Kelebeğin Kitabı

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Bilim, Tefekkür

Kelebeğin Kitabı

İnternette, kanatlarında harf ve rakamlar bulunan kelebek fotoğraflarını görmüş olmalısınız. Bu alfabeyi ortaya çıkarmak için ünlü fotoğraf ustası Kjell Sandved yıllarını verdiğini anlatıyor. Hayatı boyunca, gittiği her yerde gördüğü her kelebeğin fotoğrafını çeken Sandved, sonunda ilginç bir şey fark ediyor. Bazı türlerin kanatlarında harflerin bulunduğunu gözlemliyor. Müthiş bir azimle çalışıyor, hiç durmadan dünyanın en egzotik yerlerine gidip kelebeklerin peşine düşüyor.

Sonunda da başarıyor; ünlü fotoğrafçı, kelebek kanatlarındaki alfabeyi ortaya çıkarıyor. Yeryüzünde yaşayan binlerce kelebek türünden bazılarının kanatlarında harfler var. Bu yüzden hepsini bulmak büyük bir sabır ve azim gerektiriyor.

Her harf bir tek türe ait. Mesela A harfi sadece Uzak Doğu ülkesi olan Bhutan’da yaşayan bir kelebek türünün kanatlarında bulunuyor. Z harfi ise Güney Amerika ülkesi Peru’da yaşayan bir kelebek türünde. Araştırmalarının sonunda Sandved kelebeklere dair bir de kitap çıkarıyor.

Evet kelebekler ve bütün mevcudat Bediüzzaman’ın ifadesiyle Allah-u Teâlâ’nın birer ‘şirin kitabı’dır. Yaratılmış her canlıda Allah’ın güzel isim ve sıfatları yazılıdır. Allah’ın mucizevî bir tasarımla yarattığı kelebek kitabından birkaç sayfa okuyalım:

Allah kelebeği yoktan yaratır. Bu yönüyle Rabbimizin Hâlık (yoktan yaratan) ismi bu kitapta yazılıdır ve kendisini okutur.

Allah kelebeğe hayat verir. Bu yönüyle Rabbimizin Muhyi (hayat veren) ismi bu kitapta yazılıdır.

Allah kelebeğe rızık verir. Bu yönüyle Allah’ın Rezzak (rızık veren), Kerim (cömert olan) gibi isimleri bu kitapta yazılıdır.

Allah kelebeği muhteşem bir sanatla boyar ve süsler. Bu yönüyle Rabbimizin Mülevvin (boyayan) ve Müzeyyin (süsleyen) isimleri bu kitapta yazılıdır.

Allah kelebeğe bir suret verir. Kelebek kanatlarında renk veren pigment yerine fotonik yapılar bulunur. Bu yapı, kelebeklerin kanatlarına sadece parlak ve göz alıcı görünüm kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda küçük açı değişimlerinde farklılaşan yanardöner renkler meydana getirir. Bu ışık oyunu gerçek bir görsel şölendir. Bu yönüyle yüce Allah’ın Sani (Sanatçı) ve Musavvir (suret veren) ismi bu kitapta yazılıdır.

Allah kelebeği minik bir kurtçuktan, tırtıla ve nihayet kelebeğe; dört aşamada yaratır. Minik bir kurtçuğun muhteşem güzellikte bir kelebek haline gelmesi ile bu kitapta okuduğumuz, Rabbimizin Bâri (kusursuzca yaratan) ismidir.

Allah, kelebek haline gelme aşamasında henüz bir tırtıl halindeyken onun etrafında sert bir kabuk oluşturur. Krizalit ismi verilen bu kabuğun içinde tırtıl hareketsizdir ve hiç yemek yemez. Önceki evrede yediği yaprakların enerjisini kullanır. Krizalit içinde güvenle korunan kelebeğin kitabında Allah’ın Hafîz (Kendisine sığınanları koruyan) ismini okuruz.

Allah kelebeğe kamuflâj özelliği verir. Düşmanlarından korunmak için üzerinde bulunduğu dala, çiçeğe ya da yaprağa benzer bazı kelebekler. Kiminin kanatlarında ise düşmanlarını korkutan iri göz şeklinde desenler bulunur. Bu hikmetli yaratılış Rabbimizin, kelebek kitabındaki Hakîm (hikmetle iş yapan) ismini okutturur.

Allah, kelebeği kanatlar, gözler ve diğer organlarıyla, diğer kelebeklere benzer yaratır. Bu yönüyle Rabbimizin Vahid (Tek olan, Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan), Ehad (yarattığı her şeyde isimleri tecelli eden), Ferd (Zâtında ve sıfatlarında ortağı, eşi ve benzeri olmaktan münezzeh olan) isimleri, okuyabilenler için bu kitapta yazılıdır.

Allah, kimi kelebeğe birkaç gün, kimine bir mevsim ömür verir. O belirli ömrü bittiğinde kelebeğin kitabında okuduğumuz, Rabbimizin Mumit (öldüren) ismidir.

Her kelebek ve her canlı Allah’ın güzel isimlerini okutan şirin bir kitabıdır. Her bir kitapta, Rabbimizin manen "okumamız" için bize gönderdiği yüzlerce esma-i ilahî yazılıdır. Bu açıdan baktığımızda topraktan boy veren minik bir kır çiçeği dahi bir kitaptır. Onu okuyabilene, Yaratıcımızın mesajını getirmiştir.

Bu kitapları okuyabilen insan, Allah’ın bir örnek edinmeksizin yarattığı her güzellikten rûhen çok derin haz, heyecan ve şevk duyar. Çünkü hoşa giden her şey, Vedûd (iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık) olan Allah’ın kullarına olan sevgisinin yansımasıdır.

Allah Beni Seviyor mu? (Çocuklar ve Çocuk Kalanlar İçin:)

Dün gece yatağıma yattığımda önce duamı ettim sonra düşündüm. Ben Rabb’imi çok seviyorum ama acaba O beni seviyor mu? Ya beni sevmiyorsa? O zaman beni sevmesi için ne yapmam gerekir? Nasıl bir çocuk olursam beni çok sever? Allah’ım ne çok soru geldi hatırıma.

Sabah bu soruların cevabını almak için komşumuz Ömer Amca’ya gitmeye karar verdim. O bize yakın bir okulda Din Dersi öğretmeni.

Şimdi Ömer Amca’dayım. Sorumu sorunca önce gülümsedi ve dedi ki; "bazı arkadaşların film kahramanları ve ünlü şarkıcıları örnek alır onlardan etkilenir, değil mi?

"Evet" dedim, doğruydu." İşte aslında örnek almamız gereken insanlar onlar değil, Allah’ın elçileri ve peygamberlerdir. Özenmemiz gereken ahlak da onların güzel ahlakıdır. Bu ahlak, en güzel, en hayırlı, en iyi ahlaktır. Allah’ın sevgisini kazanabilmek için iyi bir insan olmamız gerekiyor" dedi.

Peki ben kötü bir çocuk muydum?

"Hayır yavrum, sen iyi bir çocuksun" dedi Ömer Amca. "Ama sadece canımız istediğinde değil her zaman iyilik yapmalıyız.

Ayrıca iyi insan yaptığı iyiliği bir karşılık beklemeden yapar. Yoksullara atacaklarımızı değil güzel şeyleri hatta sevdiğimiz şeyleri vermemizi ister Allah. Sinirlendiğimizde öfkemizi yenmemizi, bağışlayıcı ve sabırlı olmamızı."

"Bak Peygamberimiz (aleyhissalatu vesselam) nasıl buyuruyor: "Eğer Allah’ın sizi sevip sevmediğini düşünüyorsanız sizi ne ile meşgul ettiğine bakın."

"O zaman" dedim, "neler yaptığıma mı dikkat etmeliyim?"

Ömer Amca cevap verdi; "Evet bir yararı olmayan boş işlerle uğraşmamalı. Yaptığımız şeyi acaba böyle davranırsak Allah beğenir mi? diye düşünerek yapmalı. İşte o zaman Allah bizi sever."

Bediüzzaman Nasîbi Olan Herkesindir

4 Eki 2012 In: Bediüzzaman

Bediüzzaman Nasîbi Olan Herkesindir

Bediüzzaman Sâid Nursî; ömrünü insanları Allah’a îmâna ve Kur’ân’a davet ederek geçiren büyük bir müceddid ve âlim. Bu yolda çok fazla eziyet görüyor, ancak hayatından hep râzı oluyor ve yaşadığı her zorluğu tevekkül ve sabırla karşılıyor. Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur, Bediüzzaman’ın Allah’a olan derin imanının ve bağlılığının delili. O değerli insanın hikmetli açıklamaları, tefekkürleri, milyonlarca insana rehber olmuş ve olmaya devam ediyor.

Zamanında, bir haber onda büyük bir hamiyet duygusu uyandırıyor. İngiliz Meclisi Mebusan’ında Müstemlekat Nazırının, elindeki Kur’ân’ı göstererek söylediği, "Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız" cümleleri onu müthiş etkiliyor. "Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim." diyor ve harekete geçiyor.

Özellikle son yüzyılda dünya ahiret dengesini sağlamada zorlanan insanlığa, bilimsel verileri de ortaya koyarak dengeyi sağlamalarında yardımcı oluyor. Bilimleri, kâinat kitabının tefsiri, Allah’ın kudretinin mucizelerini ortaya koyma yolu olarak görüyor.

“Ben îmânın cereyanındayım, karşımda îmansızlık cereyanı var. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum...." diyor Bediüzzaman.

"Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm(bencil) bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum" diyor.

"Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına, bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, Tahliller)
Cennet sevdası ve cehennem korkusu ile hareket etmediğini ifade ediyor Bediüzzaman. Kâmil mü’minin hayat tarzı Allah’a îman ve itaattir, amacı yalnızca Allah rızasıdır çünkü. O, “eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter... Hâlık-ı Zülcelâlin hususî iltifatını îmâ eden en gizli bir işarete, yüz bin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür var ise o yolda sarf edilse yine ucuzdur” diyor, insanların teveccühünü, ilgisini, o teveccüh-ü rahmetin bir tecellîsi olarak görüyor.
Bediüzzaman’ın hizmeti imana hizmettir. Evrensel çağrısı hangi dinden ve düşünceden olursa olsun bütün insanlığadır. İnkâra karşı bütün dinlerin ortak hareket ederek mücadele vermeleri gerektiğine yöneliktir. İslam âlemi içerisindeki bütün mezhepleri kucaklıyor, kapsıyor, birleştiriyor Bediüzzaman. İttihad-ı İslam’ın, zamanın en büyük farz vazîfesi olduğu üzerinde ısrarla duruyor.

Şöyle söylüyor Üstad:

İhfa, havf (gizlenmek ve korkmak); riyadandır. Farzda riyâ yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittİhad-I İslâm’dır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit, merâkiz ve maâbid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuraniyi ihtizaza getirmekle (pek çok kola ayrılmış, her yeri kuşatmış olan merkezleri ve İslam’ın ibadet yerlerini birbirine bağlayan nurâni bir silsileyi manen harekete geçirmekle) onunla merbut olanları ikaz (onunla birbirine bağlanmış olanları uyarma) ve tarîk-ı terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir (bir yüksek bir medeniyet yoluna istekle ve vicdanın emriyle yöneltmektir). Bu ittihadın meşrebi muhabbettir (yolu sevgidir). husumet, cehalet ve zaruret nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız bu üç sıfata hücumdur (İttihad-ı İslam düşmanlığa, cehalete ve fakirliğe karşıdır.) Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zîrâ onları medenî biliriz. Ve İslâmiyet’i mahbup ve ulvî (sevgili ve yüce) göstermektir. (Hutbe-i Şamiye, s. 94)

Bediüzzaman, ittihad-ı İslam’ın gerçekleşmesiyle dünyanın huzur, güvenlik ve zenginliğe kavuşacağı ile müjdeliyor bizleri. "Dâvam, dâvam!" diyor. "Eğer milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur" diyor.

Hayatı boyunca insanlığı, inkârın kıskacında soluksuz kalmaktan, şeytanî/deccâlî bataklıkta boğulmaktan kurtarma çabası içinde oluyor. “Bir tek gayem vardır” diyor Bediüzzaman On Dördüncü Şuâ’da yer alan, bazı bakanlıklara verilen geniş bir dilekçesinde. “O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları îmana dâvet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur.”

O halde “Bediüzzaman kimin?” sorusunun mânâsızlığı açıktır.

Bediüzzaman, daha Birinci Söz’ün başında, "hakikati nefsimle birlikte dinle" davetine icabet eden herkesindir...

Nasîbi olan herkesin…

Allah'a Yakın Olma Çabası

4 Eki 2012 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

Allah'a Yakın Olma Çabası

Allah’a yakınlaşmak, insanın gün içinde yaptığı her işi O’nu düşünerek ve O’nun rızasının en çoğunu gözeterek yapması, Allah sevgisinin ve Allah korkusunun kısacası imanının artması anlamındadır. Samimi insan bu konuda sınır tanımaz. Rabbimiz kendisine verdiği sayısız nimete nasıl bir sınır koymuyorsa, o da Allah’a yakınlaşmada kendisine bir sınır koymaz. Kaldı ki ahirette alacağı karşılık da, O’na yakınlığı ölçüsünde olacaktır. Kişi içten ve samimi gayretiyle bu konuda çaba gösterir.

Çabalarının sonucunda Allah’a yakınlaşan bir insanın, Allah aşkı, bağlılığı ve coşkusu daha da artar, her adımını Allah’ın hoşnut olup olmayacağını düşünerek atar, Allah’tan daha fazla sakınır. Kişi Allah’a yakınlaştıkça bu sayılan özellikler de artmaya devam eder.

İnsan salih amelde bulunurken yaptığı işi yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yaptığını aklında tutmalı, buna içten niyet etmelidir. Böyle bir amel, salih ameldir ve kişinin Allah’a olan yakınlığını artırır. İnsanın imanı bu salih amelle güçlenir ve "...Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir..."(Fatır Suresi, 10) ayetiyle ifade edildiği gibi Allah’a varır.

Kur’an’da pek çok ayette inananlara yalnızca Allah’tan korkmaları gerektiği buyrulur. Korkup sakınanlar Rabbimizi sıfatlarıyla tanıyan ve O’nun kudretini gereğince takdir edebilenlerdir. Onlar Allah’ın rızasını ve sevgisini kaybetmekten korkar ve bu sebeple hayatları boyunca ciddi çaba içinde olurlar.

Müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan ve onları başarılı kılan Rabbimiz, insanları Kendisi’ne yakınlaşmak için yollar aramaya çağırır. Bu nedenle bir insanın hayatının en büyük hedefi Allah’ın bu çağrısına uyarak çaba göstermek ve insanlar arasında Allah’a en yakın kul olmaya çalışmaktır. Kuran’da geçen kıssalarda, peygamberler bu konuda müminlere örnek olarak gösterilirler. Çünkü bu kutlu insanlar Allah’a çok yakın, Allah’tan çok sakınan, korkan ve Allah’ı çok seven, üstün ahlaklı samimi insanlardır.

Bu örneklerden biri, "Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun Bizim Katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır." (Sad Suresi, 25) ayetiyle bildirilen, Hz. Davud’un Rabbimize olan yakınlığıdır. Her mümin samimiyetle Allah’tan korkup sakınarak, Kuran’ın hükümlerini titizlikle uygulayarak ve yaşamını Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurarak peygamberler gibi Allah’a yakın olmayı umabilir. Bu, çok uzun zaman alacak ve insanı zorlayacak bir konu değildir. İnsan samimi olarak niyet edip ve içten dua ettiğinde –Allah’ın dilemesiyle- Rabbine saniyeler içinde de yakınlaşabilir. Çünkü Yüce Allah insanlara şahdamarından da yakındır ve dualara icabet edendir.

Allah ile kurulan kesintisiz ve derin bağlantı insanın daha üstün ahlaki özellikler kazanmasına yol açar. Kişinin Allah’a olan saygı, sevgi ve teslimiyetini, imanını, şevkini, sabrını, tevekkülünü artırır. Artırdığı her özellik, onu Allah’ın hoşnutluğuna, rahmetine ve cennetine yaklaştırır ve bu inanan insana büyük bir haz verir.

Kuran’daki “hayırlarda yarışınız" buyruğu gereğince çaba içinde olmalı insan. Bu rahmani yarışta aşılan her vadi, kulu Rabbine daha da yaklaştırır;

Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah’ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır. (Tevbe Suresi, 121)

Uzaklarda değil Rabbimiz, içimizde. Bize bizden yakın. Bu yüzden yalnız O’na sığınmalı, yalnız O’na kulluk yapmalı ve yalnız O’ndan yardım dilemeli.

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

Kovulmuş Şeytandan Allah’a sığınırız

Rahman Rahim olan Allah’ın Adıyla

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 13)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 16)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 18)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 21)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 23)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 25)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 28)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 30)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 32)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 34)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 36)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 38)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 40)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 42)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 45)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 47)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 49)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 51)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 53)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 55)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 57)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 59)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 61)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 63)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 65)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 67)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 69)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 71)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 73)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 75)

Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (Rahman Suresi, 77)

İttihad-ı İslam Nedir?

Bu yazı, kurulmuş, kurulan, kurulacak olan tüm birlikleri doğal karşıladığı halde muhtemelen adında “İslam” bulunduğu için tedirgin olan, altında bir başka –art-niyet arayan kişilere ithaf edilmiştir.

Bugün İslam dünyasının çarpık akımlardan ve aşırılıklardan arındırılarak, Kur’an’a dayalı bir İslam anlayışı ile yeniden eğitilmesi, İmam Gazali’nin ifadesiyle “ihya edilmesi” gerekiyor. Tüm dünyada yaşanan kanın, acının ve gözyaşının dinmesi, sorunların çözülmesi için demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan bir birliğin, İslam Birliği’nin kurulması acildir.

Söz edilen birlik konusunda, bugüne kadar neredeyse hiç seslendirilmemiş hatta düşünülmesi garip karşılanmış fikirler ortaya atılıyor, Türk İslam dünyasında çeşitli yetkililer, İslam ülkelerinin birlik olması gerektiği konusunda daha önce kendilerinden duyulmamış açıklamalar yapıyorlar. İslam Birliği, İslam dünyasında diplomatik düzeyde yapılan toplantılarda temel konu olarak işleniyor ve birlik sesleri daha fazla dile getiriliyor.
Yüze yakın ülkeyle aramızdaki vize uygulamasının kaldırılmış olması, toplantı ve konferanslarda birlik ve beraberlik mesajları verilmesi İttihad-ı İslam’ın ütopya değil, beklenen bir oluşum olduğunun delili. Son dönemde İslam Birliği ve bu birliğin liderinin Türkiye olması gerektiği konusunda çarpıcı açıklamalar geliyor.

Avrupa Birliği Mümkün, İslam Birliği Marjinal mi?

İslam Birliği, Avrupa Birliği benzeri bir birliktir. Avrupa Birliği’nde, üye ülkelerin hepsi kendi ulusal egemenliklerini, yönetim sistemlerini korurlar. Birliğin değerleri ise ‘Avrupa kültürü’ üzerine inşa edilmiştir.

İslam Birliği de, ‘İslam kültürü’ temeli üzerine inşa edilen, üye ülkelerin bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını korudukları bir birliktir. Devletler yapısal olarak birleşmeyecektir kuşkusuz, ama ortak politika ve çıkarlar çerçevesinde bazı ortak organları olacaktır. Avrupa Birliği birlik ruhu yansıtmaz ancak İslam Birliği - Allah’ın dilemesiyle -akılcılık, samimiyet, sevgi ve coşku temeline oturacaktır.

Tarihte lideri olmayan bir topluluk yoktur. Kur’an’da kıssası anlatılan her kavmin bir lideri vardır; İslam Birliği’nin de bir lideri olacaktır. Bütün İslam ülkeleri, lider olarak Türkiye’yi işaret etmektedirler. Çünkü Türkiye hem Osmanlı’nın mirasçısıdır hem de dinin en güzel yaşandığı, marjinal ve fanatik görüşleri bulunmayan demokratik bir ülkedir. Türkiye’nin liderliği, ırk ya da diğer ülkelere hükmetme değil, koruma anlamındadır.

Kur’an’ın, “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. dağılıp ayrılmayın.” buyruğu gereğince ittihad yani birleşme zorunludur. Bediüzzaman, “İttihad-ı İslam bu zamanın en büyük farz vazifesidir ve âdet değil, ibadettir” diyerek, bu birleşmenin önemine dikkat çekmiştir. İslam dünyasında yıllardır yaşanan acı ve dökülen kan, bu parçalanmanın getirdiği sonuçlardan biridir. Kan ve gözyaşının durması ve insanların huzur içinde yaşamaları için ittihad-ı İslam’ın önemi açıktır. Her Müslüman bu süreçte çaba içinde olmalıdır.

Hayatımızın her anında olduğu gibi, ittihad-ı İslam’ı amaçlarken de Allah’ın ve Peygamberimiz(sav)’in gösterdiği yolu izlemeliyiz. Kendi mantığına, kendi yorumuna ve uygun gördüğü koşullara göre farklı yolları izlemek ve Allah’ın gösterdiği yoldan başka yola uymak kayba götürür. Allah’ın yardımı, yalnızca Kendisinin ve Resûlünün yolunda çaba gösterenler içindir.

Bediüzzaman, İslam Birliği’nin kurulmasını ve İslam ahlakının dünyaya hakim olmasını, İslam dünyasının büyük bir bayramı olarak tarif eder.

... İnşaAllah, alem-i İslamın (İslam aleminin) da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i islamiyenin (İslam cumhuriyetlerinin birleşmesinin) kudsi kanun-u esasiyelerinin (kutsal kanunlarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’an-ı Hakim, istikbale tam hakim olup beşeriyete (insanlığa) tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var. (Emirdağ Lahikası-ll, s. 76)

İttihad-ı İslam Allah’ın dilemesiyle zaten gerçekleşecektir. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı refah ve huzur dolu ortamıyla her insanın ulaşmak isteyeceği ve hayal ettiği bu güzel dönemle müjdelenmek, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şereftir. Ancak hepimiz buna ne kadar vesile olduğumuzu, gerçekleşmesi yönünde ne kadar çaba gösterdiğimizi ve içten ne kadar dua ettiğimizi samimi olarak, tevilde bulunmadan düşünelim. Sonra “sayıp döktüğümüz mazeretler” kabul edilmeyebilir…

Barış ve huzur ancak Allah’ın emrettiği gibi birlik olduğumuzda gerçekleşebilir. Ve son dönemde yaşanan olayları sosyal ve siyasi bir gelişme olarak değerlendirmeyerek, Allah’ın hayır ve hikmetle yarattığına inandığımızda… İslam coğrafyasındaki olaylar endişe verici gibi görünüyor da olsa yaşanan zulüm, kargaşa ve çekilen acılar, yaklaşan kutlu dönemin doğum sancılarıdır.

Ve Rabbim dilerse âlem-i İslâmın büyük bayramına yetişiriz...

Aldanma Günü

4 Eki 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Aldanma Günü

Tüm kainatın, içindeki canlılarla birlikte yok olacağı gün; o gün Kıyamet Günü. Kur’an’ın kimi ayetlerinde kavuşma, kiminde mü’mini kafirden, haklıyı haksızdan ayırma günü, kimi ayetlerde de hasret günü olarak geçen o büyük gün. Tegabun Suresi o günün kimileri için ise bir aldanma günü olduğunu şöyle haber veriyor:

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız. Rahman Rahim olan Allah’ın Adıyla;

Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur, hamd (övgü) de O’nundur. O, herşeye güç yetirendir. Sizi yaratan O’dur; buna rağmen sizden kiminiz kafirdir, kiminiz mü’min, Allah, yaptıklarınızı görendir. Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O’nadır. Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

Bundan önce inkar edenlerin haberi size gelmedi mi? İşte onlar, işlerinin vebalini taddılar. Onlara acı bir azap vardır. Bu, kendilerine apaçık belgelerle elçiler geldiği halde "bizi bir beşer mi hidayete ulaştıracak?" demeleri ve bu yüzden inkar edip saparak yüz çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağni olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah Ğani’dir, Hamid’dir.

İnkar edenler kesin olarak diriltilmeyeceklerini öne sürdüler. De ki: "Hayır, Rabbim adına andolsun, siz, muhakkak diriltileceksiniz; sonra mutlaka yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu da Allah’a göre oldukça kolaydır." "Şu halde Allah’a, O’nun Resûlü’ne ve indirdiğimiz nur (Kur’an)a iman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

Sizi toplanma günü için birarada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük ’mutluluk ve kurtuluş (fevz)’ budur.

İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar da içinde sürekli kalıcılar olmak üzere, ateşin halkıdırlar. Ne kötü bir dönüş yeridir O.

Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir.

Allah’a itaat edin ve Resûle de itaat edin. Şayet yüz çevirecek olursanız, artık elçimiz üzerine düşen (yalnızca) apaçık bir tebliğ (gerçeği en yalın biçimde size iletme)dir. Allah; O’ndan başka İlah yoktur. Öyleyse mü’minler (yalnızca) Allah’a tevekkül etsinler.

Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O’nun Katında olandır. Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.

Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim’dir (cezayı vermekte acele etmeyendir). Gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, Aziz (üstün ve güçlü), Hakim (hüküm ve hikmet sahibi)dir.

..........

İnsanın yaratılma amacı Allah’a kulluk ve ibadet etmek. Yalnızca bu sorumlulukların bilincinde yaşayan insan ölüm sonrası ahiret hayatı için güzel bir beklenti içinde olabilir. Ancak insanların çoğu ahireti düşünmeden yaşıyor. Bu yanılgı sonucu ahiret beklentisi olmayan insan için tek bir ihtimal geriye kalıyor. Ölümle birlikte toprak olmak, sonsuza kadar yok olmak. Bu düşünce ise dehşet vericidir.

Bu korkudan uzak olmak için pekçok insan ölümü konuşmuyor, tartışmıyor, hatırlamak istemiyor. İnsan hayatının tek kesin gerçeği iken ölüm, adeta yokmuş gibi düşünülüyor. Toplumun büyük kesimi ölüm düşüncesinden kaçıp, devekuşu gibi başını kuma gömerek, topluluk psikolojisi içinde gerçeklerden kaçarak rahat etmeye çalışıyor. Ne büyük aldanış!..

İnansın inanmasın bütün insanlar, kıyametle yüzleştikleri saat, kendilerini bekleyen "yeniden dirilişi" kavrayacak. O günü umut etmeyenler, bu apaçık gerçeği artık reddedemeyecek ve Rabb’lerinin buyruğuna "isteseler de istemeseler de" boyun eğecekler.

Bizleri bekleyen belirlenmiş o gün, dilerim aldanma değil, hasret günü olsun. Mevlâna’nın ifadesiyle bayram günü olsun, gerçek Sevgiliye kavuşma günü, düğün günü olsun...

"Yâ Sabur"

4 Eki 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri, Tefekkür



Ne çok şey söyleriz sabırla ilgili;
“Sabrım taştı”,
“Ben sabır taşı mıyım?”,
“Sabır taşı bile bu durumda çatlar".....

Sabır konusunda bazı düşünürlerin neler söylediklerine bir bakalım...

"Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına" diyor Pablo Neruda.

Vauvenargues, sabrın umut etmek sanatı olduğunu söylüyor. William Shakespeare ise sabrı olmayanların fakirliğinden söz ediyor.

William Wymark Jacobs, "sevinç kapısının anahtarı sabırdır" derken, Leo Tolstoy sabır ve zamanı bahadır askerleri olarak ifade ediyor.

İngiliz filozof John Hick sabrın, insanın manevî eğitimi için gereğini anne-babanın çocuk eğitimini örnek vererek tarif ediyor; "dünya bir gözyaşları ırmağı değildir. Bir ruh oluşturma ırmağıdır" diyor ve şöyle devam ediyor: "Anne babalar çocuklarını bazı zevklerden mahrum bırakırlar. Onların bazı şeyleri acı tecrübelerle öğrenmelerine de izin verirler. Hatta ceza verip acı çektirirler. Bunu yapmalarının nedeni kısa vadeli hazzın yanında kendine hakim olma, bilgelik, ahlaki erdem ve kendini gerçekleştirme gibi önemli şeylerin var olduğuna inanmalarıdır. Çocuğun bakış açısından bu zalimce görünür. Ancak bu görüş yanlıştır ve çocuğun bu görüşü savunmasının nedeni anne babanın daha geniş perspektifini kavrayamamasıdır. ”

Bediüzzaman Sözler’de, nefsine sesleniyor: "İşte, ey sabırsız nefsim! Sen üç sabırla mükellefsin. Birisi, taat üstünde sabırdır. Birisi, mâsiyetten(isyan, günah) sabırdır. Diğeri, musibete karşı sabırdır. Aklın varsa... hakikati rehber tut, merdâne(mertçe) “Yâ Sabûr“ de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir; ve o kuvvetle dayan."(21. Söz)

O halde kâinattaki şerler, zararlar, imtihanlar, şeytanların ve zararlıların yaratılışları şer ve çirkin değildir. Küçük- büyük zorluklara sabır göstermenin çok önemli/hikmetli sonuçları vardır…

Bir başka kitapta ise inananların sabredenler ve Rablerine tevekkül edenler olduğu belirtiliyor. Yazarı insanlığa sesleniyor; "güzel bir sabırla sabredin" diyor. Karşılığında mükafat bulunduğunu müjdeliyor. "Sabredenleri belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" ifadesiyle uyarıyor.

"Sabredin ve sabırda yarışın" diyor ayrıca ve eğer müminlerden yüz sabırlı kişi bulunursa, gerçeği kavrayamayan kâfirlerden binine bedel olduğunu vurguluyor.

"Sabrettiğinize karşılık selam size" diyor bu Kitap ve dünya yurdunun sonu ahiretin çok daha güzel olacağına dikkat çekiyor.

Bu kitap Kur’an; Kitabımız, Rabbimizin kelâmı, rehberimiz, hayatımızı her sabah başlatan. Okurken meleklerin şahit olduğu, kalplerimizin gıdası, şifası Kur’ân. Bize imtihan konularını veren, tevekkülü ve sabrı öğreten Kitap. “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 153) ifadesiyle sabır ehline müjdeler veriyor…

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)

Çoook Susadımm (Çocuklar ve Hep Çocuk Kalanlar İçin:)

Masada oturmuş ders çalışıyorum bir taraftan da resim yapıyorum. Ama hava da çook sıcak. Annem odama girdi ve içecek bir şey isteyip istemediğimi sordu. Sıcaktan çok bunalmıştım, çok da susamıştım. "Teşekkür ederim anneciğim, soğuk birşey içebilirim" dedim.

"Çok soğuk olmaz yavrum hastalanırsın. Sana orta sıcaklıkta birşey getireyim" dedi. Ne olduğunu sordum.

"Sana getireceğim şeyin ne rengi var, ne kokusu ne de tadı" dedi annem.

"Nasıl yani, ne ki o. Ben öyle bir şeyi içemem anne" dedim.

Annem güldü, "içersin, içersiiin. Hem de çok seversin" deyip mutfağa doğru gitti.

Renksiz, kokusuz ve tatsız... Ne olabilirdi ki? Annem üzülür müydü acaba içmesem? Nasıl içilir ki öyle bir şey?


Ben bunları düşünürken annem elinde içi renksiz bir sıvıyla dolu olan bir bardakla geldi, bana uzattı.

"Anneee içmesem?" dedim anneme.

"Tamam sadece tadına bak o zaman" dedi.

Bardağı istemeye istemeye ağzıma götürdüm, bir yudum içtim. Aaa bu suydu.

Annem gülerek bana bakıyordu. "Anneciğim bu suu" dedim.
"Evet, su tabi" dedi.

Gerçekten de annemin dediği gibi rengi, kokusu ve tadı yokmuş ki suyun. Bunu hiç düşünmemiştim.

Annem, "evet yavrum bak Yüce Allah suyu öyle muhteşem yaratmış ki, tadı, rengi ve kokusu yok ama bütün insanların en sevdiği içecek. Hiç kimse "ben suyu sevmem" ya da "ben su içemiyorum, zor içiliyor" demez. Suyu herkes kolayca ve zevkle içer. Hem de su olmadan yaşayamayız. Bizim için su gibi bir nimeti yaratan Rabb’imize çok şükredelim. Bak Kur’an’da şöyle buyuruyor Allah:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68, 69, 70)

Allah Dinini Facir [Günahkâr] Eliyle De Kuvvetlendirir

Bir süre önce gösterime giren bir film, İslam’ı şiddet dini gibi gösteriyor ve bu durumun da Peygamber(asm)’ın öğretilerinden kaynaklandığını iddia ediyor. Film, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında düşünülemeyecek kadar kutsallara hakaret içeriyor. Bu sebeple, dünya çapında protestolara sebep oluyor. Ancak ne olursa olsun Müslümanlar haklı tepkilerini verirken soğukkanlılıklarını korumalı, provokasyonlara karşı dikkati olmalılar. Dilerim protestolar küfrün beklentisine cevap vermez, çıkardığı fitnenin karşılığında umut ettiği sonuçla sevinmesine sebep olmaz.

İnkârcılar her dönem inananlarla mücadele ederler; bu Allah’ın sünneti gereğidir. Kalpleri kararmış, acıma duygusunu yitirmiş, değerleri hiçe sayan, dini alay konusu edinen kimselerin kötülüklerine son vermek için, vicdan sahibi samimi inananların, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliği ve güzelliği öngören Kur’ân ahlâkının yaygınlaşmasına çalışmaları gerekir.

Dünya hayatını, sahip olduklarını kaybetmek, yaşlılık ve ölüm korkusu gibi onlarca korkuyla yaşayan inkârcıların, hayatlarını, Müslümanların aleyhine kötülük düzenleyip örgütleyerek geçirmeleri gerçekten mucizevi bir olaydır. İmanı yaşamayan, tevekkülü bilmeyen bu kimselerin buna güç yetirebilmeleri ilginçtir. Açıktır ki Allah, kurdukları hileli düzenlerini onlara çekici kılmıştır.

İnkârcılar düzenleri ile başarılı olduklarını, müminleri zor durumlara soktuklarını, korkuttuklarını zannettikleri anlarda bile, gerçekte bozulmuş, ters dönüp ‘kötülük çemberi’ başlarına geçmiş, kendilerine musibet olarak dönmüş bir tuzağın parçalarını izlerler. Sonucu ve sonlarını henüz görmediklerinden galip geldiklerini düşünürler. Oysa küfrün bütün tuzakları, Allah’ın dilemesiyle küfür için mağlûbâne, müminler için galibâne kurulur.

Allah, planlanan bütün tuzakları boşa çıkarır. Mesela evrim teorisini kanıtlamak amacıyla yeraltı katmanlarını âdeta yeryüzüne taşıyan Darwinistler’in buldukları her fosil yaratılışın delili olmuştur. Buna karşılık canlıların birbirinden evrildiğini gösteren bir tane bile arageçiş form fosili bulamamışlardır. Ne olmuştur?.. Allah inkârı îmana hizmet ettirmiştir. 11 Eylül sonrası Kur’an satışlarının müthiş artması, insanların dalga dalga İslam’a koşmaları da bunun göstergelerindendir.

Bugün de insanları Allah inancından uzaklaştırmak için küfrün kurduğu her tuzak, Allah’ın vaadi gereği bozulacaktır. İnkarcılar sapkın fikirlerinin etkili olduğunu zannederek başarılı olacaklarını zannetmişlerdir. Kurdukları düzenin mağlubane yaratıldığının bilincinde olmadıklarından, aldanmışlardır. Zorluk zamanlarında müminlerin gösterdiği sabır ve tevekkül Allah’ın yardımını getirir, üzerlerindeki tüm ağırlıkları kaldırır.

Allah, İslam Birliği konusunda da çok alâkasız insanları hizmet ettirmeye gücü yetendir. Ne buyuruyor Allah Kur’an’da?.. Kafirler ve müşrikler istemese de nurunu tamamlayacağını, İslam’ı tüm dinlere üstün kılacağını, yeryüzünde güçten düşürülenleri önderler yapacağını, onları mirasçılar kılacağını ve Kur’an ahlâkının yeryüzüne hakim olacağını... Allah vaadinden asla dönmez. Allah’ın gücünü gereği gibi takdir eden samimi inananlar işte buna inanırlar.

Bediüzzaman, "Sen, ey riyakâr nefsim! "Dine hizmet ettim" diye gururlanma der ve "muhakkak ki Allah, bu dini fâcir(günahkâr) adamla da te’yid (kuvvetlendirir) ve takviye eder (destekler)" hadisi sırrını hatırlatır bize.

Kur’an’da Hz. İsa(as)’ın kavmine sorduğu, "Allah için bana yardım edecekler kimdir? sorusunun muhatabı müminlerdir. Ancak Allah Cebbar ismiyle küfrü de âdeta bu soruya muhatap kılar. Allah, onları da dinine birer ’hadim’ eder.

Allah’ın sünneti gereği inananlar her zaman güçlüdürler ve Allah her zaman onların yardımcısıdır. İnkarcıların kurdukları tuzaklar dağları yerinden oynatacak kadar güçlü de olsa, Allah’ın fırkası her zaman galip gelecektir.

“Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.” (İbrahim Suresi, 46)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors