil, imtihandır; Allah’ın takdiridir. Belli gün ya da belli aylarda değil, her gün imtihan oluruz. Ve hayatımızın son anına kadar imtihanımız devam eder.

Bu gerçekten gaflette olan insanlar, Allah’a dönüp yönelmek yerine, ‘şans ya da tesadüf’ gibi kavramların sayesinde işlerinde başarı kazanacaklarını zannederler. Bunun için de birbirlerine “iyi şanslar“ diler, bazı olayları ‘tesadüfen’ yaşarlar. Bir başka yardımcıları da ‘uğurlu sayıları’ ve ‘uğurlu giysileri’dir. Allah’ın üstün kudretini kavrayamayan kişiler, bu gibi kavramlardan ya da nesnelerden yardım beklerler. Bu kimselerin ruh halleri ve yanılgıları Kur’an’da "Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilahlar edindiler. " (Yasin Suresi, 74) ayetiyle bildirilir. Oysa Allah’ın dışında canlı ya da cansız hiçbir varlık insana yardıma güç yetiremez. Kulluk da, dua da, şükür de yalnızca Allah’a olmalıdır:

"...Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın Katında arayın,O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17)

Allah ölümden, kıyamet gününden ve sonsuz ahiret hayatından gaflette olan kişilere, dünyada çeşitli olaylar yaratarak, güvende olmadıklarına dair hatırlatmalarda bulunur. İnsanlar yaşanacak o büyük günden önce de, dünya hayatında birçok belâ ve musibetle karşılaşırlar. Bu musibetler Rabbimizin terbiye etme, ıslah etme metodudur. Ve dünya hayatında yaşanan her felâket; depremler, seller, musibetler ve ölüm, hepsi haktır. Çünkü hepsi Hak’tan gelir.

Kur’anî bakış açısı, inanan insana oldukça ümitvar bir kişilik kazandırır. Her şeye bu bakış açısıyla yaklaşan kişi, her olayın kendisi ve diğer müminler için hikmet ve hayırla yaratıldığını bilir. Allah, müminlerin dostudur; onlar için en hayırlı olanı diler ve yaratır. Yaşanan olay olumsuz gibi görünüyorsa bu, kötü şans, uğursuzluk ya da işlerin ters gitmesi sebebiyle değildir. Kâinattaki her şey Allah’ın kontrolündedir, her olay Allah’ın dilemesi ile gerçekleşir. Bu gerçeğin bilincindeki mümin, hiçbir konuda üzüntü ve ümitsizlik yaşamaz. Kur’an’da, "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır..." (Bakara Suresi, 216) ayetiyle dikkat çekildiği üzere, ‘şer’ gibi görünse de her olay imtihanın bir parçasıdır ve kendisi için hayra dönüşecektir.

Kimi insanlar başlarına bela ve musibet gelmiyor olması sebebiyle ’şanslı’ olduklarını düşünürler. Şans ya da talih Kur’anî bakış açısına uygun değildir. Kaldı ki bu o kişilerin ifadesiyle ’şans’ da değildir. İnsan aksine, başına hiç bela gelmiyor ve sıkıntı ile karşılaşmıyorsa tedirgin olmalıdır. Kur’an’da, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.. (Bakara Suresi, 214) buyrulur. O halde daha öncekilerin başına gelen, müminin de başına gelmelidir ki Rabbi cennetini lütfetsin...

“Allah’ım; hamd ve şükür Sana mahsustur! Minnetim Sana’dır! Ben Senin kulunum; ve ben bundan dolayı huzurluyum! Nefsimi, dînimi, dünyamı, âhiretimi, işlerimin sonunu ve amelimi Sana emânet ediyorum. Bütün Muhammed (asm) ümmetini Senin gücünün, havlinin, kudretinin ve kuvvetinin şiddetinden, Sana emânet ediyorum! Muhakkak Sen, emâneti koruyansın; hükmü nâfiz olansın; kazâsı gâlib olansın!

 

İman sahipleri, iman etmeyen insanların yaşadıkları sevgisizlikten, güvensizlikten, huzursuzluktan, endişe ve korkudan uzaktırlar. Çünkü insanlardan bir beklentileri yoktur. İsteklerini insanların değil, Allah’ın yerine getireceğini bilerek, yalnızca O’na yönelip dönerler. Allah’ın sevdiği gibi bir yaşam sürdüklerinde, kendilerine en güzel karşılığı vereceğini umut ederler. Rabbimizin nimetleri olan sevgiyi, huzuru ve güveni de bu şuur ve bilinçle, derin ve güzel yaşarlar. Allah’ın bildirdiği gibi yaşayanlarla, nefislerinin tutkularını gözeterek insanların koyduğu kurallara göre yaşayanlar arasında hayatlarının her anında derin ayrılıklar vardır.

Allah Kuran’da nefsinin kötülüklerine uyanlarla, Allah’ın sınırları içinde yaşayanlar arasındaki büyük farkı şöyle bildirir:

Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ’süslü ve çekici gösterilmiş’ ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14)

Gerçek Kur’an ahlakı, Allah’ın emrettiği ahlâktır. Eksiksiz olarak yaşamak ise Kur’an ve Peygamberimiz (asm)’ın sünnetine tam olarak uyulduğunda yaşanabilir. Allah’ın indirdiği dışında açıklamalar yapmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirecektir. Yüce Allah, "... Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve yol göstericisinin, Allah’ın indirdiği hükümler olduğunu bildirir. Bundan başka yolların insanı doğrulara ve aydınlığa değil, yanlışa ve karanlıklara çıkaracağı kesindir.

Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle emrettiği ahlâkı yaşayanları, en güzel sonuca kavuşacaklarıyla müjdeler. Allah’ın izniyle müminler, hem dünyada hem de ahirette Rabbimizin müjdelediği gibi güzel bir hayat yaşarlar. Nefislerinin bencil isteklerine göre yaşamayı seçenleri bekleyen sonuç ise, sapkınlıktır:

Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (Kasas Suresi, 50)

Kur’an ruhumuzun ihtiyacı olan suyu ve ışığıdır; gıdasıdır. O’nu okudukça ruh ve iman sürekli beslenir. Kur’an, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutan Kitaptır.

Kur’ân, Bediüzzaman’ın ifâdesiyle, Allah’ın tenezzül buyurarak kullarıyla konuşmasıdır.
"Kur’ân Arş-ı Azam’dan, İsm-i Azam’dan, her ismin en büyük mertebesinden gelmiş; bütün âlemlerin Rabb’i unvanıyla Allah’ın kelâmıdır; bütün mevcûdatın İlâhı sıfatıyla Allah’ın fermanıdır; bütün semâvât ve arzın Hâlık’ı nâmına insanlara teveccüh buyurularak söylenmiş bir hitaptır, bir mükâlemedir, bir konuşmadır, bir ezelî hutbedir, Rabb-i Rahîm’in yüksek bir iltifâtıdır." (İşârâtü’l-İ’câz, S.15.)

Kur’an’a tabii olmak, Kur’an’la yaşamaktır. Kişiye göre din yaşanmaz. Samimi insanın yaşadığı; hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayan, hüküm koyanların Hâkimi olan Allah’ın dinidir.


Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Şu halde ona uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz. (En’am Suresi, 155)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors