Merhamet İnsanlığın Sanatıdır

29 Ara 2012 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

İnsan, samimi imanının derinliğine göre sever, sevilir. Allah’ın yarattığı varlıklardaki sevgi, şefkat ve coşku meydana getiren yönleri görebilir; tümünden haz alır. Gerçek anlamda iyi, şefkatli, merhametli olmak imanın getirdiği birer nimettir; birer güzelliktir.

İnsan, Allah’a aşkla bağlıysa O’nun buyruklarına çok titiz olur, en çok O’nu sever ve en çok O’na saygı duyar. Bencil ve nefsine düşkün olmaz. Şefkatli ve koruyucu olur, çıkarlarının peşinde olmaz; affedici olur. Kişinin içinde Allah sevgisi yoksa yalnız kendi çıkarlarını düşünür, affetmez, çıkarlarıyla çatıştığında ise sert davranabilir.

Sevgiyi, güzelliği sağlayan her özellik Allah aşkı ve korkusuyla kazanılır. Bu duygular insanların daha şefkatli, daha merhametli, daha sevecen ve daha ince düşünceli olmalarını sağlar. Ve güzel ahlâkın kökenini oluşturur.

"Allah, kullarına karşı şefkatli olandır". İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları, üzerinde tecelli eder. Müminlerin şefkat ve merhameti Allah’ın merhametinin bir tecellisi olduğundan Allah’ın hoşnutluğunu gözeten bir merhamet şeklidir. Merhametlerinde aldıkları ölçü Kur’an’dır. Kuran’ın dışında bir sistemi ölçü alan merhamet anlayışı, "Rahmanî" değil, "şeytanî" bir merhamettir.

Kur’an ahlakını yaşayan insan, binlerce kez hata yapmış da olsa sevdiğine karşı merhametli ve her koşulda bağışlayıcıdır. Asıl bağışlayıcı olan Allah’tır; cezayı verecek olan insan değildir. Bağışlamak sıkıntı, azap, çile içinde olmamalı, içten olmalıdır. İntikamın şeytani bir tadı vardır; insan gönülden affetmeli, şefkatle bakmalıdır. Affetmek, müminler arasındaki sevgi zeminini oluşturmada Allah’ın sunduğu sayısız nimet ve güzellikten biridir.

Mümin, insanların her zaman için iyiliğini ister. Kendi sonsuz hayatını düşündüğü gibi, insanların da ahiretini düşünür; hata yaptıklarında uyarır, kötülükten engellemeye çalışır. Kendi için ettiği dualarında kardeşlerini asla unutmaz.

Sevgisini Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurmuş insan, hata da yapsa sevdiği kişiye îmanından kaynaklanan şefkat, merhamet ve bağışlama ile yaklaşır. Ve inanan insanın, karşısındaki kişiye sevgisi, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda olumsuz etkilenmez. Aksine merhameti artar.

Allah için yaşanan sevgide sadakat, şefkat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah için yaşanan sevgi, süresiz ve sonsuzdur. Bu sevgi, önce dünyada ve ardından sonsuz yaşamda devam etmeye kilitlenmiştir. Müminlerin birbirlerine olan sevgileri ve birbirlerine karşı olumsuz duygular taşımamaları, Allah’ın samimi kullarına nimetidir. Bu nimet, “Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi, 47) ayetiyle bildirildiği gibi, ahirette tam anlamıyla yaşanacaktır.

İmam Rabbani, müminlerin, Allah’ın yarattıklarına duydukları şefkatin önemini şöyle tarif eder:

"Allah’ın emrine tazim (saygı) ve Allah’ın kullarına şefkat; her ikisi de, ahiret azabından kurtulmak için, iki büyük asıl köktür." (İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 98. Mektup)

Allah’ın buyruklarına uymak ve O’nun yasaklarından kaçınmak kadar, kullarla iyi geçinmenin de aynı ölçüde gerekli olduğunu söyler ve şöyle devam eder İmam Rabbani:

"Allah’ın emrine tazim (saygı), Allah’ın yarattıklarına şefkat... cümlesi, bu iki hakkın edasını açıktan beyan edip her iki mananın riayetini (uygulanmasını) lüzumlu kılmaktadır. O iki işin birini yapıp birini bırakmak, küllü (bütünü) bırakıp cüzle (parça ile) yetinmek gibi olur ki; kemal sıfatını almaktan uzaklık ve bu hususta kusur sayılır. Bu hususta düşüncesizlik iyi olmayacağı gibi; hiçbir iltifatta bulunmamak, aldırış etmemek uygun değildir." (Mektubat-ı Rabbani, 170. Mektup)

Kur’an Sevgi ve Merhametin Sanatıdır

Müslümanların acı çekmelerinin nedeni; şefkati, sevgiyi, merhameti öne çıkaracaklarına, kine, nefrete yanaşmalarıdır. Nefis nefrete, öfkeye, kine daha yatkındır; daima savaşı ister. İrade ve akılla dostluk, kardeşlik elde edilir. Sonuna kadar barışı, kardeşliği savunmak, affedicilik imanla olur.

Gerçek ve kalıcı sevgiye ulaşabilmek için, öncelikle Kur’an ahlâkı yaşanmalı. Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için güzel ahlak gösteren insanlar, birbirlerini de Allah rızası için severler. Böylelikle sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü -Allah’ın dilemesiyle- toplumun geneline yayılır.

Kadın, erkek, anne, baba her Müslüman için örnek kişiliktir Peygamberimiz(asm); O, yolumuzda ışıktır. Allah, O’nun kalpleri imana ısındıran ve Kur’an ahlâkına yaklaştıran sevgisini, ince düşüncesini ve şefkatini kalplerimize raptetsin, o “İlâhi rahmetin parıltısı” ile ruhlarımızı aydınlatsın…

Çünkü; “merhamet etmeyene merhamet edilmez.”

Kadere Tâbî Olmanın Huzuru

28 Ara 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam

Dünya mükâfat değil imtihan mekânıdır. Allah bizi "imtihan eder" ancak Allah tecrübe ederek anlamaz. Zaten sonsuz evvelde, zamansızlıkta her şey yaşanmış, olup bitmiştir. Biz yaptıklarımızı bilerek ve isteyerek yaparız ama bizi de yaptıklarımızı da Allah yaratır.

Rabb’imiz bize kendimizin ne olduğunu gösterir, davranışlarımıza şahit kılar. Allah, denemeye ihtiyacı olan bir Rab değildir. Sonsuz büyüktür, güç sahibidir.

Şerle de, hayırla da imtihan oluruz. Ancak biliriz ki her olay inananlar için en hayırlı şekilde sonuçlanır. Biz her durumda fiili dua mahiyetinde bütün tedbirleri alır, sebeplere sarılırız. Kadere tam tabi, tam teslim olmak ve her şeyde hayır görmek çok önemlidir. Kur’an’ın verdiği bilgilere inanmak, hepsine samimi olarak kanaat getirmek imanın gereğidir.

Bediüzzaman şöyle söyler:

"İsa’ya demiş şeytan: "Madem herşeyi o yapar. Kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?"

İsa dedi:"Ey mel’un!.. Abd (kul) edemez Rabbini tecrübe ve imtihan."

İman eden insan her zaman kadere tabi olmanın rahatlığını ve huzurunu yaşar. Çünkü kadere teslim olan insan için korku ya da hüzün verecek hiçbir şey yoktur. Örneğin dünyanın çevresinde sayıları sürekli artan göktaşlarından birinin her an başına düşeceği korkusu, inanmayan insanı tedirgin yaşatır. İman sahibi insan ise onların Allah’ın dilemesi dışında etkisi olamayacağını bilir. O taşlardan biri başına da düşse, Rabbinin onda kendisi için bir hayır dilediğini bilir. Hiçbir organının tesadüfen çalışmadığının, bedeninin ve yaşadıklarının tek büyük gücün kontrolünde olduğunun bilincindeki insan için bundan daha büyük konfor olabilir mi?

Allah inanan kullarına hem dünyada hem ahirette en güzel hayatı yaşatır ve koruması altında tutar. Ayrıca Allah bir olaydaki hayırlı sonucu mutlaka dünyada göstermeyebilir. Ancak dünyada iken şer gibi görülen bir olay, müminin ahirette daha yüksek derecelere ulaşmasına vesile olabilir. Rabbimiz sonsuz merhamet sahibidir ve olayları samimi kullarına ahiretlerini kazandıracak sonuçla yaratır.

Hiç şüphesiz, benim velim Kitab’ı indiren Allah’tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor. (Araf Suresi, 196)

İnsan yalnızca O’na kul olmak, O’na şevkle ibadet etmek, içinde tutkulu aşkı hissetmek, Rabbine deli aşık olmak için dünyaya gelir.
Mutluluk Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla olur, bunun dışında kalpler tatmin olmaz, kurtuluş gerçekleşmez. İnsan yüzlerce yol dener ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, samimi Allah sevgisi ve gerçek Kuran ahlakıdır.
Kur’an’a tam tabî olan mümin için tedirgin olacağı, rahatsızlık duyacağı bir şey yoktur. İnsan ancak Allah aşkıyla huzur bulabilir, tevekkül edip rahat olabilir.
Samimi mümin, Allah’ın vereceği her şeye razıdır. Her türlü sonuca razı olarak Allah’a teslim olur. Allah’ın razı olması için, o da Allah’tan razı olur. Allah ne musibet verirse versin, aşkla sever Allah’ı, ne yaşarsa yaşasın aşkı devam eder.

İmam Rabbâni, Allah aşkının her imtihanı sevinçle karşılamanın anahtarı olduğunu söyler:

"Bu yolda istirahat aramak, kendini sıkıntıya atmaktır. Bütün varlığını Sevgili’ye vermek, O’ndan gelen her şeyi seve seve kapmak, acısını, ekşisini, kaşları çatmadan almak lâzımdır. Aşk içinde yaşamak, böyle olur. Elinizden geldiği kadar böyle olunuz! Yoksa, gevşeklik hâsıl olur." (Mektubat/ 140. Mektup)


Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi "Kadere itiraz eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır." (Mektubat, 2004, s. 449)


Ve âlemlere rahmet Peygamberimiz(asm)’ın buyurduğu gibi; "Allah Teâlâ’nın hükmettiğine rıza göstermek âdemoğlunun saadetindendir... Allah’ın hükmettiğine razı olmaması da kişinin şekavet (sıkıntı, azap) sebeplerindendir." (Tirmizi, Kader, 15; Müsned-i Ahmed, 1:67)

Teslimiyet Mutluluktur

24 Ara 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Kâinattaki her olay, ‘her şeyin varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tespit ve tayin eden ve ona göre yaratan’ (Halık olan) Allah’ın dilemesiyledir. Bunun bilincinde olmak, inananların ayrıcalığıdır. Güven, huzur ve mutluluğun kaynağıdır.

İman etmeyen insan, bu güven ve huzuru hissedemez; çünkü her an bir zorlukla karşılaşabilecek olmanın korkusunu, henüz başına gelmeden yaşar. Oysa Allah, kulları için kolaylık diler; huzuru ve mutluluğu yaşamak gerçekte çok kolaydır. Yapılacak şey de, Allah’a ve O’nun yarattığı kadere teslim olmak, yalnızca O’na güvenip dayanmak ve tam bir teslimiyetle teslim olmaktır.

Allah’a hissettiği güven ve teslimiyet sebebiyle müminin hayatında korku ve hüzne yer yoktur. Bilir ki karşılaştığı ve karşılaşacağı her olay kaderindedir; hayır görüneni de ‘şer’ görüneni de Allah yaratır. Kötü gibi görünenler de aslında onu hayırlı sonuçlara ulaştıracaktır.

Güven duymak, hiçbir kuşkuya yer olmaksızın tam bir teslimiyete yol açar. Rabbini vekil edinerek teslimiyeti yaşayan mümin korkusuz, rahat ve sâkin ruh haline sahip olur. Geleceği yaratanın da Allah olduğunun şuurunda olması tevekkülünü artırır.

Hz. Ömer (ra) şöyle buyurur: “İster hoşuma giden olsun, isterse de gitmeyen; hangi hâl üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (İbn-i Kesîr)

Peygamber(asm), teslimiyetin müminlere kazandırdıklarını şöyle vurgular:

"Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mümine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder, bu da hayırdır." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan)

Teslimiyeti yaşayamayan insan, kontrolün Allah’a ait olduğunu düşünemez, kendisini ve etrafındaki varlıkları Allah’tan bağımsız olarak görür. Oysa kenarından köşesinden teslimiyet olmaz. Tam teslim olmadığında insan, bilinçsizce Allah dışındaki varlıkları ortak koşar. Kendince kötü gördüğü olaylar karşısında gösterdiği çirkin tepkiler, kişiyi hem dünyada hem de ahirette kayba uğratır:

İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

Büyük âlim Abdülkadir Geylani’nin ifadesiyle; “Tevekkül eden kimse, Rabbin va’di ile sükûnet bulur.” İnsan, kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığı sürece ıstıraptan, evhamdan, acıdan kurtulamaz. Allah’a teslim olmamak ve O’nun iradesine karşı çıkmak şeytanın çarpık mantığıdır. Ve onu olduğu gibi kendisine uyanları da bataklığına sürükler.

Bediüzzaman tevekkül ve teslimiyetin, zorluklara karşı insana güç kazandırdığını ifade eder; “İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.”

“Hakiki imânı elde eden adam kâinata meydan okur… İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni iktiza eder.(iki dünyanın saadetini gerektirir).”


Allah’a, O’nun sonsuz büyük gücüne tam teslim olmak kalpte büyük bir ferahlık meydana getirir. Teslimiyet hem dünyada hem ahirette saadet ve mutluluktur.


Cennet

23 Ara 2012 In: İmani Konular, Tefekkür

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu size vaat olunandır; (gönülden Allah’a) yönelip dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan, görmediği halde Rahman’a karşı ’içi titreyerek korku duyan’ ve ’içten Allah’a yönelmiş’ bir kalp ile gelen içindir. Ona ’esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu ebedilik günüdür. (Kaf Suresi, 31-34)

‘Allah Katındaki asıl varılacak güzel yer’ olan cennete layık olan inananlar, hesap gününde defterlerini sağ yanlarından alırlar ve Rabbimizin kendileri için hazırladığı cennetlerde sonsuza dek büyük bir hoşnutluk içinde yaşarlar. Kuran’da müminler şöyle müjdelenir:

Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, o, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek, ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır. (İnşikak Suresi, 7-9)

Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: "Alın, kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım." Artık o, hoşnut bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette. (Hakka Suresi, 19-22)

Dünya hayatında Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış müminler cennette melekler tarafından "Selam üzerinize olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin" (Zümer Suresi, 73) sözleriyle karşılanırlar.

Esenlik, güvenlik ve selamla cennete girer müminler. Kapılar sonsuzluğa kilitlenir. Ve ölüm orada ölür.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir. (Furkan Suresi, 75-76)

Sonsuz mutluluk yurdu cennetle ödüllendirilmeyi umut eden insan, ‘binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine’ kurar, salih amellerinde süreklidir. Ahirete kesin bir bilgiyle iman eder ve hedefi yalnızca Allah’ın rızasıdır.

Allah, cennetini özletmek ve insanlara hatırlatmak için dünyayı eksikliklerle dolu yaratır. İnsan, kendisindeki aczi ve çevresindeki eksiklikleri gördükçe cennete olan isteği artar. Rabbimiz dileseydi her şeyi mükemmel yaratırdı ancak bu, insanı dünya hayatına bağlar ve cennetten gaflete düşürürdü.

Dünyanın en önemli eksikliklerinden biri de sonunun olmasıdır. Oysa cennet, sonsuz güzellikler ve nimetlerle dolu olan ve sonsuza kadar da ‘bıkkınlık ve yorgunluk’ hissedilmeyecek olan huzur dolu bir mekândır.

Ancak dünya hayatına dalarak, ‘yok olacak şeyler’ peşinde koşan kimseler, elbette ki sonsuz cennetin varlığını da göz ardı etmişlerdir. Onların çarpık mantığına göre; şu kısacık hayatın doya doya yaşanması gerekmektedir, çünkü dünyaya bir daha gelinmeyecektir.

Oysa en büyük nimet ve güzellik, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olmaktır. Bu kazanç, samimi müminler için hiçbir maddi güzellikle kıyaslanamayacak bir mutluluk ve huzurdur.

Allah’ın, hoşnutluğunu kazanan kullarına vaad ettiği o muhteşem yurda, dünyanın yalnızca bir imtihan olarak yaratıldığını bilen, Allah’a teslim olan, vicdanının sesini dinleyen, ölümü ve sonrasını hiç aklından çıkarmayan ve bu gerçeklere göre hareket edenler ulaşırlar.


Allah samimi kullarına, Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve içinde sürekli güzellik ve nimet bulunan sonsuz cennetlerini müjdeliyor... “Cennete koşan yok mu? Çünkü cennette akla hayale gelmeyen nimet vardır.” (Tezkireti’l Kurtubi)

Küfür her dönem inananlarla mücadele eder. Kalpleri kararmış, değerleri hiçe sayan, dini alay konusu edinen bu kimselerin kötülüklerine son vermek için, vicdan sahibi samimi inananlar iyilikleri tavsiye eder, kötülüklerden sakındırırlar.


Küfür diğer insanların da kendisi gibi küfretmesini ister. Bunun için çaba gösterir. Ama bilmez ki; o planlar kurarken asıl düzeni Allah kurar.


İnkârcılar düzenleri ile başarılı olduklarını, müminleri zor durumlara soktuklarını, korkuttuklarını zannettikleri anlarda bile, gerçekte bozulmuş, ters dönüp ’kötülük çemberi’ başlarına geçmiş, kendilerine musibet olarak dönmüş bir tuzağın parçalarını izlerler. Sonucu ve sonlarını henüz görmediklerinden galip geldiklerini düşünürler.


Allah’ın planı öylesine mükemmeldir ki, küfrün kurduğu plan -zaman zaman zafer kazandığını zannetse de-daha baştan mağlubane kurulmuştur.


Ve öyle mükemmeldir ki o plan; Allah küfrü de münafığı da imana hizmet ettirir.


11 Eylül saldırıları sonrası insanların akın akın İslam’a yönelmelerini, evrime kanıt ararken yeraltını yeryüzüne taşıyan, ama buldukları bütün fosiller Yaratılışı haykıran evrimcilerin düştüğü komik durumu hatırlayın:)

Ancak delice cesaretle küfredenleri komik duruma düşüren asıl sebep, onların da kaderlerinde olanı yaşıyor olmaları. İsyan ettik derken de gerçekte o inanmadıkları Allah’a itaat ediyorlar.

Şeytan bile isyanını kendisinden bilir; zeki ama ahmaktır. Ne diyordu şeytan? İnsanları saptırmak için bana kıyamete kadar izin ver. Ve Allah ona izin veriyordu. 21 Aralık’ta da kıyamet kopmadı ve o izin halâ devam ediyor:)


Allah’a, dine ve tüm kutsal değerlere savaş açan kişilere karşı, küfür ve inkarcı ideolojiler yok olana kadar fikir mücadelesi sürecek. Bu da bizlerin imtihanı. Ve şükür ki Rabbimiz en zevkli şeyle imtihan ediyor.

Ayrıca küfür, küfrederek müminleri kızdırdığını zannediyor da bilmiyor ki inananların şevkini ve adrenalinini artırıyor.:) Daha çok çaba göstermelerine vesile oluyor.


Allah’ın sünneti gereği inananlar her zaman güçlüdürler ve Allah her zaman onların yardımcısıdır. İnkarcıların kurdukları tuzaklar dağları yerinden oynatacak kadar güçlü de olsa, Allah’ın fırkası her zaman galip gelecek.


Rahat olun lütfen. Allah nurunu tamamlayacak; küfür ve müşrikler istemese de!.. Allah asla vaadinden dönmez.

Gerçek anlamda Kur’an ahlâkı yeryüzüne hakim olacak. Yeryüzü barış, huzur ve kardeşliği yaşayacak. Bu müjdeli dönem bereketiyle, refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman için çok büyük bir ödüldür, Kur’an ile onurlanmış her insan için üstün bir şereftir.


Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)


Ve... "eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Ali İmran Suresi, 139)

21 Aralık Son mu Başlangıç mı?

18 Ara 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Maya takvimine göre 21 Aralık 2012’de dünyanın sonunun geleceği söylentileri tüm dünyayı sardı. Sümerler tarafından bulunduğu öne sürülen Nibiru adlı bir gezegenin Aralık ayında Dünya ile çarpışacağı, kıyametin kopacağı ve Dünya’nın sonunun geleceği iddiaları gündemi belirledi.

İddiaya inanan insanların kimileri endişe içinde, kimileri Hz. Nuh(as)’ın gemiye sığınmak yerine yüksek dağlara sığınan oğlu gibi Şirince Köyü’ne akın ediyor, kimileri içinse bu tarih hiçbir şey ifade etmiyor, hatta kimileri alaya alıyor.

Nasa Uzay Dairesi ise, 23-25 Aralık arası tüm Dünya’nın karanlıkta kalacağı, gezegenlerin belirli bir hizada sıralanacağı, kutupların değişeceği, devasa bir göktaşının Dünya’ya çarpacağı, Dünya’nın manyetik alanının tersine döneceği ve gezegenin uzayda 30 bin ışık yılı gidip Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki kara deliğe düşeceği gibi diğer kıyamet senaryoları ile ilgili hiçbir bilimsel kanıt bulunmadığı açıklamasını yapıyor.

Samimi inananlar, Allah’a güvenip dayanmaktan kaynaklanan, hayatın her anında tevekkülü yaşama sonucu gelişen sağlam bir karakter özelliğine sahiptirler. Onlar her dönem olduğu gibi bugün de insan ruhunu endişeye, korku ve karmaşaya sürükleyen felâket senaryolarından etkilenmiyorlar.

Çünkü "Allah’dan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir, eşi yoktur, mülk O’ nun dur. Hamd O’ na mahsustur ve O’ nun her şeye gücü yeter.”
Bediüzzaman’ın ifadesiyle bu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin her birinde birer müjde vardır. Her müjdede birer şifa ve o şifada da birer mânevî lezzet…

"Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül(kendini küçük düşürüp) edip minnet çekme. Onlara temelluk(dalkavukluk) edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu(istek duyulanı) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."

Bediüzzaman şöyle devam ediyor; “Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul." (20. Mektup)

Akılları hayrete düşüren şu kâinat, Hakîm, Rahîm olan, mülkünde istediği gibi tasarruf eden Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mümin, mülkü sahibine teslim eder, O’na bırakır. İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” der...

’Kıyam’

Gerçekte Mayaların 2012 yılı için bildirdikleri kıyamet ruhların ve akılların kıyamıdır. Mayalara göre 2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak, bu çağ fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimleri de kapsayacak, içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak, bu aşamaların ardından büyük bir çöküş yaşanacak.

21 Aralık yaklaştıkça Mayaların, ‘zamanların sonu’ tanımını kullandıkları bu tarihe dair çeşitli teoriler ileri sürülüyor. Maya takvimi gibi Hint Takvimi de 21 Aralık 2012’nin yeni bir çağa giriş dönemi olduğuna işaret ediyor.

Kâhin Nostradamus’un da yaşanan ekonomik krizin ardından 2050 yılında dünya devletler federasyonu kurulacağı kehanetinde bulunmuş olduğu bildiriliyor.

Bir kısım görüş bu tarihte insanlığın büyük bir atılım yapacağına inanıyor. Bazı kaynaklarda bu tarih foton çağına geçiş olarak adlandırılıyor.

Bu tarihten itibaren sınırların kalkacağı, insanların bütün ihtiyaçlarının karşılanacağı muhteşem bir çağın başlangıcı olduğu yine farklı kesimlerin teorileri. Dünyanın tek devlet olacağı, insanların "ben, sen, o" değil "biz" diyeceği, barış ve kardeşliğin hakimiyetinin gerçekleşeceği, yeni bir çağ olan Altınçağ’ın yaşanacağı iddia ediliyor.

Benzer bir görüşe göre; 21 Aralık’la birlikte tüm dünyada televizyon, radyo, gazete, internet gibi iletişim araçlarını kullanarak insanlara sürekli olarak dünya hayatına yönelik telkinlerde bulunan, onları âdetâ büyüleyen ve farkına varmadan hipnoz eden Deccaliyetin manevi etkisi sona eriyor ve Mehdiyet’in manevi iklimine geçiş yapılıyor. Allah, Hadî ismini tecelli ettiriyor ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girmeleri hızlanıyor.

Bütün iddiaların birbiriyle paralellik gösteriyor olması gerçekten ilginçtir. Ve hepsi Peygamberimiz(asm)’ın bu döneme işaret eden hadisleri ile de örtüşüyor. Peygamberimiz(asm)’ın Ahir Zaman’a dair hadislerinde söz ettiği Ay ve Güneş tutulmalarının, Lulin kuyruklu yıldızının görünmesi ve diğer onlarca olayın aynen tahakkuk etmiş olması çok olağanüstü müjdelerdir.

Bilimsel gelişmeler, Peygamber(asm)’ın da hadisinde söz ettiği gibi zamanın kısaldığını gösteriyor. Dünyanın yüzeyi ve iyonosfer tabakası arasında meydana gelen doğal titreşim (Schumann Rezonansı), hızla artıyor. Son raporlara göre, 1980’den itibaren hızla artış gösteren bu değer, bugün yaklaşık 11 devir. “2012’ye Doğru İnsanın Uyanışı” başlıklı bir makalede Schumann Rezonansının 12 Hertze yükselmesinin insanın beyin dalgalarında değişme ve gelişmelere neden olacağı ve böylece insanların uykulu halden uyandırılarak bilinçli hale geleceği tezi ileri sürülüyor.

De ki: “en ‘üstün ve apaçık’ delil (hüccet) Allah’ındır. eğer o dileseydi elbette tümünüzü hidayete yöneltip iletirdi.” (Enam Suresi, 149) ayetinde geçen; “En ‘üstün ve apaçık’ delil (hüccet) Allah’ındır” ifadesinin ebced değeri de yine 2012 yılını veriyor.

Dilerim 21 Aralık günü insanlık manevî anlamda ’kıyam’ etsin. Bu tarih insanlığın yükselişinin başlangıcı olsun. Kur’an ahlâkının sıcaklığı yeryüzünü sarsın. İslam ahlâkının gerçekleştireceği sosyal adalet hakim olsun. Ve yaşanacaklara Allah hepimizi şahit kılsın.

“Ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi, 2-3)

Dünya Madem Fânîdir...

12 Ara 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam

Allah’ın sonsuz adaleti gereği, itaat eden ve isyan eden insanların karşılaşacakları son, birbirinden tamamen farklı olacaktır kuşkusuz. Allah, gökleri ve yeri hak olarak yaratmıştır öyle ki, her nefis kazandıklarıyla karşılık görür ve onlara zulmedilmez.

İnsanların hak ettikleri karşılığı alacakları asıl yer ahirettir. Bu kesin bir gerçektir. Sonsuz adaletin tecelli edeceği ve her insanın şahitler ve sürücüleriyle hazır bulundurulacağı o büyük sorgulanmayı unutmama, her an hatırda tutma konusunda Allah, Kur’an’da şöyle uyarıda bulunur:

Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi, 30)

İnsan dünya hayatında ahiret gerçeğini unutmaya çalışarak, kendince dünyanın tadını çıkarmak isteyebilir, yaptığı tevillerle vicdanının sesini bastırabilir. Ama bu, o kişinin kaderinde belirlenmiş olan zaman geldiğinde ölmesini ve Allah Katı’nda belirlenmiş olan bir zamanda tekrar diriltilmesini engellemez. Ancak o gün, dünyada onun için eğlence olan her şeyin, gerçekte ’işleyip-yüklendiği kötülükler’ olduğunu kavrayacak ve hüsrana uğrayacaktır.

Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize..." derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür. (En’am Suresi, 31)

Rabbimizin yalnızca bağışlayıcı sıfatını göz önünde bulundurarak "Allah nasıl olsa beni affeder", "önemli olan kalp temizliği, benim de kalbim temiz" diyenler ve bu yüzden cennete gideceklerini düşünenler yalnızca kendilerini kandırırlar. Evet Allah bağışlayıcıdır ancak, bile bile günahta ısrar etmeyen, samimi tevbe eden kulunu bağışlar.

Kimi insanlar da sadece belirli ibadetleri yaparak kurtulacaklarını zannederler. Bütün bu kişiler aslında gerçeği bildikleri halde bu şekilde vicdanlarını rahatlatarak, ahiretten gafil yaşarlar.

Kişinin kendi değer yargılarına göre iyi bir insan olması, ailesini geçindirmek için çok çalışıyor olması, -Allah rızası için hiçbir salih amelde bulunmadan- "ben Müslümanım" demesi o kişiyi kurtarmaz. Yapılan işlerin Allah için yapılacak ibadetlerden daha önemli olduğunu düşünmek yanılgıdır. Çünkü gerçek iyilik, gerçek kötülük, ahiretin nasıl kazanılacağı ya da kaybedileceği konularındaki tek kıstas Kur’an’dır. Müminler yaşamlarını Kuran’da Allah’ın bildirdiği doğrular üzerine kurarlar. Çünkü müminler bir Kur’an ayetinde, "katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 46) şeklinde edildiği gibi ahireti unutmadan yaşayan ihlâs sahibi kullardır.

Bediüzzaman şöyle uyarıyor bizi:

"Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediyye (sonsuz hayat) burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın(dünya misafirhanesinin) gayet Hakim ve Kerim bir müdebbiri(işini tedbirli yapan) var. Hem madem iyilik ve fenalık cezasız kalmayacaktır... Hem madem dünyevi dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır."

"Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye (dünya hayatı) için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip, misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selametle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin." (Mektubat)

Evet; madem dünya fânîdir...

Sen Aczini Bil!

11 Ara 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Rabbimiz eşsiz yaratma sanatını kâinatta kusursuzca sergiler. Var olan her güzellik, hayranlık uyandıran her detay, Allah’ın üstün kudretinin bir tecellisidir. Tüm bu nimetleri ve yaratılış delillerini fark edebilenler ise Allah’a gönülden iman eden müminlerdir.

Allah her şeyi oldukça detaylı yaratır. Yakından baktığımız bir çiçekte, bir kelebeğin kanadında hatta minik bir böcekte O’nun yaratmasındaki inceliği görebiliriz. O halde, O’nun gücünü, sanatını gereğince takdir edebilmek için mükemmel detaylar ve incelikler yaratan Allah’a karşı daha ince düşünmeli.

Her güzellikte, Sâni olan Allah’ın ilmini ve sanatını görmeli, tüm bunların bir sebeple yaratıldığının bilincinde, Allah’ı yücelterek O’na yakınlaşmaya yol aramalı. O’nun rızasının en çoğunu en ufak detayda dahi gözetmeli. İman delillerini görebilen, yaratılmış her şeyi Rabbine yönelmek için bir yol sayan insanın Kur’an’ın da tarif ettiği gibi önemli özellikleri olmalı. Düşünmeli, tefekkür etmeli, sevgisini ve korkusunu artırmalı...

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Birçok insan sunulan güzelliklerin gerçekte Allah’a ait ve O’nun tecellileri olduğunun şuurunda değildir. Oysa kim kendi çabasıyla güzel saçlara, güzel bir burna, güzel gözlere sahip olabilir? Güzellikleri Allah yaratır ve dilediği kuluna dilediği kadar bahşeder.

Bu gerçeğin bilincinde olmayan insan, nefsanî tutkuları yüzünden her güzelliğe kendisi sahip olmak ister. Bir başkasındaki daha güzel şey sıkıntı olur, onu strese sokar. Kıskançlık ve haset duygularını körükler.

Güzellikleri gereği gibi takdir edemez, sahip oldukları için şükretmez, hep daha iyisini daha güzelini ister; tahammülsüzdür. İmtihanın sırrını bilmediğinden azap içinde yaşar. Ne kadar nimet içinde ve nerede yaşarsa yaşasın mutlu olamaz. Haz alamamak bir yana, her güzellik ruhunu yakar kavurur, işkence olur.

Oysa dünya hayatında sahip olmak için çaba gösterdiğimiz ve zamanla eskimeyen, bozulmayan ya da çürümeyen hiçbir şey yoktur.

Bu ’şeyler’e ömrümüz boyunca bakım yaptığımız, görünümüyle övündüğümüz, herhangi bir özelliği nedeniyle gurur duyduğunuz kendi bedenimiz de dâhildir.

Dünya mükemmel yaratılmış bir imtihan mekânıdır ve dünya hayatında her insan farklı şekillerde sınanır. Kimi varlıkla, kimi yoklukla imtihan olur. Yaratılmış her şey gibi, güzelliklerin de gerçek sahibi olan Allah’tan kendilerine güzellik geçmiş kullar ise verilenlere şükredici olurlar.

Dünya üzerinde zamanın yıpratıcı özelliği ile yok olmayacak tek bir güzellik yoktur. İnsan yaşlanır, çiçek solar, en güzel ev zamanla yıpranır. Bu Allah’ın hikmetli yaratmasıdır.

Allah dileseydi sonsuza kadar bozulmayacak güzelliklerle dünyayı doldurabilirdi. Ancak eksiklik ve acizlikleri yaratır ki insanlar O’nu tanısınlar, gücünü anlasınlar, kusursuz güzellik ve nimetlerin yurdu olan cennete özlem duysunlar. İnsandaki güzelliği arzu etme duygusu da zaten bir ’kusursuzluk’ arayışı değil midir?

Ancak bunca aczine rağmen insanın dünyaya bu kadar bağlanması çok hayret vericidir. Bu büyüklük hissi, bu enaniyet, büyük bir mucizedir. Her gün defalarca aczini ve zavallılığını gören insanın bunu yapamaması gerekir. Nefsi bu denli azgın olan insanı Allah, "insan çok zalim, çok cahildir" ifadesiyle tarif eder.

Âcizlikler insanı uzaklaştırmak değil, Allah’a yaklaştırmak için vardır; insanı en kısa yoldan Rabbine bağlar. Bediüzzaman’ın ifadeleriyle insan, sınırsız fakirliğiyle Allah’ın rahmetini ve rahmetinin derecelerini idrak eder ve zaafıyla O’nun kuvvetini anlar. Kendi noksan sıfatlarıyla Hâlık’ının mükemmel sıfatlarına ayna olur. Gece karanlığının elektrik lâmbalarını göstermeye mükemmel bir âyine olduğu gibi, insan da böyle noksan sıfatlarıyla Allah’a ait mükemmelliklere ayna tutar. İnsan sınırsız acziyle, Rabbinin sınırsız gücünü kavrar.

İnsanın görevi aczinin kanatlarıyla Allah’a kulluğun en yüce makamlarına uçmak iken, hırsla dünyevî güzelliklerin ardında koşar, boşa bir çaba harcar. Bilinçsizce, seraba ulaşmak için uğraşır, yorulur. Oysa geçici güzellikler için bu kadar çaba içinde olmanın bir anlamı var mı?

Ey Rabbim! Aczimin bilincinde bile değilken, Barî isminle beni hiçten yarattın. Muhyî isminle can bağışladın, rûhunla dirilttin. Rezzak isminle rızık verdin, nimetler bahşettin. Samed isminle ızdıraplarımı giderdin. Kirlendikçe, Müzekkî isminle temizledin. Müyessir isminle gücümün üstünde güç yüklemedin. Mucib’sin; her istediğimi verdin. Müheymin’sin; gözettin korudun.

Kâfi’sin; varlığı mevcûdatın bütün ihtiyaçlarına yetensin. Sensin Ganiy Rabbim; "sen aczini bil!" dedin...

Taklidi değil, tahkiki iman esastır. İnsanlara öncelikle namazı nasıl kılacağını değil, neden kılacağını... Orucu nasıl tutacağını değil neden tutacağını anlatmalı. Zamanın en büyük sorunu iman zafiyetidir. Bediüzzaman’a göre bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır...

Rabbimizi bize tarif eden üç büyük tercüman olduğunu söyler Bediüzzaman. Bunların biri kâinat kitabı, diğeri Hz. Peygamber(asm) ve bir diğeri de Kur’an’dır.

"Eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki; bir kelime-i kudreti, mesela balarısını, ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak; ve bir sahifede, mesela insanda, şu kitab-ı kainatın ekser (daha çok) meselelerini yazmak; hem bir noktada, mesela küçücük incir çekirdeğinde, koca incir ağacının programını derc etmek (içine almak) ve bir harfte mesela kalb-i beşerde, şu alem-i kebirin safahatında (safhalarında) tecelli ve ihata eden (içine alan, kuşatan) bütün esmasının asarını (eserlerini, izlerini) göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hadisat-ı kevniyenin (varlıkla ilgili olayların) mufassal fihristesini (izahlı, geniş malumatlı fihristini) derc etmek (içine almak), elbette ve elbette Halık-ı Küll-i Şey’e has ve bu kainatın Rabb-i Zülcelali’ne mahsus bir hatemdir (mühürdür)."

Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah’ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk’a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk’a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin. (Abdulkadir Geylani)

Kainatta hiçbir zişuur (şuur sahibi), kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halık-ı Zülcelali inkar edemez... Etse, bütün kainat onu tekzip edeceği için susar, lakayd kalır. (Bediüzzaman)

Alıntılar:
Abdülkadir Geylani, İlahi Armağan
Şaban Döğen, Risale-i Nur’dan Vecizeler

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors