Evler Yakın Komşular Uzak

4 Eki 2012 In: Tefekkür, Toplum, Yaşam

Evler Yakın Komşular Uzak

Çocukluğunuzun geçtiği mahalleyi düşünün. Hatırınıza ilk gelen, yaşadığınız sıcak komşuluk ilişkileridir. Hepimizin komşu Ayşe Teyze ya da Ali Amca’ya dair sıcak bir anısı mutlaka vardır.

Çocukluğumuzda komşular kimi zaman akrabadan daha yakındı. Akşamları çoluk çocuk toplanılır sohbetler edilirdi. Evde eksik olan bir şey için hemen marketin-o zamanlar mahalle bakkalının- yolu tutulmazdı. İlk önce en yakın komşunun kapısı çalınır, eksiğin onda bulunup bulunmadığı sorulurdu.

Bugün ise insanların birbirine yabancılaştığı çok açık. İnsanlar arasında sevgi ve muhabbet yok. Küçük yerlerde, kasabalarda, köylerde sıcak dostane ortamlar hâlâ var. Ancak büyük kentlerdeki semt komşuları birbirini değil tanımak, birbirinin yüzüne bile bakmıyor.

Şehirlerin sokakları birbirini tanımayan, tanımaya da çalışmayan insanlarla dolu. Birbirleriyle selamlaşmayan, selamlamak da istemeyen; birbirlerini sevmeyen, sevmeye de çalışmayan insanlar. Birbirleriyle göz göze gelmeyen, birbirlerinin yüzüne bakmayan, bakmayı da aklına bile getirmeyen insanlarla dolu. Ancak bu kadar uzak yaşayan insanlar, her nedense birbirine bu denli yakın evler yapıyorlar. Birbirine güven duymayan, birbirine dayanmayan, ortak noktaları olmayan şehir insanlarının genellikle evlerinin birer duvarı ortak; birbirine dayanıyor, destek oluyor.

“Kimse, komşuya ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin değildir” diyor bir Danimarka atasözü. Bizim de komşuluk ilişkileri konusunda birçok atasözümüz var. Ama artık “komşu komşunun külüne bile muhtaç” değil mi ne?.. Yan komşunuzun evinde ölüm sessizliği varken bir diğerinde kutlama yapılıyor, eğleniliyor. Bu yabancılaşma yüzünden insanlar birbirlerinin gerçek yüzlerini bilemiyorlar. Zaten insanlar kimliklerini, gözlerini, bakışlarını birbirlerinden saklıyorlar.

Peygamberimiz(asm) komşuluk konusunda önemli tavsiyelerde bulunuyor bize. “Allah’a ve kıyamete inanan, komşusuna iyilik etsin!” buyuruyor. [Buhari]

“Evinizde pişen yemekten, komşunuzun hakkını verin”, “komşuya da, ana-babaya hürmet eder gibi hürmet etmek gerekir”, “güzel komşuluk et ki, hakiki mümin olasın” diyor Peygamberimiz. Hatta komşunun miras gibi hakkı olduğunu vurguluyor. Bir başka hadisinde ise şöyle uyarıyor:

“Namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, fakat dili ile komşularını inciten nice kimseler vardır ki, gidecekleri yer Cehennemdir.” [Hakim]

Sevgi ve paylaşmak en yakınımızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir. Hayatın her anını kapsayan din, insanlara Kur’an ekseninde güzel ahlak özellikleri kazandırır. Bu üstün ahlakı yaşamak en yakınlarımızdan başlayarak yaşatmaya çaba göstermekle sorumluyuz.

Ev halkımızdan sonra en yakınımızda olanlar komşularımızdır. O halde yakınlarınızı uyarın hükmü gereği komşuları da iyiliğe davet etmek, kötülükten sakındırmak gereklidir. Allah’ın sınırlarını çiğneyen komşularını uyarmamak ve onlara kapıyı kapamak hata olur. Peygamberimiz(asm) bu konuda da şu sözlerle bize uyarıda bulunur:

“Nice kimse, kıyamette komşusunun yakasına yapışıp "Ya Rabbi, buna, niçin kapısını bana kapattığını sor. Niçin elindeki nimetlerden bana da vermedi" diyecektir. [İsfehani]

İnsanlar merhametli olsalar, komşularını kendilerinden daha çok koruyup kollasalar, Peygamberimiz(sav)’in “komşusu açken tok olan bizden değildir” sözünü güzel bir ahlâk kuralı olarak yaşamlarına uygulasalar bambaşka bir ortam olur.

Yıllardır inkârcı felsefeler toplumda bencillik ruhunu, egoizmi yerleştirdiler. Egoizm çok rahatsız edici, korkunç bir özelliktir. Bencil insan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığındadır. Bu karakterdeki kişilerin oluşturduğu toplumda hak, hukuk tanınmaz; sevgi, şefkat, merhamet ve saygı gibi duygular gereksiz görülür.

Şefkat ve merhametin kaynağı Allah sevgisidir. En yakınlarından başlayarak insana sevgiyi, şefkati, hoşgörü ve merhameti öğreten Kur’an’dır.

Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Nisa Suresi, 36)

Nefsime İnat!

4 Eki 2012 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

Nefsime İnat!

İnfak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan harcama ve yine nefse zor gelen önemli bir ibadet. İsrafa ve gösterişe kaçmaksızın kişisel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra elde kalanın bağışlanması. Yalnızca O’nun rızası amaçlanarak, sevilen şeylerden vermek, insanı manevi kirlerinden arındırır.

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Sahip olduklarımız da gerçekte Allah’a aittir, O’nun verdiği emanetlerdir. Bu gerçek ortadayken vermemek ise Rabb’imin emanetine ihanet olur.

İnfak, maddi manevi her şeyi paylaşmaktır. Bağışlanabilen her şey infaktır. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeyleri vermek ise Allah Katında beğenilmeyen bir davranıştır. "Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." (Bakara Suresi, 267) buyurur Allah. Yalnızca infak etmiş olmak amacıyla yapılıyorsa, infakın hiçbir kazancı olmaz.

Ki tam aksine Allah, "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (Ali İmran Suresi, 92) ifadesi ile nefsimize zor gelse de sevdiğimiz şeyleri infak etmemizi emreder. İnfak bu sebeple de iman sahipleri için Allah Katında gerçekten bir yakınlaşma ve O’nun rahmetini kazanmanın yoludur.

Ancak insan nefsi bazı kötü ahlak özelliklerine yatkın yaratılmış. Bunlardan biri de bencillik. Nefsini terbiye etmediği takdirde, bencillik insanın tüm hayatına hakim olabilir. Bencil kişi, herkesten fazla kendini hatta sadece kendini, rahatını ve çıkarlarını düşünür. En iyiyi, en güzeli, en mükemmeli kendisi için ister. Herkesten anlayış ve fedakârlık bekler. Yaşadığı bir zorlukta yakınlarının, kendisi için her türlü sıkıntıyı göze almalarını, her şeye rağmen kendisine destek olmalarını bekler. Yalnızca kendisine gelecek bir zararı fark ettiğinde, değer verdiği şeyleri gözden çıkarır. Bu kuşkusuz nefsanî bir zayıflıktır.

Malı yığıp biriktirmek ve ihtiyacı olanlara vermemek, dünyevi çıkarları ahiretten önde tutmaktır. Böyle davranan insan gelecek endişesi taşıyor ve Allah’a güvenip dayanmıyor demektir. İnsana yoksul kalma korkusu telkin eder şeytan, ancak aslında onun adımlarını takip etmek insanı kayba götürür.

Yalnız maddi değil, manevi olan şeyleri de infak edebiliriz. Bollukta da darlıkta da sevgi ve şefkat göstermek, merhamet etmek, bağışlamak, Müslümanın kalbine sevinç koymak infaktır. Müslümanlara neşe ve şevk sunmalı, gönül açıcı güzel sözler söylemeli. Vesvese ve kuruntu verecek, tedirgin edecek sözlerden kaçınmalı.

Samimi bir kalple sunulan nimetlere şükrettiğimizde, Allah vaadini yerine getirir, bahşettiği nimet ve güzellikleri artırır. Bize düşen, güzel bir ahlâk göstererek yolda kalmışla, yetimle ve ihtiyaç içindekilerle nimetlerimizi paylaşmaktır. Yığmak için değil, vermek için istemektir.

"Fakirleri seviniz ve onlara yakın olunuz. Siz onları severseniz, Allah da sizi sever. Siz onlara yakın olursanız, Allah da size yakın olur. Siz onları giydirirseniz, Allah da sizi giydirir. Siz onları yedirirseniz, Allah da sizi yedirir. Siz cömert olunuz ki, Allah Tealâ da size karşı cömert olsun." (Ramuz El Hadis, 1. Cilt)

Kazanmamız gereken ahlâk Medine’deki Ensar’ın üstün ahlâkıdır. Onlar, hicret edenleri severler ve kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. Haşr Suresi’ndeki bu ayette Ensar övülür ve söz edilen “başkasını kendi nefsine tercih etme” ahlâk özelliğine “îsâr” denir.

Peygamber(asm) döneminde hicretin ilk yılında açlıktan bayılmak üzere olan yoksul bir adam Resûlullah(asm)’ın huzuruna gelir. Efendimiz(asm) ashabına, “bu adamı misafir edip doyuracak kim var?” diye sorar. Ensar’dan bir zat ayağa kalkar, “Ben varım ey Allah Resulü” der ve adamı alıp evine götürür.

Ancak evde karısının küçük çocukları için ayırdığı yemekten başka yiyecek yoktur. Eşi, çocuğu yemekten önce uyutur ve onun yemeğini misafirlerine sunarlar.
Bizler Ensar’ın bu üstün ahlâkını ne kadar yaşayabiliyoruz, tevilde bulunmadan kendimizi gözden geçirmeli değil miyiz?..

Allahım! Senin istediğin şey için canımın istediğini terk ediyorum! Sen ne ile hoşnut olursan ben de onunla hoşnut olurum, nefsime inat!

Allah Korkusunun Eksikliği

Allah korkusu, iman eden insanların kalplerinde sürekli taşıdıkları bir duygudur. Allah Kuran’da, Kendisinden korkup-sakınmalarını tüm inananlara emretmiştir;

"Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi ) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide Suresi,35)

Allah korkusu dünyevi korkulardan farklıdır. Kuran’da Allah korkusu, ’haşyet’ kelimesiyle ifade edilir. Bu kelime, ‘içi titreyerek saygı duyma’ anlamındadır. Allah’ın dünyada yarattığı imtihan ortamında, bu korku inanan insanın en önemli desteğidir. Çünkü Allah korkusu, müminin her an şuurlu, şeytana ve kendi nefsinin istek ve tutkularına karşı teyakkuzda olmasını sağlar. Bu, diğer korkulara benzemeyen, insana acizliğini ve kulluğunu hatırlatan bir korkudur. Dünyevi korkular insanı telaşa sürükler, şuursuzlaştırır, doğru karar almasını engeller. Oysa Allah korkusu, Allah’ın dilemesiyle müminlere ’doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış’ verir. İman eden insanlar, her konuda olduğu gibi, Allah’ın Kendisinden korkulması konusundaki emrini de yerine getirmeye çalışırlar.

Mümin, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten korkar. Bu korku, onun kaybetmekten korktuğu şeylere karşı umutvar olmasını sağlar.

"..O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin.Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56)

İnsan, Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötülüklerden Allah korkusu sayesinde sakınır. Örneğin bir ayette, "Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (Maide Suresi, 87) buyrulmaktadır. Allah korkusu olan insan, Allah’ın sınırları içinde yaşar ve haddi aşmaktan şiddetle kaçınarak Rabbimiz’in sevgisini kazanacağını umduğu bir hareket yapmış olur. İşte bu nedenle, Allah korkusu ve Allah sevgisi birbirinden ayrılmaz.

Allah, iman edip Kendisi’nden korkup sakınmalarına karşılık insanlara Katından özel bir anlayış verir. İmanın kazandırdığı bu çok önemli ayrıcalık olan akıl, Allah’ın insanlar için belirlediği ve uyulduğunda en mükemmel sonuçlara ulaştıran bir özelliktir. Yüce Allah bir Kuran ayetinde; "Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29) buyurmaktadır. Ve ancak akıllı bir insan, karşılaştığı olaylarda pek çok insanın göremediği detayları görebilir, olaylardan en doğru sonuçları çıkarabilir. Akılsızlık ise, insanın dünya hayatını çeşitli zorluk ve sıkıntılarla yaşamasına neden olur.

Mağfireti, bağışlaması çok olan Rabbimiz Kuran’da, Kendisinden korkup sakınanlara; işlerinde kolaylık vereceğini, çıkış yolu göstereceğini, kötülüklerini örtüp ecirlerini arttıracağını, rahmetinden iki kat vereceğini ve ibadetlerini kabul edeceğini bildirmiştir. Ve Allah Katında en üstün olan kişi, Allah’ın gücünü takdir eden, O’nun sınırlarını koruyan, salih amellerde bulunan ve samimi olan kuludur. Hucurat Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır;

"..Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca (Allah korkusunda) en ileride olanınızdır.Şüphesiz Allah, bilendir,haber alandır." (Hucurat Suresi,13)

İman etmeyen insanlar, Allah’ı gereği gibi takdir edememeleri, yaptıkları hatalarının karşılığını o an görmemeleri, cehennemde bir süre kalıp sonra bağışlanacaklarını zannetmeleri, kendilerini cennete layık görmeleri, Allah sevgisinin yeterli olduğunu, azap göreceklerin yalnızca çok azgın kişiler olacağını ve "Allah nasılsa affeder" diye düşünmeleri nedeniyle Allah korkusunu içlerinde taşımazlar. Bu yanlış düşünceler nedeniyle şuursuz, gururlu ve kibirli, kendini yeterli gören bir ahlak yapısına sahiptirler. Allah korkuları olmadığı için, şeytan ve nefislerinin kötülüklerinden sakınamazlar.

Ayrıca bu insanların dünyevi korku ve endişeleri nedeniyle yaşamları tam bir karmaşadır. Binlerce farklı korkuları vardır. Bu kadar çok sayıda korkuyla yaşayıp, sadece Allah’tan korkmazlar. Yaptıkları bir hata nedeniyle patronundan, eşinden, ailesinden korkan bu insanlar, hesap günü uğrayacakları o korkunç ’sarsıntı’dan korkmazlar. Oysa Allah’ın gücü, makamı ve azabı karşısında duyacakları korku, Allah’ın izniyle hem imanlarına, hem de dünya ve ahiret mutluluğuna neden olabilecektir.

Asıl Yetimler

4 Eki 2012 In: İmani Konular

Asıl Yetimler

“Asıl yetimler anadan babadan değil ilim ve ahlaktan yoksun olanlardır.” Hz. Ali (ra)

Aile; saygı, sevgi üzerine kurulan ve yerine bir başka şey konamayan en küçük en temel birim. Öyle önemli ki değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan bir toplum, hızla manevi ve ahlakî dejenerasyona doğru yol alır.

Din ahlâkının gerçek anlamda yaşandığı evlerde, Allah’ın buyruğu gereği anne babaya "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

Yazık ki itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan yaşanıyor.

Aile bireylerinin birbirine saygı duyması ve değer vermesi etkileyicidir. Allah sevgisinin bulunmadığı evlerde saygı, sevgi ve karşılıklı değer verme yoktur. İnanan insan eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, eşi onun için çok özeldir, gözünde çok büyüktür, kutsaldır, tertemizdir. Eşi emanetidir; onu korur, kollar ve en iyi şartlarda yaşatmaya çalışır. Müminler Allah’ın verdiği o derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.
Allah sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, adeta ahiretten önce dünyada cehenneme benzeyen bir ortamdır. Sürekli yalan söyleyen, birbirine oyun oynayan, taktik geliştiren insanların mutlu olması imkânsızdır.
İnsanın evinde aradığı şey samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Güven de Allah korkusu ve Allah sevgisi ile olur. İnsan, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlı ve tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.

İnanan insanların şiddetli bir muhabbet ve derin bir tutkuyla örülü hayatları vardır. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen eşlerin yaşadığının adı tutku değildir. İman etmeyen kişi Allah aşkından kaynaklanan gerçek aşkı, hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu Allah mümin için yaratır. Bu duygu Allah’a duyulan derin aşktan meydana gelen bir nimettir.

Sevgi, saygı, dayanışma, fedakârlık, karşılıklı sabır ve sadakat gibi duyguları olmayan ya da bu duyguları körelen insanların evlerinin temelleri çürüktür. Tıpkı örümceğin evi gibi. O da yuvasını dostluk ve sevgi üzerine kurmaz; bu sebeple en dayanıksız ev onunkidir. Evler saf sevgi üzerine kurulmalı ki sağlam temeller üzerinde güçlü kalabilsin.

Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan kuşkusuz Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlâkı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlâk özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.

Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir.

Allah’tan uzak yaşayan, kalbinde Allah sevgisi ve korkusu taşımayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemezler. Onlar zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh’un Kur’an’daki duası, duamız olsun o halde:

Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir’den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü’min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını artırma." (Nuh Suresi, 26-28)

Haset Kaderi Tenkid, Rahmete İtirazdır

"İmanla haset kalpte bir arada olmaz" buyurur Peygamber(asm). Kalpte gizlenen çekememezlik olan haset, insanı hem dünyada hem ahirette hüsrâna uğratan duygu.


Haset İblis’le başlar; Hz. Adem(as)’a karşı hissettiği bu duygu onu isyana sürükler. Kabil ile devam eden haset, insanlık tarihi boyunca yaşanan en çirkin duygulardan biridir.


İnsanı yaratan, sahip olduğu tüm özellikleri veren, ona nimetler lütfeden Allah rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese –dünya hayatındaki imtihan gereği takdir ettiği-nasibini verir. Kimimiz varlıkla, kimimiz yoklukla sınanır, kimimiz alan, kimimiz veren el oluruz. Eksikliklerimiz ya da üstün kılındığımız özellikler, imtihan ortamının birer parçasıdır. Sahip olduklarımızın da yitirdiklerimizin de imtihanın bir sırrı olduğunun şuurunda Allah’tan isteriz; elimizdekilerle şımarmaz, olmayanlar sebebiyle yerinmeyiz. Bu imtihanla, Allah’a yönelip şükredenlerden mi, yoksa Kur’an ahlâkından uzaklaşıp nankörlük edenlerden mi olacağımız ortaya çıkar.


Sorar Rabbimiz; “Yoksa onlar, Allah’ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?.. (Nisa Suresi, 54). Başkalarının sahip olduklarına haset etmek Allah’ın iradesine de karşı çıkmak, O’nun yarattığı kaderi beğenmemek anlamında ve dolayısıyla insanı şirke sürükleyen bir duygu. Ve biliriz ki şirk Rabbimizin affetmeyeceği günah.


İnsan nefsi haset etmeye yatkındır. Hasetten kurtulmak ise nefisle cihaddır. Peygamber(asm), haset duyunca gereğiyle amel etme tavsiyesinde bulunur. O halde bu nefsanî duygunun peşine düşmemek hasetten kurtuluştur.

Bediüzzaman Mektubat’da haset edilen güzellik, kuvvet, makam ve servet gibi özelliklerin geçici olduğu konusunda şöyle uyarır bizi:

"Hasid adam hased ettiği şeylerin âkibetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattır. Faidesi az, zahmeti çoktur. Eğer, uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olmaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyâkârdır; ahiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahud mahsudu (hased ettiği kimseyi) riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder. Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiye’ye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor, âdeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır."


Haset, rahmetten mahrum ruhu yakar, kavurur adeta eritir. Kalbi arınmaktan alıkoyar, saflığını karartır ve köreltir. Kur’an ahlâkının getirdiği huzuru yaşamak varken, farkında olmadan bu cahiliye ahlakının sıkıntısını yaşayan kimseler, Allah’ın verdiği nimetlerle yetinmeyi ve şükretmeyi akledemedikleri için mutsuz yaşar, azap çekerler. Hep yukarıda olmayı arzu eder, çıkarken birilerinin omuzlarına basar, bazı şeyleri kırar döker ancak düşerken tutunacak dal bulamazlar.


İçten içe yaşanan bu azaptan kurtulabilmek için tüm güzelliklerin, malın, mülkün her şeyin gerçek sahibinin Rabbimiz olduğunu, Allah’ın tüm bunları insanlara farklı şekillerde vererek onları imtihan ettiğini bilmek yetecektir. Böylece her güzellik, insan için haz alınacak birer nimete dönüşür.

"Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah’tan O’nun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir." (Nisa Suresi, 32)


Haset duygusunu yoğun yaşayan kişi, Allah’ın ilhamı olan vicdanının değil, şeytanın sözcüsü olan nefsinin yönlendirdiği yola doğru sürüklenir. "Var gücüyle kötülüğü emreden" nefsinin insanı sürüklediği yer ise bataklıktır. Kabil’in, kardeşi Habil’i kıskançlık sebebiyle öldürmesi, Hz. Yusuf(as)’ın kardeşlerinin, babalarının ona olan sevgisini kıskanarak öldürmek amacıyla onu bir kuyunun dibine bırakmaları, duygusal bir özellik olan hasedin, ne büyük boyutlarda tehlikeli davranışlara sebep olabileceğine Kur’an’dan önemli örneklerdir.


Dünya hayatının geçici bir imtihan mekânı olduğunun bilincinde olan insan, dünyanın geçici süslerine karşı kıskançlığa kapılmaz. Kayba uğradığında, zahiren kötü görüntülerle yüzleşme zamanında sabırlı ve tevekküllü davranan mümin, imanını ispatlar ve imanından kaynaklanan güzel davranışlarına kendisi de şahit olur.


Rekabet, hırs, kıskançlık ve haset gibi duygulara kapılmak kaderi, tevekkülü, dünya hayatının anlamını kavrayamamaktır. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilen kişi, insanlara ve hatta kendisine benlik vermekten çekinir, şeytanî bir özellik olan haset konusunda gaflete düşmekten korkar. Rabbimizin hoşnut olacağını umut ettiği hayatı yaşamak için, insan öncelikle nefsini arındırmalı. Allah’tan uzaklaştıran engellerden, kinden, nefretten, hasetten kalbini temizlemeli. Gerçek anlamda temiz kalp, selim kalp de budur...


"Ancak Allah’a selim bir kalp ile gelenler başka." (Şuara Suresi, 89)

Kalbin Fethi

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, İmani Konular, Yaşam

Kalbin Fethi

Allah, samimi olan, gönülden imanı dileyen ve Kendisi’ne yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve sevgisini yerleştirir. Daha önce Kendisi’ne inanmayan, gaflet perdeleri sebebiyle gerçeklerden habersiz olan insanın kalbini çevirerek samimi bir duruma döndürebilir. Allah’ın varlığının ve eşsiz yaratmasının delillerinin, Katından rahmetiyle sunduğu güzelliklerin, korumasının, merhametinin farkında bile olmayan insan, bunların bilincine varır. Rabb’ine uzak ve dine dair olumsuz düşünceler içinde iken olumlu düşünmeye başlar. Âdeta uykudan uyanmış gibi, Rabbini anmaya, şükretmeye başlar.

Çünkü, “Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.” (Hucurat Suresi, 7) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah, kulunun kalbine imanı sindirmiş, onu inkâr ve isyandan çevirmiştir. Allah o kalbi fethetmiştir.

Feth; açmak, açılmak, kalp gözünün açılmasıdır. Karanlık kuyulara Allah’ın lütfuyla ışığın inişi, aydınlıklara çıkıştır fetih. Rabbimiz Fetih Sûresi’nde şöyle buyuruyor:

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla; "Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ’üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. Mü’minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, ’güven duygusu ve huzur’ indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.(Bütün bunlar,) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah Katında ’büyük kurtuluş ve mutluluk’tur." (Fetih Suresi, 1, 2, 3, 4, 5)

Bediüzzaman konuyu şöyle açıklıyor: "İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre; “Cenâb-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra (iradesini kullandıktan sonra) ilka ettiği(verdiği, attığı) bir nurdur” denilmiştir. Öyleyse, iman, Şems-i Ezeliden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinatla bir ünsiyet(dostluk), bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder(tanışıklık kazanır). Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i mâneviye husule gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle(genişlikle) geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir." (İşâratül-İ’caz)

İman nurdur, ışıktır. Allah bu nuru ve ışığı dilediği kulunun kalbine akıtır. Cisimleri nasıl yansıttıkları ışıkla görüyorsak, kâinattaki iman hakikatlerini de imanın ışığıyla fark ederiz. Gözlerimizle eşyaya bakar, görür, iman gözüyle göklerin, yerin, arasındakilerin; canlı-cansız her şeyin Yaratıcısını kavrarız.

İmam Gazali şöyle söylüyor; "Kalbin lezzeti herşeyin hakikatını bilmektir, bu da Marifetullahtır. Marifetullah yolunda ne kadar ilerlerse o nisbette lezzet alır." (www.hakikat.com/nur/tsvf/ tsvf16.html)

İnsanın bedenini ve ruhunu diri tutan imanıdır. Kalbi, kendisini Allah’tan uzak tutan engellerden arınmış ve yerine iman yerleşmiş insanın şuuru açık, kalbi temizdir… Ancak orada iman yoksa sevgi de yoktur. Kalpten sevginin alınması ise insanın insanlıktan çıkmasıdır, çok büyük azaptır.

Rabb’imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamalı, O’nun sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmeli, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemeli... Samimi olmalı, halis olmalı. Allah o zaman kendi derin sırlarını açar, Kendini sevdirir, hidayet nasip eder. İman, Allah’ın yaratacağı bir şeydir ve çok büyük bir konfordur: iman sahibi olan insan dünyanın en büyük konforunu yaşıyor demektir. Çünkü imanlı bir insan dünyanın en akıllı, en kaliteli, en derin düşünen ve en rahat yaşayan insanıdır. Sonsuz güç sahibi olan Allah’ın korumasında yaşamak ne büyük rahatlıktır…

İman nimetini elde etmek için samimi dua etmeli, Allah’tan hidayet dilemeli. Feraset, basiret verir, kalp gözümüzü derinlemesine açar Allah ve çok güçlü bir iman nasip eder. Bu fetih müjdesidir.

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Ey bütün hayır kapılarını açan, bütün mevcûdatın ayrı ayrı ve muntazam sûretlerini en güzel mertebede fetheden, her hayır, bereket, muvaffakiyet ve fetih O’nun en güzel mertebedeki tecelliyât-ı rahmetiyle vücuda gelen Hayru’l-Fâtihîn; fethet kalplerimizi!

O Yakın Ya Biz?

4 Eki 2012 In: Tefekkür, Yaşam

O Yakın Ya Biz?

İnanan insanlar, gördükleri tüm güzelliklerin ve tüm nimetlerin Allah’a ait olduğunu bilirler ve bu nedenle de kalplerinde Rabbimiz’e karşı derin bir saygı ve sevgi duyarlar. Tüm sevgilerini kendilerini yaratan, Kendi ruhundan üfleyen, yarattığı tüm nimetleri hizmetine veren, onları her an gözeten ve koruyan Allah’a yöneltirler. Tüm varlıklar ancak O’nun dilemesiyle hayat bulmuştur ve yine O’nun emriyle bir gün mutlaka yok olacaktır. Kuran’da, “Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki kalacaktır.” (Rahman Suresi, 27) ayetiyle haber verildiği üzere her şey yok olucudur, kalacak olan yalnızca Allah’tır.

Rabbimiz, "... O, ne güzel mevladır (sahip) ve ne güzel yardımcıdır" (Enfal Suresi, 40) ayetinde de bildirildiği gibi tek güzel dost ve yardımcıdır. Kuran’da Hz. İbrahim’in bir duası şöyledir:

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O’dur; Bana yediren ve içiren O’dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur; Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur; Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur; Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat." (Şuara Suresi, 78-83)

Ayetten anlaşılacağı üzere tüm evrenin tek hakimi Rabbimiz’dir. Varlığı yarattıklarının bütün ihtiyaçlarına yeten Allah insanlara en yakın olandır. ‘Karib’dir; güzel isimlerinden biri ‘yakın olan’dır.

Kalbinde Allah’a karşı derin bir saygı ve sevgi duyan samimi mümin, aynı zamanda içini titreten bir korku da hisseder. İşte insanın imanının artmasına, üstün bir ahlaka sahip olabilmesine ve daha da önemlisi Allah’a olan yakınlığının artmasına, duyduğu bu içli korku vesile olacaktır.

İnsanın Allah’a yakınlaşmasının önündeki en önemli engel, şeytanın sözcüsü olan ve ömrü boyunca kişiye kötülüğü emreden nefsinin fücurudur. Kuran’da verilen bilgiye göre nefsini örtüp saran yıkıma uğrar, onu arındırıp temizleyen ise Allah’a yakınlaşır:

"Nefse ve ona ’bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)

Hasta bir hayvanı düşünelim. İnsan onu yedirir beslerse sağlığına kavuşturur, beslemezse öldürür. İnsanın nefsi de örnekteki gibidir. Sürekli insandan yer, insandan çalar. Bundan kurtulmanın tek yolu vardır; Allah’a sığınmak ve O’na yakın olmak.

Allah insana hep nefsi arındırmanın yollarını gösterir. İnsan Allah’ı anarken, nefsini ve tutkularını düşünmez. Kendisini nefse yaklaştıracak her şeyden ve onun tutkularından uzak durduğunda, sevdiği şeylerden verdiğinde, nefsi zaten çıplak kalacak ve donacaktır.
İnsanın nefsiyle mücadelesindeki önemli dayanaklarından biri, Rabbimiz’e duyduğu saygısı ve korkusudur. Bu korku, onu, nefsinin bencil tutkularına esir olmaktan ve Allah Katında beğenilmeyen davranışlar sergilemekten koruyacaktır. Bu nedenle samimi insanın çabası, Allah korkusunu artırmaya yöneliktir.

Rabbimiz’in eşsiz tasarımlarla yarattığı canlı-cansız her şey üzerinde derin düşünen, hepsinin en küçük detayındaki benzersiz sanatı ve görebilen ve Allah’ın kudretini kavrayabilen samimi müminler, duydukları korkuyu ve sevgiyi arttırarak O’na daha da yakınlaşmayı umarlar.

Derin bir imana sahip olmayan kimselerin ise, Allah sevgilerinde de bir zayıflık vardır. Bu kimseler, kendilerine can verenin, gözetip kollayanın, sayısız nimet sunan varlığın Allah olduğunu bilirler. Ancak yaşamları boyunca bu gerçeği göz ardı eder ve Rabbimiz’den uzak yaşarlar.

Bir Kur’an ayetinde, “…yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler, Allah’a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar. Kim O’na ibadet etmeye ’karşı çekimser’ davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır. (Nisa Suresi, 172) ifadesiyle Allah’ın yakınındaki meleklerin O’na kul olmaktan çekinmedikleri ve emredileni itaatle yerine getirdikleri haber verilir. Samimi inanan insan da imanını ve aklını geliştirir, Allah’a yakın olmak için çaba harcarsa –Allah’ın dilemesiyle- meleklerin üstün özelliklerine sahip olabilir. Vefa, sadakat, sabır, şefkat, merhamet ve güç gibi birçok özelliği kazanarak, melekler gibi itaatli ve Rabbimiz’e teslim olmuş bir kul haline gelebilir.

Dünya hayatında hiçbir şey, Allah’ın rahmetini ve hoşnutluğunu kazanmaktan daha önemli değildir. Unutmayalım; kıyamet saati ve diriliş yaklaşarak gelmektedir:

"Gerçek şu ki, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir." (Hac Suresi, 7)

Şeytanın 'Din'i Olur mu?

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri, Toplum

Şeytanın 'Din'i Olur mu?

İsyanı sebebiyle cennetten kovulan şeytan, o günden başlayarak "…(İnsanların) dirilecekleri güne kadar…” (A’raf Suresi, 14), çeşitli telkin ve taktiklerle insanlara sinsice sokulur, onları kötülüğe çağırır ve şaşırtıp saptırmak için uğraşır.

Şeytan insanlara her yönden yanaşabilir. "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. (İsra Suresi, 64) ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın hem atlılarıyla, hem yayalarıyla geniş bir çalışması vardır.

Şeytan, insanlara, her an doğruyu gösteren vicdanlarının sesini değil, onlara kendi ahlâkını yaşamayı telkin edecek nefislerini dinlemeleri telkininde bulunur. İyi olanı kötü, kötü olanı iyi gösterir, sinsice yöntemler kullanır ve insanları da sinsiliğe yönlendirir. Kötülükleri gizlice yaşamayı öğretir. İnsanları Allah’ın adıyla kandırmaya çalışır.

İnsanın apaçık düşmanı olan şeytan, kıyamet gününe kadar tüm gücüyle insanları kötülüğe sürüklemeye yemin etmiştir. İnsanları kendi yoluna çekebilmek için çeşitli taktikler ve sinsi yöntemler geliştiren şeytan, amacına ulaşabilmesi için kendisine yardımcı olan, insanlar ve cinlerden oluşmuş itaatli bir orduya sahiptir. Şeytanın kurduğu bu sistem, adeta batıla dayalı bir din gibidir. Tarihin başlangıcından itibaren yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan tüm insanlara aynı telkinleri veren şeytan, bıkmadan usanmadan sinsi plan ve yöntemler kullanarak, onlara kendi batıl dinini tebliğ eder.

En önemli özelliklerinden biri olan sinsilik, şeytanın amansız mücadelesinde kullandığı en geçerli yöntemlerdendir. İnsanlara tarihin başlangıcından beri ne denli büyük bir kin ve düşmanlık beslediğini, onları sonsuz cehennem azabına sürüklemek için kandırmaya çalıştığını ve hatta yalan söylediğini anlatacak olursa, kendisine karşı dikkatli olunacağını bilir. O nedenle, tuzağına kolayca düşebilmeleri için, insanları sinsilikle, yalan ve hileli yöntemlerle kandırmaya çalışır. İnsanlara açık açık ’gelin bana uyun’ ya da ’kendinize, etrafınızdaki insanlara zarar verin, kötülük yapın’ gibi telkinlerde bulunmaz. Şeytan zeki ve kurnazdır; tüm kötülükleri iyilik, güzellik, doğruluk gibi değerlerle süsleyerek insanlara sunar.

Kur’an’da şeytanın insanlara açıkça değil, sinsice yaklaşacağı, “Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."(Araf Suresi,16-17) ifadeleriyle haber verilir.

Şeytan insanları her an gözetler. En zayıf anlarını bulduğu an yakalar, tuzağa düşürmeye çalışır. Onların da kendisi gibi kötülüğü benimsemelerini ve batıl dininin mensuplarının sayısını artırmak ister. Dünya hayatının geçici metaını süsler, çekici hale getirir, ahiret için çalışmanın çok zor ve sıkıntılı olduğu yönünde telkinler verir. Allah’ın emirlerini onlara zor, içinden çıkılmaz ve karmaşık göstermeye çalışır. İnsanlara beklemedikleri anlarda, beklemedikleri yönlerden pusu kurarak telkinlerini verir.

Şeytan, fısıldadığı kötü düşünceleri etkili kılmak için kişinin vicdanının devreden çıkması gerektiğinin bilincindedir. Bu nedenle gerçek kimliğini saklar ve verdiği telkinleri insanlara vicdanlarının sesiymiş gibi göstermeye çalışır. Bunun için kullandığı yöntem ise, ‘Allah’ın adını kullanarak yaklaşmak’tır. Organize ordusuyla birlikte insanları gözleyen şeytan, onların zayıf noktalarını, nelerin akıllarını karıştıracağını göz önünde bulundurarak çalışır. Vicdanen duyarlılık gösterilecek konuları, dini değerleri kullanarak insanları kandırır. Yaptırmak istediği kötü bir davranışı, onlara meşru ve normal göstererek, tam aksi bir ahlaka yöneltmeye çalışır.

İnsanları, ibadetlerinin yeterli olduğuna, güzel ahlaklı olduklarına, ellerinden gelenin en fazlasının bu olduğuna, güçlerinin bu kadarına yeteceğine inandırmaya çalışır. Kalplerinin temiz olmasının yeterli olacağını düşündürerek, onları samimiyetten uzaklaştırmak ister. Diğer insanlarla kıyaslandığında çok üstün bir ahlaka sahip olduklarını düşündürerek onları gevşekliğe sürüklemeye gayret eder. Böylece insanların kendilerini beğenip müstağni görmelerini ve azgınlaşmalarına sebep olur. Yüce Allah, Kur’an’da insanları “Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır.” (Fatır Suresi, 5-6) ayetiyle bu konuda uyarır.

Bunların yanı sıra şeytan, Allah’ın bağışlayıcılığını öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik eder. Allah sonsuz merhametiyle Kendisi’nden bağışlanma dileyen kullarının günahlarını affedebilir. Ancak "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemek samimiyetsizliktir. Böyle bir ahlakı yaşamaya devam eden kişi, daha pek çok kötülüğün içine sürüklenir. Kuran’da "yakında bağışlanacağız" diyerek bilerek günah işleyen kişilerden şu şekilde söz edilir:

Onların ardından yerlerine Kitaba mirasçı olan birtakım ’kötü kimseler’ geçti. (Bunlar) şu değersiz olan (dünya)nın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah’a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin kitap sözü alınmamış mıydı Oysa içinde olanı okudular. (Allah’tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (A’raf Suresi, 169)

Ancak içinde Allah korkusunu taşıyan insanlar şeytanın bu oyunlarına gelmez, telkinlerine kanmazlar. Çünkü Rabbimiz Kendisi’nden korkup sakınan kullarına, onları doğru yola ulaştıracak, doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir. Ve bu anlayış, “Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257) ayetiyle bildirildiği üzere samimi kulları şeytanın karanlık, batıl dininden aydınlıklara çıkaracaktır.

Samimi İnsan “Ağzıyla Söylediği Kalbinde Olandır”

İnsanın samimiyeti zorluk zamanlarında açığa çıkar. O zor zamanlarda yaptığı dine aykırı davranışlar, kendince ne kadar mazeret sayıp dökse de, kişinin samimiyetini şüpheli kılar. Kalbindekiyle söylediği birbirini tutmayan kişiler imana değil, küfre yakın olanlardır. Bu kişiler, Allah’ın “gizlinin gizlisini bilen” olduğunu unutur ve insanları aldattıklarını zannederler. Allah Kuran’da bu insanların içinde bulundukları ruh halini ve insanlara “şahdamarından daha yakın” olduğunu haber verir:

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)

İnanan insan ise, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşatmış olduğunun bilincindedir ve her durum ve şartta dinin ve müminlerin çıkarlarını gözeten davranışlarıyla samimiyetini kanıtlar. Allah Katında geçerli olanın, yalnızca O’nun rızasını hedefleyerek yaptığı salih amelleri olduğunu kavramıştır. Samimi mümin kötülüklerden arınmıştır; saflığı ve masumiyeti davranışlarına yansır:

Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92)

Gerçek samimiyet konusunda Kuran’da peygamberlerin hayatlarını anlatan kıssalarda pek çok örnek verilir. Bütün peygamberler, oldukça zorlu imtihan ortamlarında yaşamışlardır. Samimi davranışlarıyla Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olan Allah’ın elçileri, tüm müminlere de örnek olmuşlardır.

Hz. Musa’nın kardeşi Hz. Harun ile birlikte, Firavun’a giderek, halkına zulmeden bu zorba yöneticiye hak dini tebliğ etmesi, onun Allah’a duyduğu samimi teslimiyetin en önemli kanıtıdır. Hz. Musa’nın kendi yaşamını hiçe sayarak, sapkınca ilahlık iddisında bulunan Firavun’a gidip, "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir…" (Şuara Suresi, 28) sözleriyle onu dine davet etmesi, samimi iman konusunda en güzel örneklerden biridir.

Rabbimiz tüm insanlara "samimi kullarının kurtuluşa ereceği" müjdesini verir. Bu nedenle müminlere düşen, Allah’a bağlılığını ve samimiyetini artırmak olmalıdır.

Kişinin, Allah’ın herşeyi gören ve işiten olduğunu ve ahirette yapayalnız hesap vereceği gerçeğini unutması ve yalnızca insanların hoşnutluğunu hedefleyerek hareket etmesi samimiyetini zedeler. Tüm nimetleri, Allah bir rahmet olarak kendisine sunmaktadır ve sahip olduğu bu nimetleri de yine O’nun yolunda kullanmalıdır. Mümin zaman zaman gaflete kapılıp hata yapabilir. Ancak böyle bir gaflet anında Allah’a sığınmalı ve mutlaka Kuran’a uygun davranışlarda bulunmalıdır.

Samimi olan insan, Allah’ın koruması altındadır. Bu nedenle yaptığı hatalar onu küçük düşürmez. Toplumdaki küçük düşme, haksızlığa uğrama gibi kavramlar, şeytanın insanlara verdiği vesveselerdir. Mümin için önemli olan, insanların gözündeki değil, Allah Katındaki değeri ve yalnızca O’nun bağışlaması ve hoşnutluğudur. Mümin yaptığı her hatadan sonra Allah’a yönelir, bağışlanma diler ve tevbe eder. Çünkü, samimi mümin dünyada da, ahirette de ceza ve ödülün yalnızca Allah’tan olduğunu bilmektedir. Hatasını farkettiği an telafi edip, Allah’ı razı etmeye çalışması, kişinin samimiyetin kanıtıdır.

Bir insan bilgisiz olabilir, deneyimsiz hatta saf olabilir. Ancak kişinin Allah’a samimiyetle bağlı olması çok önemlidir. Allah, Kendisi’ne yönelmek isteyen kullarına mutlaka doğru yolu gösterecek, onları hidayete ulaştıracaktır. Rabbimiz insanlardan samimi olmalarını istemektedir; samimi olan kullarına bütün yollarını açacaktır. Allah Katında üstünlük özelliği olan ‘takva’ya sahip olmak için çaba gösterip, din ahlakını iyi yaşamaya çalışmak, Allah’ın hoşnutluğunu amaçlamak… Geçici olan bu dünyada en güzel şey işte budur.

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)

Öldükten Sonra Ne Oluyor? [Çocuklar İçin]

Merhaba sevgili arkadaşlar. Bugünkü yazım sizler için.

Çok sevdiğim bir Ali amcam var benim. Tatil boyunca, ablamla bana her gün bir saat hem Kuran öğretiyor hem de dini bilgiler veriyor. Hemen yanımızdaki evde oturuyor, yalnız yaşıyor. Çok bilgili, öyle büyük bir kitaplığı var ki görmenizi isterdim. Hem de o kitapların hepsini okumuş.

Geçen hafta bir gün dersimiz bittikten sonra ona sık sık aklıma takılan bir şeyi sordum. İnsanlar öldükten sonra ne oluyordu? Geçen kış dedem çok hastalanmıştı. Uzun bir süre hastanede yattıktan sonra iyileşememiş, kış sonu da vefat etmişti. Ben onu çok severdim ve ona öldükten sonra ne olmuştu? İşte bunu çok merak ediyordum.

Ali amca, “bu sorunun cevabını Allah’ın bizim için indirdiği kitabı yani Kur’an-ı Kerim veriyor. Kur’an’da, insanların öldükten sonra gittikleri yerin adının ahiret olduğu bildiriliyor” dedi.

Peki ahiretteki hayat bitince ne oluyordu? Ali Amca. “Ahiret hayatı bitmiyor, ahiret sonsuza kadar yaşayacağımız yer. Ve birbirinden tamamen farklı iki yerden oluşuyor. Adlarını bilirsin; Cennet ve Cehennem.”

“Cennet her istediğimiz bulabileceğimiz, dünyadaki en güzel yerden bile daha güzel olan bir yer. Allah Cennetini, sevdiği ve razı olduğu kulları için hazırlar. İyi, dürüst, şefkatli, güzel sözlü yani güzel ahlâklı olan ve Allah’ın emirlerini yapmaya çalışan insanlar için.”

“Cehennem’e ise Allah’a ve O’nun Kur’an’da bildirdiği emirlerine uymamış, karşı gelmiş ve kötülükler yapmış insanlar girer” diye sürdürdü sözlerini.

Sonra, Bediüzzaman’ın dünyayı bir tarlaya benzettiğini söyledi. Biz dünyada güzel şeyler yaparsak, ahirette de Allah bize en güzel karşılığı verirmiş. Yani iyi tohum ekersek, tarladan güzel ürün toplarmışız. Ama kötü işler yapan kişinin ürünü de kötü olurmuş.

“Peki Ali Amca, kötülüğü eğer bile bile değil de, yanlışlıkla yaparsak, o zaman ne olur?” diye sorunca, “o zaman Allah’tan bir daha yapmayacağımıza söz vererek bağışlanma dilememiz, tevbe etmemiz gerekir. Allah yanlışlıkla hata yapan kullarını tevbe ederlerse bağışlar” cevabını verdi. Ama bilerek hata yapanları da kararlı bir şekilde tevbe ederlerse bağışlarmış.

O gece bunları çok düşündüm. Dedem hem Allah’ın emirlerini yapar hem de insanlara çok iyi davranırdı. Madem ki Allah, iyileri Cennetle ödüllendirecek, onu da inşaAllah cennetine alır diye dua ediyorum.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors