İtaatsizlik ve Helak

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

 İtaatsizlik ve Helak

İlahi tebliğ, insanın yaratılışından bu yana Allah’ın elçileri aracılığıyla insanlara ulaştırılmaktadır. Kimi toplumlar bu tebliği kabul etmişler, kimileri inkar etmişlerdir. Bazen inkarcı bir toplumun içinden küçük bir azınlık çıkmış ve sadece bunlar elçiye uymuşlardır.
Ancak kendisine ilahi tebliğ gelen kavimlerin çoğu bunu kabul etmemişlerdir. Sadece Allah’ın elçisinin kendilerine getirdiği tebliği dinlememekle kalmamış, aynı zamanda elçiye ve ona uyanlara da zarar vermeye çalışmışlardır.

Oysa ki her elçi, kavminden yalnızca Allah’a itaat etmesini istemiş, müjdeci ve uyarıcılık görevlerini yerine getirmiş, zorlayıcı da olmamışlardır. Bunun karşılığında kavimlerinden para ya da herhangi bir çıkar da talep etmemişlerdir.

Tek yaptıkları, gönderildikleri toplumu gerçek dine davet etmek ve kendilerine uyanlarla birlikte o toplumdan farklı olarak din ahlakını yaşamaya başlamaktır.

Yüce Allah Kuran’da, elçileriyle uyardığı ancak itaat etmedikleri ve nankörlük ettikleri için helak ettiği kavimlerden birçok ayette söz eder. Şuara Suresinde 108, 110, 126, 131, 144, 150, 163 ve 179. Ayetlerde bildirildiği gibi, gönderilen elçiler; "Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin." diyerek kavimlerini Allah’a iman etmeye ve itaate davet etmişlerdir. Ancak inkarda direnen kavimler, sadece elçi ve onunla birlikte çok az sayıda mümin kurtarılarak, helak edilmişlerdir.

Kuran’da Nuh, Semud, Ad, Medyen, Lut Kavimleri gibi inkar eden azgın kavimlerin kıssaları oldukça detaylı anlatılmıştır. Örneğin, bu itaatsiz kavimlerden biri olan Semud Kavmi’ni uyarıp korkutması için Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiğinden bahsedilir. Hz. Salih, Allah’ın vahyi üzerine, inkarda direnen kavmine Allah’tan son bir deneme olarak dişi bir deve gösterir. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek için Hz.Salih kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyler. Böylece kavim bir denemeden geçirilir. Kavminin Hz. Salih’e cevabı ise, bu deveyi öldürmek olur. Şuara Suresi’nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır:

Hani onlara kardeşleri Salih: "Sakınmaz mısınız? demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız? Bahçelerin, pınarların içinde, ekinler ve yumuşak tomurcuklu gözalıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz. Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)." Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim." Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular. (Şuara Suresi, 141-157)

Allah, inkar edenlerin kurdukları hileli düzenlerini boşa çıkarır ve Hz. Salih’i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtarır. Bu olaydan sonra, her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Salih, kavmine kendilerinin üç gün içinde helak olacaklarını bildirir. Ve üç gün sonra Hz. Salih’in uyarısı gerçekleşir, Semud Kavmi helak edilir:

O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (halkına Allah’ın rahmetinden) uzaklık (verildi.) (Hud Suresi, 67-68)

Semud Kavmi, Allah’ın elçilerine itaat etmemenin karşılığını helak olarak ödemiştir. Yapmakta oldukları yapılar, sanat eserleri kendilerini azaptan koruyamamıştır. Semud Kavmi gibi, daha önce ve sonra yaşamış birçok inkarcı kavim şiddetli azaplarla helak edilmişlerdir.

Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Tevbe Suresi, 70)



O tek büyük Sevgili’ye duyulan aşk... O aşk kolaylıkta nasıl ispatlanabilir? Zorluk olacak ki aşk, vefa, kalbi bağlılık ortaya çıkacak. Ateşle imtihan olacak ki insan, değersizlikleri eriyip gidecek, "değer" olarak kalacak.

Mümin, Allah’ın imtihanından sevinç duyar. Zorluk zamanında o isyanlarda değil imtihandadır. Yaşadığı olayda kim ya da ne sebep kılınmış olursa olsun her imtihanın arkasında Allah’ın bulunduğunun farkındadır. Ne güzeldir ki Rabb’i onu "unutmamıştır."

İnsan büyük bir yanılgı içinde yaşamını kendisinin şekillendirdiğini düşünüyorsa huzur bulamaz. Yıllarca çalışıp didinerek edindiği eve, paraya, işe ve aileye kavuşan kişi, idealine ulaştığı halde kalbi tatmin olmaz. Farklı korkular yaşamaya başlar. Ya tüm bu kazandıklarını bir gün yitirecek olursa?.. Kuruntuları nedeniyle bu kişinin ruh hali, cehennemin bela dolu zifiri karanlıklarında ’ne ölebilen ne de diri kalabilen’ insanlarınki gibidir.

İmtihan mekanında karşılaşılan her zorluk, her musibet ya da hastalık, insanın Allah’a yaklaşması için birer vesiledir. Zorluk zamanlarında samimi iman sahipleri Allah’a daha gönülden sığınır, daha halisane teslim olurlarken, kimileri isyanı seçerler.

İmtihan, hayatın son anına kadar devam eder. İnsan her sözünü, her davranışını ve aklından geçen her şeyi ahirette karşısında bulacaktır. Hayırdan ya da kötülükten yana yaptıklarıyla karşılık görecek, hiç kimse ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik’ kadar dahi haksızlığa uğratılmayacaktır. İsyanı seçen, zorluklar karşısında sabır ve tevekkül göstermeyen kişinin ise Rabb’ine döndürüldüğünde yaşayacakları çok daha zorludur.

"İsyanlardayım" dedi. Hayır, imtihanlardaydı. Fark etseydi kurtulacaktı." (Mevlâna Celaleddin)

Oruç Aczi Hatırlatır, Kulluğu Bildirir

Ramazan, kulluğun ve ibadet sorumluluklarının bilincine varma zamanıdır.

Ramazan, insanı bataklığa sürükleyen azgın tutkulara sahip nefsin terbiye zamanıdır.

Nefsin etkisinde, şeytanî bir özellik olan enaniyeti kırma zamanıdır Ramazan. Orucun, insanın nefsâni tutkularını terbiye ve ıslah etmede büyük önemi vardır. Aczini unutan "ben, ben" diyerek Firavun’laşan, Deccalleşen, Nemrutlaşan insana, Rabb’i karşısındaki aczini ve zayıflığını hatırlatır. Enaniyet kavgasıyla geçen onbir aydan sonra Ramazan’da insan, nefis terbiyesi için çaba gösterir.

"Ele geçen şeyin tadı, tuzu, değeri, oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır. Çölün tozunu yutmayan, dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan zemzemin lezzetini bilemez.. Ömür boyu hayalini kurmayan Kâbe’nin kadrini tartamaz. O halde önce yan ki su seni kandırsın, acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın. Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın" diyor Mevlânâ Celâleddin. İnsan gün boyu acıktığında Allah dilemediği takdirde hiçbir şeye malik olamayacağını, tüm nimetler için O’nun lütfuna muhtaç olduğunu daha iyi kavrar. Allah’ın sunduğu nimetlerin lezzetini daha iyi tadar.

Bediüzzaman, orucun, nefsin varsaydığı Rabb’lığını kırmak ve aczini göstererek kulluğunu bildirmek yönündeki hikmetlerinden birine şöyle dikkat çekiyor:

“Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; Firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin Firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.

Hadisin rivayetlerinde vardır ki:

Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?"

Nefis demiş: "Ben benim, Sen sensin."

Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "Ene ene, ente ente." Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.

Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene? Ve mâ ente?"

Nefis demiş: "Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz." Yani, "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim(kulunum). (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Ramazan hem midenin, hem nefsin ve aynı zamanda göz, kulak, kalp gibi organların oruç zamanıdır. Boş ve yararsız işlerle uğraşma, boş ve yararsız şeyler izlemekten sakınma, kalbi kinden nefretten arındırma zamanıdır. Allah’ın bahşettiği organlarla, O’nun yolunda yaşamaktır.


Allah rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren, kullarına sayısız nimet lütfeden, merhamet ve ikram sahibi olandır. Dilerim Ramazan, Rabb’imizin sonsuz rahmetiyle pek çok hayra; imanda ve güzel ahlakta derinleşmeye vesile olsun.

Daldaki Armut (Çocuklar, Gençler ve de Çocuk ve Genç Kalanlar İçin:)

Biz küçük bir sahil şehrinde oturuyoruz. Ben henüz bebekken babam öğretmen olarak bu şehre gelmiş, sonra da buraya yerleşmişler.

Denize yakın bir mahallede bahçe içinde bir evimiz var. Annem babam ve iki kardeşimle birlikte yaşıyoruz.

Dedem misafir geldiğinde bahçemize meyve ağaçları dikmiş. Armut, elma, erik hatta bir de tesbih ağacımız var. O ağaçta kuru meyve gibi boncuklar büyür. Anneannem onları toplar, delerek ipe dizer ve tesbih yapar.

Baharda bütün meyveler çiçeklenir, sonra Allah o çiçekleri sulu, tatlı meyvelere dönüştürür ve biz onları afiyetle yeriz. Tabi Allah’a şükretmeyi unutmayız.

Armut ağacımız bu yıl çok az meyve verdi. Çok küçük bir ağaç ve üzerindeki armutları sokaktan geçen çocuklar koparmışlar. Kala kala bir tane armut kalmış.

Annem bunu görünce kardeşlerime ve bana tembih etti. "Sakın o kalan armutu koparmayın. İyice olgunlaştığında ben üçünüze bölüştüreceğim, hepiniz tadacaksınız" dedi.

O gece yattığımızda küçük kardeşim, "canım nasıl o armutu yemek istiyor biliyor musun, koparsam mı?" deyince ona annemin sözlerini hatırlattım. Birkaç gün daha beklememizi söyledim.

Sabah okula gitmek için hazırlandık. Ben ve kız kardeşim yakınımızdaki aynı okula gidiyorduk. Babam da okulun müdürü olduğu için onunla birlikte evden çıkıyor, hep birlikte konuşa konuşa okulun yolunu tutuyorduk.

Ayakkabılarımızı giymek için kapının önüne çıktık. Annem ve küçük kardeşim de bizi yolcu etmek için bahçedeydiler. Birden annemin ufak bir çığlık attığını duyduk. Annem hem gülüyor, hem de armut ağacını işaret ediyordu. Ne görelim, ağacın altında küçük bahçe taburesi, dalında da ısırıla ısırıla yenmiş ve sadece çöpü kalmış bir armut.

Ben hemen dönüp küçük kardeşime baktım. Belli ki bunu yapan oydu. Kardeşim mahcup mahcup anneme bakıp şöyle söyledi:

"Ama anne sen koparmayın demiştin, koparmadım ki!"

Dipnot: Bu hikayedeki kişiler hayal ürünü değil gerçeğin ta kendisidir:))

Münafık Şeytan Benzerliği

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri

Münafık Şeytan Benzerliği

Münafıklar, müminlerden çıkar beklentisi içinde olan ve onların arasında yaşamaya çalışan kişilerdir. Ancak beklentileri gerçekleşmediğinde ya da müminlerin başına bir zorluk geldiği zaman, onlardan ayrılırlar ve işte gerçek yüzleri o anda ortaya çıkar. Mümin topluluğundan ayrılırken, onlara zarar vermeye, aralarındaki birliği bozmaya çalışırlar. Amaçlarını gerçekleştirmek için diğer münafıklarla ve inkarcılarla işbirliği yaparlar.


Rabbimiz Kuran’ın birçok ayetinde münafıkların karakterleri ve davranışları konusunda detaylı bilgiler vermekte ve müminleri bu ikiyüzlü kişilere karşı uyarmaktadır. Bu konuda Allah’ın ilettiği en önemli bilgilerden biri de, münafıkların şeytanla olan benzerlikleridir. Münafıklar, şeytan tarafından tamamen kuşatılmış ve onun fırkası olmuşlardır:

Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 18-19)

Kur’an ayetlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki münafıklar, şeytanın karakterinin pekçok özelliğini üzerlerinde taşırlar. En benzer özellikleri büyüklenmeleri ve akıllarını beğenmeleridir. Şeytan gibi tutarsız ve çelişkili bir mantığa sahiptirler. Rabbimiz insanı yarattığında secde etmesi istendiği halde etmemesine gerekçe olarak ileri sürdüğü, "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim..." (İsra Suresi, 61) sözlerinden şeytanın kendini ne denli üstün gördüğü anlaşılır. Bir başka ayetteki, "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim..." (Hicr Suresi, 33) ifadesinden de küstahlığı ve büyüklenme özelliği açıkça görülmektedir. Şeytanın akılsızlığı ve küstahlığı Sad Suresi’nde şöyle haber verilir:


Meleklerin hepsi topluca secde etti; yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?" Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sad Suresi, 73-76)

Buradaki en önemli ayrıntı, şeytanın Allah’ın varlığından emin olması, O’ndan korkması ancak büyüklenme nedeniyle itaat etmemesidir. Saçma bir mantıkla kendini insandan üstün görmesi ve insanı kıskanarak secde etmemesi nedeniyle, şeytan yaratılmışların en kötüsüdür.

Şeytanın bu mantık özelliği münafıklarda da çok belirgindir. Münafıklar da kendilerini ‘üstün’ ve ‘farklı’ gördükleri içindir ki, samimi müminleri ‘düşük akıllı’ olarak nitelendirip, onlarla aynı konumda olmayı ve bir ayette ifade edildiği gibi, ‘onlar gibi iman etmeyi’ reddetmektedirler:


Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)

Kendilerini bu şekilde rahatlatmaya çalışırlan münafıklar, kendilerinin üstün, müminlerin aşağı olduğu bahanesine sığınarak, gerçekte müminlerin yoluna tabi olmayı reddetmektedirler. “İnsanların iman ettiği gibi iman” etmemek, münafıkların aslında elçiye teslim olmayı reddetmesidir.

Oysa Kuran’da açıkça bildirilen gerçek şudur: "... izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resulü’nün ve mü’minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." (Münafikun Suresi, 8)

Ey Bütün Kapıları Açan

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Ey Bütün Kapıları Açan

Allah, Fettah; çok iyi hüküm veren, bütün kapıları açan.

Rabb’imiz önce anne karnındaki karanlıktan çıkarır bizi. Sonrasında eğitim mekânı olan dünyada kimi zaman Yusuf gibi karanlık kuyularda, kimi zaman Yunus gibi balığın karanlık karnında iken kullarını selamete çıkaran hep O’dur.

Nasıl açılır kapalı kapılar?.. Allah’a halisane teslim olarak, tevekkül ederek, sabrederek, ümitvar olarak, sığınıp dua ederek. Kapılar kapandığında, aciz ve çaresiz kaldığımızda, güç yetiremediğimizde, şeytan oradan çıkamayacağımızı fısıldadığı ve umudumuz azalmaya başladığında Allah yardımıyla yanımızdadır. O, bize şahdamarımızdan yakındır ve yardım edenlerin en hayırlısıdır. O, Kendisine yalvaranların isteklerini veren, dualarına icabet edendir.

Rabb’imizle aramızdaki yakın bağlantı, karanlıklarda soluksuz kalmaktan korur bizi. O’ndan uzak olduğumuzda zayıf düşeriz. Her karanlıkta, merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın lütfuyla bir ışık görür, Fettah sıfatının tecellisine şahit olur, aydınlığa kavuşuruz.

Allah zorluklarla imtihan eder ancak güç yetirebileceğimizden fazlasını yüklemez. Zorluk verdiğinde ondan çıkış yolunu da açar. Zorlukla beraber kolaylık da gösterir.

Peygamberimiz(asm)’a seslenir Rabb’imiz.

Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?

Ve yükünü indirip-atmadık mı?

Ki o, senin belini bükmüştü;

Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?

Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 1-6)

Allah iman edenlerin yardımcısı ve destekçisidir; kendi öngörümüzle açılması en zor görünen kapıları bile açar. İnkârcılar için de kapı açar Rabb’imiz. "Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar... (Araf Suresi, 96) buyurur Kur’an’da. Ancak yalanlamalarına karşılık olarak onlara açılan kapı azap kapısıdır:

Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler. (Müminun Suresi, 77)

"Kapı açılır, Sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman? Bilemem! Yeterki o kapıda durmayı bil! Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı" der Mevlana Celaleddin.

Ey bir kapıyı açmadan diğerini kapatmayan Yüce Rabb’imiz! Sebepleri hazırlayan, kalpleri istediği tarafa çeviren, yolunu şaşıranlara yol gösteren, yardım isteyenlere yardım eden, mahzunları sevindiren Allah’ım. Sana tevekkül ettim, işimi sana havale ettim. Ey rızkı veren Allah’ım, bize hayır kapılarını aç!..

Ya Mufettiha’l Ebvab! Ey bütün kapıları açan Rabb’imiz. Sadece rızanı aramak için çaldığımız kapıları aç bize. Ve meleklerinin, "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz, ebedi kalıcılar olarak ona girin." sözleriyle karşıladıkları son kapıdakilerle birlikte kıl bizi.

Böcek Deyip Geçmeyin

Yazılı ya da görsel medyada makro böcek fotoğrafları görmüş müydünüz? Cevabınız “evet” ise, kimi zaman tiksinerek ittirdiğimiz bu canlıların detaylarında ne muhteşem güzellikler bulunduğunu biliyor olmalısınız. Böceklerin tasarım olarak estetik görünümleri kadar, bedenlerindeki sistemler de çok dinamik bir yapı sergiler. Massachusetts Üniversitesi’nden Elizabeth Brainerd böcekler konusunda şu ilginç yorumu yapar:


”Karıncaların ve arıların ayakları hayret verici bir şekilde kompleks yapılardır. Mikroskopla incelendiğinde, her bir ayak boğanın boynuzlarına benzeyen bir çift pençeye sahiptir, bu pençelerin arasında yerleşmiş olarak, arolium adı verilen yapışkan ayak yastıkları vardır. Böcek bir yüzeyde koştuğu zaman pençeler yüzeyi yakalamaya çalışıyorlar. Eğer pençeler yüzeyi yakalayamazsa geri çekiliyorlar ve devreye yapışkan yastıklar giriyor. Ayak yastığı hızla açılıyor ve kanla şişiyor ve pençelerin arasından çıkarak yapışkan yastığın yüzeye yapışmasını sağlıyor. Daha sonra sönüyor ve geri katlanıyor. Bütün bu işlem sadece saniyenin on veya yüzde biri kadar bir sürede tamamlanıyor ve böcek hızla ilerlerken, şimşek gibi, her adımda tekrarlanıyor. Ayrıca ayak yastığı, ıslak bir kağıt parçasının pencere camına yapışması gibi, böceklerin yumuşak yüzeylere yapışmasını sağlayan bir sıvı salgılar.”


Böceklerin diğer tüm organları gibi antenlerinin de özel bir tasarımı vardır. Bu canlılar çevrelerinde olup biten olaylardan antenleri sayesinde haberdar olurlar. Haberleşmek için kullandıkları kimyasallar antenler tarafından yakalanır ve analiz edilir. Antenler kimi zaman dokungaç olarak değerlendirilse de asıl görevleri, böceğe hassas bir koku duyusu sağlamaktır. Antenin üzerinde çok sayıda koku siniri sıralanmıştır. Bu sayede böcek yiyecekleri koklar, karşı cinse ait feromon adı verilen kimyasal habercileri veya koku taşıyan molekülleri tespit eder.

Antenler karınca, balarısı gibi böceklerde, kimlik belirleme ve kimyasal iletişim için de kullanılır. Bu canlılar karşı tarafa antenleriyle dokunarak aldıkları kimyasal sinyalleri analiz eder ve karşı tarafın dost mu yoksa düşman mı olduğunu tespit ederler. Sivrisinekler, antenleriyle sesleri de yakalayabilirler. Ayrıca antenler estetik bir görüntünün oluşmasında da önemli bir role sahiptirler.


Böceklerdeki üstün nitelikteki sistemleri yaratan, her detayı ince ince düzenleyen, şekil ve suret veren, onları her an kontrolü altında tutan, ‘kader kalemini’ hikmetle kullanan tek büyük Sanatçı olan Allah’tır.


Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Andolsun, Biz sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: "Allah’tan korkup-sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkara saparsanız, şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hamde layık olandır. (Nisa Suresi, 131)


İnsan, tek bir örnekteki detaylara bakarak Allah’ın büyüklüğünü görebilir, O’nu takdir edebilir. Tüm nimetleri, tüm varlıkları, yerde ve gökte olan her şeyi yaratanın Allah olduğunu anlayıp idrak edebilir. Bunun için sahip olduğu tek bir özellik, görüp incelediği tek bir şey üzerinde düşünmesi yeterlidir. İnsana düşen, kendisine verilmiş delilleri mutlaka görmesi ve Allah’ın yerde ve gökte bulunan tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini takdir etmesi ve O’na yakınlaşmasıdır. Dolayısıyla yakından bakılan her detay, kulunu Rabb’ine ‘yakîn’ kılar.


Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Cennet Müjdesi

4 Eki 2012 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri, Yaşam

Cennet Müjdesi

Allah’ın yarattıkları üzerinde derin düşünmek, bunları Allah’a yakınlaşacak vesileler kılmak anlamındadır. Kur’an’da birçok ayette "düşünmez misiniz?", "düşünenler için deliller vardır" ifadeleriyle düşünmenin önemi vurgulanır. İnsanın karşılaştığı her şey, gördüğü ve farkına vardığı her mucizevi ayrıntı, üzerinde düşünüp Yüce Rabb’imize şükretmesi ve O’na yönelmesi için birer vesiledir.

İnsanın nefes almasını, kalbinin atmasını sağlayan Yüce Allah, bunları bir an bile unutmuyorken- ki Yüce Allah ‘Hafız’dır, asla hiçbir şeyi unutmaz-, samimi inanan insanların da O’nu anmayı unutmaması gerekir.. İnsan Allah’a ne kadar yakın olursa, gelen zorluklardan o kadar az etkilenir. Ancak kişi Allah’tan uzaksa her musibet onu derinden etkiler.

Samimi iman eden insanlar, dünyada da ahirette de diğer insanlardan ruh güzellikleri ile ayrılırlar. Her insan içten isteyerek, samimi çaba göstererek, Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık veren Allah’ın beğendiği güzel ahlak özelliklerine sahip olabilir.
Allah’a aşkla bağlı olan, O’ndan korkan, O’na itaat içinde olan, O’nun sınırları içinde yaşayan, nefsinin bencil tutkularından korunan ve ruh güzelliğine kavuşan insanlara Kur’an’da en muhteşem güzellikler müjdelenir.

“…Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 22)

Vicdanımızı tam kapasite kullandığımız sürece, Yüce Allah’ın bazı sıfatlarının tecellilerini üzerimizde taşıyabiliriz. Allah’a Onun sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesi için dua edelim; O verir. Yeter ki içten yalvararak isteyelim. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah’a ne kadar yakınlaşır, ne kadar teslim olursak, O’nun üstün ahlâkıyla ahlâklanmayı ve mükemmel ruh güzelliğine ulaşarak, "yaratılmışların en hayırlısı" (Beyyine Suresi, 7) olan kullarından olmayı umut edebiliriz.

Rengârenk Gökkuşağı Yağmurdan Sonra Çıkar

Allah; O, kulları için zorluk dilemeyen. Yarattığı olayları-bize şer gibi görünüyor olsa bile- hayırla yaratan. Kullarının, Kendisine yönelmeleri için sonsuz merhametiyle zaman zaman musibetler vererek Kendisini hatırlatan Rabb’imiz..

Zorlu zamanlar, gaflet halimizi fark etmemiz için bize tanınan önemli fırsatlar. Çünkü bu sıkıntı anlarında aczimizi anlarız. Ardından vicdanımızın sesini dinlediğimizde ise, hatalarımızı görüp, düzeltmeye çalışırız.

Allah’ın üzerimizdeki merhametidir; zor zamanlarda nefsimizin sesini pek duyamayız. Geveze olan, bencil tutkularının doyurulmasını bekleyen nefsimiz değil, vicdanımızdır. Kendimizi böylece Allah’a daha yakın hisseder, daha gönülden O’na yöneliriz. İsabet eden musibeti Allah’tan başka üzerimizden kaldıracak güç yoktur. Bunun bilincinde olmak, bizi Allah’a daha yakın kılar. Ancak önemli olan, sıkıntı sona erdiğinde, gaflet içindeki yaşama geri dönmemektir.

Doğal felaketler bize aczimizi, hiçbir şeye güç yetiremediğimizi hatırlatır. Korku veren bu olaylar karşısında Allah’ın sonsuz gücünü ve ilmiyle her şeyi nasıl kuşattığını anlarız. Korkulması gerekenin yalnızca Allah olduğunu ve O’nun azabından emin olamayacağımızı kavrarız. İnsan, Allah’tan uzak yaşıyor bile olsa felaket anında yaşadığı korku, şuurunu açar ve üzerindeki gaflet örtüsünü aralayarak, gerçekleri görmesine vesile olabilir.

Gafletten kurtulabilmek için mutlaka başımıza bir musibet gelmesini beklememeliyiz. Çevremizdeki insanların yaşadığı zorlu olaylar ya da bir başka yerde yaşanan doğal felaketler de uyarıcı olmalı. Bu uyarıları önemsemeli, aynı olayın bizim başımıza da gelebileceğini düşünmeliyiz.

Yüce Allah yarattığı zorlu olaylarla, dünyaya tutkuyla bağlı olan kullarını uyarır. Öğüt alabilirsek, Allah’ın hiçbir şeyi boşuna yaratmadığını, daha da şiddetlilerini yaratmaya gücü yeten olduğunu anlayabiliriz. Dünya yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış bir mekan. Ve yalnızca öğüt alıp ders çıkarabilenler gerçek yurtta kazançlı olacaklar.

Bir felaket sonucu çaresiz kalmış kişilerin durumlarına yalnızca üzülüp, acımak yerine, bunların aynı zamanda birer uyarı olduğunun farkına varmalı. Zor zamanlar ecre dönüşebilecek imtihan anlarıdır. Allah’a sevgimizi, sabır ve tevekkülümüzü kanıtlayabileceğimiz en değerli zamanlardır. Zorluklar bu sebeple gereklidir. Hayatımızın bileği taşıdır zorluklar; sürtündükçe keskinleşiriz.


Allah’a karşı samimi olursak, O, vicdanımıza doğru yolları ilham eder. İşte o sesi dinleyip nefsani tutkularımızdan kurtulduğumuzda, pırıl pırıl imana kavuşabiliriz. Katıksız imanı yaşadığımızda ise ne çile yıpratır ne de ateş dokunur; Hz. İbrahim (as) gibi. İnsanı yakan ateş değil, gafletidir çünkü.


Kimi zaman kendimizi karanlık bir labirentte gibi çaresiz hissedip, çıkışa ulaşamadığımızda, karamsarlığa kapılmamalıyız. Şeytan, aydınlığı hiç göremeyeceğimiz yönünde karamsarlık telkini verse de, o ne olacağını bilemez, sadece fısıldar. Karanlıklardan çıkaracak tek güç, Falık olan Allah’tır. Hz. Yunus(as)’ı balığın karnından çıkardığı gibi…


Her zorlu olayın ardında mutlaka bir kolaylık, bir güzellik, bir hayır vardır. Peygamber aleyhissalâtu vesselam, “her çile cennet yolunun birer taşıdır” buyurur. Rabb’imize sarılarak, ayağımız takılmadan aştığımız her taşın, bizi sonsuz nimet ve güzelliklere ulaştıracağını umut ederiz.


Belalar, musibetler üzerimize yağmur gibi yağsa da Allaha’a sarılır, O’na sığınır, sabreder, tevekkül ederiz. Yağan her yağmurla daha da arınırız.

Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar. Ama unutma ki, rengârenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar. (Mevlâna Celâleddin)

Nefsine Değil, Müminlerin Aklına Taraftar Olmak

Kendisini diğer insanlardan daha üstün gören insan, etrafındaki kişilerin her türlü eleştiri, öğüt ve uyarılarına kapalıdır. Hatasını görse dahi, enaniyeti ağır basar ve kabullenmek yerine yanlış da olsa kendi dediğinde ısrar eder. Oysa samimi insan, haklı olduğu bir konuda bile, üste çıkmayı düşünmez. Kur’an’a uygun olan, insanın enaniyete neden olan benlik duygusundan ve nefsini savunmaktan vazgeçmesidir.

Bediüzzaman bu konunun, ’nefsine değil, daima müminlerin aklına taraftar olarak’ çözüleceğini ifade etmiştir:

… Bu illetin yegane çaresi: Nefsini suçlu duruma düşürmek değil ve nefsine değil daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar olmak. Fenn-i adab ve ilm-i münazaranın alimleri (terbiye, bilgi eğitimi ve karşılıklı konuşma ilminin alimleri) arasındaki doğruluktan, haktan ayrılmama ve bununla birlikte merhamet, adalet dairesinde hareket kaidesi olan şu: "Eğer bir mes’elenin tartışılmasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, kazanç sağlamış olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar, memnun olur. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.151)

Kişinin kazandığı mal, makam, ilim ve başarıyı kendinden zannetmesi de enaniyetinden kaynaklanır. Oysa tüm bunları Allah verir, kişi ancak O’nun ihsanıyla verdiği kadarına sahiptir. "Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32) ayetiyle hatırlatıldığı gibi insan , Rabb’inin kendisine öğrettiğinin dışında hiçbir bilgiye de sahip olamaz. Allah’ın sonsuz aklı ve kudreti karşısında, acz içindeki insanın elde ettiği her şeyi sahiplenmesi büyük akılsızlık olur.

Çalışıp kazanarak evine rızık götürdüğünü düşünen kimseler de gerçekte yanılgıdadırlar. Çünkü Kur’an’da, “Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir.” (Ankebut Suresi, 60) ayetiyle bildirildiği üzere rızkı Rabb’imiz vermekte ve imtihan amacıyla da dilediğine kısıp dilediğine genişletmektedir. “Ve orda sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık. (Hicr Suresi, 20) ayetiyle açıklandığı gibi, rızık veren yalnızca Yüce Allah’tır. Hiç kimse bir başkası için rızık verici değildir. Kullarına nimetlerini bahşeden, yağmuru yağdırarak ölü toprağa can veren, hastalandığında şifa veren ve tüm işleri evirip çeviren yalnızca Rabb’imizdir. O hiçbirşeye ihtiyacı olmayandır; Kendisine ihtiyaç olunan, yardım beklenendir.

Samimi bir mümin, tüm nimetlerin Allah’ın ihsanı olduğunu bilir, aczinin farkındadır. Kendisine ulaşan tüm nimetlere şükreder ve samimiyeti nedeniyle de Allah’ın hoşnutluğunu kazanır. Ancak çok sayıda insan, kendisine bir musibet isabet ettiğinde Allah’a yalvarır, nimete kavuştuğunda ise dünya hayatının bir imtihan olduğunu unutup, yine kendinden bilerek, nankörlük eder. Der ki; "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." Oysa hayır, “bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)

Enaniyetli kişinin bir başka kayıp getiren davranışı da, ’ön plana çıkma hırsı’dır. Nefis, salih amellerde dahi kişiyi dünyevi bir hırsa sevk edebilmekte ve akla uygun gibi görünen teviller yaptırabilmektedir. Bazı insanlar, bir işin en güzel ve sonucu en hayırlı şekilde yapılmasından çok "bu işi yapan ben olayım" mantığıyla davranırlar. Bu ön planda olma isteği, enaniyetli bir tavırdır ve samimiyeti zedelemesi kaçınılmazdır.

Samimi bir mümin asla diğer müminlerden daha üstün özellikleri olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Ya da yaptığı işi müminlerin gözüne hoş görünebilmek amacıyla yapmaz. İşi herkesten daha iyi yaptığını herkese kanıtlamaya çalışmaz.

Bediüzzaman’ın bu nefsani özellikle ilgili olarak,” fırsat bulup, kötü bir huy olan makam mevki sevgisine meylettirir, ihlası kaçırır, riya kapısını açar." (Risale-i Nur Külliyatı, 20.Lema,s.152) sözleriyle ifade ettiği gibi, enaniyet insanı mümin kardeşiyle rekabet içine sokar. Mümin kardeşinin de güzel ve başarılı bir işe talip olmasını istememek, onun ahiretine yarar sağlayacak bir işe vesile olmamak çok hatalıdır ve Ku’ran’a uygun bir davranış değildir. Samimi mümin kendisi gibi diğer müminlerin de Allah’ın hoşnut olacağı salih amellerde bulunmalarına destek olur. Kibrini, gururunu ezer, diğer müminlerin de güzel özelliklerini ön plana çıkarmak ister.

Dağı tanıyan, nasıl tanımaz uçurumu? Madem ki yükseliş var, iniş olmaz olur mu? N.F. Kısakürek

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors