Ramazan Bereket Sofrasıdır

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, İmani Konular

Ramazan Bereket Sofrasıdır

Ramazan ayı kardeşliğin, tesanüdün, sevgi şefkat ve merhametin, birlik ruhunun pekiştiği, kalpleri yumuşayan Müslümanların imanlarını artırdıkları mübarek ay. Samimi her Müslüman, Ramazan’ın son günlerine ulaştığında vicdanının dirildiğine, ruhunun derinleştiğine ve nefsinin tutkularından kendisini biraz daha temizlediğine şahit olur. Mü’minlerin ruh eğitimini öğrendikleri kutlu ay bu sebeple de şükre vesiledir. İmtihan mekânı olarak yaratılmış dünyada, ahirete hazırlık kursunun en verimli geçen ayıdır.

Bediüzzaman, Ramazan’ın manevi eğitim üzerindeki olumlu etkilerini ve nefsin terbiye edilmesine vesile olan bu ayın hikmetlerle dolu olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder (sanır). Hattâ, mevhum bir rububiyet (aslı olmayan bir sahiplenme duygusu) ve keyfemâyeşâ (dilediği gibi) hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor…

İşte, Ramazan-ı Şerif’te, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik (sahip) değil, memlûktür (hizmetkar); hür değil, abddir (kuldur). Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti (aslı olmayan sahiplenmesi) kırılır, ubudiyeti (kulluğu) takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.”

İnsan dünya hayatında amacına ulaşabilmek için zaman ve emek harcar. Amaç, emek ister. Ancak birçok insan boş amaçlar için çaba içindedir. O takdirde çabası da boşa çıkacaktır. Asıl olan, insanın yaratılış amacına uygun olarak Rabb’ine gereği gibi kulluk edebilmek için gösterdiği çabadır. Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden olan akıl ve beden yine O’nun yolunda kullanılmalıdır. Dünya hayatı nefis terbiyesi için verilmiş fırsattır; güzel ahlâka ulaşma yolunda bu fırsat değerlendirilmelidir.

İnsan zayıf yaratılmıştır; acıkır, susar, yorulur, uyku ihtiyacı hisseder. Ramazan, birçok insan için bu zayıflıkları yenme ve ruh olgunluğuna erişme vesilesidir. Allah, kullarının kararlı ve iradeli olmalarını ister. Bu mübarek ayda tutulan oruç, inanan insana güç verir, Rabb’ine yakınlaştırır, imanda derinleşme sebebi olur.

Her gün istediği zaman ve istediği kadar yediği şeylerin yasak olması ve yemek için zamanını beklemek zorunda kalması insana, Allah’ın kâinattaki kontrolünü ve gücünü gösterir. Ramazan bu yönüyle enaniyeti ve gafleti kırma vesilesidir.

Bediüzzaman bir hadisten rivayetle anlatır; Rabb’inin “Ben neyim sen nesin?” sorusuna "Ben benim, Sen sensin" şeklinde cevap veren nefis aç bırakıldığında şöyle der: "Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz. Yani, "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim(kulunum). (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Oruç ibadeti Müslümanlar için Allah’ın sonsuz rahmetini ve kudretini takdir etme vesilesidir. Allah göklere ve yere, yarattığı her yere rızkını ve rahmetini yayar. Sayılamayacak kadar nimeti içinde barındıran ve insanın maddi manevi olabilecek tüm lezzetleri tadabileceği büyük bir sofra gibidir kâinat. Her santimetrekare onun bereket dolu sofrasıdır. O sofrada yok yoktur. O sofradan herkes nasibini alır. O sofradan rızıklanamayacak tek bir canlı yoktur.

Allah’ın Katından sunduğu bu sofranın asıl misafiri insandır; o yüzden şükür içinde olmalıdır. İnsan kendisi için hazırlanmış bir yemek masası gördüğünde hazırlayana teşekkür etmez mi?. Nasıl bir gaflet halidir ki hazırlayanı görmeden karnını doyurmaya bakar insan.

Ramazan’ın bereketli sofrasından her insanın hissesine bir şeyler düşer, heybesine bir şeyler dolar. Ancak önemli olan o heybeyi doldurmaya devam etmek için bir yıl daha beklememektir. O heybeler açılıp boşaltıldığı gün, değerli taşlar yerine içinden çakıl taşları dökülmesi ihtimalini göz ardı etmemektir.

Ramazan günlerinin, Allah dilemediği takdirde hiçbir şeye malik olamayacağımızı, tüm nimetler için O’nun lütfuna muhtaç olduğumuzu daha iyi kavrayacak ahlâka ulaşmamıza vesile olmasını diliyorum...

Ey Nefsim; Fena Et, Feda Et!

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Ey Nefsim; Fena Et, Feda Et!

İnsan nefsindeki büyüklenme, enaniyet, ya da kendine benlik verme İblis ile başlar, tarihte de Firavunların, Nemrutların en önemli özelliğidir. Bu duygu bedenini kapladığında insanın şuuru kapanır. Kişi şeytanlaşır, Deccalleşir, Firavunlaşır ve Nemrutlaşır. Gurur, kibir ve kendini beğenmişlikten kontrolünü kaybeder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle "sırf ene kesilir." Her konuda kendi aklını beğenir, her fikrinin doğru olduğunu zanneder, her şeyin en doğrusunu o bilir, en güzel konuşan odur, en doğru tehşisi o koyar; onun üstünde akıl yoktur.


Enaniyetli kişinin büyüklük duygusu şefkat, merhamet ve vefa gibi asil duyguların üzerindedir. Hatta bunları yok eder. Kalbi Allah aşkıyla dolu insanda ise enaniyet olmaz. Rabb’inin gücünü kavramış ve O’nun kudretini gereği gibi takdir edebilen bir insanın enaniyete gücü yetmez.

Bediüzzaman, kendi nefsini beğenen ve seven kişinin başkasını samimi olarak sevemeyeceğini söyler. Ve iman sahiplerini, "Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler (temize çıkarır). Mübalâğalarla, belki yalanlarla nefsini medih (över) ve tenzih ederek (yüceltir), adeta takdis eder (kutsallık verir) ve derecesine göre, ’Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse…’ (Furkan Suresi, 43) mealindeki ayetin bir tokadını yer. (Lemalar, 28. Lem’a) ifadesiyle uyarır.


Allah’tan bağımsız bir gücü olduğunu düşünmek ve nimetlerin kendine ait olduğunu zannetmek büyük yanılgıdır. İnsan hem aczinin farkında olup hem de enaniyet yapamaz. Farkında değilse, "malım mülküm, katım, yatım" der, ancak günü gelir, Allah onun ayaklarını yere bastırır, küçük düşürür.


Büyüklenen kişi için gurur çok önemlidir; rezil olmaktan ve enaniyetine zarar gelmesinden çok çekinir. En çok ızdırap duyduğu şey aşağılanmaktır. Allah, Kur’an’da onları çok aşağılar. Ahirette de onların aşağılandığına vurgu yapar Kur’an. Mesela aşağılanmaları için yerde sürüklenerek götürülürler. Bu durum kendisini dünyanın merkezi olarak gören kişiye şüphesiz çok ağır gelir. O hep havalı ve ilgi çekici olmak, mallarıyla gösteriş yapmak, insanların gözünde büyümek, çevresine hâkim olmak ister. Zenginlik, güzellik, makam, kariyer, mal ve çocuklar gibi gözünde büyüttüğü, gururlandığı, övünme aracı olarak gördüğü konuları sıklıkla gündeme getirip övgüleri toplamaya çalışır. Oysa insan sahip olduğu her şeye, Allah’ın belirlediği kader doğrultusunda kavuşur. Gerçekte hepsi birer imtihan konusu iken, o sahiplenir, kibirlenir, gurura kapılır, sorgulanacağını unutur.


Enaniyetli kişi gurur ve büyüklenme içerisindedir ancak enaniyet aslında aşağılık kompleksi ve eziklik durumudur. Kendisini diğer insanlardan daha aşağı gören ve bunun ezikliğini hisseden insan, gerçekte kendisine benlik veriyor demektir. Kişi güzel veya zengin olmayışının, kendisindeki bir özellikten kaynaklandığını zanneder. Kaldı ki bunlar eksiklik ya da kusur değildir. Her şey gibi bedenlerin ve mülkün de gerçek sahibi olan Allah, verdikleriyle kullarını dener. Ancak Allah’a yalnızca takva ulaşır; önemli olan sahip olunan mallar, çocuklar, dünyevi meta değil, insanın Allah’a olan yakınlığıdır...


Allah, insanın gururunu ezecek birçok şey yaratır, insana acizliğini hatırlatacak onlarca özellik verir. Kadın ya da erkek; bedeni sürekli bakım ister. İnsanların büyük çoğunluğu sürekli ilaç kullanır. Allah, bu acizlikleri, Kendisini, ölümü ve ahireti düşünmeleri için verir. Sonsuz merhametiyle, dünyaya hırsla bağlanmamaları için verir bu acizlikleri ancak birçok insan düşünemez, dünyaya delice bağlanmanın anlamsızlığını akledemez. Gün içinde onlarca acizliğini görür ancak buna rağmen kişinin enaniyeti kırılmaz. Akılcı bakan ve düşünen insan ise aczini gördükçe Allah yakınlaşır. Aczi onu Rabb’ine daha sıkı bağlar

Bediüzzaman, Sözler’de enaniyetli insanın halini yıldız-ateş-böceğine benzetir. Yıldız böceğinin kendi ışığına güvenip gecenin karanlığında kalması gibi, enaniyetli insanın da kendi aklını beğenip, karanlıklarda kaldığını tefekkür eder. Diğer yandan bal arısının, kendi aklına güvenmeyip gündüzün güneşinden yararlandığı gibi Rabb’ine güvenen insanın da varlık nurunu bulacağını hatırlatır.

... Gel ey hayata çok müştak (bağlı) ve ömre çok talib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz (sınırsız) emeller ile ve elemler ile mübtela bedbaht nefsim! Uyan aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına itimad eder. Gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, Güneşin ziyasıyla (ışığıyla) yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de: Kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan; yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın (Yaratıcı`nın) yolunda feda etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud (varlık nuru) bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia (emanet) ve emanettir… Hem O`nun mülküdür. Hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et; tâ beka bulsun (baki olsun)... Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma... (Sözler, s. 213)


Allah dilemedikçe, insan ne bir musibeti savmaya ne de kendisi için bir iyiliğe güç yetiremez. Allah’ın rahmeti, şefkat ve merhametine muhtaçtır. Bu gerçeğin bilincindeki samimi mümin, Allah’ın sınırları içerisinde ve Allah’ın doğrularıyla yaşamaya çalışır. Enaniyetli insan ise kendi aklının sınırları içerisinde ve kendi doğrularıyla yaşar. İnsanın, şeytani özellik olan kibirden kurtulması "kovulmuş şeytandan Allah’a sığınması", Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp kavraması, bu sonsuz güç karşısında kendi aczini anlayarak boyun eğmesi ve O’na halisane teslim olması sonucu gerçekleşir. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a teslim eden insan, Rabb’inin yönetimindedir. Ve üzerinde şeytanın zorlayıcı gücü kalmaz...


Enaniyetli kişiler, gururla salınıp-kasılarak Allah’tan uzak yaşar ancak ahirette onları bekleyen horluk ve aşağılanmadır. Dünya hayatında "yukarı kalkık başları" Rabb’leri huzurunda öne eğilir. Büyüklenenler cehennem ateşine, ’küçültücü bir sürüklenme ile " sürüklenecekleri gün; onlara, "cehennemin dokunuşunu tadın" denir. "Cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak" girer, "alçaltıcı bir azapla karşılık" görürler.


Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma, fena et, feda et!..

Artık Oruç Tutuyorum (Çocuklar İçin Ama Büyükler de Okuyabilir:)

Geçtiğimiz yıl, küçükken tuttuğum ilk oruç hakkında yazmış, duygularımı sizinle paylaşmıştım. Ama o yıl sadece on gün oruç tutmuştum. Bir sonraki Ramazan her gün oruç tuttum, tıpkı büyükler gibi. Ramazan’ın tadına da o yıl vardım. Öyle zevkliydi ki, neler yaşandı evimizde o otuz gün bilseniz.

O yıl, dedem ve anneannem de Ankara’dan gelip Ramazan’ı bizimle geçireceklerdi. Hem de Ramazan bayramına kadar bizde kalmak üzere. Çok sevinmiştim, anneannemi de dedemi de çok çok severim çünkü.

Ramazan’a iki gün vardı. O gün hem dedemler gelecekti, hem de eve Ramazan için erzak alınacaktı. Cumartesi günüydü ve biz ailece yakınımızdaki küçük marketin yolunu tuttuk. Markette işimiz bittikten sonra manava uğradık. Ellerimizde poşetler eve döndük. Aldıklarımızı yerleştirdik. Annem hemen mutfağa girdi, akşam yemeği için hazırlıklara başladı.

Babam otogardan aldığı dedem ve anneannemle eve geldi akşam. Çok özlemiştim onları, sarıldık, kardeşime ve bana getirdikleri hediyeleri verdiler. Anneannem çok güzel birer süveter örmüştü bize, dedem de bembeyaz spor ayakkabılar almıştı. İkisine de çok teşekkür ettik. Ardından annemle birlikte hazırladığımız masaya, akşam yemeği için oturduk. Ramazan henüz başlamamıştı ama iftar sofrası gibiydi masamız çok şükür. Neşeyle yemeklerimizi yedik, ardından sohbet ettik. O iki gün çok güzel geçti...

... Ve işte bu gece sahura kalkıyoruz. Annem bu yüzden biraz daha erken yatmamı istedi. Çok güzel uyumuşum ki sahurda davulun sesiyle uyandım. Davulcu tam da bizim apartmanın önünde durmuş, hem davulunu çalıyor, hem de mâni söylüyordu:

İnananlar oruç tutar
Gönüller hep bir atar
Sevinir hep müminler
Allah diyenler artar.

Pencereden davulcuyu biraz izledikten sonra banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkadım. Evde herkes uyuyor muydu ne? O sırada mutfaktan bir ses duydum. Baktım, ohoo annem masayı hazırlamış bile. Mis gibi börek kokusu mutfağı sarmış, çay demlenmiş. Sarılıp öptüm annemi, yardım edebileceğim birşey olup olmadığını sordum. Vardı evet; masadaki bardaklara su doldurdum. Ardından gidip babamı, anneannemi ve dedemi uyandırdım.

Kalkıp el yüz yıkadıktan sonra, üçü de birazdan uykulu gözlerle gelip masaya oturdu. Dedem dua etti ve "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek yemeğe başladık. Tam o sırada içeriden sesler geldi. Mutfak kapısında küçük kardeşim belirdi birden. Üzerinde pijaması, karmakarışık saçları, uykulu uykulu bize bakıyor ve çok komik görünüyordu.

"Ama ben, sahura beni de kaldırın, oruç tutacağım demiştim" dedi ağlamaklı bir sesle. Hepimiz gülüştük. Annem, "elini yüzünü yıka gel yavrum, biz de yemeğe yeni başladık" dedi. O uykulu çocuk anında banyoya koştu. Geldiğinde hem uykusu dağılmıştı hem de çok neşeliydi. Ertesi gün, benim ilk orucum gibi kardeşim de yarım gün oruç tuttu ve öğleyin iftar yaptı. Hem de hiç şikâyet etmeden tuttu orucunu.

İftar zamanı... Annem ve anneannem nefis yemekler yapmışlardı. Birlikte masayı hazırladık. Kardeşim ve ben elimizde sıcak pide top atılmasını bekliyorduk. Ve sonunda "gümm" diye patlayan topun sesini duyduk, ardından ezanı. Hepimiz birbirimize "Allah kabul etsin" dedik ve besmeleyle yemeğe başladık.

Anneannem, "iyi ki Ramazan’da buraya gelmişiz ne güzel, çocuklarla birlikte sahurun da iftarın da tadı bir başka" diyordu. Dedem, "tadı bu kadarla mı kalacak sanıyorsun, bu akşam teravih namazına torunlarımı da götüreceğim" demez mi? Kardeşim de ben de hiç teravih namazına gitmemiştik. "Ama biz teravih namazı nasıl kılınır bilmiyoruz" deyince dedem, "ben öğreteceğim oğlum meraklanmayın siz" dedi.

Camiye gittiğimizde dedem, babam, kardeşim ve ben arka sıralarda bir yerde yanyana saf tuttuk. Namazda yanyana sıralanmaya saf tutmak deniyormuş, o gece öğrendim. Çok uzun bir namazdı ama hiç sıkılmadan kıldık. Namazdan sonra mahalleden birkaç arkadaşımızın orada olduğunu gördük, birlikte caminin geniş bahçesinde biraz oyun oynadık.

Ramazan özellikle de o yıl öyle güzel geçti ki. İftarı, sahuru, teravih namazı, hatta davulcusu ile Ramazan’ı benim gibi herkes özlemle hatırlar. Hele gün boyu süren açlık... O açlığa sabretmek bile büyük ya da çocuk, inanan her insana zevk verir. Babamın, tuttuğum oruç ve kıldığım namazlar için, eve gelirken yol üzerindeki bakkaldan aldığı çikolatayla her iftar sonrası beni ödüllendirmesini de unutmayayım tabi ki.

Ramazan, her çocuk için çok güzel anılarla doludur, havası ve tadı unutulmaz. Dedem, "ahh, nerede o eski Ramazanlar" derdi arada. Sonra aynı sözleri babamdan işittim. Şimdi de ben diyorum: "Ahh, nerede o eski Ramazanlar!"

Münafıklar Yalnızca Kendilerini Aldatırlar

Münafıklar, mümin grupların içinden çıkarlar. Ancak müminlere kin duyar, onların aleyhine bilgi taşır, fitne çıkarırlar. Münafık kendini gizler, Müslümanların içine girer, onlarla yakın bağı varmış gibi davranır. Sonra Müslümanların aleyhinde alçakça faaliyet yapar; onları köşeye sıkıştırmaya kalkar.

İnanmadıkları halde “iman ettik” diyen münafıklar müminlerin ve İslam’ın en şiddetli düşmanlarıdırlar. Bediüzzaman bu kişiler hakkında şöyle açıklamada bulunur: Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedit olur. Dahili olursa, zararı daha azim olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Harici düşman ise, bilakis, asabiyeti(duygusal bağlılığı, milliyetçiliği) şiddetlendirir, salabeti(dayanıklılığı) arttırır. Nifakın cinayeti, İslam üzerine pek büyüktür. alem-i İslamı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Azimüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur(çirkin saymış, çirkin göstermiştir).

Ancak münafıklar, fırkasına dahil oldukları şeytan gibi zeki de olsa ahmaktırlar; kendi düşük akıllarınca Allah’ı aldattıklarını zannederler. Bir Kur’an ayetinde münafıkların bu sapkınlıkları, “(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. “(Bakara Suresi, 9) ifadesiyle bildirilir.

Kendisine can veren Allah’ı aldatabileceğini zannetmesi, münafığın ne denli çarpık bir düşünceye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak münafık Rabbimiz’i gerçek anlamda tanımadığı için, Allah’ın ‘sinelerin özünde olanı’ ve ‘gizlinin gizlisini’ de bildiğinin farkında değildir. Ayette bildirildiği gibi, münafıklar yalnızca kendilerini kandırırlar.

Münafıkların sapkın özelliklerinden biri, Allah’tan değil, insanlardan çekinmeleridir. “Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar...” (Tevbe Suresi, 64) ayetiyle haber verildiği gibi, kalplerindeki hastalığı Allah’ın bir sure indirerek diğer insanlara bildirmesinden korkmaktadırlar. Münafık için kalbindekini Allah’ın değil, diğer insanların bilmesi önemlidir.

Allah’tan korktuklarını ifade ettikleri halde, sakınan bir insan gibi davranmamaları, münafıkların samimiyetsizliklerini gösterir. Bu kişilerin şeytanla ortak olan bir özellikleri de budur. Şeytan da Allah’tan korktuğunu söyler, ancak kıyamete kadar tüm insanları saptırmaya çalışır. Yaptıkları için Allah’tan bağışlanma da dilemez. Bu kendi fırkası olan münafıklarla arasındaki bir diğer önemli benzerliktir.

Münafıklar, şeytan gibi, Allah’a karşı yalan da söylerler. Tevbe Suresi’nde konu edilen münafıklar, Allah yolunda sözde harcama yapmak amacıyla Allah’tan mülk isterler. Allah bol ihsanından mülk verdiğinde ise, cimrilik yaparak yüz çevirirler.

Onlara Kendi bol ihsanından verince ise, onunla cimrilik yaptılar ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt dönenlerdir. (Tevbe Suresi, 75-76)

Kendisini aldattıklarını zanneden bu kişilere, Rabbimiz karşılık olarak kalplerine nifakı hesap gününe kadar yerleştirerek çok büyük bir ceza vermektedir. Sonsuz azabı hak eden bu samimiyetsiz kişilerin durumları, Kur’an’da şu şekilde haber verilir:

Böylece O da, Allah’a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı (sonuçta köklü bir duygu olarak) yerleşik kıldı. (Tevbe Suresi, 77)

Her Şey Hayırla Yaratılır

4 Eki 2012 In: İmani Konular

Her Şey Hayırla Yaratılır

İnsanın yaşadığı tüm olaylar hayır ve güzellikle yaratılmıştır. Müminin diğer insanlardan farkı ise, bu gerçeğin farkında olması, bu yüzden Allah’a teslim olarak huzur içinde yaşam sürmesidir. İnsanların büyük kısmı, yaşadıkları zorlukları üzüntüyle karşılar, sıkıntı duyar ve sürekli karamsar bir bakış açısı içinde yaşar. Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü gereği gibi takdir edemediklerinden, olayların hayırlı yönlerinin farkında olmaz.



Oysa insanın yaşadığı her andan hoşnut olabilmesi ve Allah’a şükredici bir tavır içinde olması zor değildir. Allah’ın gücünü gereği gibi takdir etmek ve O’na gönülden teslim olmak, kişiye bu üstünlüğü kazandırır. İnsan, Allah’ın üstün gücü ve sonsuz aklı karşısında son derece aciz bir varlıktır. Her an Allah’ın korumasına ve vereceği nimetlere muhtaçtır. Allah’ın kendisine öğrettiği kadarını bilebilir. Allah’ın sonsuz aklına ve hikmet dolu yaratışına boyun eğip teslim olmak insan için büyük ihtiyaçtır. İnsan, olayların genellikle tek bir yönünü görür ve buna göre değerlendirir; oysa Allah o olayda sayısız hikmetler ve sonuçlar yaratmıştır. İnsanın belki de yaşamındaki en büyük zorluk, hiç beklemediği en güzel sonucu getirecektir. Yüce Allah bu gerçeği insanlara “... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetiyle haber verir.




Birçok insan, yaşadığı zorluktan dolayı ümidini yitirirken, ardından elde edeceği kazancı düşünemez. Oysa bu zorluğu Rabbimiz hikmetle yaratmıştır ve kulunu bununla denenmektedir. Her şeyi Allah’ın yarattığına kesin bilgiyle iman etmeyenlerin aksine, zorluğun hayırla sonuçlanacağını kavrayan ve Allah’a içten tevekkül edenler, bu imtihandan kazançlı çıkacaklardır.




Bu gerçeği kavramak insanın şükrünü de artıracaktır. İmanı yaşamanın güzelliği, kişinin yaşadığı her olaya hayır gözüyle bakmasına, dünyada ve ahirette mutluluk içinde yaşamasına neden olacaktır. İnsanın dünyada ve ahirette güzel bir hayat ile yaşaması, Yüce Allah’ın gücüne, ilmine, hakimiyetine olan imanı ve güveni ile mümkün olabilir.



Dünyanın imtihan amacıyla hazırlanmış bir imtihan mekanı olduğunun, sınandığının, ancak her şeyi Allah’ın hayırla yarattığının bilincinde olmak, insanın yaşadığı zorluklara tahammülle değil, yürekten sabretmesini ve güzel bir teslimiyetle teslim olmasını ve sağlar. Müminin mutmain ve dengeli olmasına karşın, Kur’an ahlakından uzak, inkarcı kişiler ise her olayda olumsuzluk ve sorun arayışı içindedirler. Bu nedenle ahiretten önce dünyada da sıkıntı ve azap dolu bir yaşam sürerler.



Yaşananlara ‘hayır gözüyle bakmak’, olaylar karşısında umursamaz bir tavır takınmak ya da çok fazla iyimser davranmak anlamına gelmez. Bir hastalık durumunda insanlar farklı ruh hallerine bürünürler. Kimi “ben iyileşmem, ümidimi kestim”, kimi “ben bunu kesinlikle yeneceğim, ben güçlüyüm”, kimi “Allah nasip etmişse iyileşirim, doktora ilaca gerek yok” diye düşünür.



Ve hepsi yanlış düşünür. Öncelikle Allah’tan ümit kesmemek Kur’an’ın emridir, her zaman ümitvar olunmalıdır. Kendinde güç görerek hastalığı yeneceğini düşünmek de yanlıştır. Şifayı verecek olan Allah’tır. Vücuduna girerek kendisini yataklara düşüren gözle göremediği bir virüsü engelleyemeyen insanın gücü, Allah’ın verdiği kadardır. Hastalandığında doktora gitmek, ilaç kullanmak da filli dua anlamındadır. Tedbir almak farzdır; insanın her türlü tedbiri alması ve her çözüm yolunu denemesi sorumluğu gereğidir. Tüm tedbirleri aldıktan sonra ise sonuca boyun eğer. Çünkü her iş, Allah’ın dilemesiyle hayırla sonuçlanacaktır.

Bedenindeki yüzlerce kompleks sistemin tesadüfen oluştuğuna inanan kişinin, tesadüfen çalışan beynine, tesadüfen atan kalbine ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarına güvenerek rahatça yaşam sürmesi mümkün müdür?.. Ya yaşadığı olayların tesadüfen başına geldiğine inanan insanın?.. Hayat pamuk ipliğine bağlı iken her an başına bir şey gelebileceğini düşünen insanın gecesi gibi gündüzü de kabustur. İnsanın bu konuda huzurlu yaşayabilme nedeni, kendisine can veren Yaratıcının, her şeyi kontrolü altında tutuyor olmasıdır.



Bu gerçeği kavradığında insan, tüm yaşamı süresince Rabb’ine dayanıp güvenir. Kendisini bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelir ve gerçek huzuru tadar.



Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

İnsanlar  Neden Kur’an’dan Kaçarlar?

İnsanların büyük çoğunluğu dünya hayatına şiddetle bağımlıdır. Ölümü, ahireti ve kendilerini bekleyen asıl ve sonsuz hayatı düşünmez, gaflet perdeleri altında yaşarlar. Sanki yaşadıkları hayat hiç sona ermeyecekmiş gibi davranır, Kur’an’ın bildirdiği gerçeklerden kaçarlar. Dünya hayatının ‘göz açıp kapama süresi’ kadar kısa olduğunu düşünmezler. Oysa her insan, aniden ölüm melekleriyle karşılaşabilir, mezara giderken de dünya hayatında sahip olduğu hiçbir şeyi yanına alamaz. Yapayalnız bir şekilde Allah’ın huzuruna çıktığında ise, sadece dünyadayken yapıp ettikleri önüne getirilir.

Bu gaflet halinin yanı sıra, insanların Kur’an’dan kaçmalarının önemli bir nedeni de içlerindeki şiddetli büyüklük duygusudur. Kendi fikirlerinin, inançlarının, yaşam şekillerinin doğruluğuna inanır, daha doğru bir görüşün olabileceğini asla kabullenmezler. "Ona: "Allah’tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetiyle haber verildiği gibi, büyüklük gururu kişiyi inkara sürükler.

Bu kibirli kimseler Kur’an’ı yaşamaya çağrıldıklarında yüz çevirirler. Çünkü Kur’an’a uymak onlar için yaşadıkları dinin hak değil batıl olduğunu kabul etmeleri anlamına gelir. Yıllardır bildikleri, uydukları, yaşadıkları, değer verdikleri her şeyin büyük bir yanılgı olduğunu öğrenmek onlar için büyük bir felaket olacaktır. Bunu kabullenmek onlar için yıkım demektir. Oysa asıl yıkım kibirleri nedeniyle sürüklendikleri durumdur.

İnkarcılar ayrıca, içinde bulundukları fikir saplantısı nedeniyle Kur’an’ı dinlemez, ondan kaçarlar. Gelenek ve görenekleri, yaşam ve düşünce tarzları, hayata bakış açıları öylesine kemikleşmiştir ki, değişikliğe ya da yeniliğe asla açık değillerdir. Bu saplantıları nedeniyle gerçekler konusunda uyaran kişilere karşı saldırgan ve öfkeli davranışlar sergilerler.

Peygamberimiz(asm) ahir zaman’da yaşanacakları anlatırken: "Son zamanlarda bir takım fitneler olacaktır." der. Dinleyenler: "Ey Allah’ın Rasulü, (o zaman) nasıl ederiz?" diye sorarlar. Peygamber efendimiz: "İlk durumunuza dönersiniz" buyururlar. [Taberani]


Nasıl olacak bu dönüş? Sorusunu da şöyle cevaplıyor:


"İnsanlara yalan söyleyip yemin ederek günaha girmeksizin hayatın (geçimin) çekilmez bir hale geleceği bir zaman gelecektir.O zaman gelince de kaçmak gerekir." Dinleyenler; "Ey Allah’ın Resulü kaçış nereye olacaktır?" diye sorunca Peygamberimiz:


"Allah’a, Kitabına, ve Peygamberinin sünnetinedir"buyururlar. [Deylemi]

Ancak söz ettiğim kişiler işitmezler ki Allah’ın Kitabına kaçabilsinler. Kur’an’daki, “Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 5) ifadesinden bu kişilerin adeta bir perdeyle insanlardan ve gerçeklerden engellendikleri anlaşılır.

Allah’ın mesajından uzak yaşayan kişiler “kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37), yollarının doğru olduğunu düşünürler. Ancak gerçekler farklıdır ve Rabb’leri huzurunda sorgulanacakları gün, gerçekler konusunda uyarıları dinlememiş insanlar için sonuç hüsran olur.


Ve her ümmetten ayetlerimizi yalanlayan bir grubu toplayacağımız gün, artık onlar ’tutuklanıp (azap yerine) dağıtılırlar.’ (Neml Suresi, 83)

Binayı Tamir Etmek

4 Eki 2012 In: Yaşam

Binayı Tamir Etmek

Kur’an’ın cahiliye olarak tarif ettiği kesimin cehaleti eğitimsizlikten kaynaklanmaz. Yıllarca öğrenim görmüş, kariyer sahibi bir insan da bu kesimin bir bireyi olabilir. Söz konusu cehalet, Allah’ı tanımamanın, Kur’an ahlakını yaşamamanın getirdiği bir cehalettir. Kurtuluş yolu ise hayat rehberimiz olan Kur’an’a yönelmektir.

Birçok insanın düzeni kendi hayat anlayışı, dünyaya bakış açısı ve felsefesi üzerine kuruludur. Kolay kolay da değiştirilemeyen bu düzen, hayatın da tamamen değişmesi anlamına geleceği için bu kişiler farklı görüşlerin karşısında olurlar. İnsanlık tarihi boyunca Allah’ın peygamber ve elçilerine reddiyenin kaynağında da bu düşünce bulunur.

Cahiliye topluluğunda Kur’an ahlakını kendilerine anlatan müminleri dinlediklerinde, gerçekleri öğrenerek hayatlarını Allah’ın beğendiği ahlakı yaşayarak sürdürmenin önemini kavrayabilecek vicdanlı insanlar vardır kuşkusuz. Bu şuur ve umut her insan için çok önemlidir. Cahiliye toplumunu terk ederek imanı yaşamaya niyet eden insan, eski harap bir binayı tamir etmeye ve onu güzelleştirmeye çalışan bir usta gibidir. Din dışı yüzlerce telkinle o yaşa gelmiştir. Şimdi, Allah dışında kulluk ettiği sahte İlahlarını terk etmeli, toplumun üzerine yüklediği zincirleri, ağır yükleri indirmelidir.

Ancak insanın kafasında eski telkinler öylesine yerleşmiş, öylesine kemikleşmiştir ki birçoğu silerek çıkmaz. Adeta kazıyarak çıkarmak gerekir. Bunu yapacak olan da müminlerdir. Mümin kardeşi bu telkinleri çıkarmak için uğraşır, zorlar, ama ardından başını okşar. Kişi böylece çocuk yaşlardan itibaren edindiği, din ahlakına uygun olmayan tüm bakış açısını, eski alışkanlıklarını ve kötü karakter özelliklerini terkeder. Üstün ve seçkin ahlakı yaşamaya başlar, amacını Allah’ın hoşnutluğu olarak belirler.

Artık Allah’tan uzak yaşanan ortamlardan değil aklın, maddi ve manevi güzelliğin, temizliğin, güzel ahlakın yaşandığı ve içinde Allah’ın anıldığı ortamlardan lezzet alır. Kalbi bu şekilde tatmin olur, ruhu ancak böyle huzur bulur. Bu ortam, içinde “arınmayı içten arzulayan” (Tevbe Suresi, 108) insanların bulunduğu ortamlardır, müminlerin yaşadığı ortamlardır.

Dünyevi hiçbir beklentisi olmayan, çıkar gözetmeyen, birbirine karşı sevgi dolu, fedakar ve ince düşünceli insanların, yani samimi müminlerin ortamı Kur’an’ın tarif ettiği cennet modelidir. Güzel ve güvenilir olan bu ortamda rahat eden insan, cahiliye toplumunun boş ve amaçsız hayatından sıyrılabilir. Binasının temelini göçecek yarın kenarından alır, müminlerin yaptığı gibi Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurar.

İnsan dünyada kimlerle birlikte ise ahirette de onlarla birliktedir. Dünyada inkarcılarla birlikte olmaktan zevk alan bir insan, ahirette de onlarla birlikte olacaktır. Allah’tan yüz çeviren insanlar yerine müminlerle birlikte olmak bir cennet zevki ve ödülüdür. Ne güzel arkadaştır onlar.

Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa; 69)

Dünyanın İmtihan Mekanı Olduğunu Unutmayalım

Yaratıcısından uzak yaşayan insanların mutlu olamamalarının nedenlerinden biri, dünyada varoluş amaçlarını unutmuş olmalarıdır. İnsan imtihan için yaratılmıştır. Yüce Allah’ı, O’nun sonsuz aklını, eşsiz gücünü ve muhteşem sanatını gereğince takdir edebilecek mi, yoksa sorumluluklarını, hatta yaratılış amacını unutup dünya hayatına mı yönelecek diye denenir.

Her insan, içinde kendisine her an doğru olanı fısıldayan vicdanına uyup uymayacağıyla imtihan olur. Vicdanının sesini dinlemek yerine nefsinin bencil tutkularını tatmin için yaşayan kişi imtihanı kazanamayacaktır.

Bu imtihan, insan yaşamının her anında devam eder. Her insan her sözünü, her davranışını ve aklından geçen her şeyi ahirette karşısında bulacaktır. Hayırdan ya da kötülükten yana yaptıklarıyla karşılık görecek, hiç kimse ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik’ kadar dahi haksızlığa uğratılmayacak, amellerinin ağırlığına göre hak ettiği sonsuz ‘barınma yurdu’nda yerini alacaktır.

Dünyada olup biten her olayın bir deneme olarak yaratıldığını unutan kişi tevekkülsüz davranışlar gösterir. İmtihanı kavrayamayan kişilerin söyledikleri “keşke böyle yapmasaydım" "işim hep ters gidiyor", "şunu yapmasaydın böyle olmazdı" gibi pek çok söz, çarpık kader anlayışı sonucu yaşadıkları tevekkülsüzlüğün göstergesidir.

İnsan bu tevekkülsüz ahlâkı nedeniyle parası, yiyeceği, içeceği, serveti de olsa bir türlü mutlu olamaz. Sürekli korku içinde, huzursuz yaşar. Her an evinin yanmasından, ekonomik yönden açmaza girip batmaktan, sahip olduğu malları yitirmekten korkar. Rahatsızlandığında en zor hastalıklar aklına gelir; acaba kanser mi olmuştur? Kalp atışı hızlanır; acaba enfarktüs mü geçirmektedir? Karnının ağrıyor olması acaba apandisit belirtisi midir?... Her an yeni bir endişe ve yeni bir acı yaşayan kişi, yalnızca kendisi için değil, ailesindeki tüm bireyler için de aynı korkuları tek tek yaşar. Dolayısıyla sinirleri çok bozuktur, sürekli gergindir. Bu yüzden sigara, alkol hatta uyuşturucu kullanır; hırçın ve saldırgandır.

Böyle yaşayan bir insanın hayatı adeta cehenneme benzer. Kişi boğulma olasılığı nedeniyle su içmekten dahi korkacak hale gelir. Örneğin, insanların bir dönem yaşadıkları deprem korkusu yaşamı zehir etmiştir. İnsan zayıf yaratılmış bir varlıktır ve bu kadar korkuyu kaldıramaz, hepsi kişiye azap olur. Oysa Allah’a tevekkül etse bereket, bolluk, huzur ve mutluluk içinde yaşayacaktır. Rahman-Rahim olan Allah’ın koruması altında olduğunu bilmek zaten Allah’a imanın önemli koşuludur. Kişi Allah’ı dost edinmiyor ve O’na güvenmiyorsa imanını tekrar gözden geçirmelidir.

Allah’ın imtihan amacıyla yarattığı görüntülerle yüzleşme zamanında sabır ve tevekkül gösterememenin kesin sonucu, sıkıntı ve mutsuzluktur. Allah’a teslim olup, tevekkülü yaşamayan kişiler, ardındaki hayır ve hikmetleri düşünmedikleri için aleyhlerinde gibi görünen her olayda şikayet ederler. Sonucunda da devamlı huzursuz, mutsuz ve sıkıntılı bir yaşam sürerler. Oysa insan, Rabb’inin kendisi için yarattığı her andan hoşnut olmalıdır. Zorluk durumlarında da, güzel ahlâkta ve Allah’a sadakatte kararlı olmalıdır. En önemlisi de yaratılış amacını ve yaşadıkları karşısındaki tavırlarıyla imtihan olduğunu unutmamalıdır. Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşayanlar, gösterdikleri sabrın kendilerine sonsuz güzellik olarak döneceğini bilmenin mutluluğunu yaşarlar.

Neye Sımsıkı Tutunuyorsunuz?

4 Eki 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Neye Sımsıkı Tutunuyorsunuz?

Bir kağıt kalem alın ve hayatınızda bağlı olduğunuz şeyleri yazın. Şimdi sırasıyla okuyalım.

İlk sırada muhtemelen-varsa- çocuklarınız yer alır.

İkinci sırada eşiniz ya da sevgiliniz olmalı, değil mi?

Daha sonra gelenler anne babanız, kardeşiniz.

Burada da çok sevdiğiniz bir dostunuz sanırım.

Beşinci sıradaki kişiye göre değişir; hatta bazıları için ilk sırada bile olabilir. Paranız, eviniz, işiniz, malınız-mülkünüz gibi...

Ya da hepsi bir yana doya doya yaşanması gerektiğini düşündüğünüz dünya hayatına mı sıkı sıkı bağlısınız?

Dünyaya bir kez gelindiğini bilmeniz nedeniyle mi hayata tutunuyorsunuz? Bilmiyor musunuz ki ahirete de bir kez gidilecek. O halde ahirete sımsıkı tutunmanız gerekmiyor mu? Ki ahiret asıl ve sonsuz hayat iken dünya hayatı sonlu ve geçici. Sonsuz olanı bırakıp, sonlu olana mı yöneliyorsunuz?

İnsan yüzeysel baktığında dünya hayatının gerçeğini göremez; baktığı açıdan ne kadarı görünüyorsa dünyayı o kadarı ile görür. Tıpkı halıdaki mayt gibi. Mayt için halı oldukça büyük bir mekandır; tamamını göremez. Dar görüşlü olan insan da aynı durumdadır. Oysa insan dünyayı her cepheden görebilmelidir. Yüzeysel bakınca, görüş de çok sığ ve yüzeysel olur. O zaman insan acı çeker, yanlış yollara gider.

Tümünün geçici olduğunu, dünyadaki herşeyin değerini yitirdiğini, yıprandığını, yok olduğunu bildiği halde, insan kendisini bunlara şiddetle bağlanmaktan alıkoyamaz. Sahip olduğu her şeyi bir gün bırakmak zorunda kalıp dünyadan ayrılacağını bilir ancak yine de bu tutkulu bağlılığı sürdürür.

İnsan, Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edebilse, dünyaya dair herşeyin imtihan amacıyla kendisine verildiğini görebilir. Karşılığında yapması gerekenin de tüm bu nimetlerin gerçek sahibi olan Allah’a kulluk etmek ve şükretmek olduğunu anlayabilir. Ancak hırsla dünyaya bağlanan kişinin kavrayışı körelir; çok daha hayırlısının ve üstün nimetlerin bulunduğu sonsuz ahiretten vazgeçip, dünya hayatına razı olur.

"Dünyanın metaı azdır” buyurur Allah. Dünyada bağlanmaya değer bir şey yoktur. Ne görürüz baktığımızda? Sabah kalktığımız andan itibaren acizliklerimizle yüzyüze geldiğimizi. Her insanın onlarca uğraşı var. En basiti belli bir süre uykuya ihtiyaç duyar. Kalktığında temizlik yapmalıdır; elini yüzünü yıkar, dişlerini fırçalar, duş alır. Kahvaltı etmesi, su içmesi gerekir yoksa ayakta duramaz.

Kimi insan ise çay, kahve sigara içmeli ki canlanabilsin. Acizlikleri hiç bitmez insanın. Örneğin beli ağrır, boynu tutulur, nezle ya da grip olur.

Kimi kilolarından şikayet eder, kimi ise yediği halde kilo alamaz. Saçı dökülen, gözleri bozulan, kulağında sorun bulunan, midesi ağrıyan, böbreğinde taş, midesinde ülser ya da asit fazlalığı bulunan hatta kanser olan milyonlarca insan. Allah, dünyaya bağlanmamaları için insanlara o kadar çok acz vermiştir ki, saysanız binlercedir.

Kur’an’da, “Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile.” buyrulur. İnsan en modern hastanenin, en kaliteli odasında da yatsa, en iyi doktorların gözetiminde, en gelişmiş ilaçları da alsa yine kaçamaz, ölüm onu her yerde bulur.

İnsanın, Allah karşısındaki aczini görmezden gelerek dünyaya bağlanması, ölümü ve ahireti kendince hafife alması büyük gaflet halidir. Ölümle birlikte onunla gidecek olan, dünya hayatında bağlandıkları değil, dünya hayatında yaptığı iyi ve kötü amelleri ve erteledikleridir. Onu gerçek muhteşem hayata kavuşturacak olan ise yalnızca Allah’ın hoşnutluğu için yaptıklarıdır.

Kur’an, insanları henüz yaşıyorken ve zaman varken iman etmeleri için, ahiretteki sonsuz azaba karşı uyarır. Ve Peygamberimiz(sav)’in "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30) ifadesiyle şikayet ettiklerinden olmamak için sımsıkı tutunmamız gerekenin ne olduğunu haber verir:

Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. (Zuhruf Suresi, 43)

Makam Ve Mevki Hırsı

4 Eki 2012 In: Toplum, Yaşam

Makam Ve Mevki Hırsı

Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak, samimi çaba göstermekten insanı alıkoyan sebeplerden biri, makam, mevki ve şöhret gibi dünyevi değerleri gözetmektir. Oysa Allah’ın “…Muhakkak ahiret dereceler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür. (İsra Suresi, 21) ayetiyle bildirdiği gibi, ahiret daha üstündür ve maddi olanaklar kişiye orada hiçbir şey kazandırmayacaktır. İnsanı gerçek anlamda üstün kılan tek şey, Allah’ın rahmetini ve rızasını yitirmekten korkmak ve O’nun sınırlarını korumak anlamındaki takvadır. Kur’an’da, insanlar bu gerçekle pek çok ayette uyarılırlar:

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)

Cahiliye toplumlarına ait bir aldanış olan makam ve mevki hırsı, samimi inananın asla kapılmayacağı nefsani bir tutkudur. İman eden bir insan, "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ’onurlu-üstün’ bir makama sokarız." (Nisa Suresi, 31) ayetiyle bildirildiği üzere gerçek üstünlük ve onurun Allah Katında olduğunu kavramıştır. Tek beklentisi ve umudu, Allah’ın hoşnutluğu için yaptığı salih ameller karşılığında Allah Katında elde edeceği onur ve üstünlük makamıdır. Ve ‘gerçek makam’ Rabb’imiz Katındadır:

İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri katında ’gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: "Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (Yunus Suresi, 2)

Makam ve mevki sahibi olmaya karşı duyulan bu şiddetli tutku , kişinin samimiyetini engeller. Çıkarları gereği üzerindeki kişilere hoş görünmeye çalışır, beklentilerine kavuşmak için onlarla yakınlık kurmaya gayret eder. Altındakileri ise ezerek yükselmeye çalışır. Ancak kıra döke yükseldiği yerden inerken tutunacak hiçbir şey bulamaz.

Yalnızca Allah için yaşayan insan ise toplumda ‘değer’ kazanmak amacıyla şeref ve saygınlık elde etmeyi asla düşünmez. Bilir ki bu niyet, amellerinin geçersiz kılınmasına neden olacaktır. Yalnızca nefsinin arzularının ardında ölümüne dek ’tutkuyla oyalanıp kendinden geçen’ kişi, boş bir çaba gösterdiğini ahirette anladığında ise artık geri dönüş yoktur.

(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ’tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’
"Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü."
Hayır; ileride bileceksiniz.
Yine hayır; ileride bileceksiniz.
Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız,
Andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz.
Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne’l Yakîn) görmüş olacaksınız.
Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi, 1-2-3-4-5-6-7-8)

Samimi müminler ise, dünya hayatında henüz vakit varken nefsin bu kötülüklerinden arınarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış ve ‘doğruluk makamı’na ulaşmışlardır:

Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar. (Kamer Suresi, 55)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors