İlâhî Rahmetin Parıltısı

İnsan, Rabbine ne kadar yakın ise, O’nun güzel isimlerinin üzerindeki tecellileri de o kadar fazladır. O’ndan kendilerine güzellik geçmiş bulunan kullarının ruhlarındaki o güzellik dışarıya yansır, çevresini aydınlatır.

“Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır (parıltısıdır)” diyor Bediüzzaman. Özellikle de annelerde Allah’ın Rahman, Rahim, Rauf gibi şefkat ve merhamet ifade eden isimleri tecelli ediyor. Her annede bu tecellileri görebilmek mümkün. Her annenin kalbi çocuğuna karşı şefkat ve merhametle coşuyor.

Merhametlilerin en merhametlisi Allah, her bebeği son derece korunaklı, sakat kalmayacağı, acı duymayacağı bir yere; anne rahmine, ona hiçbir zarar gelmeyecek şekilde yerleştiriyor. O İlâhi rahmetin tecellisiyle anne de daha doğmadan çocuğunu şefkatle sarıyor, koruyor, gözü gibi sakınıyor. Doğduktan sonra da şefkat kanatlarını üzerine geriyor. O munis kadın, çocuğuna yönelik bir tehlike durumunda ise adeta aslan kesiliyor. En şiddetli özveriyi gösteriyor, kimi zaman kendisini feda ediyor.

Hz. Peygamber(asm) bir gün ashabına, “Bir anne sevgiyle öpüp kokladığı yavrusunu ateşe atar mı hiç?" diye soruyor. Ardından, "hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ kullarına karşı annenin yavrusuna olan şefkatinden çok daha şefkatli ve merhametlidir” diyor.

"Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyuran Peygamberimiz(asm), merhamet duygusunun en fazla çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte görüldüğünü belirtiyor. Öyle ki; "Yâ Resulullah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz" diyen Bedevî’ye, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?" buyuruyor.

Sevgi ve paylaşmak en yakınımızdan başlar. En yakınımız çocuklarımızdır; paylaşmak sevgi, saygı ve merhametle olmalıdır. Resulullah(asm), etrafındaki kişilerin cehalet, art niyet, ön yargı, kötü ahlâk ya da zalimlik nedeniyle sergilediği kötü davranışlarına karşı onları doğruya yönlendirme ve ıslah etme yolunu seçer. Kapsamı oldukça geniş olan din eğitimi konusunda bizler için en güzel örnek, Peygamberimizdir. Şöyle ki;

Küçük Mahzure dışarıda arkadaşlarıyla oynarken müezzin taklidi yaparak, alaylı bir şekilde ezan okuyor. Oradan geçmekte olan Hz. Peygamber(asm) çocuğun yanına gidiyor; “Haydi bir ezan da bana oku!” diyor. Mahzure ne yaptığının farkına varıyor, pişman oluyor ve utanıyor. Ama bütün gayretini göstererek ezan okuyor. Birkaç yanlış dışında Mahzure güzel bir ezan okuyor, Hz. Peygamber yanlışlarını düzeltiyor. Sırtını sıvazlayıp: “Mübarek olsun!” diyor. Mahzure şaşkın, kızılmayı beklerken şefkat ve lütuf görüyor, dahası bir de dua alıyor.

O, resul olarak gönderildiği toplumda kız çocuk doğduğunda cahiliye erkeklerinin yüzleri karanlık bir gecenin parçalarına dönüşürken, hatta kız çocukları diri diri toprağa gömülürken, kızını Mekke sokaklarında omzunda taşıyan merhamet peygamberidir. Ona dair her kıssada bizler için önemli dersler vardır. Kadın, erkek, anne, baba her Müslüman için örnek kişiliktir Peygamberimiz(asm); O, yolumuzda ışıktır. Allah, O’nun kalpleri imana ısındıran ve Kur’an ahlâkına yaklaştıran sevgisini, ince düşüncesini ve şefkatini kalplerimize rapdetsin, o “İlâhi rahmetin parıltısı” ile ruhlarımızı aydınlatsın. …

"... Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

Ona Ruhundan Üfledi

4 Eki 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Ona Ruhundan Üfledi

Muhteşem yaratılmış olan güzelliklere kavuşmanın koşulu dünyada ruh güzelliği kazanmış olmak. Ruh güzelliği ise sadece Kur’an ahlâkı yaşandığında kazanılabilir. Gönülden iman eden, her şeyin karşılığını Allah’tan bekleyen, O’ndan gelenden hoşnut olan, O’nun sınırlarını koruyan ve O’nun beğendiği ahlakı yaşayan samimi inananlar ruh güzelliğine sahip olabilirler. Nefsani çıkarları peşinde koşmayan, onurlu, mütevazı kişinin, koşullara ve çevresindekilere göre karakteri değişmez.

Yüce Allah, “... O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ’düzeltip bir biçime soktu" ve ona ruhundan üfledi...” (Secde Suresi, 7-9) ifadesiyle bir düzen içinde yarattığı insana Kendi ruhundan ‘üflediğini’ bildirir.

Dolayısıyla inanan insanın sahip olduğu tüm güzel özellikler, gerçekte Rabb’inin üflediği ruhtaki üstün özelliklerdir. İnsanın içinde, kendisine sürekli Allah’ın dosdoğru yolunu işaret eden vicdanı vardır. Bu sese kulak veren insan, daima doğru yolda ilerleyecek, gerçek ahlak güzelliğine, Allah’ın kendisine Katından bir nimet olarak lütfettiği ruh güzelliğine kavuşacaktır.

Ruhundaki güzellik insanın görüntüsüne de yansır. Yaratıcısının ruhundan taşıyan kişi, O’nun nurundan bir parçaya sahiptir. Bu nur görende olağanüstü etki ve güven uyandıran bir rahmettir. Samimi mümin Allah’a olan tevekkülü, yaratılışına uygun din ahlakını yaşaması, huzur ve imanının etkisiyle göze çok güzel ve güçlü görünür.

“Az bir değere karşılık” satıldığı halde kadınların, gördüklerinde hayrete düşerek ellerini kesmeleri, Hz. Yusuf’un imanı vesilesiyle kazandığı güzelliği sebebiyledir. Mümin erkek ve kadın Allah’ın rızasını gözettikleri için güzeldir. Bu imanın getirdiği özel bir nimettir. Akıl, sadakat, merhamet, vefa, güvenilir olmak gibi özellikleri mümine olağanüstü bir güç ve güzellik verir.

İnsanı genç ve diri tutan imandır. Estetik ameliyat ya da kozmetik ürünlerle olduğundan genç de görünse insan, asla imanın verdiği nuru üzerinde taşımaz. Hem ruhen hem fiziksel anlamda güzel olanlar, Allah’ın, “Kendisinden güzellik geçmiş bulunan” kullarıdır…

Dünya hayatının geçici, eksik ve kusurlu güzelliklerine karşılık, asıl güzellikler ahirettedir. Mümin hep o kalıcı, sonsuz ve mükemmel güzellikleri özler. Kendisine can veren, ruhundan üfleyen ve dünya hayatında sayılamayacak nimetler sunan Allah’ın, en kusursuz nimetleri ve eşsiz güzellikleri cennette hazırladığını bilmesi, mümini O’na yaklaşmak için daha fazla vesile aramaya, hoşnutluğunu kazanmak için daha fazla çaba göstermeye yöneltir:

Gerçekten, gece ile gündüzün art arda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir. İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder). (Yunus Suresi, 6-9)

Kur'an'daki Babalar

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri

Kur'an'daki Babalar

Babalarından, soylarından ve kardeşlerinden, kimini (bunlara kattık); onları da seçtik ve dosdoğru yola yöneltip-ilettik. (En’am Suresi, 87)

Kur’an’da haber verilen kıssalarda iman sahibi baba ve inkârcı babaların çocuklarına bakış açısındaki farkı gösteren çok önemli örnekler vardır. Kıssalarda mümin babaların -çocukları inkârcı da olsa- merhametlerine, ancak inkârcı babaların sevgisizliklerine ve merhametsizliklerine şahit eder Kur’an bizi.

Hz. Nuh(as)

Hz. Nuh(as) tufanla sular yükselirken inkarcı oğlu için Allah’tan yardım ister. "Ailemdendir" diyerek merhamet eder ve yaptığı gemiye almak ister. Allah, "... "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." (Hud Suresi, 46) buyurur. Ve Allah’a sığınarak babasının yaptığı gemiye binmek yerine dağlara sığınan oğlu tufanda boğulur.

Hz. İbrahim(as)’ın Babası

Hz. İbrahim(as), putperest olan babasını merhamet ederek, yumuşak sözle ve hep "babacığım" diye hitap ederek Allah’a imana davet eder.

Hani babasına demişti: "babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? (Meryem Suresi, 42)

"Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım." (Meryem Suresi, 43)

"Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır." (Meryem Suresi, 44)

"Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Meryem Suresi, 45)

Ancak babası, "İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, (bir yerlere) git." (Meryem Suresi, 46) diyerek onu tehdit eder.

Allah, ateş ehli için Allah’tan bağışlanma dilenmemesini buyurur ama Hz. İbrahim’e babası için bağışlanma dilemesi için izin verir. Hz. İbrahim(as) babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah’tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." der.

İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah’a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu. (Tevbe Suresi, 114)

Oğlu ona karşı çok merhametlidir ama babası, oğlunun yakılması yönünde kavminin aldığı karara karşı durmaz.

Hz. Yusuf(as)’ın Babası

Hani Yusuf babasına: "babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti. (Yusuf Suresi, 4)

(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır." (Yusuf Suresi, 5)

Babalarından kıskandıkları için kardeşleri gerçekten de Hz. Yusuf’a tuzak kurar, onu bir kuyuya atarlar. Ağlayarak babalarına gelir, onu bir kurdun yediğini söylerler. Hz. Yakub(as) itidalli ve sabırlıdır; o bir peygamberdir. Yardımı Allah’tan ister. Zalim oğullarına, kendisinin salih, kâmil ve mübarek bir insan olduğunu gösteren şu sözleri söyler:

"...Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır." (Yusuf Suresi, 18)

Hz. Yusuf(as) kuyudan kurtulur, Mısırlı Aziz’e satılır. Birçok şey yaşadıktan sonra Mısır hazinelerinin başına geçer. Kimliğini belli etmeden kardeşlerini huzuruna çağırır.

Hz. Yakub(as)’ın, yola çıkan oğullarına "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiçbir şeyi sağlayamam. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67)diyerek öğüt vermesi de onun üstün merhametinin göstergesidir.

Kur’an kıssalarındaki bu birkaç örnek müminlerin merhametini, zalim insanların ise en yakınlarına bile zulmedebildiğini gösteriyor. Zaten inkarcı, dünyada iken "onun için canımı veririm" dediği evlâdını, ahirette kendisini kurtarmak için fidye vermek istemiyor mu?..

Bayram Ne Zaman "Bayram" Olacak?

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Toplum, Yaşam

Bayram Ne Zaman

Bugün Müslümanların en fazla muhtaç oldukları şey, birlik ve beraberlik ruhudur. Bu ruhu yaşayan Müslümanların davası iman davasıdır. Bugün inkara dayalı felsefe ve görüşlerin karşısında dünyadaki zulmü durduracak, insanlığa barış ve huzur getirecek olan İslam Birliği davası vardır. Bütün Müslümanların sıkı sıkıya sarılması gereken bu dava, dev bir idealdir. Bu dava Peygamberimiz (sav)’in, sahabenin davasıdır. Bu, ecdadın davasıdır. Bu dava Allah’ın davasıdır. Bu davada benlik olmaz bu davada nefsin arzu ve tutkuları olmaz; insanın kendi zevkleri olmaz. Bu, fedakârlık isteyen, kutsal ve yüce bir davadır.


İslamın gelişmesi, yükselmesi, Allah’ın dininin yeryüzünde nurunu tamamlaması için dünyevi çıkarlardan kaçınmalı, sevgi, merhamet, fedakarlık esas alınmalıdır. Eski kırgınlıklar, anlaşmazlıklar unutulmalıdır. Peygamber(asm)’ın buyurduğu gibi:


“Allah eski dostluğu devam ettirmeyi, yani vefalı olunmasını sever. Öyle ise, onu devam ettirin.” (Deylemi)


Birlikten kuvvet doğar. Müminlerin birlik olması, Allah rızası için birbirlerini sevmeleri kuvvet kazanmalarına vesile olur. "…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle bildirildiği gibi müminler –sayıları az da olsa- kalplerindeki iman sebebiyle büyük zorluklara karşı galip gelecek güce sahiptirler. Yüce Allah, “…Hani size ordular gelmişti; böylece Biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.” (Ahzab Suresi, 9) ve “…Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (Saff Suresi, 14) ayetleriyle müminlere üstün güç verdiğini bildirir.



Müminler kardeştirler. Kardeşliğin gereği birlik olmaktır. “Allah’a ve Resule itaat edin” emrini muhatap alan her Müslüman, her nerede yaşıyor olursa olsun Peygamber(asm)’ın öğretilerini prensip edinmeli ve birliği tesis etme yönünde çaba içinde olmalıdır.


İsar ahlâkı kazanmamız gereken yüksek ahlâktır. Aralarında kan bağı olmamasına rağmen Mekke’li müminleri kucaklayan, onların nefislerini kendi nefislerine tercih eden, imanı gönlüne yerleştirmiş Medine’li Ensar’ın ahlâkıdır bu. Allah, bu güzel ahlâkı yaşayan, bu üstün ahlâkın yayılmasını hedefleyen ve bu hedefe ulaşmada gayret gösteren müminleri derece olarak üstün kılacaktır.


Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)


Masum insanların kanı akarken kimi zaman sadece izlemekle yetindiğimiz nice bayramlar yaşadık. Dünya Müslümanları, Allah’ın ipine hep birlikte sarıldığı, akan kanlar dindiği ve yeryüzündeki yangın söndüğünde; ancak o zaman bayram “bayram” olacak inşaAllah. Bayramın, tüm İslam alemine hayırlar getirmesini diliyorum.

Kâinat Merhametle Başlar

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam

Kâinat Merhametle Başlar

Ey af ve mağfireti her zaman en güzel mertebede tecellî eden Erhamürrâhimîn,

Kâinat "Rahman Rahim olan Allah’ın Adıyla", Bismillâhirrahmanirrahim" ile başlar. Kâinat ayetleri gibi Kur’an ayetlerini içeren sureler de Bismillâhirrahmanirrahim" ile başlar. Besmele, tüm âlemin ve Kur’anî hakikatlerin kilitlerini açan anahtardır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın merhameti, görünen ve görünmeyen her şeyde tecelli eder. Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatır, sınırsızdır, ezelidir, ebedidir. Kâinattaki yaratılış mucizelerinden bedenimizdeki detaylara, hava, su ve tohuma, çiçeklere, böceklere kadar her yerde Allah’ın rahmetini görebiliriz.

Hayat kaynağımız olan suyun akışkanlığının yüksek olması Rabb’imizin merhametindendir. Böylece vücudumuzdaki hücrelere oksijen, besin, enerji, hormon gibi yaşam için gerekli maddeleri taşıyan kan, kılcal damarlar içinde bile kolaylıkla taşınır.

Havadaki oksijen oranının %21 olması Rabb’imizin merhametindendir... Daha az olsaydı canlılar nefes almalarına rağmen boğularak ölürlerdi. Eğer % 21’den fazla olsaydı en ufak kıvılcımda dünya ateş topuna dönerdi.

Tahta parçası görünümündeki tohumun içine ait olduğu canlının bütün özelliklerini kapsayan bilgileri kodlamış olması, Rabb’imizin merhametindendir. Allah, toprağa atılan o cansız tohumları Falik ismiyle yarar, canlandırır ve kusursuz güzellikleri, yararlı meyveleri, sebzeleri nimet olarak bahşeder.

Bediüzzaman, kainattaki tüm nimetlerin veriliş gerekçesinin, Allah’ın, yarattıklarına olan şefkat ve merhameti olduğunu söyler. O halde Allah’ın isimlerinin kâinattaki tecellilerinin arka planında rahmet, şefkat ve merhamet bulunur. Şöyle der Bediüzzaman;

"Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede(gözle görünen), rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe(açıkça), yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün heyetiyle(yapısıyla) meyvesine müteveccih (yönelen) olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine(yardımına) koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir."

Tüm kâinat Allah’ın merhametiyle rahmete kavuşur, hayat bulur, aydınlığa çıkar, şenlenir. Allah Falik ismiyle karanlığı yarar, Rezzak ismiyle yarattıklarını rızıklandırır, Hafız ismiyle korur gözetir, Muhyi ismiyle can bağışlar, sağlık verir, diriltir, yaşatır, Mucib ismiyle Kendisine yalvaranların isteklerini verir, icabet eder, Müheymin ismiyle kullarını gözetir ve korur, Mutahhir ismiyle kullarını şirkten, kötülükten, manevi kirlerden temizler, Müyessir ismiyle hayırda ve şerde kulunun yolunu kolaylaştırır, dinde kolaylık verir, hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez, Müzekki ismiyle her kusur ve ayıptan kullarını temize çıkarar, Nur ismiyle Alemleri nurlandırır, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdırır, Selâm ismiyle her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkarır, Şafi ismiyle şifa verir, Şekûr ismiyle Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık verir, Tevvab ismiyle tevbeleri kabul edip günahları bağışlar. O Mevlâdır; müminlerin dostudur, onlara hayır yolları açan ve onları muvaffak kılandır. Vedûd’dur; iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdirendir. Vehhab’dır; bağışı çok olan, karşılıksız armağan edendir. Vekîl’dir; işlerini Kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eder. O Zulcelal-i Ve’l İkram’dır; hem büyüklük sahibi hem kerem ve ikram sahibi olandır. O merhamet edendir, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyuran, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturandır; O Rahman’dır, Rahim’dir.
"Ey insan! Madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve medetkâr bir hakikat-i mahbubedir(sevilen gerçektir). ’Bismillâhirrahmânirrahîm’ de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan(tam bir yalnızlık ve ürküntü halinden) ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şuââtıyla(parıltılarıyla) o Sultana muhatap ve halil ve dost ol." (14. Lem’a)

"Allah, kullarına karşı şefkatli olandır". İnsan Rabb’ine ne kadar yakın olursa, O’nun sıfatları da üzerinde o kadar tecelli eder. İnananların şefkat ve merhameti Allah’ın merhametinin bir tecellisi olduğundan O’nun hoşnutluğunu gözeten bir merhamettir. Allah, Kendisine yakın olmayı içten arzulayan, azameti karşısında tevazu gösteren, itaat eden, gününü zikrine tahsis eden, şefkat ve merhamet sahibi kulunu izzetiyle korur, kendisi için karanlıkta bir nur, cehalette ilim yaratır.

"... Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir." (Tevbe Suresi, 117)

"... O merhametlilerin (en) merhametlisidir." (Yusuf Suresi, 92)

Yıllar Ne De Çabuk Geçiyor

4 Eki 2012 In: Yaşam

Yıllar Ne De Çabuk Geçiyor


Dönüp arkanıza baktığınızda-ki yaşınız kaç olursa olsun- "yıllar ne de çabuk geçti" dersiniz. Gerçekten de çabuk geçer. Ancak gelecek de kuşkusuz çabuk geçecektir. Zaman ölüme doğru akar ve her insan ölüme aynı uzaklıkta/yakınlıktadır. Dünyada geçirilecek 60-70 yıllık bir yaşam ve anlık dünyevi zevkler için, sonsuz yaşamı feda etmek ise ne büyük hatadır.



Yaşlı bir insan düşünelim. Gençlik döneminde yaşlanacağını aklına dahi getirmemiştir ama şimdi, o kendisinden çok uzak gördüğü yaşlılığı yaşamakta ve kendisinden uzak görmekle ne denli yanıldığını düşünmektedir. Bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatması istense, anıları muhtemelen birkaç saatte bitecektir. İşte o uzun yılların tamamı yalnızca bu kadardır.



Yaşlılık dönemini yaşayan insan, kendine "Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu yaşamın amacı nedir?" "Bu kadar yılı ne için yaşadım?" ve "Bundan sonra neler olacak?.." gibi sorular sorar. Bu sorulara buldukları yanıtlar da, iman etmeyenlerle, iman eden ve Allah’ın sınırlarını koruyarak yaşamış olan insanlar arasındaki farkı gösterecektir.



Allah’tan yüz çevirerek yaşamış olan kimselerin yanıtı şöyle olacaktır: "Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra… sanırım her şey bitecek…”



Bu kişinin büyük yanılgıda olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, kişinin bu isteği gerçekleşmeyecek, aksine ölüm her şeyin başlangıcı olacaktır.



İnanan insan ise evrenin, canlıların ve insanların bir yaratılış amacı olduğunun şuurundadır. Evrende ve canlılardaki üstün akla ve ilme işaret eden planı, düzeni, dengeyi görmüş ve hepsinin üstün güç sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını anlamıştır. Etrafındaki muhteşem tasarımlar ve sistemler rastlantısal bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaca sahip olmalıdır.



“Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) ayetiyle bildirilen bu gerçekleri görebilen insanın aynı soruya yanıtı ise şöyle olacaktır: "Beni üstün Yaratıcı Allah yarattı ve Kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Dünya hayatı da Allah’ın kullarını sınamak için yarattığı kusursuz bir imtihan ortamıdır. İşte ben de yaşamım boyunca denendim. Şimdi yaşlılık geldi ve yaşamım boyunca hiç unutmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın hoşnutluğunu gözettiğim için de O’nun izniyle sonsuz kurtuluşu ve cenneti umut ediyorum…”



Dünyada bulunma nedeninin şuurunda olmayanlar, yaşamlarının ‘rastlantılarla ve kendiliğinden’ meydana geldiğini zannettikleri gibi, ölümün de ‘kendi kendine’ oluştuğuna inanırlar. Oysa yaşamı da ölümü de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ölüm, rastlantılarla ya da kaza ile meydana gelen bir olay değil, Allah’ın özel olarak yarattığı, kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş bir olaydır.



İnsanın her an bir kısırdöngü içinde yaşaması ve dünyevi arzuların peşinde koşturmanın kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını kavramaması, akılsızcadır. Ömrü boyunca bu şekilde yaşamış bir insanın, gerçekleri gördüğünde, şimdiye kadarki yaşamında bir sorun olduğunu düşünerek kendisini düzeltmesi en akıllıca davranış olacaktır. Henüz vakit varken…

Ateşe Çağıran Liderler

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri, Toplum, Yaşam
Ateşe Çağıran Liderler

İnsanlık tarihi boyunca her toplulukta, inananları kötüleyerek insanları onlara karşı kışkırtan, başta sosyal konumlarının ve servetlerinin gücüne dayanarak saldırgan ve azgın davranışlarda bulunan kişiler yaşamıştır. Kur’an bu kimseleri, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve insanların iman etmelerini engellemeye çalışan ‘kavmin önde gelenleri’ olarak tanımlar.

Bu kişiler zenginliklerinin yanı sıra toplumun sosyal yapısında da söz sahibidirler ve sahip oldukları bu dünyevi değerler sayesinde gücü ellerinde bulundururlar. Ayrıca yazılı ve görsel medya gibi bazı önemli organlar da ellerindedir ve sahip oldukları fikirleri, Kur’an ahlakından uzak yaşam tarzını ve kendi hayata bakış açılarını topluma kolayca kabul ettirebilirler.

Güçlerini bir başka şekilde de kullanır, toplumda iyi insanları tehdit eder, baskı yoluyla yıldırmaya çalışırlar. Cimri ve bencil olan bu kişiler iyilik amacıyla harcamada bulunmaz, servetlerinden çok az bir miktarını dahi Allah’ın razı olacağı işlerde kullanmazlar. Ancak amaç kötülük olduğunda tüm imkânlarıyla çaba harcarlar. Öylesine çaba gösterirler ki, inananların aleyhinde tuzak kurmak için birlikte hareket eder; hatta kötülüğün en çoğunu yapabilmek için birbirleriyle rekabet içinde olurlar.

Yeryüzünde, kötülerin önderleri toplanarak samimi insanları zor durumlarda bırakacak kararlar alır ve kendilerine ellerindeki sosyal silahları kullanarak taraftar toplar, güçlerini artırırlar. Tarih boyunca kötülerin bu gücünden etkilenen ya da çekinen/korku duyan insanlar bu önderlere uymuşlardır. Başlarındaki hastalıklı kişilerin emirlerini yerine getirerek masum insanları kandırmış veya katletmişlerdir. Önderlerinin zulmünden korkarak ya da onların güçlerinden etkilenerek onlarla birlikte hareket eden kişiler, aslında çok büyük yanılgıdadırlar.

Bu kişilerin ardından giderek, vicdanlarının sesini değil onların sözlerini dinlemek, her söylediklerine inanmak sonsuz azaba sebep olacaktır. Allah bu gerçeğe, “Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler. Bu dünya hayatında onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş olanlardır.” (Kasas Suresi, 41-42) ayetiyle dikkat çeker.

Çünkü küfrün önde gelenlerinin ellerindeki güç ve iktidar, gerçekte ne kendilerine ne de diğer insanlara fayda ya da zarar veremez. Mülkün ve gücün gerçek sahibi, tek üstün ve güçlü olan Allah’tır. O dilemediği sürece hiç kimse bir başkasına yarar sağlamaya ya da zarar vermeye güç yetiremez. Bu gerçeğe iman eden samimi müminler, ne Firavun’a ne de bir başka kötülük önderine boyun eğmemişlerdir.

Kötülerin kurduğu her tuzak, güçlü ve ürkütücü gibi görünüyor da olsa -Allah’ın dilemesiyle-en başından bozulmuş olarak kurulur. Onlar, düzenleri ile başarılı olduklarını, müminleri zor durumlara soktuklarını, hatta korkuttuklarını zannettikleri anlarda bile, gerçekte bozulmuş, ters dönüp ‘kötülük çemberi’ başlarına geçmiş, kendilerine musibet olarak dönmüş bir tuzağın parçalarını izlerler. Sonucu ve sonlarını henüz görmediklerinden galip geldiklerini düşünürler. Oysa bütün tuzaklar, Allah’ın dilemesiyle mağlubane kurulur.

Kötülüğe, bozgunculuğa ve ateşe çağıran önderler olduğu gibi, iyi insanları hidayete çağıran ve Allah’ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmaları için çaba içinde olan samimi insanlar da vardır. Ve vicdanlı, samimi inanan insanların birbirleriyle ortak hareket etmeleri, birbirlerine destek olmaları zorunludur.

“Çölde devesine, kölesiyle nöbetleşe binen reisler reisi Hz. Muhammed(asm)’ın ahlâkı. Buna muhtacız.” N. F. Kısakürek.

Dünyada İman Ahirette Mekan

4 Eki 2012 In: Yaşam
Dünyada İman Ahirette Mekan

Hayır başlıkta bir yanlışlık yok. "Dünyada mekan, ahirette iman" denir ama tam aksini düşünüyorum. Çünkü dünyadaki imanlı hayat-Allah’ın dilemesiyle-ahirette en güzel ve sonsuz barınma mekanı olarak karşılık bulur.



Kur’an’ın bu konuda verdiği örnek olarak hatırıma Firavun’un eşi geliyor. Bu kutlu kadın, Kuran’ın iman edenler için örnek verdiği üstün ahlâklı kadınlardandır.

Firavun, Mısır’da zalimliği ve halkına uyguladığı şiddetle tanınır. Karısı da, Firavun’un bu zorbalığına ve inkarına en yakın tanıktır. "... Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus Suresi, 83) Erkek çocukları öldürür ve halka işkence yapar.

Rabb’imiz, Firavun’u uyarmak amacıyla Hz. Musa’yı gönderir. Ancak, "Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı..." (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirildiği gibi, Hz. Musa’ya iman edenler çok az sayıdadır. İnsanlar Firavun’un zulmünden korktukları için iman etmezken, Firavun’un karısı korkmaz, Allah’ın yakınlığını kazanmayı seçer. Onun samimi imanını Kur’an şöyle haber verir:

"Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: "Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim Suresi, 11)

Firavun’un eşi tüm Mısır kocasına aitken, büyük bir zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken bu imkanların hiçbirini önemsememiş, imanı, Allah’ın rızasını kazanabilmeyi, O’nun beğendiği ahlakı yaşayabilmeyi bütün bu dünya nimetlerine tercih etmiştir.

Dahası iman sahiplerinin özelliği olan kınayanın kınamasından korkmamış, kocasının-ki Firavun İlahlık iddiasında olan bir zalimdir- imanını öğrendiğinde göstereceği tepkiden ve zulümden çekinmemiştir. Allah sevgisinden kaynaklanan cesareti ile inananlara güzel bir örnek olmuştur.

Pek çok insan, maddi imkanlar elde ettiğinde, mutlu olabileceğini düşünür. Özellikle de zenginlik, evlilik, kariyer, ev, otomobil ve toplumda saygınlık elde ederek tatmin olabileceğini zanneder. Dünyaya yönelik hayat sürer, ölümü ve ahireti hatırına getirmez, yalnızca anı yaşar. Şükretmek için verilen dünyevi nimetlere tutkuyla bağlanır. Eksik ve kusurlu dünyayı, ona ait değerlerle gözünde büyütür.

Dünya hayatı gerçekten, Rabb’imizin şanına uygun olarak güzel, renkli ve ihtişamlıdır. Güzel bir hayat sürmek kuşkusuz nimettir. Ancak nimetler amaç değil araçtır ve hiçbir şey Allah’ın rızasından önemli değildir. Yok olacak bu değerlere sahip olma çabası yerine ahirete yönelik çaba sonsuz güzelliklerle karşılık bulur.

Bizim Katımız’da sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe Suresi, 37)

Allah’tan Razı Olalım Ki...

Allah’tan korkup sakınanlarla, O’ndan yüz çevirip nankörlük edenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan yeridir Dünya. Bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikler, iyiliklerle kötülükler, eksikliklerle mükemmellikler bir araya konmuş ve kusursuz bir imtihan sistemi kurulmuştur. İnsanlar, imanlarının ortaya çıkması için türlü şekillerde denenirler.

Dünyaya Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için geldiğini, en önemli amacının Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu, dünyanın imtihan için yaratıldığını, asıl varılacak yerin ahiret olduğunu, dünyada yapıp ettiklerine göre hesaba çekileceğini, cennetle cehennemi düşünmek ve yaşamını tüm bu gerçeklere göre düzenlemek insanın en önemli sorumluluğudur. Aksi takdirde sadece doğan, büyüyen, çoğalan ve amaçsızca yaşam süren hayvanlardan bir farkı kalmaz.

Ama insanların büyük bölümü Kur’an’daki ifadesiyle "zalim ve nankör" bir karakter göstererek Rablerine şükretmeyi, O’na boyun eğmeyi ve itaat etmeyi unuturlar, O’nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünürler.

Bu yüzden de tüm amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince iyi bir yaşam sürmek, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kur’an’da şöyle bildirir:

Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)

Allah’ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler, ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çok çabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.
İnkarcı insanın dünya hayatında mala, mülke kısaca çevresinde gördüğü şeyleri elde etmeye karşı duyduğu bu hırs ölünceye kadar durmaksızın devam eder. Hiçbir zaman elindekilerle yetinip mutlu olamaz. Çünkü istediği şeyleri Allah’ı razı etmek için değil, sadece bencil tutkularını razı etmek için istiyordur. Ve sahip olduğu her şey onun kibirini ve büyüklenmesini artırır.

Allah’ın denemek amacıyla kendisine verdiği güç ve imkanı kendisinde olan bir üstünlükten dolayı ‘hak ettiğini’ zanneder. Oysa tüm insanlar sadece Allah’ın kullarıdır ve O’nun katında hiçbir şeyi ‘hak etmiş’ olmazlar; insanlara verilen herşey, yalnızca Allah’ın bir lütfudur. Bunun farkında olan insan, Allah’ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşmaz, şımararak sevince kapılmaz; sadece Allah’a şükreder ve bu şükrün sevincini yaşar.

Dünyevi değerlerini kaybetme ya da kazanma endişesi içinde olan kişiler, müminler gibi Allah’a gönülden teslim olup, yalnızca Allah için yaşayamazlar. Allah’ın buyruklarına değil, kendi nefislerine uygun olanı seçerek kendilerince din ahlakını yaşamaya çalışırlar. Yaşamlarında bir zorluk oluştuğunda, değerlerinin zarar görebileceği bir durumda öncelikleri, dünyevi çıkarları ve nefislerinin bencil tutkularıdır. Mallarını ve canlarını Allah yolunda feda etmiş olan müminler için ise Allah Katında bulunan, dünyevi tüm değerlerden daha hayırlıdır.

Bu insanlar, kaderlerine tam olarak teslim olamadıkları için, karşılaştıkları olaylara olumsuz yaklaşarak umutsuz ve karamsar bir ruh haline bürünürler. Oysa insan yaşadığı olaydaki hikmetli yönleri görür, Allah’ın kendisi için her olayı hayırla yarattığına kanaat getirirse bu bakış açısından kurtulur ve kadere imanın huzurunu yaşar.

Her insan Allah’ın kendisi için yarattığı kaderle muhataptır. İnsanın, olaylar karşısındaki tevekkülsüz ve isyankar davranışları, ”ben bu kaderi beğenmedim” anlamına gelir ve büyük hatadır. Oysa kişi, başına gelen her musibete kader gözüyle bakıp, “Allah’tandır” diye düşündüğünde rahat edecektir:

Amacı Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak olan bir insan, her ne yaşarsa yaşasın Allah’tan olduğunu bilir ve her şeyi sevinçle karşılar. Başına gelen olay zahiren iyi ise şükreder, şer ise sabreder; her durumda kazançlıdır.

Umutlarımızı gerçekleştirip kurtuluş bulanlardan olmak istiyorsak, Allah’tan hoşnut olalım ki, Allah da bizden hoşnut olsun…

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)

Bu Bayramda Kalben Barışınız!

Sabah internette "Bayram sabahları demli bir çay, su böreği, şeker isteyen çocuklar, bir telaş bir koşturmaca. Köprü hep kalabalık, bayram programları, kolonya ikramları, bayram harçlıkları, ev gezmeleri, kısa hâl hatır sormalar, el öpenlerin çok olsunlar ve daha bir dolu küçük ayrıntı. Hayatın üzerindeki ’pause’ düğmesine dokunun... Kısa bir süre için hayatı durdurun. Mutlu bayramlar" şeklinde başlayan hazır bir bayram mesajına rastladım. İnsanları düşünmekten uzaklaştıran, kalıplaşmış bu hazır mesajların samimiyetini hep şüpheli bulurum ama bu mesajda farklı bir şey dikkatimi çekti. "Pause" düğmesine dokunma tavsiyesiydi beni düşündüren.

Aslında dün olduğu gibi bugün de Müslümanların basmaları gereken düğme "pause" değil, "reset" olmalı. Yeni bir başlangıç yapmalı Müslümanlar. Eski hatalar, pişmanlıklar bir yana bırakılmalı. Artık kardeş olduğunu hatırlamalı, Allah’ın ipine hep birlikte sarılmalı; birlik olmalı.

Huzur içinde bir Ramazan yaşadık. Rahatça ibadetlerimizi yerine getirdik. Peki vicdanımız rahat mı? Bir yanımız hep hastaydı ama biz neden hissetmedik? Bugün Arakan’da, dün Patani’de, Somali’de yaşanan ve yarın bilemem hangi ülke Müslümanlarının yaşayacağı acıları yüreklerimizde hissetmemiz gerekmiyor muydu? Müslümanlar tek bir vücut gibi değil miydi?

Peygamber(asm)’ın sünnetini bile belli kalıplara hapsettik. O’nun gibi giyindik, O’nun gibi yedik. O’nda bizim için güzel örnekler vardı; O hep Kuran’ı yaşadı, ya bizler? İnsanlığın kurtuluşuna dair bize sunduğu onlarca reçeteden hangisini uyguladık? Bir türlü şifa bulamamamızın sebeplerinden biri de bu değil mi?

"Kalpte iman ve haset bir arada bulunmaz" buyuruyor Peygamber(asm). İçimizde bir Müslümana karşı nokta kadar su-i zan, kin ve haset barındırıyorsak, titrememiz gerekmiyor mu? Bu kadar mı şuursuzlaştık?

Mehmet Akif şu mısraları ile sesleniyor bize:

"Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamberden?

Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,

Kalb-i pâkinde duyarmış o musibetten acı,

Sizden elbette olur rûh-u Nebi dâvacı."

Diğer Müslümanlar ile aramızın açılmasına ve birlik ruhumuzun zayıflamasına sebep olan kin, haset ve düşmanlık duygularını kalplerimizden söküp atmalı, yerine sevgi, tesanüd ve kardeşlik duygularını yerleştirmeli. "Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin" (Enfal Suresi, 1) hükmü gereği dargınlıklar bitmeli.

Bugün artık geçmişte yaşananları unutma, Allah’ın ipine hep birlikte sarılma, zorluklara birlikte göğüs germe, saflar halinde küfre karşı durma zamanıdır. Vicdanımızı diri tutarak bir boynu çözme, aç yetimi ve sürünen yoksulu doyurma zamanıdır. ‘Sarp yokuş"u hep birlikte aşma zamanıdır. İslam Alemi Asr-ı Saadet’in Muhacir ve Ensar’ı gibi kaynaştığı, dost ve kardeş olduğunda; bütün bunlar gerçekleştiğindedir asıl bayram.

Bediüzzaman için İslam birliği bir bayramdır. Milyonlar “Allahu ekber” sadalarının hep bir ağızdan bütün dünyayı çınlattıkları bir muvahhidin bayramıdır. Bediüzzaman bayramımızı tebrik ediyor ve gelecekte insanlığa bayramı getirecek olanın Kur’an-ı Hâkim olduğunu müjdeliyor:

“Aziz, sıddık kardeşlerim; Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşallah, âlem-i İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin kudsî kanun-i esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hakim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emâreler var." (Emirdağ Lâhikası)

Kur’an insanları özgür kılmak, zayıf bırakılmışların eziyet görmemesini istiyor. Müslümanların yetime ve yoksula yardım etmelerini buyuruyor. Ve birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye etmelerini. Zulmü, kan dökmeyi, can yakmayı değil, merhameti emrediyor. Kur’an ahlâkının hâkimiyeti ile yeryüzündeki kan, ıstırap ve acı denizleri Nur denizine, muhabbet denizine, sevgi denizine dönüşecektir.

Bayram sevinç günüdür. Bizler bu sevinci yalnızca kendi kalplerimizde yaşamak yerine acı, gözyaşı, şiddet, savaş, ekonomik zorluklar ve yoksulluğun gölgesinde yaşayan, bayram sevincine hasret din kardeşlerimizin kalplerine de aynı sevinci koysak?

"Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız." (Şualar, Syf: 707)

İnşaAllah bu bayramda insanlar birbirlerine daha çok yakınlaşsın, dargınlıklar ortadan kalksın, kardeşlik ve dostluk duyguları daha da kuvvetlensin. Allah İslam Birliği’ni gerçekleştirsin. Kur’an ahlâkının sıcaklığı insanlığı sarsın. Yeryüzüne huzur, mutluluk, kardeşlik ve barış hakim olsun. Hayırlı Bayramlar...

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors