Yazacaklarım Nedeniyle Rabb'imi Tenzih Ederim, Överim, Yüceltirim!

Kur’an müminleri tarif ederken ayetleri işittiklerinde derilerinin ürperdiğini anlatır. Sonra kalpler yumuşar yatışır. Mümin duygusal değil duyguludur; Hz. İbrahim gibi.

Kur’an sorar "kalplerin Allah’ın zikrine karşı yumuşama zamanı gelmedi mi?".. Mümin cevap verir, "evet, geldi Rabb’im."

İşitir, iman eder mümin. İlk emir "oku" dur. Okur, araştırır, kafasındaki soru işaretlerini giderir, ilim yapar. Öyle ki taklidi imandan, tahkiki imana yol alır.

Dün içim acıdı, neden mi? Kur’an’ı araştırdığını söyleyen bir yazarın bugün bir yazısını okuma gafletinde bulundum da ondan. Allah’a ve peygambere saygısız üslupta birçok ifade içeriyordu. Eski yazılarına baktım, gelenekçi kesime karşı çıkıyor; güzel. Bağnazlığa, Allah Adına haramlar helaller koyan, Allah’a ve peygambere iftira atan kesime ben de karşıyım.

Ama büyük bir tutarsızlık var. Örneğin "Kur’an’dan sonra hangi hadise inanacaklar" diyen insan Kur’an’a inanıyor demektir. Ne anlarız, ölçüsü Kur’an’dır. Peygamberimizin O’na iftira mahiyetinde birçok hadisi vardır. Hadisin doğruluğu Kur’an’ın teyid ediyor olmasıdır. Tamam, Diyanet de bununla ilgileniyor şu sıralar.

Peki ölçüsü Kur’an ise insanın aşağıdaki sözleri neyin ifadesidir? Ve bu kişi insanlara Kur’an’daki doğruları anlattığını iddia etmektedir, kendince uyarmaktadır:

"peki: muhammet in kuran adını verdiği kitabın adı bile arapça olmayan, bu insan yazması kitabın içindeki en önemlileri sayılan kelimelerin kökleri, hangi dillerden aşırmadır?"

Rabb’imi bu ifadelerden tenzih ederim, överim yüceltirim.

Ancak Allah bu kişileri samimi müminlerin imtihanı için özel yaratır. Yapılan her suçlama müminlerde adrenalin etkisi yapar; onların coşku, heyecan ve azimlerini artırır. Müminler, "bana dokunmayan bin yaşasın" mantığıyla sıcak evlerinde keyifle oturarak ecirlerini artıramayacaklarını bilirler. Allah, tüm yapıp ettiklerinin karşılığını verir, onları dünyada ve ahirette yüceltir, gerçeklerden yüz çevirenlere üstün kılar.

Allah samimi inananların adımlarını, yolunda sabit kılsın.

Boyun Eğen Kutlu Kadın

4 Eki 2012 In: Kadın, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Boyun Eğen Kutlu Kadın

Zorluklara rağmen kayıtsız-şartsız ortaya konan itaat, müminlere has bir özelliktir. İtaatin her türlü şartta, her türlü zorlukta kayıtsız-şartsız uygulanması gerekir.

İman etmeyen insanlar da ara sıra küçük zorluk zamanlarında itaat gösterebilirler. Allah’ın dışında dayanılacak, yardım istenecek başka hiç kimseye ve hiçbir güce ihtiyaç duymayan ve gerçek anlamda tevekkül etmiş müminler ise, Allah’a ve elçisine çağrıldıklarında sadece, “işittik ve itaat ettik” derler. Samimi imanları ve Allah’ın verdiği kurtuluş müjdesi nedeniyle sadece dilleriyle değil, kalben de aynı sözleri söylerler.

Kur’an kıssalarında bizlere örnek olması amacıyla birçok itaat örneği anlatılır. Bunlardan birinde Hz. Musa(as)’ın kutlu annesinin yaşadığı büyük imtihan karşısında tevekkülle boyun eğişinden övgüyle söz edilir.

Hz. Musa’nın dünyaya geldiği dönemde, Mısır Firavunu yeni doğan erkek çocukları öldürüyor, kız çocukları ise kölelik yapması için sağ bırakıyordu. Hz. Musa böyle bir ortamda kölelerin arasında doğmuş ve annesi onun öldürülme endişesiyle yaşamaya başlamıştır. Rabbimiz Hz. Musa’nın hayatta kalabilmesi için annesine vahiyde bulunmuş ve ona Hz. Musa’yı bir sandığa koyarak suya bırakmasını bildirmiştir:

"Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:) Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır..." (Taha Suresi, 38-39)

Yüce Allah ayrıca, Hz. Musa’nın annesine korkmamasını ve üzülmemesini, oğlunun peygamberlikle müjdeleneceğini, yeniden kavuşacaklarını haber vererek kalbinde ‘sabrı ve dayanıklılığı pekiştirmiş’ ve onu yatıştırmıştır:

Musa’nın annesine: "Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız" diye vahyettik (bildirdik). (Kasas Suresi, 7)

Bir annenin çocuğunu suya bırakması, onun Allah’a ne denli güçlü bir imanla bağlı olduğunun ve tevekkülünün bir kanıtıdır. Rabbimiz, itaat etmesinin karşılığında, zorluğun ardından kolaylık kılmış ve onu çocuğuna tekrar kavuşturmuştur.

Rabb’imiz Hz. Musa’nın annesini, zorluk durumunda gösterdiği kayıtsız şartsız itaati, Allah’a olan bağlılığı ve tevekkülü ile tüm iman sahipleri için önemli bir örnek kılmıştır.

Ölüm Herkese Yakışır

4 Eki 2012 In: Yaşam

Ölüm Herkese Yakışır

Şiirimsi bir yazısının sonunda şöyle diyor dün aramızdan ayrılan Müşfik Kenter:

“Ölünce ne diyecekler?*
Muhtemelen, “ölüm sana yakışmadı”.
Normal tabi, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler”

Birçok insan ölümü görünce isyan eder. Yakını ölür, “zamansız öldü”, “içimde yaşıyor” der. Kaderi mi biliyor ki zamansız olsun ölüm? Ruh ve beden daha önce de ayrıydı, şimdi ayrılınca neden garip olsun? Ölümün geleceğini biliyorken kabullenemez ölümü, “hak etmedi, yakışmadı” der. Oysa felaketler, deprem, sel, ölüm hepsi haktır; çünkü Hak’tan gelir.

Dünya, yalnızca insanların sınanması ve olgunlaşması için yaratılmış geçici bir mekandır. Gerçek ve sonsuz yaşam ahirettedir. Ölüm ise insanın dünya hırsını ortadan kaldıran kesin bir delildir. Ölüm, insanları çok etkilediğinden, kişiyi terbiye eden ve ahlakını düzenleyen en önemli nedenlerdendir. Mümin için Allah’a kavuşma ve cennete açılan bir kapı olan ölüm, bu açıdan bir nimettir.

İnsan hayatındaki tek kesin gerçek olan ölümü unutmak, düşülebilecek en büyük gafletlerden biridir. Her insan, kendisi için belirlenmiş vakitte ve belirlenmiş şekilde mutlaka ölümü tadacak, asla kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremeyecektir:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum’a Suresi, 8)

Bediüzzaman, ölümü şu sözlerle hatırlatır:

“…Dünya durmuyor gidiyor. İnsan da beraberinde gidiyor. Sen de yolcusun. Bak ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulu etmiştir(doğmuştur). Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye (vatan edinmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza(bununla beraber), ebedi ömrün(sonsuz yaşamın) önündedir. O ömrü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır.Senin o ömr-ü bakiden(sonsuz yaşamdan) hiç haberin yok. Ölüm sekeratı (ölüm hali, ölüm anı) uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi-i Nuriye)

Çok açıktır ki, insanların taşıdıkları hiçbir özellik onları ölümden koruyamaz. Genç ya da yaşlı, hasta ya da sağlıklı, yoksul ya da varlıklı, herkes ölüme aynı yakınlıktadır. Bütün bunlar toplumda çok iyi bilindiği halde, yine de insanlar ölümden pek söz etmezler, bu konuda düşünmezler. Ölümü ellerinden geldiğince unutmaya çalışarak bu gerçeği göz ardı eder, konusunu açıldığında, “ağzından yel alsın”, “Allah korusun” diyerek hemen sözü değiştirirler.

Oysa ölümden söz etmek ve her an ölecekmiş gibi hareket etmek, -çoğu insanın düşündüğünün aksine- insanı bunalıma sürüklemez; son derece akıllı olmasını, derin düşünmesini ve beyninin çok güçlü olmasını sağlar. Allah’ı çok düşünmek Allah’tan çok korkmak, ölümü her an bilmek, insanın çok dengeli, tutarlı, teveküllü ve güzel huylu olmasını sağlar. Hiç bir şeyden öfkelenmez, hiç bir şeyden korkmaz, içine tam bir huzur gelir, aklı açılır aydınlanır, her sözü güzel olur, hikmetli konuşur, Allah ona basiret, feraset ve fiziksel güzellik verir. Bu Rabbimizin bir sırrıdır. Yani her güzel şey, bir zorluk duvarının ardına saklanmıştır.

Dolayısıyla kişinin ölümden söz etmemesi, göz ardı etmesi yalnızca kendini kandırmasıdır. Düşünülmese de, unutulmaya çalışılsa da bu kaçınılmaz olaylar, mutlaka eksiksizce yaşanacaktır:

Rabb’imiz, Kuran’ın birçok ayetiyle iman edenleri "dikkatli olmaya" çağırır. Ölümün kesin bir gerçek olduğunu her an hatırda tutmak, ancak tam olarak açık bir şuurla mümkün olabilir. Ölüm her an, her yerde, her şekilde gelebilir. Alınan nefesin geri verilebileceğinin garantisi yoktur. Bu yüzden her an ölecekmiş gibi davranmalıdır. Ölümü sık düşünmek insanın şuurunu açar; insan o zaman hayatına Kur’an penceresinden bakar, Rabb’inin sınırlarını ihlal etmeden yaşar. Dünya imtihan mekânıdır ve “…Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Enbiya Suresi, 35)

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

 Kalplerinde Hastalık Bulunanlar

Kur’an ayetlerinde söz edilen kalplerinde hastalık bulunanlar genel olarak imanı kalbine tam olarak yerleştirememiş kişiler. İmani yönden kuşku içinde olan, Kur’an ayetlerini anlayamayan, kolayca şeytanın etkisine girebilen bu kimseler müşrik, kafir ve münafık özellikleri gösterirler.

Kalbinde hastalık bulunan kişi, imanı zayıf olduğundan, rüzgarın yönünde sürüklenen yaprak gibidir. Kalbini Allah’a tam olarak bağlayamaz ve O’ndan gereği gibi korkup sakınamaz. İmanı gereği gibi anlayamaz ve kavrayamaz. Dini tam olarak yaşayamaz; imanına şirk katar. Vicdanı doğruyu işaret ettiği halde o, nefsinin bencil tutkularına kapılır ve gerçekleri yaşamına geçiremez. Ahiret kazancı yerine dünya hayatını ve dünyevi çıkarlarını tercih eder. Tutkuyla bağlandığı dünyaya öncelik verir, ahireti arka plana atar.

İnanan insan da bazı durumlarda kalbi hastalıklı kişi özellikleri gösterebilir. Örneğin kötü gibi görünen bir olayla karşılaştığında bir an umutsuzluğa kapılabilir. Ayetteki ifadesiyle, "... artık o, ye’se düşen bir umutsuz" gibidir. (Fussilet Suresi, 49) Ya da bazen yanlış olduğunu bildiği halde başına gelen musibet karşısında şeytanın etkisiyle hüzün duyabilir. Kimi zaman dünyanın çekici süslerine kanabilir, önceliklerini belirlemede hata yapabilir.

Bediüzzaman konuyla ilgili olarak Hz. Eyyub (as)’ı örnek verir ve "onun zâhirî yara hastalıklarının mukabili bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz" der.

Şöyle devam eder Bediüzzaman; "Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb (as)’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor."

Kur’an’da Tevbe Suresi, 45. ayette "Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler"den söz edilir. İnsanın içindeki yara kalbindeki kuşkuyla orantılıdır; kuşku ne kadar güçlüyse yara da o kadar derindir.

Manevi yaralar sonsuz yaşamı tehdit eder hale gelir, günah kalbe işler ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle siyahlandırarak imanın nurunu çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırır. Ancak insan tedavi için çaba göstermek yerine, hastalığını daha da artıracak ortamlarda bulunursa, hastalık durumu sürer.

Ancak ne yaşarsa yaşasın bunlar, inanan insanın kolaylıkla şifa bulabileceği durumlardır. Kur’an, "sinelerde olana bir şifadır, hidayet ve rahmet"tir. (Yunus Suresi, 57) Kalbinde hastalık olan insan, Kur’an’a sıkı sıkı sarıldığında, hastalığı şifa bulur. Kişi yalnızca ilacı alır, kalbindeki hastalığın gitmesi için Rabb’ine samimi dua eder ve Allah’ın dilemesiyle tedavi olur.

Dolayısıyla kalbinde hastalık olduğunu hisseden insanın tedirgin olmasına gerek yoktur. Samimiyetle Kur’an’a sarılması, vicdanına uyması yeterlidir. Allah’ın dilemesiyle, hasta hep hasta olarak kalmaz. Zaten adı üzerinde hasta, tedavi olabilecek olan kimsedir.

Kur’an ayrıca, "onlar için yetmiş kere bağışlanma dilense de, Allah’ın kesinlikle bağışlamayacağı" ve "kalpleri parçalanmadıkça" vazgeçmeyecek olan kişilerden söz eder. Onlar şifa bulamayacak karakterdeki kişilerdir ve ölmedikçe mümkün değil durdurulamazlar hatta cehennemde de azgınlıklarına devam ederler.

Kur’an’da kalbi hastalıklı olarak tarif edilen bir diğer grup münafıklardır. Ancak münafıklar diğerlerinden farklıdırlar. Onlar, dilleriyle inandıklarını söylerken hastalıklı kalplerindeki küfrü saklamaya çalışırlar. Konuşma ve davranışlarıyla müminlerden, şeytani ruhlarıyla kafirlerden çıkar beklerler.

Münafıklar da hasta kalplerinin şifa bulması zor kişilerdir. Ancak Kur’an, Allah’ın sonsuz merhametiyle kalbini hastalıktan kurtardığı münafıklardan söz eder. Allah, samimi olarak Kendisinden korkan, vicdani duyarlılığı artan, ihtiyaç içinde bağışlanma dileyen münafıkların da dilerse tevbesini kabul eder. Bir Kur’an ayetinde savaşa çıkmaktan kaçınan üç kişiyi bağışladığını haber verir:

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

Allah sonsuz adalet, sevgi, rahmet, merhamet ve lütuf sahibidir. Kendisine samimiyetle yönelenin karşılığını fazlasıyla verir. Allah, iyiliği bol, esirgemesi çok olandır ve O, dilediği takdirde her hastalıktan kalpleri arındırır.

... Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Ali İmran Suresi, 154)

Umutvar Olmak İnsanın  İnancı Ölçüsündedir

Kur’an’ın tarif ettiği mümin modelinin önemli özelliklerinden biri, koşullar ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamaktır. Ümitsizlik, her şeyin bir kader üzerine geliştiğini kavrayamamanın sonucudur. Allah’ın beğendiği tavır, umutvar olarak, her olayın hayırla yaratıldığının bilincinde, sabır ve tevekkül göstermektir.

Dünya hayatının bir imtihan mekânı olarak yaratıldığını düşünmeyen, Allah’ın herşeyi bir hikmet üzerine yarattığına iman etmeyen insanlar, şeytanın da telkinleriyle umutlarını tamamen yitirir, mutsuz yaşarlar.

Şeytan, insanı Allah’ın yolundan saptırmak, düşünmesini engellemek için her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Şeytanın fırsat kolladığı durumlardan biri de, insanın karamsarlığa düştüğü zor zamanlardır.

Gerçekte şeytanın her zehrinin panzehiri vardır; ecza dolabında hiç eksik yoktur. İnsanın yapması gereken, Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve samimiyetle dua etmektir. Allah, insanlara rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Allah’tan uzak yaşayan insanların umutlarını sürekli kılacak sağlam bir güvenceleri yoktur. Bu nedenle ufak bir olayda bile ümitsizliğe kapılırlar. İman edenler ise tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a duydukları güven nedeniyle, en zor zamanlarda bile umutlarını diri tutarlar. Hep umutlu olabilmek de stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir yaşam demektir.

Sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilen bir insan için, sabah uyanabilmek dahi çok büyük bir nimettir. Adım atabilmek, yürüyebilmek, konuşup düşünebilmek insan için büyük bir mutluluktur. İnsan nimetlerin değerini genellikle kaybettiğinde takdir eder. Ancak samimi inanan insan bu nimetleri verenin Allah olduğunun ve dilerse geri alabileceğinin şuurunda olduğundan, elindekilere şükreder. Onun mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Gerçek mutluluk yalnızca insanın kalbinin tatminiyle mümkündür. Bunun sırrı ise Allah’ı anmak ve güzel işler yapmaktır. Kalbini Allah’a tam olarak teslim eden insan, artık Allah’ın yönetimindedir. Allah’a duyduğu aşkın derinliği nedeniyle mutluluğu sürekli içinde hisseder.

Umutvar olmak insanın inancı ölçüsündedir, imanının göstergesidir. İnsan imanı ölçüsünde Allah’ın nimetlerine, rahmetine ve rızasına kavuşmayı umut eder. Rabb’ine yakın olan ve O’na teslimiyeti yaşayan kimse, “neden böyle oldu”, “keşke olmasaydı” gibi düşüncelere kapılmaz. Bilir ki en kötü gibi görünen olayın bile ardında hayır ve hikmet vardır.
Sevgisiz insanlar hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çökerler. Sürekli hata yapan, suç işleyen ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşayan bu kimseler için de ciddi ve yararlı olacak işler yapmak gerekir. Güzel ahlaka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin ve aşkın güzelliğini insanlara anlatmak önemlidir.


İman sahibi insan, görünürde her şeyini kaybetmiş de olsa, ümitsizlik ve karamsarlığa kapılmadan, her şeye yeniden başlayabilir. Allah’a duyduğu sevgi, güven, tevekkül ve O’nun hayırla yarattığı kadere imanı, yeni bir sayfa açarken umudunu ve coşkusunu diri tutacaktır. Umudu da zorluklar karşısında onun dayanıklılığını ve gücünü artıracaktır.


… Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87)

Galibiyet Müminlerindir

"Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin." [Bediüzzaman]


İnkarcılara işaret eden bu açıklamasında Bediüzzaman, bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiyatıyla alması örneğini vererek, insanın dünyada geçici bir başarı elde ettiğini ifade eder. Aynı şekilde münafıkların da sırtlarını küfre dayayarak elde ettikleri başarı gerçekte yenilgidir. Onların elde ettikleri her şey, hazırladıkları her oyun mutlaka aleyhlerine döner.


Söz konusu cam parçaları, dünyevi çıkarlardır. Ancak münafık, karşılığını çok büyük bedel ödeyerek, elmas fiyatıyla öder. Allah’ın hoşnutluğunu ve sonsuz ahiretini yitirerek!.. Küçücük, kısacık bir zamana, bütün bir hayatını heba eder. Münafık ve müşrik, küfürle ittifak halinde olduklarında üstün gelirler. O yüzdendir ki büyüklenir, enaniyet yaparlar.

Münafıklar, kimi zaman müminlerin felaket haberlerini dışarıdan beklerler. Müslümanlara yapılacak bir saldırı, bir hakaret, bir oyunu sadece uzaktan izler; dışarıda oldukları için de kendilerini güvende görürler. Müslümanlar, o göğüs göğüse mücadelede galip geldiğinde haset ederler ancak Müslümanlara bir saldırı olduğunda haz alır, “Allah bizi korudu” derler. Ailelerine, kendilerine, mallarına zarar gelmediği için heyecanla olayı seyreder, onların arasında olmadığı için müthiş sevinir ve çok akıllı olduklarını düşünürler.


Kimi zaman da münafık, “bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hislere yönelmiş olduğu" için, dindar insanlara geçici de olsa üstün gelir. Müslümanlara tuzak kurar, oyuna getirir. Aklı, ruhu, kalbi, duyguların yüksek ve yüce görevlerini bırakıp, alçak nefsin ve pis hevesin rezil işlerine ortaklık ve yardım ettiklerinden, mücadelede üstünlük elde eder.


Ve Bediüzzaman’ın sözlerinin devamındaki gibi, "zahirde daha sevimli görünür". Allah bir anda belasını vermez. Ancak Allah, ona verdiği imkan, çocuk ve mallarla, canının azap içinde çıkması için bunu yapar. O rahatlık içinde yaşam sürer; inkarcılar onu sevimli görür ve destek olurlar.


Ayrıca Bediüzzaman, küfrün, geçici de olsa kazandığı sonuçla Müslüman’ın Cennetine, kendisinin ise Cehennemine vesile olduğunu ifade eder. Müslümanın zorluk çekse de ecrinin artmasına, derecelerinin yükselmesine vesile olur. Münafıklar, müminlerin kıymetini artırmak için özel yaratılmış bir gruptur. Allah, onlarla kıyaslayarak müminlerin değerini insanlara gösterir. Münafık, müminin zihnini açar, mücadele azmini ve çabasını artırır; onu hareketli canlı, kararlı ve şevkli tutar. Münafıklar müminler için adeta nimettir, onları gördükçe güzel ahlakın, sevginin, dostluğun önemini daha iyi anlarlar.


Küfrün kurduğu tuzak –Allah’ın dilemesiyle-daha baştan bozuktur. Onlar sonucun kendilerine başarı getireceğini düşünürlerken, müminler galip gelmiştir.


Bu, müminlerin zaferidir; Rahmanidir. Münafığın, müşriğin, küfrün zaferi şeytanidir; geçicidir, sonunda kayıp vardır. Dahası münafık cehennemin en alt tabakasına gider ki bu en büyük kayıptır.


Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, ’helak ve kayıplarını’ arttırmaktan başka bir işe yaramadı. (Hud Suresi, 101)

Allah’ın Yardımı Pek Yakındır

Dünyada ve ahirette insanın tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost her an onunla beraberdir, onu hiçbir zaman bırakmaz, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır, yakınındadır, ona destek ve yardımcıdır. Doğduğu andan sonsuza kadar onunla birliktedir. Onun için yol göstericidir, koruyucu-dosttur, güvenilirdir, daima karşılıksız bağışlayandır. Kuşkusuz bu gerçek dost, yalnızca Kendisine ihtiyaç olunan ve Kendisinden yardım beklenen Yüce Allah’tır.

İman sahiplerinin büyük bir kararlılıkla Allah’ın sınırları içinde yaşamalarının amacı O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanabilmektir. Allah, müminlerin zorluk zamanlarındaki "Allah bize yeter" (Al-i İmran Suresi, 173) diyerek teslimiyet ve bağlılıklarını göstermelerine karşılık onlara mutlaka yardım vaat eder. Kendi yolunda şevk ve kararlılıkla çaba gösteren kullarına rahmetini, “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed Suresi, 7) ayetiyle bildirir.

Samimi bir çabanın içinde olan müminler, Allah’ın üzerlerindeki rahmetine/koruyuculuğuna yaşamlarının her anında tanıktırlar. En zor görünen olayları dahi Allah güzel sonuçlandırır, kolaylık ve başarı verir. Allah’ın her an kendilerine destek ve yardımcı olacağının bilincindeki müminler hiçbir durum ve koşulda ümitlerini yitirmez, her olayın kesinlikle hikmet ve hayırla yaratıldığını ve yine hayır ve hikmetle sonuçlanacağını bilerek tevekkül ederler.

Kur’an kıssasında Hz. Musa’nın, İsrailoğulları’nı Firavun’un baskısından korumak için Mısır’dan çıkarışı anlatılır. Hz. Musa ve İsrailoğulları denize ulaştıklarında, içlerinden imanı zayıf olanlar, arkalarından gelen Firavun ve ordusu tarafından sıkıştırıldıklarını düşünerek, ümitsizliğe kapılırlar. Hz. Musa ise "... Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 62) diyerek, Allah’ın kesin olarak kendilerine yardım edeceğine dair inancını bildirir. Gerçekten de Allah, denizi mucizevi bir şekilde ikiye ayırır, Hz. Musa ve kavmini karşıya geçirir. Ardından denizi kapatarak Firavun ve ordusunu suda boğar.

Allah’ın müminlerle beraber olduğuna kesin bilgiyle inanmış, Rabb’ini dost edinmiş bir mümin, yaşamının her anında Allah’ın yardımına açıkça tanık olur. Kulları üzerinde gözetici olan Allah Kendisi’ne teslim olan müminlerin kalplerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirir ve onlara destek olur.

Peygamberimiz(sav) de yardım istenecek olanın yalnızca herşeye gücü yeten Allah olduğunu hatırlatır:

"... Bir şey isteyince Allah’tan iste. Yardım talep edeceksen Allah’tan yardım dile. Zira kullar, Allah’ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah’ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar." (Kütüb-i Sitte)

Kur’an’da, “ Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun ’üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın dostudur.” (Zuhruf Suresi, 36) ayetiyle önünden, arkasından, sağından, solundan sokulan şeytanın, insanı nasıl kuşatabileceğine dikkat çekilir. İşte, tek ve gerçek dostu olan Rabb’inden uzak olan kişi, gerçekte en önemli düşmanı tarafından kuşatılmıştır.

Şeytan bağımsız bir güce sahip değildir. İman edenler üzerinde güçsüzdür. Bize düşen Allah’ı yalnızca belli vakitlerde değil sürekli anmak, O’ndan yardım dilemektir. Ancak, icabet edeceğine kanaat getirerek dilemek. İşte o zaman Yüce Allah’ın yardımını umabiliriz.

İmtihan mekanı olarak yaratılmış dünya, yaşadığımız olaylarla sınandığımız, sonsuz yaşamımıza geçiş aşamasıdır. Zorluk yaşamadan ve o zorluk anlarında Rabb’imize sadakatimizi, sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi göstermeden sonsuz mutluluğa ulaşamayız. Göstereceğimiz güzel ahlak Allah’ın yardımını getirecek, dağların korkuya kapılıp-yüklenmekten kaçındığı tüm ağırlıkları üzerimizden kaldıracaktır.
Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

Örnek Kadının İtaati

4 Eki 2012 In: Kadın, Kur'an Ahlakı

Örnek Kadının İtaati

Hz. Meryem, hayatının her anında Allah’a yönelen ve O’na yürekten bağlı olan samimi bir mümin. Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, ailenin bir bireyi olan Hz. Meryem’i de seçmiş, onu ‘güzel bir bir bitki gibi’ yetiştirerek tüm kötülüklerden arındırmış ve alemlerin kadınlarına üstün kılmış. Rabb’imiz Hz. Meryem’in bu üstünlüğünü, Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti. "Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et." (Al-i İmran Suresi, 42-43) ayetiyle bildiriyor.

İmran’ın kızı Meryem’i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona Ruhumuz’dan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)

Yukarıdaki ayette Allah, Hz. Meryem’in Kendisi’ne ’gönülden bağlı olanlardan’ olduğunu bildirir. O’nun toplumda bilinen bir başka ahlak özelliği de, ’iffetini korumuş olması’dır.

Allah’ın dilemesiyle babasız çocuk doğurmuş, kavminin iftira, suçlama ve çirkin tavırları karşısında Hz. Meryem, tevekküllü ve sabırlı tavrından asla ödün vermemiş. Allah da henüz beşikteki oğlu Hz. İsa’yı konuşturmuş ve bir mucizesini insanlara göstermiştir.

Hz. Meryem’in hayatı ve üstün ahlakı konusunda Kur’an’da çok detaylı bilgiler verilir. Yaşadığı tüm zorlu anlar ve o zorluk zamanlarında yalnız olması, onun için çok önemli bir imtihan olmuştur. Çünkü insanlar zor zamanlarında kendilerine yardım edecek birilerine ihtiyaç duyarlar. Eğer çevrelerinde bir yakınları yoksa, yalnızlıkları nedeniyle üzüntü duyar, güçsüzleşirler. Hz. Meryem ise bu zorluk zamanlarında hep Rabb’i ile birliktedir. O her şeyi yalnızca Allah’tan beklemiş, yalnızca Allah’a güvenip tevekkül etmiştir.

Kutlu Peygamber Hz. İsa’nın kutlu annesi Rabb’ine itaatinin, yaşadığı her zorluğu kolaylığa ve güzelliklere dönüştüreceğini bilmiş. Yaşamının hiçbir anında ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmamış, Allah da onu daima yardımı ve rahmetiyle desteklemiş, karşılaştığı zorlukların her birini en güzel şekilde gidermiştir.

Allah sonsuz adildir; her nefis yaptıklarının karşılığını alır ve kimse haksızlığa uğratılmaz. Hz. Meryem’e iffetsizlik iftirası atanlar yaptıklarının karşılığını dünyada da ahirette de azap olarak almışlardır. Hz. Meryem’e ve Hz. İsa’yı iftiralardan Allah temize çıkarmış; Hz. Meryem’den Kur’an’da övgüyle söz etmiştir. Bugün tüm dinler Hz. Meryem’i saygı ile anarlar.

Çocuklar ve Camiler

4 Eki 2012 In: Aile ve Çocuk, Yaşam

Çocuklar ve Camiler

Dün e-mail kutuma "İmamlar Dikkat!" konulu bir e-mail düştü. Yazı, Fikir Haber yazarı Sevilay Arıkan Kara’ya ait bir yazıydı. Okumaya başladığımda -hemen her çocuğun camiye dair hoş olmayan bir anısı olması sebebiyle-yine cami cemaatinden birinin incittiği bir küçük kalp üzerine bir yazı olduğunu düşünmüştüm. Ne güzel ki yanılmışım.

Sevilay Hanım yazısında Bekir Develi ve oğlunun bir Cuma Namazı anısını anlatmış. Çocuk camiyi ilk kez keşfetmektedir ve birçok çocuk gibi camiyi bir eğlence yeri olarak görür. Koşturur durur, tepinir.

Namaz sona erdiğinde, baba da rahatlar ama caminin imamı oğluna seslenince azarlayacağından endişe eder. Bu tür olaylar birçok çocuğun ve gencin yalnızca camiden değil, dinden uzaklaşmasına sebep olmaktadır çünkü.

Hoca ürken çocuğa adını sorar. "Güven efendim" cevabı üzerine şöyle der:

-Güven, sen bu camide şimdiye kadar gördüğüm en hızlı koşan çocuktun, Aferin sana! Al bakalım sana benden bir gofret…

Olay bana Peygamberimiz(asm)’ın çocuklara şefkat ve merhametle davranma konusundaki çok güzel bir örneğini hatırlattı:

Küçük Mahzure dışarıda arkadaşlarıyla oynarken müezzin taklidi yaparak, alaylı bir şekilde ezan okuyor. Oradan geçmekte olan Hz. Peygamber çocuğun yanına gidiyor; “Haydi bir ezan da bana oku!” diyor. Mahzure ne yaptığının farkına varıyor, pişman oluyor ve utanıyor. Ama bütün gayretini göstererek ezan okuyor. Birkaç yanlış dışında Mahzure güzel bir ezan okuyor, Hz. Peygamber yanlışlarını düzeltiyor. Sırtını sıvazlayıp: “Mübarek olsun!” diyor. Mahzure şaşkın, kızılmayı beklerken şefkat ve lütuf görüyor, dahası bir de dua alıyor.

Peygamberimiz(asm), resul olarak gönderildiği toplumda kız çocuk doğduğunda cahiliye erkeklerinin yüzleri karanlık bir gecenin parçalarına dönüşürken, hatta kız çocukları diri diri toprağa gömülürken, kızını Mekke sokaklarında omzunda taşır. Ona dair her kıssada kadın, erkek, anne, baba her Müslüman için önemli dersler vardır.

Yanmak Var Yanmak Var

4 Eki 2012 In: Tefekkür, Yaşam

Yanmak Var Yanmak Var

Dünyaya Allah’a aşkla bağlanmak, yalnızca O’na kul olmak, O’na şevkle ibadet etmek, Rabb’imizin aşkı ile yanmak için geliriz. Mutluluk Allah aşkıyla olur, bunun dışında kalpler tatmin olmaz, kurtuluş gerçekleşmez.

Her an Allah aşkıyla yanmak, insana bir enerji ve canlılık verir. Bu ruhla yaşayan, Allah’a derin bir teslimiyeti ve Allah korkusunu derinden hisseden, Kur’an’a tam tabî olan mümin için tedirgin olacağı, rahatsızlık duyacağı bir şey yoktur. İnsan ancak Allah aşkıyla huzur bulabilir, tevekkül edip rahat olabilir.

Bediüzzaman Allah aşkını mealen şöyle tarif eder: “Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere yönelik olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî sevgili, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, kalıcı bir sevgili arattırır; geçici sevgiliye değil, Allah’a olan aşka dönüşür.”

Sonsuza kadar Allah aşkıyla yanmak, sonsuza kadar aynı şiddetli aşkla yaşamak muhteşem güzel bir duygudur. Bu sebeple ölüm, mümin için cennete vesile olma, Rabb’ine kavuşma yönünde bir nimettir.

İnkârcı, ölümle birlikte her şeyin biteceğini, yok olacağını düşünür. Bu dehşet vericidir, korkunç bir şeydir. Ancak onun için asıl korkunç olan her şeyin yeni başlıyor olmasıdır. Dünya hayatında fıtratına ters sürdürdüğü eziyet dolu hayatı gibi, ahiret hayatı da eziyettir.

O da yanar ama Allah aşkı ile değil, ahiret azabı ile. Sorar Rabb’imiz;

" Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin?"
Ne alıkoyar, ne bırakır.
Beşere delicesine susamıştır.
(Müdessir Suresi, 27-29)

Allah’tan ‘içi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür.
’Mutsuz-bedbaht’ olan ondan kaçınır.
Ki o, en büyük ateşe yollanacaktır.
Sonra onun içinde o, ne ölür, ne yaşar. (A’la Suresi, 10.. 13)

Önünde cehennem vardır ve (orada) irinli sudan içirilecektir. Yutkunmaya çabalayacak ve boğazından geçirmeyi başaramayacak, ona her yandan ölüm gelecek, oysa ölmeyecek de. Ardından daha katı bir azap olacak. (İbrahim Suresi, 16-17)

Cehennem ne alıkoyar, ne bırakır. Ölüm her taraftan gelir ama Rabb’ini inkar eden onun içinde ne ölür, ne yaşar. Ve şimdi bütün "yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir. (Taha Suresi, 108-111)

Allah aşkıyla yanan mümin acı hissetmez. İbrahim(as) gibi, ateş ona serin olur. Dünyanın da ahiretin de lezzetidir Allah aşkıyla yanmak.

"Yanmak var, yanmak var. Odun yanar kül olur. İnsan yanar kul olur!.. Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur." Mevlâna Celâleddin.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors