Şeytan, kıyamete kadar insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırma çabasına Hz. Adem(as) ile başlar. Hz. Adem’e de sinsice yaklaşır, onun ve eşinin, Allah’ın yasağına uymamalarını sağlar ve cennetten çıkarılmalarına vesile olur.

Şeytan, Allah’ın emirlerine karşı gelmeleri yönünde yapacağı bir telkine, samimi müminlerin aldanmayacaklarını bilir. Bu sebeple Hz. Adem ve eşine açıkça böyle bir telkinde bulunmaz. Onlara farklı bir şekilde yaklaşır ve Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedikleri takdirde, melek olacaklarını ve sonsuza kadar yaşayacaklarını söyler. Hz. Adem eşsiz nimetlerle dolu cennette sonsuza kadar yaşayacağını bildiği halde, şeytan onu en olmadık şeyle, sonsuzlukla aldatır.

Şeytan, müminlerin samimiyetle yaptıkları işlere engel olmayı hedefler. Yaşadıkları Kur’an ahlakından tavizler vererek bencillik, aklını beğenme, kendini yeterli görme, öfkelenme ve büyüklenme gibi nefsâni özellikler sergilemelerine uğraşır.

Şeytan tüm bu davranışları çeşitli bahaneler öne sürerek yaptırmaya çalışır. Örneğin, yaptığı ibadetin yeterli olduğunu, bu kadarına güç yetirebileceğini, kalbinin temiz olması nedeniyle niyetinin de iyi olduğunu ve bu kadarının da Allah Katında geçerli sayılacağını düşündürerek, kişiyi samimiyetsizliğe sürüklemeyi amaçlar.

Şeytanın etkilediği insanlar, yaptıkları davranışları savunmak için, bu bahaneleri çevrelerindeki insanlara karşı da samimiyetsizce kullanabilirler. Kur’an, insanları şeytanın bu tuzağına karşı şöyle uyarır:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)

Şeytanın tuzaklarından biri de, Allah’ın sonsuz bağışlayıcılığını kullanmasıdır. Şeytanın bu tuzağına düşen kişinin, “Allah nasıl olsa affeder” diyerek bile bile günah işlemesi, oldukça samimiyetsiz bir davranıştır. Kuran’da "yakında bağışlanacağız" mazeretine sığınarak günah işleyen kimselerden söz edilir.

Ancak müminler, şeytanın kurduğu düzenlerin zayıf olduğunu bilirler. Bu gerçek, “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli düzeni pek zayıftır." (Nisa Suresi, 76) ayetiyle de açıklanır. Samimi müminler "Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir." (A’raf Suresi, 200-201) ayetleriyle de haber verildiği gibi, kendilerine vesvese vermeye çalışan sesin şeytandan olduğunun bilincindedirler.

Şeytan, müminlerin çalışmasından, dine hizmet etmesinden hoşlanmaz. Allah yolunda faaliyetlerde bulunan müminlere önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşır. Önü, arkası, sağı, solu sarılmış olan mümin, bu durumdan Allah’a sığınarak kurtulabilir. Mümin Allah’a sığındığında ise, olaylara Kur’an penceresinden bakıp, doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edebilecek bir anlayış elde eder. Samimi müminlerin güçlü imanları nedeniyle de, şeytanın tüm çabaları sonuçsuz kalır.

Rabbimiz Kur’an’da "Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter." (İsra Suresi, 65) ayetiyle, Kendisine sığınan, güvenen, tevekkül eden ve her işinde Kendisine yönelip dönen insanlar üzerinde şeytanın bir gücünün olamayacağına dikkat çeker. Şeytanın gücü ancak onu veli edinen ve Allah’a şirk koşanlar üzerindedir. Samimi insanlara bir etkisinin olamayacağı ise şeytanın kendi sözleriyle şöyle haber verilir:

Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. "Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)

Samimi müminler, yalnızca sonsuz güç sahibi olan Yüce Allah’tan korkarlar, hiçbir gücü olmayan şeytandan ve onun hileli planlarından asla korkmaz, endişe duymazlar. Şeytandan korkanlar, yine onun kardeşi ve dostu olan inkârcılardır. Bu gerçek de Kuran’da, “İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun.” (Al-i İmran Suresi, 175) ayetiyle vurgulanır.

Kur’an’da şeytanın, Allah’ın peygamber ve elçilerine de kuşku ve vesvese vermeye çalışacağı bildirilir. Bu, kalbinde hastalık olanlarla samimi inanan kulların birbirinden ayırt edilebilmesi için yaratılan özel bir imtihandır. Çünkü şeytan, bağımsız bir gücü olmayan, Allah’ın kontrolünde bir varlıktır. Allah’ın dilemesi dışında hiçbir faaliyette bulunamaz, vesvese veremez, samimiyeti zedeleyemez, saptıramaz.

Şeytan vesvese vermeye çalıştığında, bu gerçeğin bilincinde olanların imanları artar, kalpleri mutmain olur.

(Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran’ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle O’na iman etsinler ve kalpleri O’na tatmin bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir. (Hac Suresi, 52-54)

Kâinatta her olay Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Güneşteki patlamalardan, yeryüzünde bir yaprağın ağaçtan düşmesine kadar her şey, O’nun dilemesiyledir. Allah’ın sonsuz ilmi ve gücü, yarattığı her varlıkta tecelli eder. Rabbimiz, Kendi tecellileri olan canlıları her an yaratmayı sürdürür. Ve yarattığı her “şey”, kâinat kitabının bir sayfası, bir kelimesi, bir harfidir.


Bediüzzaman Kur’ân’ın, kâinatın ezeli bir tercümesi, kendi lîsanlarıyla okudukları âyetlerin tercümanı olduğunu söyler. Ve kâinat kitabının tefsiri olduğu gibi, yer ve göklerin de sahifelerinde örtülü olan esma-i hüsnânın definelerinin keşfedicisi olarak tarif eder.


"Evet Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümânıdır. Evet, o Furkandır ki: şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri, birer harf-i mânidar olan mevcûdâta "mâna-yı harfî" nazariyle, yâni onlara Sâni’ hesabına bakar; "Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemâline delâlet ediyor!" der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösterir. (Sözler, 124)

Bediüzzaman’a göre kâinat kitabının esas görevi, okuyanlara Yazarını ve O’nun sıfatlarını öğretmektir;

"Sahife-i alemin eb’ad-ı vasiasında(geniş ebadında) Nakkaş-ı Ezeli’nin yazdığı silsile-i hadisatın(olaylar silsilesinin) satırlarına hikmet nazarıyla bak... Ta ki mele-i âlâdan(büyük meleklerin âleminden) uzanan şu selasil-i resail(mektup silsileleri) seni âla-yı iliyyin-i tevhide(tevhid mertebelerinin en yükseğine) çıkarsın.” (Mesnevi-i Nuriye, 225)

Kâinatta, maddeyi oluşturan atomlardaki elektronların yörüngesinden, gezegenlerin yörüngesine kadar muhteşem bir tasarım ve düzen vardır. Tüm maddelerin yapıtaşı olan atomun çekirdeğini bir arada tutan ’güçlü nükleer kuvvet’ , fizik kurallarının tanımlayabildiği en şiddetli kuvvettir. Diğer yandan galaksilerin, yıldızların yörüngelerinde kalmalarının nedeni olan ’kütle çekim (yerçekimi) kuvveti’ kâinattaki diğer kuvvetlere oranla şiddeti en düşük kuvvettir. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Bu düzenin sahibi Allah, mucizevî bir yaratışla, en küçük kuvvetle yıldızları yörüngelerinde tutar, en şiddetli kuvvetle küçücük atomun çekirdeğini kaynaştırır. Bütün kuvvetler, O’nun koyduğu ‘ölçü’lere göre hareket eder.


Kâinatta, bilinen 300 milyar kadar galaksi ve her birinde bulunan 300 milyar yıldız, sonsuz ilim sahibi yüce Rabbimizin kontrolünde dönüp durur. Bu muhteşem büyüklükteki galaksiler bazen birbirlerinin içinden geçer ve bu sırada asla birbirleriyle çarpışmazlar. Her şeyi kusursuzca yoktan var eden Allah, yarattığı her şeyi, kadrini hakkıyla takdir etmemiz gereken hayranlık uyandırıcı bir dengeyle düzenlemiş ve emrimize vermiştir.


Bediüzzaman Âyetü’l-Kübra’da, "bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüz binler ecram-ı semâviyeyi(gök cisimlerini) direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad(olağanüstü) çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran..." ifadeleriyle göklerdeki muhteşem düzeni tarif eder. Ve Hâlıkının varlığının, göklerin varlığından daha açık olduğuna işaret eder... Ki Allah’tan başka Îlâh yoktur.


Allah’ı göklerde ve yerde aciz bırakacak hiçbir güç yoktur. O, istediğini istediği gibi yapmaya gücü yetendir. "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Lokman Suresi, 27)


Bir tükenmez kalemle ortalama yüz sayfalık bir defteri yazarak doldurabiliriz. Âyette ifade edildiği gibi yeryüzündeki tüm denizlerin ve yedi katının daha mürekkep olduğunu düşünürsek, Allah’ın kelimelerinin, insan aklının kavrayış gücünün ötesinde sayılamayacak ve yazılamayacak kadar fazla olduğu çok açıktır.


"Hikmet, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder(görünür)" der Bediüzzaman. Allah, Hakîm’dir; hikmet sahibi, sağlam, muhkem olandır. Kudret kalemiyle yarattığı düzen, yarattıklarındaki sanat nakışları O’nun Hakîm isminin tecellileridir. Göklerde, yerde ve ikisi arasındaki mükemmel ve ihtişamlı düzeni yaratan eşsiz gücü, ancak samimi ihlâs sahibi ve yüzeysel bakmayan kulları görüp okuyabilir.

Müslümanın yerine getirmesi gereken önemli yükümlülüklerden biri tebliğdir. Tebliğ, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanları doğrulara davet etmektir. Günümüz insanının en önemli sorunlardan biri imanî zafiyettir. Şeytanî/deccalî sistemin enjekte ettiği bu zehrin panzehiri ise imanın hakikatleridir.

İmam Gazâli kalbin lezzetinin hakikati bilmek olduğunu söyler: "Her âzânın hoşlandığı, zevk ve lezzet aldığı şeyler vardır. Gözün lezzeti güzel şeyleri görmek, kulağın lezzeti istediği şeyleri duymak, şehvetinki yemek-içmek, mukarenet, düşmanına galip gelmek gibi şeylerdir. Kalbin lezzeti ise herşeyin hakikatını bilmektir, bu da Marifetullahtır. Marifetullah yolunda ne kadar ilerlerse o nisbette lezzet alır. Kâinatın Hâlik’ı ve mutasarrıfı olan Allah-u Teâlâ’nın zât ve sıfatına, esrar ve hikmetine, âsâr ve sanatına, izzet ve kudretine taalluk eden marifetten daha lezzetli; O’na yakın olmak, O’nu tanımak şeref ve saâdetinden daha büyük ne olabilir? (www.hakikat.com/nur/ tsvf)

Ancak dünya hayatı Allah’tan uzaklaştıran, çekici süslerine âdeta madde bağımlısı gibi bağlayan, insanları yutan alev alev bir yangın yeri gibi. Şöyle der Bediüzzaman: "Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum."

Allah Müslümanlara insanları, "La İlahe illAllah" reddiyesine davet etmelerini emreder. "La İlahe illAllah" ifadesini samimi olarak söyleyen insan, Allah’a kalpten bağlılığını diliyle de tasdik eder.

Her insan potansiyel Müslümandır. "La İlahe illAllah"a davet Rahmanî olandır. Ayetleri görmezden gelmek, tebliğde ayrımcılık yaparak düşünceleri ya da giysileri sebebiyle kimi insanlardan uzak durmak şeytanîdir. Onları deccale, dinsizliğe hatta din düşmanlığına; dolayısıyla da cehenneme itmektir.

Emri bi’l-maruf nehyi ani’l-münker, her Müslümanın sorumluluğudur. Tebliğ, Peygamberimiz (asm)’ın yaptığı gibi, Ehl-i Kitap da dahil, insanlar arasında ayrımcılık yapmadan yerine getirilmeli. Çünkü İslam ahlâkı tüm insanlığı kapsayacaktır.

Aynı tebliğ Ehl-i Kitab’a da yapılır. Ehl-i Kitab’ın "Allah birdir" demesine vesile olan Müslümanın bundan sonraki sorumluluğu ise Hz. Muhammed (asm)’ın son hak peygamber ve Kur’an’ın da son hak kitap olduğuna iman etmeye ve Kur’an’ı yaşamaya davet etmektir.

İnsanlık tarihi boyunca, bizler için önemli örnekler olan peygamberler de dönemlerinde yaşayan, ulaşabildikleri herkese ve toplumların önde gelenlerine tebliğ yapmışlardır. Müşriklerin alay etmelerine, baskılarına, hakaretlerine ve iftiralarına rağmen, bu ibadeti yerine getirmişlerdir. Deli, büyücü, çıkarcı gibi sözlerle kendilerini alaya almaya çalışan kişilere de doğruları anlatmışlardır.

Peygamberimiz (asm) Mekke’de geçirdiği 23 yıl süresince, kendisine tâbi olan az sayıda müminle birlikte İslam’ı tebliğ etmiş, dahası Mekke müşriklerinin, ateistlerin, dinsizlerin eziyet ve hakaretlerine rağmen yılmadan mücadele etmiştir. Kınayanın kınamasından korkmadan kadın, erkek, köle, müşrik, dinsiz, kavmin önde gelenleri gibi, her düşünceden, her ırktan, her inançtan insanla görüşmüştür. Bu çaba Medine’de de sürmüş, Hristiyan ve Musevi din adamlarını da, inançlı olanları da, ateistleri de İslam’a davet etmiştir.

O halde Peygamber(asm) gibi din, dil, ırk, cinsiyet, kıyafet ayırt etmeden bütün insanlara güzel sözle ve şefkatle yaklaşmalı.

Hz. Ebubekir(ra) ne büyük bir vicdanî hassasiyete sahiptir ki, "Ya Rab! Benim vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın." demiştir.

Bediüzzaman’ın imanının ve ruhsal olgunluğunun delili olan şu ifadesinden de her Müslüman ibret almalıdır;

"Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım."

Bediüzzaman’a ait bu söz, İslâm Birliği’nin bir ibadet olduğunu ifade ediyor. Üstad devamında ise; “İhfâ ve havf riyâdandır [gizlenmek ve korkmak, riyadandır]. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib [kollara ayrılan] ve muhit [kuşatan] ve merakiz [merkezler] ve meabid-i İslâmiyeyi [Müslümanların ibadet yerlerini] birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut [irtibatlı] olanları ikaz ve tarik-i terakkiye [ilerleme yoluna] bir hâhiş [şiddetli istek] ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.” diyor. (Divan-ı Harb-i Örfî, Sada-yı Hakikat)

Bediüzzaman bu sözleriyle İslâm âlemine, İslâm birliği yolunda gizlenip korkmamalarını, cesaretle ve açıkça ilân etmelerini tavsiye ediyor. Birlik farzdır ve farzların açıkça ilân edilmesi fazilet ve sevaptır.

Her Müslümanın bu uzun soluklu mücadelede vicdanî ve îmanî bir sorumluluğu vardır. Samimî her Müslüman huzura götüren bu mübarek yola bir taş döşemeli, kardeşlerine örnek olmalıdır.

“Tekraren söylüyorum ki” diyerek vurguluyor ve devam ediyor Bediüzzaman: “İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedînin (asm) cihet-i vahdeti [birlik yönü] tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imândır. Encümen ve cemiyetleri, mesâcid ve medâris ve zevâyâdır [zâviyeler, küçük tekkelerdir]. Müntesibîni (bağlıları), umum mü’minlerdir. Nizamnâmesi, Sünen-i Ahmediyedir (sünnetlerdir), kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir (şeriatın emir ve yasaklarıdır).”

Bediüzzaman, muhabbet temeli üzerinde yükselen ittihadın düşmanının cehalet, yoksulluk ve nifak olduğunu, inançsızlığın, dinsizliğin, anarşinin ve materyalizmin bu zamanın en büyük tehlikesi olduğunu ifade ediyor. Çözüm ise Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır. “Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur’âniye’dir” diyor.

Bu birliğe Avrupa ve Amerika’nın da taraftar olacağına ise şöyle dikkat çekiyor: “Şimdiki bu hükûmetimizin hakikî kuvveti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir bununla, ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye [İslâm kardeşliği] ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâm’a taraftar değildiler, fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâm’a taraftar olmaya mecburdurlar...”

“La ilâhe illallah Muhammede’r-Resûlûllah” diyen herkes kardeştir. Mezhebi, cemaati, grubu ne olursa olsun eziyet gören bir Müslümanı, bir diğeri görmezden gelemez.

Peygamberimiz’in (asm) buyurduğu gibi; “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz.”

Allah’ı, Kitabı, Peygamberi ve kıblesi bir olan Müslümanlar artık birlikte hareket etmelidirler. Müslümanları birbirine düşman etme ve aralarına nifak sokmayı amaçlayanların oyunlarını bozmalıdırlar. Bir Müslüman kendisi ve yakınları için istediği özgürlüğü, rahatlığı, refahı ve güveni, bütün Müslüman kardeşleri için de istemelidir. Bu, Kur’ân ahlâkının gereğidir, vicdanî sorumluluktur.

Özlemle beklenen barış ve huzur ancak Müslümanların, Allah’ın emrettiği gibi birlik olduklarında ve yaşanan olayları sosyal ve siyasî bir gelişme olarak değerlendirmeyerek, Allah’ın hayır ve hikmetle yarattığına inandıklarında gerçekleşebilir. Bugün İslâm coğrafyasındaki olaylar endişe verici gibi görünüyor da olsa yaşanan zulüm, kargaşa ve çekilen acılar, yaklaşan kutlu dönemin doğum sancılarıdır. Yeryüzünde adalet, barış, huzur, sevgi, özgürlük, mutluluk, bolluk ve bereketin hâkim olacağı kutlu çağın...
İslâm âlemi artık bağlarını ve birlik ruhunu güçlendirmeli, hak olanda ittifak etmelidir.

Müslümanların birlik olmasını göz ardı eden ya da istemeyen bazı kişilerin aksine İslâm dünyasında bu konuda heyecan ve şevkli bir bekleyiş gözleniyor. Dahası Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden canlanmaya başladığının işaretleri görünüyor. İttihad-ı İslâm coşkuyla savunulmalı, Müslümanlar ümitsizliği bırakarak hızla birlik olmalı ve büyümeli. Bütün insanlığı aydınlatıp-ısıtacak saadet güneşinin çıkması için fiilî çaba içinde olmalı ve samimî duâ etmeli.

“Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin rağmına [ümitsizliğin inadına] olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak.” (Hutbe-i Şamiye)
Bediüzzaman İttihad-ı Muhammedînin (asm) hakikatini ve aklen, kalben, amelen yürünen manevî yolunu bütün ayrıntılarıyla “umumî nazarlar”a arz ediyor. Ve son noktayı koyuyor:

“Kimin bir itirazı varsa, etsin; cevaba hazırız!”

Hangi Söze İnanacaklar?

20 Kas 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

İnsan, bebeklik döneminden itibaren araştırır; gördüğü, duyduğu her yeni şeyden heyecan duyar. Ancak zamanla bu araştırma isteği yerini alışkanlıklara, aileden ve çevreden aldığı hazır bilgilere, kulaktan dolma gelenek ve göreneklere bırakır. Koşulsuz kabullendiği bu bilgilerin sonucunda da araştırma ve düşünme hevesini yitirmiş, gördüklerinin ve duyduklarının doğru olduğunu düşünen/uygulayan bir insan haline gelir. Bu kimse için doğru, yanlış, iyi, kötü gibi kavramlar içinde yaşadığı toplumun ‘doğruları, yanlışları, iyileri ve kötüleri’dir.

İnsanı en büyük zarara sokacak olan, eskilerden kalan kalıplaşmış bilgilere körü körüne bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük çoğunluğu, Allah’ın dini yerine, gelenek, âdet ve atalarından kalma hatalı uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini yaşarlar.

Atalarının yolunun en doğrusu olduğuna inanır, onların hayat tarzını örnek alır, farklı bir yol izlemez, atalarından kalma kitaplar dışında başka kitap okumazlar. Uyarılara kulak vermez, “…atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi, 62) ayetiyle de bildirildiği gibi uyaranları düşman olarak görürler. Bu dogmatik bağlılık sebebiyle Kur’an’ın mesajını ve Allah’ın emirlerini göz ardı ederler.

Söz konusu ‘din’, Kur’an’da ve Peygamberimiz(asm)’ın sünnetinde yeri olmayan pek çok kuralı, yasağı ve ahlâk anlayışını da beraberinde getirir. İnsanlar arasında hak dine karşı ön yargı oluşmasının önemli sebeplerinden biri de budur. Çok sayıda insan sahip oldukları ön yargılar ve yanlış bilgilerin sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşır. Hatta kimi zaman bu kimseler, Allah’ın adının anılmasına, Kur’an ayetlerinin okunmasına dahi tahammül edemezler. Araştırmacı, açık görüşlü ve tarafsız kişiler bile kimi zaman din konusunda tutucu ve ön yargılı bir tutum takınırlar.

İnsanların, Kur’an’ın bildirdiği gerçeklerden kaçmalarının önemli sebeplerinden biri dünya hayatına olan şiddetli bağlılıklarıdır. Dünya hayatının ‘göz açıp kapama süresi’ kadar kısa olduğunu düşünmez, her an ölümün gelebileceğinden gaflette yaşarlar. Oysa her insan, aniden ölüm melekleriyle karşılaşabilir. Ve mezara giderken de dünya hayatında sahip olduğu hiçbir şeyi yanına alamaz. Yapayalnız bir şekilde Allah’ın karşısına çıktığında ise, sadece yapıp ettikleri önüne getirilir.

İnsanların Kur’an’ı göz ardı etmelerinin bir başka önemli sebebi de, içlerindeki şiddetli büyüklük duygusudur. Kendi fikirlerinin, inançlarının, hayat şekillerinin doğruluğuna inanır, daha doğru bir görüşün olabileceğini asla kabullenmezler. "Ona: "Allah’tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetiyle haber verildiği gibi, büyüklük gururu kişiyi inkara sürükler.

Yıllardır bildikleri, uydukları, yaşadıkları, değer verdikleri her şeyin hak değil batıl olduğunu kabul etmeleri onlar için büyük yıkımdır. Oysa asıl yıkım kibirleri nedeniyle sürüklendikleri durumdur.

İçinde bulundukları fikir saplantısı nedeniyle Kuran’dan kaçanların gelenek ve görenekleri, hayat ve düşünce tarzları, bakış açıları öylesine kemikleşmiştir ki, değişikliğe ya da yeniliğe kapalıdırlar.

Allah’ın mesajından uzak yaşayan bu kişiler, "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37).

Hayatın lezzetini yaşamak için imanın lezzetini tatmaktan kaçınan kişilerin her anları acıdır. Hayatları acıdır, ölümleri acıdır. Ama en büyük acı; Rableri huzurunda sorgulanacakları gün, gerçekler konusunda uyarıları dinlememiş, Kur’an’dan yüz çevirmiş ve onu yalanlamış olmanın vereceği acıdır.

O gün, yalanlayanların vay haline. Artık onlar, bundan sonra hangi söze inanacaklar? (Mürselat Suresi, 49-50)

Bayramda, şehit edilen Myanmar Müslümanlarının haberleri düştü internete. Gün boyunca Twitter’da Myanmar için acil çağrı tweetleri atıldı. Boğazı kesilmiş bir çocuk fotoğrafı retweetlendi sürekli ve vicdanları sızlattı.
Bugün ise Gazze. Ah Gazze! İçimizdeki lime lime olmuş insanlık!

İnternetteki kanlar içinde, yanmış çocuk fotoğrafları yürekleri acıtıyor. Müslüman, Hristiyan ya da Musevi vicdan sahibi herkes bu zulme "hayır" diyor. Ama en çok da biz Müslümanların canımızın acıması lazım. Birbirimize kin ve nefretle baktığımız, sevgiyi, şefkati esas almadığımız, hâlâ bir ve birlik olmadığımız için! "Namaz kılın" emrine uyup "kenetlenmiş bina gibi saf bağlamak" emrini göz ardı ettiğimiz için!
Duyarlı olmak, bir şeyler yapmaya çalışmak elbette vicdanî sorumluluğumuz. Ancak çözüm tweet ya da slogan atmak değil. Çözüm ittihad-ı İslamdır. Birlik olmak, kenetlenmiş bina gibi saflar halinde zulme karşı mücadele etmektir.
“Allah’ım zalimlere göz açtırma. Senin lanetin zalimlerin üzerine olsun!” duamızdır ancak fiilî dua da gereklidir.

Müslüman akan kanları, aç ve susuz insanları, harap olmuş evleri ve içlerindeki yoksul insanları görebilmeli. Masum çocukların ve kadınların çığlıklarını işitebilmeli.

Şahit olduğumuz olaylar Deccalî tuzakların büyüklüğünün ve fitnesinin boyutlarını gösteriyor. Akan her damla kandan biz de sorumluyuz; hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hâkim kılmak için birleşmek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmeyi sorumluluk olarak kabul etmediğimiz için!

Birlik olmayı önemsemediğimiz için!

Yaşadığımız dönem, gaflete kapılma, sessiz kalma, umursamaz davranma, yalnızca kendini ve ailesini düşünme, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürme dönemi değil. Milyonlarca Müslüman zulüm altında yaşarken ve çözüm İslam Birliği iken çaba göstermemek vicdansızlık olur. Her Müslüman, Allah’ın emri gereği, İslam ahlâkının yaygınlaşması için gayret etmeli. Dünyada bu sorumluluğu üzerine almaktan kaçınan insan ahirette bu sorumsuzluğunun altında ezilebilir.

Müslüman, dünyanın her yanındaki akan her damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan kendisini sorumlu hissetmeli. Zulme son verecek büyük güç olan İslam Birliği için hiçbir çaba içerisine girmeyen kişi, bunun ağır vebaline de hazır olmalı.

İnsanların birçoğu Myanmar’da, Gazze’de, Pakistan’da, Irak’da, Kırım’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de, Patani’de, Çad’da, Doğu Türkistan’da yaşananlar hakkında bilgili değil. Hatta bu bölgelerin yerini bilmek bir yana, adını bile duymamış insanlar var. Oysa bu bölgelerde yıllardır şiddet gören, zulme uğrayan, baskı altında, aç ve yoksul yaşayan insanlar bizim din kardeşlerimiz.

Diğer taraftan yaşanan zulüm ve haksızlıkların bilincinde olduğu halde yardım edebileceğini düşünmeyen bir çoğunluk da var. Bu yapıdaki kişi zulmün engellenmesi için elinden bir şey gelmeyeceğine kendisini o denli inandırmıştır ki, vicdanında hiçbir kıpırdanma olmadan kendi rutin hayatını rahatça sürdürür. Oysa her insanın, zulme dair okuduğu haberler ve gördüğü görüntüler karşısında vicdanı sürekli diri olmalı.

Peygamberimiz(sav) buyuruyor: "Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Hakim, IV, 352, Haysemi, I, 87)

Yüce Allah buyuruyor: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katın-dan bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)

Umursamaz, kayıtsız, kendini kurtarma peşindeki bir yaklaşım Müslümana yakışmaz. Kesinlikle herkesin, acı içindeki masum insanlar, tecavüze uğrayan kadın ve çocuklar için yapabileceği bir şey vardır.

Yeryüzündeki zulmün temelinde dinsizlik vardır ve inanan her insan dinsizliğe karşı fikir mücadelesi yapabilir. Allah’ın varlığını, gücünü anlatmak, Allah’ı tanıtmak, Allah korkusunu ve sevgisini öğretmek, ahireti, cenneti, cehennemi ve dünyadaki sorumluluklarımızı hatırlatmak, bu acımasızlıkların son bulması için atılacak ilk adım. Ve bu adımı samimi her insan atabilir.

Dinsizliğin insanlığı yıpratıcı, yıkıcı etkilerini ortadan kaldırarak, din ahlakının güzelliklerini yerleştirmek, tüm insanlara yapılan yardımdır. İslam’ın anlamı olan barış, hoşgörü, sevgi ve şefkati esas alan bu çaba, baskı ve eziyet yapan kişilerin de vicdanlarını harekete geçirebilir. Ve böylece yeryüzünde zulüm engellenebilir.

İslam Birliği bugün kaçınılmaz bir ihtiyaç. Güçlü bir beraberlik ve dayanışma zorunlu. İslam âleminin ortak sesi olacak, dünyaya hoşgörüyü öğretecek, Müslüman olan ve olmayan her insana refah ve huzur getirecek olan İslam uygarlığının yeniden inşası için çaba göstermek, Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak en önemli sorumluluklarımızdan olmalı.

"Yapabileceğim hiçbir şey yok, elimden bir şey gelmiyor" diyen Müslüman, İslam Birliğinin kurulması için Allah’a samimi ve yoğun bir şekilde dua edebilir. "Hayır, bunu da yapamam" diyen kişiye şunu hatırlatmalı; zulme rıza gösteren, göz yuman, karşı çıkmayan, zulme ortak demektir.

Masum insanların kanı akarken kimi zaman sadece izlemekle yetindiğimiz nice bayramlar yaşadık. Dünya Müslümanları, Allah’ın ipine hep birlikte sarıldığı, akan kanlar dindiği ve yeryüzündeki yangın söndüğünde; ancak o zaman bayram “bayram” olur.

Rabbimiz vaadinden dönmez. O, nurunu tamamlayacak ve İslam ahlâkını yeryüzüne hâkim kılacak. Ancak bu süreç bizlerin imtihanıdır.

"Kim cehd ederse (çaba gösterirse), yalnızca kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir." (Ankebut Suresi, 6)

Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman Suresi, 27)

Düşünüyorum da bir tükenmez kalemi sonuna kadar kullanarak ufak bir defteri bile doldurmam mümkün değil. Sadece Akdeniz’in yaklaşık 3 milyon km² yüzölçümü olduğunu ve bütün denizlere yedi deniz daha eklendiğini düşünürsem? Bu muhteşem sayı ise Allah’ın yaratma sanatının rakamla ifadesi.

Tüm bu nimetler için Allah’ın bizden tek istediği nankörlük etmemek ve şükredici olmak. Ama bizler her şeyde olduğu gibi şükür konusunda da ne kadar cimriyiz. Kur’an’ı her açtığımızda "ne az şükrediyorsunuz!" buyuruyor Allah bize ama önemsemiyoruz.

Düşünüyorum, eğer vücudumu kendim kontrol etmek zorunda olsaydım bunu başarmam mümkün olabilir miydi? Bu şekilde hayatımı sürdürebilir miydim?

Haberim dahi olmadan içimde mükemmel bir emir-komuta sistemi oluşturmuş Allah ve yine bilgim dışında, içimdeki her şeyi kontrol altında tutuyor. Bu sistemde benim hiçbir rolüm ve hiçbir söz hakkım yok.

İzlediğimiz hiçbir görüntü boş ve amaçsız yaratılmıyor. O halde şimdi söz veriyorum; Allah’ın benim için yarattığı o karelere boş bakmayacak, görmeye çalışacağım.

Görebildiğim İlk Kareler

Vücudumdaki bütün hücreler tek bir hücrenin çoğalmasıyla oluşuyor. Gözümdeki ince ve şeffaf canlı zarı oluşturan hücreler de, sert kemiklerimi oluşturan hücreler de, kan ve sinir hücrelerim de; tümü tek bir hücrenin bölünmesi ve çoğalması sonucunda var olmuş. Bir hücre bölünerek bir taraftan taş gibi sert olan kemikleri, diğer taraftan cam kadar şeffaf olan göz korneamı oluşturmuş.

Şu tek bir cümleyi yazıncaya kadar gözümde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapılıyor. Hayatımda sahip olduğum her şey gözlerim sayesinde anlamlı. Ailemi, dostlarımı, evimi hayatım boyunca karşılaştığım her şeyi gerçek anlamda gözlerimle tanıdım. Onlar olmasaydı renklerin, ağaçların, denizlerin, kısacası güzelliklerin nasıl bir şey olduğunu hayalimde canlandıramazdım.

Ama gözlerim var, okuyorum, yazıyorum. Dahası, bunun için hiçbir çaba harcamıyor yalnızca görmek istediğim neyse ona bakıyorum o kadar.

Fotoğraf çekebilmek için fotoğraf makinesini ayarlarken, gözlerimle yalnızca bakıyorum. Ne göz merceğimle optik ölçümler yapıyor, ne de göz kaslarımın çok hassas kasılma oranlarını hesaplamıyorum. Bu işlemlerin tümü benim için otomatik olarak düzenleniyor. Bunun ne büyük bir mucize olduğu aklıma bile gelmiyordu. Ancak şimdi biliyorum ki bu, Allah’ın çok büyük bir lütfu. Allah, benzersiz yaratmasını böyle cömertçe sergiliyor ki O’nu tanıyıp, sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilelim.

Belli ki canlı ya da cansız tüm varlıklardaki her bir molekül Allah’ın ilhamı ile hareket ediyor. Bu gerçeği kavramak Rabbime dayanıp güvenmemi sağlıyor. Beni bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelmek gerçek huzuru tattırıyor.

Tesadüfen yaşadığıma inanıyor olsam, tesadüfen çalışan beynime, tesadüfen atan kalbime ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarıma güvenerek rahat bir hayat sürdürmem mümkün olabilir miydi?.. Bu konuda huzurlu yaşayabilme nedenim, bana can veren Yaratıcının, bedenimdeki tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olması.

Her gün ortalama yirmi üç bin kez nefes alıyorum. Aldığım nefesler adedince Rabbime hamd olsun!

Bedenimdeki yüz trilyon hücrenin sahibi ve Yaratıcısı, üstün güç sahibi olan Allah. İnsanı sahip olduğu tüm organlarıyla birlikte "en güzel surette" yaratıp, kendisini tanıyıp bilmesi için delillerini sergileyen de Yüce Allah.

O halde üzerimdeki nimetlerin farkına varmalı, hayatımı yalnızca Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemeli; sahip olduğum mucizevî bedenin Allah’ın bir lütfu olduğunun bilinciyle O’na hamd ve şükür içinde olmalıyım.

Hamd ediyorum coşuyorum sevinçten. Bedenim selâmette, sonsuz bir aklın kontrolündeyim ve O’na teslim olmuşum. Büyüklüğüyle seviniyorum, gücüyle seviniyorum Allah’ın. Beynim ferahlıyor, kalbim mutmain oluyor, ruhum bayram ediyor!

Tek Olan Allah'ı Tanımak

12 Kas 2012 In: İmani Konular

Birçok insan, çevrelerinde gördükleri ve vücutlarını oluşturan maddelerin mutlak olduğunu, Allah’ın ise soyut bir varlık olduğunu zanneder. Bu bir yanılgıdır. Asıl mutlak varlık Allah’tır, diğer her şey ise O’nun tecellileri olan yarattıklarıdır. İnsan bu en büyük gerçeği hayatına hakim kılmalı ve bu gerçeğe uygun yaşamalı.

Kuşkusuz, Allah’ın Zatını görmemiz mümkün değildir. Ancak insan aklını ve vicdanını kullanarak, etrafındaki muhteşem yaratılış örneklerine bakarak Allah’ın mutlak ve Yüce varlığını kavrayabilir. Allah’ın mutlak varlığına ilişkin sayılamayacak kadar delil, tüm açıklığıyla görebilen insanlar için sergilenmiştir.

Rabbimiz evreni yaratmadan önce maddesel anlamda hiçbir şey yoktu. Evren yaratıldığı anda, zaman, mekân ve madde, Kendisi tüm bunlardan münezzeh olan Allah tarafından “OL!” emriyle yaratılmıştır. Allah, “Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir.” (Bakara Suresi, 117)

İnsanların çoğu, Allah’ın yarattıktan sonra her şeyi kendi haline bıraktığını zanneder. Oysa Rabbimiz her şeyi her an kontrolünde tutar. Geçmişte olan ve şu an olan her şeyi Allah, benzersiz gücü ve ilmiyle yaratır. Hiçbir şey kendiliğinden, tesadüflerle olmaz. Ağaçtan tek bir yaprağın düşmesi dahi “…O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez…” (En’am Suresi, 59) ayetiyle haber verildiği gibi, O’nun izniyledir. Filizlenen her tohumu, anne rahmine düşen her bebeği, uzaydaki bir yıldızın doğumunu ve tüm olayları Rabbimiz yaratır.

Allah her an yaratmaya devam etmekte ve emri sürekli inmektedir. Kendi haline bırakılacak olan her şey, düzensizliğe doğru gider, yok olur. Evrendeki ve canlılardaki muhteşem düzenlere sahip sistemler, Rabbimizin onlar üzerindeki kontrolünü kanıtlar. Allah’ın bozukluk ve çarpıklık bulunmayan eşsiz yaratışı bir Kur’an ayetinde şöyle açıklanıyor:

O, biri diğeriyle ’tam bir uyum’ içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman’ın yaratmasında hiçbir ’çelişki ve uygunsuzluk göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

Gücü her şeye yeten Allah’ın bu mucizevî tasarımlarını ve benzersiz yaratmasını inkâr edip, ‘doğa ana’da veya yaratılmış varlıklarda bilinç olduğunu iddia edenler, kuşkusuz ki büyük yanılgıdadırlar. Tesadüfler, sebepler hiçbir şeyi yapamazlar. Akıl sahibi insanlar ise, evreni kaplayan bu harikaların kendiliğinden oluşamayacağını ve her şeyi yaratmış olan ‘bir güç’ olduğuna inanırlar; işte O, tek büyük güç olan Allah’tır.

Devasa büyüklükteki gök cisimlerini evrendeki en düşük kuvvetle yörüngelerinde, her şeyin en küçük yapıtaşı olan atom çekirdeğini evrendeki en büyük kuvvetle bir arada tutan Yüce Allah’tır.

Bu mükemmel düzenler ve kusursuz tasarımlar, hepsinin tek bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterir. Bir başka ilâh daha olsaydı, her ilâh kendi dilediğini yapacağından kesinlikle uyumsuzluk ve çelişki oluşurdu. Allah’ın tek güç olduğu ve O’ndan başka bir güç olmadığı, olsaydı zaten her şeyin bozulup gideceği Kur’an ayetlerinde şu şekilde açıklanıyor:

Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir. (Enbiya Suresi, 22)

Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O’nunla birlikte hiçbir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden Yücedir. (Müminun Suresi, 91)

Rabbimiz insanî olan tüm sıfatlardan münezzeh, tek Yüce olandır. “La İlâhe İllAllah” der, Allah’tan başkasını reddederiz. Ve deriz ki;

“… O Allah, Bir’dir. Allah, Samed’dir (herşey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir. (İhlas Suresi, 1-4)

Ölüm Her An Gelebilir!

10 Kas 2012 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Ölüm insanın dünya hırsını ortadan kaldıran kesin bir delildir. Ölüm, insanları çok etkilediğinden, kişiyi terbiye eden ve ahlâkını düzenleyen en önemli sebeplerdendir. Mümin için Allah’a kavuşma ve cennete açılan bir kapı olan ölüm, bu açıdan bir nimettir.

Yüce Allah, çevremizde gördüğümüz her insanın, arkadaşlarımızın, yakınlarımızın, kısacası tanıdığımız herkesin, daha önce yaşamış olan tüm insanlar gibi mutlaka ölecekleri gerçeğini, "Her nefis ölümü tadıcıdır…" (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle bildirir. İnsan yaşamındaki tek kesin gerçek olan ölümü unutmak, düşülebilecek en büyük gafletlerden biridir. Her insan, kendisi için belirlenmiş vakitte ve belirlenmiş şekilde mutlaka ölümü tadacak, asla kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremeyecektir:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum’a Suresi, 8)

Bediüzzaman, ölümü şu sözlerle hatırlatır:

“…Dünya durmuyor gidiyor. İnsan da beraberinde gidiyor. Sen de yolcusun. Bak ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir(doğmuştur). Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye (vatan edinmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza(bununla beraber), ebedi ömrün(sonsuz yaşamın) önündedir. O ömrü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden(sonsuz yaşamdan) hiç haberin yok. Ölüm sekeratı (ölüm hali, ölüm anı) uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi-i Nuriye)

Çok açıktır ki, insanların taşıdıkları hiçbir özellik onları ölümden koruyamaz. Genç ya da yaşlı, hasta ya da sağlıklı, yoksul ya da varlıklı, herkes ölüme aynı yakınlıktadır. Bütün bunlar çok iyi bilindiği halde, yine de insanlar ölümden pek söz etmezler, bu konuda düşünmezler. Ölümü ellerinden geldiğince unutmaya çalışarak bu gerçeği göz ardı eder, konusunu açıldığında, “ağzından yel alsın”, “Allah korusun” diyerek hemen sözü değiştirirler.

Oysa ölümden söz etmek ve her an ölecekmiş gibi hareket etmek, -çoğu insanın düşündüğünün aksine- insanı bunalıma sürüklemez; son derece akıllı olmasını, derin düşünmesini ve beyninin çok güçlü olmasını sağlar. Allah’ı çok düşünmek Allah’tan çok korkmak, ölümü her an bilmek, insanın çok dengeli, tutarlı, teveküllü ve güzel huylu olmasını sağlar. Hiç bir şeyden öfkelenmez, hiç bir şeyden korkmaz, içine tam bir huzur gelir, aklı açılır aydınlanır, her sözü güzel olur, hikmetli konuşur, Allah ona basiret, feraset ve fiziksel güzellik verir. Bu Rabbimizin bir sırrıdır. Yani her güzel şey, bir zorluk duvarının ardına saklanmıştır.

Dolayısıyla kişinin ölümden söz etmemesi, göz ardı etmesi yalnızca kendini kandırmasıdır. Düşünülmese de, unutulmaya çalışılsa da bu kaçınılmaz olaylar, mutlaka eksiksizce yaşanacaktır:

O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da). (Kaf Suresi, 19)

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Kur’an birçok ayetiyle iman edenleri "dikkatli olmaya" çağırır. Ölümün hayattaki kesin bir gerçek olduğunu her an hatırda tutmak, ancak tam olarak açık bir şuurla mümkün olabilir. Kesin bir dikkat ve tam bir şuur açıklığı ise hem dünyada huzur, hem de inşaAllah ahirette nimetlere ulaşmaya vesile olur.

“Dua ve ibadet Allah ile olmaktır. Allah ile olan kimse için ölüm de ömür de hoştur. Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır.” Mevlânâ

Cesaretin Kaynağı Îmandır

9 Kas 2012 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Kur’ân’a göre cesaret, maceracı ruha sahip kişilerin özelliği olan cesaretten farklıdır. Körü körüne delice bir cesaret -toplumda takdir görüyor olsa da- Kur’ân’ın tarif ettiği cesaret değildir. İnanan insanın cesareti Allah’a güvenip dayanmaktan kaynaklanan, hayatın her anında tevekkülü yaşama sonucu gelişen sağlam bir karakter özelliğidir. Bu akılcı bir cesarettir ve sonunda başarıya ulaşır.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle her hakikî iyilik gibi, cesaretin de kaynağı îmandır, her kötülük gibi cebânetin(korkaklığın) dahi kaynağı sapkınlıktır. "Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi(kalbi imanla aydınlanmış bir kulu), küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz" der Bediüzzaman. "Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi(İlâhi san’atı) lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl(aklı bilimle aydınlanmış) denilen kalbsiz bir fâsık(günahkâr) feylesof ise, gökte bir kuyrukluyıldızı görse, yerde titrer, “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer.”

Bediüzzaman, Allah’a kulluk ve ibadetin zâhirî bir ağırlığı olduğunu ancak mânâsında tarif edilmeyecek bir rahatlık ve hafiflik bulunduğunu söyler. Çünkü kul namazında, "eşhedü en lâ ilâhe illAllah" der. Yani, “Hâlık ve Rezzak O’ndan başka yoktur, zarar ve menfaat O’nun elindedir. O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz; hem Rahîmdir, ihsanı, merhameti çoktur” diye iman eder, her şeyde bir rahmet hazinesi kapısı bulur, dua ile çalar. Her şeyi Rabb’inin emrine boyun eğmiş görür. Tevekkül ile dayanıp her musibete karşı Rabb’ine sığınır. Îmânı ona tam bir güven verir.

Allah’a kul olan insan yalnızca Allah’tan, O’nun rıza ve rahmetini kaybetmekten korkar. Allah’ı gazaplandırmaktan, O’na saygıda kusur etmekten korkar. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duhâ, 3) ayetinden öğüt alır mümin. Çünkü Rabb’inin ‘darılması’ cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir.

Allah’a aşkla bağlı mümin, kınayanın kınamasından korkmadan küfre karşı fikir mücadelesini sürdürür. Allah’ın sünneti ve imtihanı gereği müminler her dönemde çeşitli baskı, engelleme ve iftiralarla karşılaşırlar. Müminlere dayanaksız iftiralar atılır, çirkin iddialar öne sürülür ve her devirde bunlara inanan vicdanı zayıf insanlar olur. Diğer Müslümanlar bu iftiralara inanıp inanmamakla ve korktukları için İslam’ı yaymaktan kaçınıp kaçınmadıklarıyla sınanırlar.

Samimi müminler, her dönemde Allah’a olan derin imanları ve yalnızca O’nun rızasını kazanmayı amaç edinmeleri sebebiyle, aldıkları tepkilerden asla korkmaz, örnek bir cesaret ortaya koyarlar. Dini yayma faaliyetlerinde samimi ve cesurdurlar. Din ahlâkını yaşamayanların yaptıkları baskılar, eziyetler, attıkları iftiralar müminleri korkutmaz aksine daha da şevklendirir, adrenalin etkisi yapar, motive eder.

Yaşadığımız ahir zamanda Müslümanlar arasında yaygın bir korku görüyoruz. Bu yüzden İslam’ı anlatmayı, İslam’a hizmeti ve dolayısıyla davayı bırakıyorlar. Kimi kaçıyor, kimi saklanıyor, kimi susuyor, kimi hakkın tam aksi yönde konuşuyor, kimi inkârın kaynağı olan evrim teorisini savunuyor, propagandasını yapıyor. Yaşadıkları korku yüzünden her biri farklı davranış sergiliyor, Müslümanlardan ayrı saflarda yer alıyor.

Müslümanlar umutsuzluğu, ürkekliği, teslimiyetçiliği ve korkaklığı bırakmalıdır; korkulacak tek güç Yüce Allah’tır. Çeşitli yöntemlerle Müslümanları pasifize etmeye çalışanlar, şeytanın görevlendirdiği kişilerdir. İmanî zâfiyet bugünün en önemli sorunudur. Müslüman her durum ve şartta şeytanın değil, Allah’ın tarafında olmalıdır.

Güçlü îman cesaret demektir, şevk ve coşku demektir. Güçlü îman Allah’ın "yardımcısı" olmaktır, mücahit olmaktır. Âhiret gibi dünya saadeti de ibadette ve Allah’a asker olmaktadır.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors