Vicdanın Sesi

30 Oca 2013 In: Kur'an Ahlakı, Tefekkür

Vicdan, insana güzel davranışı ve güzel düşünceyi söyleyen, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmesini, yönünü bulabilmesini sağlayan içindeki sestir. Önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Bir insanın vicdanına göre doğru olan, koşullar değişmedikçe diğer insanların vicdanlarına göre de aynıdır. Vicdanlar çatışmaz; çünkü vicdan Allah’ın ilhamıdır.

Şuur sahibi olduğu andan itibaren her insan vicdanının söylediklerinden sorumludur. Çevresindeki olayları idrak edebilen insan, nefsi ile vicdanını ayırt edebilecek kabiliyeti ve vicdanına uyabilecek iradeyi kazanmış demektir. Artık bundan sonra tercih ettiği yola göre sorgulanacak ya ebedî mutluluğa lâyık olacak ya da ebedî mutsuzluğa sürüklenecektir.

Birçok insan bu gerçeklerden haberdar olmasına rağmen nefsânî tutkularının ardında, Allah’ın dosdoğru yolundan yüz çevirir, tâlî yollara sapar. Bu arada vicdanen rahatsızlık hisseder. Buna da çözümü hazırdır; çeşitli mazeretler ileri sürerek bu duygusunu bastırmaya çalışır. Mazeretlerinden biri de ’çoğunluk böyle davranıyor’ mantığıdır.

Çok sayıda insan, vicdanlarına uymanın değil, onaylamıyor da olsa çoğunluğun yaşam tarzına ayak uydurmanın zorunlu olduğunu düşünür. Onlara göre, toplumun her bireyi bu kurallarla yaşamak zorundadır.

Kur’an ahlâkını gerçek anlamda kavramamış olan bu kişilere göre; dünyada Rabbimizin emirleri dışında da insanların uyması gereken bazı kurallar vardır ve insan da sosyal bir birey olduğuna göre bu kurallara uymak zorundadır. Amaç da toplumun bireylerinin hoşnutluğudur ve tek endişeleri, "insanlar ne der, ne düşünürler, benim hakkımda şöyle düşünmesinler, böyle konuşmasınlar" gibi düşüncelerdir.

Kendileri gibi aciz birer kul olan insanlara tâbî olan, o insanların görüşlerini kesin doğru olarak kabul eden kişiler, akıllarını ve vicdanlarını kullanmadıkları için, zamanla işitmez ve görmez hâle gelirler.

İnsanda imânî derinlik ve vicdanın yükselmesi çok önemlidir. İnananlar, her zaman doğruyu işaret eden vicdanlarının sesini dinleyen insanlardır. Dini yalnızca kendi vicdanlarında yaşamaz, diğer insanlara da Rablerinin nimetini durmaksızın anlatma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve "yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar" fikir mücadelesi yapma çabası içindedirler. Allah’a aşkla bağlı, yüksek vicdanlı insanların Kur’an ahlakını anlatmaları, coşkulu olmaları, diğer insanları da olumlu etkiler, şevk verir. Samimi çaba gösteren insanlar gayreti artırır, örnek insan olur. Vicdan sahibi, kararlı, samimi örnek insanların sayılarının artması gereklidir.

Etrafa çok samimi ve akılcı bakmalıyız. Allah her şeyi görür; insanlar görmüyorsa da Allah görür. İnsanların görmediği yerde de Allah’tan korkmak çok önemlidir. Bu yüzden vicdanımızı sürekli diri tutmalıyız.

İnsanlar genellikle vicdanlarına baskı yapar, vicdanlarını boğarak yaşarlar. Bu yüzden samimiyet çok önemli bir özelliktir. Samimi olmalıyız; vicdanımızı kullanırken, içimizde baskı olmamalıdır. Aleyhimize de olsa, çıkarlarımıza da dokunsa mutlaka vicdanımızdan yana olmalıyız. Nefsimiz kötü davranışları kolay ve güzel gösterse de bizi yanıltmasına ve kötülüğe sürüklemesine izin vermemeliyiz.

İnsanları üzmek, tedirgin etmek korkunç bir şeydir. İnsanın, bulunduğu ortama huzur vermesi, dozunda sevgi göstermesi, dozunda konuşması, sözünün gideceği yeri iyi bilmesi gereklidir. O nedenle vicdanı kullanmak önemli bir ibadettir.

İnsan, samimiyeti kazandığında vicdanının kapısı sonuna dek açılır. Kişi artık yalnızca vicdanının sesini dinleyecek demektir. Sürekli vicdanın sesini dinlemek ise -Allah’ın dilemesiyle-cennet ehli olmanın işaretidir.

"Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına, ne mazeretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş." Mevlânâ

 

“Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. “Doğru olmayan şeyler yaptım.” deme, doğruluğu tut. O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa’nın âsâsı gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar.” (Mevlânâ Celâleddin)

Kur’an’daki bir kıssada Hz. Musa (as)’ın Firavun’un sarayına gidişi anlatılır. Firavun, Hz. Musa’nın âsâsının mucizesine şahit olur ama sihir olduğunu düşünür. Kendince küçük duruma düşürmek için bilgin-sihirbazlarıyla bir karşılaşma yapmasını teklif eder. Mısır’ın dört bir yanından toplanan sihirbazlar, Firavun’a gelirler. Bir bayram günü, Firavun’un sarayının bahçesinde, büyük bir kalabalık önünde karşılaşma başlar. Firavun’un, üstün geleceğine kanaati tamdır. Böylece kendi zâlimâne hükümdarlığını koruyacaktır. Ancak Firavun ve çevresi kendi düşük akıllarınca düzen plânlasa da düzen kurucuların en büyüğü ve en hayırlısı Allah’tır. O, küfrün tüm tuzaklarını bozandır, galip gelenler hep Allah taraftarlarıdır.

Musa(as) büyücülere "önce siz atın" der. "Büyücüler asalarını atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)

Sıra Musa(as)’dadır. Daha önce âsâsının yılana dönüştüğünü görmesine rağmen kendi içinde bir tür korku duyar. “Korkma" diye buyurur Allah, “muhakkak sen üstün geleceksin. Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir, büyücü ise nereye varsa kurtulamaz."

Allah Musa(as)’a: "Âsânı fırlatıver" diye vahyeder. Musa(as) fırlatınca bir de bakarlar ki, "o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor." (Araf Suresi, 117)

Hz. Musa(as)’ın âsâsının yılana dönüşmesi, büyücülerin yaptıkları gibi bir illüzyon değildir. Allah bir mucize yaratır ve böylece büyücülerin tuzakları kendi tepelerine iner. Allah, şeytanî olan tuzağı Kendi Rahmanî tuzağını sebep kılarak giderir.

İnkârcılar müminleri zor durumlara soktuklarını, korkuttuklarını zannettikleri anda tuzakları yine musibet olarak kendilerine dönmüştür.

Böylece Firavun, büyücülerinin galip geleceğini zannederken, galip gelen Hz. Musa (as) olur. Ve herkes Allah’ın vaadinin hak olduğunu görür.

Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. (Araf Suresi, 118)

Allah her şeye gücü yetendir. Sihirbazlar, Musa’nın âsâsının sihir olmadığını anlayınca akıllarının ihtiyarı kalkar. Bunun üzerine secdeye kapanıp, "Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik" derler.

Firavun, büyücülerin iman etmelerini kabullenemez. Çünkü ona göre insanlar dâhil her şeyin sahibi kendisidir. Önce, “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi?” diyerek kızar. Bu mûcizeyi görüp îman etmesi gerekirken, yalanlarına devam eder. Düşük aklınca onların Hz. Musa (as) ile birlik olduklarını ve Mısır’da hâkim olmak için böyle bir şey düzenlediklerini iddia eder. Ve "Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür... (Taha Suresi, 71) diyerek, Hz. Musa(as)’a büyücülük iftirası atar.

İnkârda direnen kişiler, en açık mucizeyi görseler bile onu yalanlayacak bir ruh halindedirler. Allah’ın varlığını, birliğini, dininin hak olduğunu kabul etmek istememe hâli her çağdaki inkârcı karakteridir.

Hakîki îmâna kavuşan insan kâinata meydan okur. Sihirbazlar da, "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ’tercih edip-seçmeyiz." Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimiz’e iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir." (Taha Suresi, 72-73) diyerek kâinatın -haşa-sahibi olduğunu iddia eden Firavun’a karşı dururlar.

Hatta bu, kayıtsız şartsız bir îman etmedir. Çünkü Firavun’un yanında olmak onların çıkarlarına olacak iken onlar hakkı seçerler.

İnsan, fıtratı ve özü gereği hep hakkı ve doğruyu arar, bâtıla talip olmaz. Bediüzzaman’a göre hak galebe çalıcıdır, hakka galebe çalınamaz. Bâtılın hakka galebesi geçicidir. Hedefe meşru olmayan bir yolla gitmek mağlubiyet getirir. Başarı yolunda esas alınması gereken hak ve sıdktır, doğruluktur.

Yine Bediüzzaman’a göre İslam’ın doğruluğunu ispatlayan delil öncelikle sıdktır. "Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır(tercih edilir)..."

Hakikat hayallerden üstündür. Hakikat her şeyin özünün ve gerçekliğinin yansımasıdır; hayali şeylerden daha güzel ve daha tesirlidir. İnsan sayısız hayal üretse tesiri çok azdır. Ancak hakikati yansıtan tek bir cümle, binlerce insanı-Allah’ın dilemesiyle- etkisi altına alır.

İnsanı yükselten doğruluğu ve samimiyetidir. Şöyle söyler Bediüzzaman: "Ciddî sadakat ve samimî ihlâsa muvaffak olarak, kemalâtı ve hasletleri o nispette, derecelerine göre yükselmeye başlar, insaniyeti teali eder(yücelir)." (11. Şua)

Hak ve doğru olan Musa(as)’ın âsâsı, bâtıl ve yalan olan sihirbazların âsâlarıdır. Önce bâtıl ortaya dökülür, ardından hak ortaya çıkar ve bâtılı yutar, yok eder. Allah’ın sünnetidir; inkâr içindeki yalancılar hiç beklemedikleri bir zamanda ve hiç beklemedikleri bir şekilde hakikatin galibiyetine şahit olacak, akılları hayrete düşecektir. Hak gelecek bâtıl zâil olacaktır.

Onlar Zulmedenlerdir

19 Oca 2013 In: Kur'an Bilgileri, Toplum, Yaşam

“…Kafirler... Onlar zulmedenlerdir.” (Bakara Suresi, 254)

Birkaç ay önce yüreklerimiz yine Gazze için çarptı. Şehit edilen Gazze’li Müslümanların haberleri düştü internete. Gün boyunca Twitter’da Gazze için tweetler atıldı. Yanmış bir çocuk fotoğrafı retweetlendi sürekli olarak, Facebook sayfalarında paylaşıldı ve vicdanları sızlattı.

Duyarlı olmak, bir şeyler yapmaya çalışmak elbette vicdanî sorumluluğumuz. Ancak çözüm tweet ya da slogan atmak değil. Çözüm ittihad-ı İslamdır. Birlik olmak, kenetlenmiş bina gibi saflar halinde zulme karşı mücadele etmektir.

Vicdan sahibi herkes bu zulme "hayır" diyor. Ancak en fazla biz Müslümanların canımızın acıması lâzım. Birbirimize kin ve nefretle baktığımız, sevgiyi, şefkati esas almadığımız, hâlâ bir ve birlik olmadığımız için! "Namaz kılın" emrine uyup "kenetlenmiş bina gibi saf bağlamak" emrini göz ardı ettiğimiz için!

Müslüman akan kanları, aç ve susuz insanları, harap olmuş evleri ve içlerindeki yoksul insanları görebilmeli. Masum çocukların ve kadınların çığlıklarını işitebilmeli.

Şahit olduğumuz olaylar Deccalî tuzakların büyüklüğünün ve fitnesinin boyutlarını gösteriyor. Akan her damla kandan biz de sorumluyuz; hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hâkim kılmak için birleşmek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmeyi sorumluluk olarak kabul etmediğimiz için!

“Allah’ım zalimlere göz açtırma. Senin lanetin zalimlerin üzerine olsun!” duamızdır ancak fiilî dua da gereklidir.

“Allah, zâlime muhakkak ki mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” sözlerinden sonra, Peygamberimiz şu ayeti okur: “Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.” (Hûd Suresi, 102) (Buhâri, Tefsir 161, Hds no: 206; Müslim, Birr 61, 62 –2583)

Bir başka hadisinde de, “Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” buyurur. (İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri)

Zulme rıza göstermek, engel olmak için çaba göstermemek de o zulme ortak olmaktır. Kur’an ahlâkını yaşamaya çalışan, insanlık onuru taşıyan her insan zulümle mücadele etmelidir. Ancak bu mücadele tek tek değil birlikte, saflar halinde olmalıdır. Sarp yokuşlar birlik olunduğunda aşılır. Tarihte de baskılara, eziyetlere, tüm olumsuz koşullara ve engellemelere birlik olarak sabır ve kararlılık gösterip direnen müminler, şerefli bir hayat yaşamış, bugün müminlerin saygıyla andıkları birer örnek olmuşlardır.

Kuşkusuz Rabbimiz, zalimlerin zulmünden habersiz değildir. Dünya hayatındaki imtihan gereği onlara mühlet verir.

Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)

Müminler bütün bunların bilincinde olarak Rabb’lerinin yardımını ve desteğini umut ederek çaba gösterirler. Sonsuz adalet sahibi olan Allah, elbette ki zulmedenler üzerinde de adaletini tecelli ettirir.

Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azap indirdik. (Bakara Suresi, 59)

Zalimlerin yaptıkları tüm adaletsizlikler, uyguladıkları şiddet ve işledikleri zulümler Allah huzurunda sorgulanma günü kendilerine geri dönecektir. Ancak o gün, “…zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir. (Rum Suresi, 57)

"Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ’hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur." (Ali İmran Suresi, 192)

Peygamber(asm) döneminde Mekkeli müşrikler Müslümanlara saldırılarına devam ediyorlardı. Bugün olduğu gibi münafıklar ve dünyevî çıkarlarının peşine takılmış müşrikler işbirliği içinde idiler. Müslümanların Medine’deki hâkimiyetini yıkmaya, kurdukları İslam devletini ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı.

Müslümanlar, düşmandan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı çok dikkatlidirler. Müşriklerle münafıkların kurdukları ittifakı haber alırlar. Savaşa henüz izin yoktur. Ancak hicretin altıncı ayından sonra Allah cihad iznini verir. Böylece Müslümanlar kendilerini ve kurdukları İslâm devletini koruma imkânı bulurlar. Cihad izninin hemen ardından savaşa izin veren ayetler gelir.

Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. (Hac Suresi, 39)

Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük bölük çıkın ya da topluca çıkın. (Nisa Suresi, 71)

Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir. (Enfâl Suresi, 39)

Allah, savaş iznini baskı ve zulüm durumunda verir. "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190) ayetiyle sebepsiz kışkırtmaya ve gereksiz şiddet kullanımına karşı uyarır. İslam’a göre yalnızca zorunlu olunduğunda savaşa başvurulur ve belirli insani ve ahlâki sınırlar içinde yürütülür. Savaş bir "istenmeyen zorunluluk"tur.

Yukarıdaki ayetlerle Rabbimiz, hükmün Kendisine ait olduğunun müşrik ve münafıklara gösterilmesini istiyordu. Bunun için de Müslümanların gerekli tedbirleri almalarını ve savaşmalarını istiyordu. İslam’da zulme isyân da Allah’ın emri ile ve yine O’nun koyduğu ölçülere göre idi çünkü.

Peygamber(asm) ümmetine savaş hazırlığını emrediyor, Ebû Cehil ise "Müslümanları öldürmeye bile lüzum yoktur. Ellerini bağlayıp onları tekrar Mekke’ye götüreceğiz ve böylece İslâm da bitecek" diyordu.

Bu ordu, İslâm’ın tek ordusudur. Eğer bu ordu yok edilecek olursa Rabbimizin dinini hâkim kılacak bir başka topluluk kalmayacaktır. Dua eder Peygamber (asm): "Ey Rabbim! Vaadin olan yardımını bugün lütfet. Ya Rab, bu bir avuç mücahid yok olursa, bir muvahhidler bu gün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!"

Rabbi Ona vahyeder:

"Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. (Kamer Suresi, 45)

Allah’ın vaadi haktır; Müslümanlar büyük zafer kazanırlar. Bedir zaferi, siyasi-dini yapıdaki İslâm devletinin temellerini daha da sağlamlaştırır.

Kur’an’da Bedir Savaşı ile birlikte, Müslümanların bütün savaşlarına çok sayıda meleğin de katıldığı ve onlara yardım ettiğinden söz edilir.

Sen mü’minlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ’Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın Katındandır. (Al-i İmran Suresi, 124, 125, 126)

Gücün tümü Allah’a aittir. İnkâr içinde yaşayan kişinin gücü de gerçekte Allah’ın gücüdür. Allah imtihan amacıyla bir insanda ya da karşısındakilerde güç yaratır. Dilediği zaman o gücü alır; dilediği insana dilediğinde güç ve başarı verir.

Bedir’de iki ordu arasında arasında sayıca büyük fark vardır, Müslüman ordu üç yüz, düşman ise bin civarında savaşçıya sahiptir. Peygamberimiz(asm) Allah’a sığınır. “Kureyş ilerlemeye başladı. Dalgalı kum tepeciklerinin ardındaki Mekke ordusu şimdi, gerçekte olduğundan daha da az görünüyordu. Fakat peygamber onların gerçek sayılarının ne olduğundan ve iki ordu arasındaki büyük dengesizlikten haberdardı. Ebu Bekir (RA) ile birlikte gölgeliğe döndü ve Allah’a vaat ettiği yardımı vermesi içn dua etti. Kendisinde bir an bir uyku hali meydana geldi ve uyandığında şöyle dedi. “Sevin ey Ebu Bekir, Allah’ın yardımı sana ulaştı. İşte Cebrail elinde atının dizginleri savaşa hazırdı.” (Martin Lings, Hz Huhammed)

“Biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve Biz onları oradan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." (Neml Suresi, 37) buyurur Allah. Dinini savunan samimi müminleri görünmez ordularıyla destekleyip, yollarını açar, küfrü ise aşağılanmış kılarak yenilgiye uğratır.

Küfrün kurduğu tuzak –Allah’ın dilemesiyle-daha baştan bozuktur. Onlar sonucun kendilerine galibiyet getireceğini düşünürlerken, müminler zafere ulaşır. Müminlerin zaferi ise Rahmânîdir. Münafığın, müşriğin, küfrün zaferi şeytanidir; geçicidir, sonunda kayıp vardır.

Bediüzzaman Bedir’i bir "mucize menbaı", "menba-i garaib" olarak ifade eder. Acip ve garip olayların kaynağı olarak anlatır. “Bir menba-ı garaib olan Gazve-i Kübra’yı Bedir’de Ukkaşe İbnü’l- Mihsan el-Esedi’nin müşriklerle dögüşürken kılıcı kırıldı. Resul-i Ekrem ona kılıca mukabil bir değnek verdi. Dedi: Bununla harbet. Birden değnek biiznillah uzun beyaz bir kılıç oldu. Onunla harbetti. Hayatı boyunca Yemame Harbi’nde şehid oluncaya kadar boynunda taşıdı" der Peygamber(asm) dönemini mucizeler penceresinden anlattığı Mûcizat-ı Ahmediye adlı eserinde.

Evet cihad ve zafer Bedr’in askerlerinin adıdır. Onların her biri birer ’bedr’dir; birer dolunaydır.

Bedir Savaşı’ndan sonra Cebrail (as) gelir Peygamber(asm)’a sorar;

"Yâ Resûlullah, Bedir Savaşı’na katılanları nasıl değerlendirirsiniz?"

Cevap verir Peygamber (asm);

"Müslümanların en fazîletlisi sayarız."

Cebrail (as); "Biz de meleklerden Bedir Savaşı’na katılanları aynı şekilde meleklerin en hayırlısı sayarız" der.

Güneşin dolunayda ışığını tam olarak yansıttığı gibi, Rabbimiz de İlâhi isimlerini en mükemmel olarak yolunda cehd eden müminlerde yansıtır. Bedr’in askerlerinde...

Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz. (Al-i İmran Suresi, 123)

Peygamberimiz(asm)’ın her hadisi hikmetle söylenmiş sözlerdir ve O’nun lisânından kalplerimize akan hikmet çeşmeleri gibidir. Her biri kalplerimizi arındıran, öğüt veren, tefekküre yönelten güzel sözlerdir.


"Dua ibadetin beyni ve iliğidir" buyuruyor Peygamber(asm). Bu hadisinde duanın önemini vurguluyor. İnsan kulluğunun şuurunda olduğu sürece Allah Katında değerlidir. Bu sebeple Allah’a gönülden yöneliyor, yaptığımız hatalar için O’na itirafta bulunuyor ve yalnızca O’ndan yardım diliyoruz. Dünyaya kulluk ve ibadet için gelmiş olan bizler aczimizin bilincindeyiz, muhtacız; her şeyi, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güç sahibi Allah’tan istiyoruz.


Peygamber(asm) bu hadisinde neden beyin ve iliğe dikkat çekmiş olabilir diye düşünürsek... Beynimiz de iliğimiz de vücudumuz için çok hayâtî öneme sahip. Örneğin beynimiz; öyle bir iletişim ağına sahip ki yeryüzünde 100 milyar kullanıcı bu iletişim ağı yoluyla haberleşiyor.

Orada trilyonlarca bağlantı gerçekleşiyor, dahası bilgisayarımızdaki gibi bağlantı sorunları yaşanmıyor. Hiç dinlenme, ara verme ve elektrik kesintisi de olmuyor.


Beynimiz bedenimiz ve hayatımız için müthiş önemli. Dahası çevremizle aramızdaki bağlantıyı mümkün kılıyor.


Diğer taraftan bizi biz yapan "şey"lerden biri de hayatî hücrelerimizin üretildiği kemik iliğimiz. Bu üretim merkezinde birbirinden hem yapıları hem de işlevleri birbirinden çok farklı ürünler üretiliyor.


Hayatımız için olmazsa olmazlardan biri olan savunma hücrelerimiz ise kemik iliğimizde üretiliyor. Vücudumuzun askerleri onlar. Radyasyon gibi dış etkilere, vücudumuza giren yabancı maddelere karşı savaşan askerler. Kimi tek bir hedefe yönelen bombaya benzer sistemlere sahip, kimi âdeta saçma atan bir tüfek ya da birçok hedefe birden yönelebilen bir bomba gibi. Kimi ise âdeta çöpçü gibi temizlenmesi gereken mikroorganizmaları yutuyor, tehlikeleri bertaraf ediyor. Bir anda pek çok düşmanı yok edebiliyorlar. Oldukça uzun ömürlüler; aylarca hatta yıllarca yaşayabiliyorlar. [*]


Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombaları atıldığında, yayılan radyasyon yüzünden birçok insan, 10-15 gün içinde iç kanama ya da bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölmüştü. Bu insanlara ne olduğunu anlamak için hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde şu sonuca ulaşılmıştı: Vücut tümüyle radyasyona maruz kaldığında kan yapan ve savunma sisteminin bel kemiği olan hücreler ölüyordu. Bu vücudun da kısa sürede ölmesi demekti.


Dua müminin kalkanıdır. Allah`a sığınılarak edilen samimi dua nasıl kötülüklerden engelleyen bir kalkan ise iliklerimizde üretilen savunma hücrelerimiz de vücudumuzun koruyucu kalkanı gibi.


Hayy olan Rabbimiz, hayatımız için ortak bir amaca yönelik faaliyet gösteren birçok farklı sistem kurmuş. İşte bu kusursuz ve muhteşem İlahî tasarımlar bize hayat veriyor, bizi biz yapıyor. Tıpkı duamızın bizi biz yaptığı gibi...


De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır." (Furkan Suresi, 77)



[*] evrimteorisi.info/

Samimiyette Derinleşmeli

12 Oca 2013 In: Kur'an Ahlakı, Tefekkür

Hissedilen sevgi ve bağlılığın sonucudur ki, samimi inananların hayat amacı Allah’ı hoşnut etmek ve bu amaçla ciddi bir çaba göstermektir.

Hayatını bu amaç üzerine inşa eden bir insan, bu yolda asla yorulmaz, bıkkınlık duymaz. Allah’ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanabilme umudu, büyük güç verir ve şevk kazandırır. Hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda var gücüyle çaba göstermek, ancak Allah’a karşı duyulan samimi sevgiyle mümkündür.

Kur’an ahlâkı kişinin ancak samimi ve içten olması şartıyla gereği gibi yaşanabilir. İnsanın din ahlâkını yaşaması ve sonucunda da –Allah’ın izniyle- gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Rabbine, kendisine ve diğer insanlara karşı samimi olmasıyla mümkündür. Çünkü gerçek anlamda iman, samimiyet zemini üzerinde gerçekleşir.

Şeytani düşüncelerle vicdanını kirletmeyen ve onun uyarılarına kulak veren, Allah’ın sınırları içinde yaşayarak nefsinin olumsuz telkinlerine aldanmayan insan, samimiyeti yaşıyor demektir.


Ancak insan bazen inancını, ahlâk özelliklerini ve samimiyetini yeterli görüp, bu konuda çaba göstermeyi terk edebilir. Bu durumdaki kişi kendisinden hoşnuttur ve Allah’ın da kendisinden hoşnut olduğunu düşünüyor demektir. Kişi samimiyeti en üst düzeyde yaşıyor da olsa, güzel ahlâk göstermekte sınır konmamalı. Çünkü her zaman daha iyisi, daha güzeli, daha mükemmeli vardır.

Hayırda yarışarak öne geçen kullardan olmayı hedefleyen insan kendisini asla yeterli görmez. Rabbimiz, “Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. “(Alak Suresi, 6-7) ayetiyle kendini yeterli görmenin azgınlığa götüreceği tehlikesine karşı müminleri uyarır.

İnsan, içinde taşıdığı Allah’ın hoşnutluğunu ve sonsuz ahiretini kaybetme korkusu nedeniyle vicdanını ve aklını da kullanarak samimiyetinde derinliğini artırabilir. Samimiyetin belli bir çapı, belli bir sınırı yoktur.

İnsanın Rabbine karşı samimi olması ve bunu artırma çabası şeytanın asla hoşlanmayacağı bir konudur. Allah samimi kullarını sevdiği için, şeytan, kişinin samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Bu sebeple, insanın hem şeytanla hem de onun etkisindeki nefsiyle mücadele içinde olması ve samimiyette derinleşmek için çaba harcaması gerekir.

Kendini yeterli görmek, insanın her konuda kendini geliştirmesine bir sınır koyması demektir. Bu sınırın ve her konuda derinleşme önündeki engellerin kaldırılması, insanın daha mükemmel ahlâk özelliklerine ulaşmasına yol açar. Allah, kullarına cennette vereceklerine bir sınır koymamaktadır; o halde samimi kulu da O’nun hoşnutluğunu amaçlarken hiçbir konuda kendisine sınır koymamalıdır.

“İnsan, rüzgârda hareket eden gül gibi olmalı ki etrafına güzel kokular yayabilsin” (Aristotele)

Hüküm Koyanların Hâkimi

11 Oca 2013 In: İmani Konular

Din ahlâkı, insanların kurallarıyla değil, Allah’ın hükümleriyle yaşanır. Yüce Rabbimiz insanlara nasıl bir ahlâka sahip olmaları, nasıl bir hayat sürmeleri gerektiğini Kur’an’da detaylı olarak bildirir. Allah’ın buyruklarının ancak eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle gerçek din ahlâkı yaşanır.

İnsanların birçoğu ise böyle yaşamayı reddeder. Allah’ın hükümlerine tam olarak itaat edip teslim olmaz, nefislerinin de tatmin olacağı bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışır. Dinin kurallarına uymak yerine, dini, kendi kuralları ve prensiplerine uygun hâle getirmeye uğraşır. Din ahlakını, kendi kuralları ve mantıklarına uygun düştüğü sürece yaşar, aksi halde reddeder. Bu büyük bir yanılgıdır. Çarpık mantık kurallarına göre yaşayan kişilere Kur’an şöyle seslenir:

Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?
İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.
Onlara sor: "Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak? (Kalem Suresi, 36-40)


"Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar?..." (Maide Suresi, 50) ayetindeki gibi, söz konusu kişileri yanlış yollara sürükleyen sebeplerden biri, cahiliye hayatının din dışı sapkın mantıklarıdır. Oysa Kur’an, "...Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50) ayetiyle tek hüküm koyucunun, en iyi hüküm veren Yüce Allah olduğunu bildirir.

Çoğu insanın akıl ve vicdanlarını değil, nefislerini dinlemeleri, Allah’ın emrettiği ahlâkı yaşamaktan alıkoyan önemli bir unsurdur. Nefislerinin istek ve tutkularına göre hareket eden bu kişiler hak olana değil, bâtıl olana uyar, hem kendilerine hem de çevrelerine büyük sıkıntılar verirler. Çünkü nefsin bencil tutkuları insanları hep kötülüğe yönlendirir:

... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim’in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)

İnsanların yaratılışına en uygun olan, Allah’ın dinidir. İnsanların kendi mantıklarına, kültür ve birikimlerine göre çıkardıkları sonuçlar, sıkıntılara sebep olur. Kendi kurallarına göre yaşamak, insanı sapkın bir yola sürükler.

Kur’an ahlâkından uzak yaşayan kişiler, her şeyin nefislerine uygun olmasını isterler. Olaylar nefsâni plânlarına uygun gelişmediğinde, bu kimseler çok ani çıkışlar yapabilirler. Öfke, duygusallık, küsme gibi Kur’an ahlâkına aykırı davranışlar gösterilebilirler. Öfkeyle bağırıp çağıran kişi o an, Allah’ı ve her olayı O’nun yarattığını unutmuş demektir. Allah’ı unutan kimsenin ise, Kur’an’la bağdaşmayan her türlü yanlış davranışı yapması mümkündür.

Oysa Allah’ın her şeyi bir hayır ve güzellikle yarattığının, her olayın-hatta musibetlerin- bir hikmetle geliştiğinin, kaderimizde olanı yaşadığımızın şuurunda olmalı, bu bilinçle hareket etmeli. Hükmü en güzel olan, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan Rabbimizin verdiği sayısız nimete şükür içinde olmalı ve yalnızca O’na tevekkül etmeli. Allah’ı aşkla muhabbetle sevmeli, O’na sarılmalı.

Ey kendi saltanatından başka hiç bir saltanat ve hâkimiyet bulunmayan,
Ey (her şey hakkında) karar veren, fakat kendisi hakkında karar verilmeyen,
Ey herkese hüküm süren, fakat (asla) başkalarının hâkimiyeti altına girmeyen,
Ey hak ve hakikat üzere hüküm veren Rabbim; hak ile hükmet.
… “Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah)dır." (Enbiya Suresi, 112)

İzzet Yüceltir Kibir Alçaltır

9 Oca 2013 In: Tefekkür, Yaşam

"Allah Teâlâ Hazretleri sizden cahiliye kibirini temizledi. Artık o, muttaki bir mümin veya bedbaht bir facirdir. İnsanların hepsi Hz. Adem’in evlatlarıdır. Adem ise topraktan yaratılmıştır." (Ebu Davud, Edeb 120, (5116); Tirmizi, Menakıb (3950, 3951); Kütüb-i Sitte)

İzzet; üstünlük, değerlilik ve saygınlıktır. İzzet, onur, üstünlük ve güç Yüce Allah’ındır; O’na yakın olan Resûllerinin ve mü’minlerindir. Allah Mütekebbirdir. O’nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır. Kibir insana yasaktır; insan Rabbi karşısında aczini ve haddini bilmelidir.

Kibir, insanın şuurunu kapatan en büyük engellerden biridir. Şeytanın, Allah’a isyanına sebep olan karakter özelliğidir kibir ve insanı Allah korkusundan uzaklaştırır, vicdanî hassasiyetini zayıflatır. İnsanı dünyada ve ahirette çok büyük kayba uğratır.

Kur’an, müminleri kendi aralarında alçak gönüllü ve merhametli, kâfirlere karşı ise güçlü, onurlu ve zorlu olarak tarif eder. Allah onların îman ortak paydasında bir ve birlik olmalarını, birbirleri üzerine şefkat kanatlarını germelerini ister. Kibir, gurur ve böbürlenme îman ehline yakışmaz.

"Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır." (Sâdık u Masduk)

Mümin, büyüklük iddiasında olmadığı için, yaptığı hataları telâfi etse bile kendisini yeterli görmez. Kusursuz olduğunu düşünmez ve bu sebeple sürekli kendisini geliştirme çabası içinde olur. Güzelleşen ahlâkından dolayı insanların sevgisini kazanır.

Sühreverdî izzeti, "insanın nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevi istekleri sebebiyle zelil etmeden ona ikram etmesi" olarak tarif eder. Kibri ise, "insanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarı koymaya çalışması" şeklinde tanımlar. Tam da burada izzet ve kibrin karıştırılması tehlikesine şöyle dikkat çeker: "Meskenet ve zillete düşmeden tevazu sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir." (Sühreverdî, Avârifu’l-Maarif)

İşte o köprüde asılı sarkacın topu vurdukça kimini yücelere çıkarır, kimini aşağıların aşağısına düşürür.

İzzet ve onur Rahmânîdir; zillete düşmekten alıkoyar, insanı âlâ-yı illiyyîne çıkarır... Kibir ve gurur ise şeytanîdir; zillete düşürür, insanı esfel-i sâfilîne indirir.

"Bin bahar gelip geçse taşın yeşermesi ne mümkün. Kabahat baharda değil senin kibirle taşlaşmış gönlünde. Sen toprak gibi alçak gönüllü olmaya bak. Gör o zaman o gönül toprağından nasıl renk renk güller açılıyor, baharlar yeşeriyor." (Mevlânâ)
Ey büyüklük ve saltanat sahibi,
Ey şa’nı, makamı yüce olan,
Ey medh-ü senâsı yüce olan,
Ey yücelik O’nun cemal ve cilvesi olan,
Ey kibriya ve büyüklük libâsına bürünen,
Ey Müzil olan Rabbimiz! Zillete düşürme bizi; kalplerimize kibri çirkin göster, izzeti sevdir. Gönüllerimizi zikrinle yumuşat, süsle. Toprak gibi yeşert bizi. Sana karşı boynu bükük sümbüller açsın gönül toprağımızda.

Sırlar Ortaya Çıkarılmadan

8 Oca 2013 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Sırların orta yere çıkarılacağı gün. Artık onun ne gücü vardır, ne yardımcısı. (Tarık Suresi, 9-10)

İnsan, Allah’a gereği gibi kulluk edip etmediği, O’nun emirlerine uyup uymadığı ile hesaba çekileceği, günahların, kötülüklerin tek tek ortaya döküleceği, sırların ortaya çıkarılacağı ’hesap günü’ gelmeden önce, kendisini hesaba çekmeli.

"Hiç mümkün müdür ki, gökte, yerde, karada, denizde yaş kuru, küçük büyük, âdi âli her şeyi kemâl-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet, insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede, emanet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hayır, asla!" (10. Söz)

Bediüzzaman’ın yukarıdaki sözleriyle ifade ettiği gibi Allah Hafîz ismiyle, bütün bitki ve hayvanların en basit ve en detaylı özelliklerini tohum, çekirdek ve yumurta gibi şeylerle muhafaza eder. Bunun gibi, kâinatın halifesi ve en büyük emaneti yüklenmiş olan insanın amellerini de şüphesiz muhafaza ve kayıt altına alacaktır.

Allah insanların amellerini ve fiillerini muhafaza eder; vakti geldiğinde mahkeme-i kübrâda o fiiller tartılır, karşılığı ise ceza veya mükâfattır.

Bediüzzaman, "Bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zaptedilir" ifadesi ile bir başka konuya daha dikkat çeker. İnsanın hem amelleri ve hem de davranışlarının doğurduğu sonuçlar kaydedilmektedir. O halde bu kayıtlar da o muhasebe zamanı, aleyhte ya da lehte delil olarak sunulacaktır.

Bediüzzaman ayrıca, "mecma-i ekberde muhasebenin görünmesi ve meşher-i azamda gösterilmesi" ifadeleriyle, mahşer meydanındaki o büyük toplanma yerinde, kendi amellerini hem insanların en ince ayrıntılarına kadar göreceklerine, hem de mahşer meydanını çepeçevre sarmış bulunan melekler âlemine de yapıp-ettiklerinin gösterileceğine dikkat çeker.

Müminin türlü zorluklar yaşaması âdetullahtır. Sıkıntılar, musibet ve imtihanlar karşısında mümin, kendisiyle hesaplaşır. Yaşadıklarının ardında, Rabbinin yarattığı kaderi ve kaderdeki adaleti görür. Bu sebeple kaderi tenkit etmekten kaçınır.

Peygamberimiz(asm) şöyle buyurur: "Akılı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münâcât eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticârette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirâhat eder ve mubâh olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez."

Hz. Ömer(ra) ise "hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!" buyurarak müminlere hatırlatmada bulunur.

Rabbimiz kullarını hesap gününe karşı şöyle uyarır ki herkes yaşarken kendisini hesaba çeksin:

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)

Ve Şimdi Hesap Anıdır!

Sur’a üfürülür; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverir. Sonra bir daha ona üfürülür, artık insanlar ayağa kalkmış durumdadırlar. Yer, Rabbimizin nuruyla parıldar; orta yere kitap konur. Peygamberler ve şahidler getirilir. Orada hak ile hüküm verilir; hiç kimse haksızlığa uğratılmaz. Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verilir.

O gün sahip olunan en değerli şey, Allah’ın hoşnutluğu amacıyla yapılan salih amellerdir. Dünyada yığıp biriktirenler, servetlerini Allah yolunda harcamayanlar, bugün yoksuldurlar.

Hesap anı inkâr edenler için oldukça zorlu bir zamandır. Ahiretten yana kuşkuda olduklarından, dünyada nefislerinin bencil tutkularını gözetmiş, mal yığıp biriktirmiş ancak şimdi hazırlıksız yakalanmışlardır. Bugün ise din günüdür; "mü’mini kafirden, haklıyı haksızdan ayırma" günüdür. (Saffat Suresi, 21)

Rablerine sıra sıra sunulan, önlerine kitap konulan tüm suçlu-günahkârlar dehşet ve korkuya kapılırlar. "... Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?" (Kehf Suresi, 49) derler. Vicdanlarını susturarak yaptıkları nankörlükler ve kötülükler ortaya dökülür. Yapıp ettiklerine kendileri de şahit olurlar.

Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.
Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)

Kitapları sol taraftan verilen inkârcılar o anda toprak olmayı dilerler. Pişmanlık içinde, "bana keşke kitabım verilmeseydi", "hesabımı hiç bilmeseydim", "keşke ölüm her şeyi kesip bitirseydi", "ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" derler.

Zor bir hesaptır onlarınki. Allah’ın Kur’an’la bildirdiği buyruklara uyup uymadıklarıyla, erteledikleriyle, göz ardı ettikleriyle, nankörlükleriyle, kısacası gaflet içinde tükettikleri hayatlarının her anı ile ilgili olarak sorgulanırlar. Dünya hayatında Allah’tan uzak bir hayat sürmelerine mazeret olarak söyledikleri samimiyetsiz sözleri burada söyleyemezler. Çünkü özür beyan etmelerine izin verilmez; o gün sesler kısılmıştır.

Teraziler duyarlıdır. Allah’ın sonsuz adaleti tecelli eder; bir hardal tanesi bile olsa teraziye getirilir. İnsanlar kitaplarındaki amellerine göre, sonsuz cennete ya da sonsuz cehenneme girerler.

Sonra gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır. (En’am Suresi, 62)

"Allahu teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor." Peygamber(asm)

Hz. Enes (ra) anlatıyor;

"Peygamberimiz ile birlikte iken, üzerimize yağmur yağdı da, Allah Resûlü (Aleyhisselatü Vesselam), yağmur suyu değsin diye, elbiselerini açtı. Bedenine yağmur isabet etti. Biz ona: “Niçin böyle yaptın?" diye sorduk.

��öyle buyurdu:

Bu yağmur, Rabbimden yeni geliyor (Rabbimin henüz yeni yarattığı bir rahmetidir.)" (1)

Yağmur rahmettir, hayattır. Yeryüzünde canlı varlıkların, özellikle de insan hayatının olmazsa olmazıdır. Allah, oluşum aşamasından fiziksel özelliklerine kadar yağmuru mucizevî bir yaratışla yaratır.

Yağmur oluşumunun her aşaması, Kur’an ayetlerinde bildirilir. Dahası aşamaların sıralaması da bilimsel gerçeklerle örtüşür. En doğru açıklamayı Allah yapar ve bilimsel bulgulardan asırlar önce Kur’an’la haber verir.

Allah, rüzgârları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda Kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler. (Rum Suresi, 48)

Yukarıdaki ayette ifade edilen aşamaları bilimsel olarak incelersek:

"Allah rüzgârları gönderir..."

Okyanuslardaki köpüklenme ile sayısız hava kabarcığı sürekli ortaya çıkar ve su zerreleri sürekli olarak gökyüzüne fırlar. Bu zerreler rüzgârın etkisiyle atmosferin üst kısımlarına doğru yol alırlar. Aerosol denilen bu küçük parçacıklar "su tuzağı" adı verilen bir mekanizmayla denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını meydana getirirler.

"... böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar..."

Havadaki toz zerrelerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutların içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ile 0.02 mm çapında) havada asılı kalır ve göğe yayılırlar. Böylece gökyüzü bulutlarla kaplanır.

"... nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün."

Toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşarak yağmur damlalarını meydana getirir. Havadan daha ağırlaşan damlalar, buluttan ayrılır ve yağmur biçiminde yere düşmeye başlarlar. (2)

Yağmur gökten belli bir ölçü ile iner. Yağmurun sahip olduğu ölçülerden biri, her yıl dünyaya yağan yağmurun ve buharlaşan suyun ölçüsünün aynı olmasıdır. Bir diğeri ise yağmurun düşüş hızıdır. Eğer yağmur damlası kendisiyle aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisimle aynı yükseklikten aynı şekilde düşecek olsaydı, bu durumda tarlalara, evlere ve otomobillere zarar verecekti.

İnsana ve kâinata dair sayısız tefekkürü bulunan Bediüzzaman, yağmura da farklı anlamlar yükler. ’Kâinatta her varlık, lisân-ı hâliyle (hâl diliyle) Allah’ı zikreder’ ifadesiyle nazarları varlığın perde arkasına, İlâhi yaratıcıya çevirir. Yağmurun, Rabbimizin bilinmeyen rahmet hazinelerinde yapıldığını ve asla başıboş olmadığını söyler.

"İnzâlin (indirmenin) Cenab-ı Hakk’a olan isnadından anlaşılıyor ki, yağmur katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve hassas bir ölçüyle inerler. Çünkü uzak bir mesafeden gelmekle beraber, rüzgâr ve hava da çarpışmalarına yardımcı olduğu halde, katreler arasında çarpışma olmuyor. Öyleyse o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsil eden meleklerin elindedir." (3)

Bediüzzaman, ayrıca kar taneleri gibi yağmurun da meleklerle alâkalı olduğunu ifade eder. "Yağmurun yağması, en kısa şöyle tarif edilebilir: Hava tabakasında dağınık halde bulunan su buharının zerrelerine Allah emrettiği vakit, o zerreler her taraftan ’Lebbeyk!’ diyerek toplanmaya başlarlar ve bulut şeklini alıp, Allah’ın emrine hazır bir vaziyette beklerler. Yine Allah’ın emriyle bir kısım zerreler, basınç ve yoğunlaşmanın artırılmasıyla birlikte soğuyarak katrelere inkılâp ederler. Sonra kâinata konan kanunların temsilcileri olan meleklerden, o katrelere münasip yaratılan melekler vasıtasıyla o katreler, birbirlerini sıkıştırmadan ve birbiriyle çarpışmadan yeryüzüne indirilirler. Lâkin hava boşluğundaki dengenin muhafazası için, yağan katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur." (4)

"Faydalarının şehâdetiyle, yağmur damlalarının ihtizazı (titreşmesi), Sen’in indirmen ve üstün kılmanladır." (5)

Bulutları "ağlatan", "sıkıp suyu çıkaran" ve "bardaktan boşanırcasına su" indiren Allah’tır. Dilerse bahçelerimizin ürünlerini iki kat kılan, bereketlendirip "güldüren", dilerse "solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru" kılan da yine O’dur..

Toplumda, yağmurdan şarkı ve şiirlerde hüzünle birlikte söz edilir. “Bak yine yağmur yağıyor, yine hüzün taneleri düşüyor yüreğime” ya da “yağmur yağıyor yine hüzün çöküyor üstüme” gibi duygusallık, karamsarlık, umutsuzluk ve keder telkin eden sözlerin aksine, yağmur rahmetin cisimleşmiş halidir. Çorak toprağa can verdiği gibi, kesilen umutları yeniden dirilten rahmettir. Rabbimizin İlâhî rahmetinin yukarıdan aşağıya inen parıltısıdır.


O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar. O, Veli’dir, Hamid’dir. (Şûra Suresi, 28)


Kaynaklar:

1. Ebu Davud/Edeb 114;Müslim/İstiska 13
2.www.kuranmucizeleri.com/
3. İşârâtü’l İ’caz
4. İşârâtü’l İ’caz
5. 29. Lem’a’nın Tercümesi, 1.Bab, 1. Fasıl

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors