Hayırlı Bayramlar

25 Eki 2012 In: Bediüzzaman, İmani Konular

Bugün birliğin, kardeşliğin, dayanışmanın Bayramı. Mekke ve Medine'den insanlığa ulaşan İ'sar ahlâkının, başka nefisleri, kendi nefsine tercih etmenin bayramı. Hayırlı Bayramlar

Ahiretten Gaflette Olmak

18 Eki 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam


 Allah’tan uzak, nefsine yarar sağlamaya çalışarak dünya hayatına yönelen insanların en belirgin özelliklerinden biri, karşılaştıkları olayları zahiri yüzüyle değerlendirmeleridir. İman eden insan, dünya hayatında yaşadığı olayların zahirine aldanmaz; olaylara batınından bakar. Ardında gizlenen hayırları, hikmetleri görmeye çalışır,  Allah’ın yarattığı kaderi şükür, sabır ve tevekkülle izlemeye çaba gösterir.

 

Hayatını kendisinin şekillendirdiğini düşünme yanılgısındaki insanın huzurlu bir hayatı olmaz. Uğraşıp didinerek ideali olan bir işe, eve, paraya ve aileye kavuşan kişi, bu kez de başka endişeler yaşamaya başlar. Ya sahip olduklarını bir gün kaybederse?.. İşte bu gibi kuruntular sebebiyle, iman etmeyenlerin ruh hali,  cehennemin belâlarla dolu karanlıklarında 'ne ölebilen ne de diri kalabilen' insanlarınki gibidir.

 

Yüce Allah,  dünya hayatındaki zorlukları aşmanın ve gerçek mutluluğu yaşamanın yolunu gösterdiği halde, bile bile yüz çeviren insanlar yalnızca 'kendilerine zulmederler’.

 

Dünya hayatında karşılaştıkları zorluklar, hastalıklar, iman edenler için kendilerini Allah'a yaklaştıran birer vesiledir. Oysa bu zor durumlar bazı insanların Allah'a isyan etmelerine yol açar. Sadece hastalık ve zorluk zamanında değil, her an Allah'a sığınan, O'nu çok anan müminler, her şeyin Allah'tan geldiğini ve çözümün de yine rahmet sahibi Allah'tan geleceğini bilirler. Ve gösterdikleri sabrın onları kurtuluşa götüreceğine inanırlar. Zorluk zamanları, iman etmiş bir insanın gösterdiği sabır ve tevekkülle, Allah'a olan sevgisini en güzel ifade edeceği zamanlardır. Bu, iman edenleri etmeyen insanlardan ayıran en büyük sırlardan biridir. Bu sırrı kavrayan müminler dünyada inkârcılardan tamamen farklı bir hayat yaşarlar.

 

Yüce Allah kullarını imtihan edeceğinin bilgisini,  “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz."  (Bakara Suresi, 155-156) ayetiyle açıklar.

 

İnsan yaşadığı olaylar karşısında Allah’a tevekkül edip, sabır gösterdiğinde kazançlıdır ve ayetle de haber verildiği gibi Rabbi ona kurtuluş müjdesi verir. İmtihanlar, musibetler, insanlar için hatalarını fark etmelerini sağlayacak büyük birer fırsattır. Çünkü insanlar böyle anlarda Allah karşısındaki acizliklerini anlarlar. Bu durumda vicdanına kulak verebilen insan, hatalarını görebildiği için şükreder ve tevbe ederek Allah'a yönelir…

 

Yaşadıklarından ders çıkarmayan insan, dünya hayatındaki eğitimden nasibini alamaz. Allah’ın, ölüm ve ahiretin varlığı apaçık ortada olduğu halde çoğunluk gaflette yaşam sürer. Gaflet halinden kurtulmak için insan ölümü çokça düşünmeli. Dünya hayatı çekicidir, aldatıcıdır. Çoğunluğun gaflette yaşıyor olması da insanı yanıltır. Kur'an ayetlerinde, çoğunluğa uymanın Kendi yolundan saptırdığına dikkat çeker Rabbimiz ve “yapayalnız, tek başına Bana geleceksiniz” (Meryem Suresi, 95) buyurur. Allah'ın huzuruna annemiz, babamız, eşimiz ya da sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaşlarımızla çıkmayacağımız açık.

 

 

Bediüzzaman gaflet halindeki insanı şöyle uyarır;

 

"Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir." (Âl-i İmrân, 3/185). Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Deve kuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez."(14. Söz, Hatime)

 

Samimi iman eden insan, ölümü çokça düşünür, hesap anını çokça düşünür, Rabbi ile derin bağlantıdadır, en zor anda da şiddetli Allah aşkını ve muhabbetini diri tutar. Bilir ki “o gün” zorlu bir gündür!

 

 

 

Bir Başka Candır Ölüm!

12 Eki 2012 In: Tefekkür, Yaşam



İnsanlar ölümü ne kadar da az düşünür. Âdeta bir düşünmeme sanatı geliştirmiş ve böylece gerçekleri unutmanın yolunu bulmuş insan. Oysa ölüm, derin düşünmeyi ve dengeli yaşamayı sağlar.

Her nefis ölümü tadacak iken ölümü konuşmayarak, düşünmeyerek ölümden kaçılabilir mi? Ölüm insanın, hayatını sorgulaması yönünde bir hatırlatmadır. Düşünmediğinde ise dünya hayatına ve geçici süslerine hırsla bağlanır, bencilleşir.

"...İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” Allah, kadına da, erkeğe de acizlikler vermiştir. Bu özel yaratılış, insanın, dünyadaki her şeyin geçici olduğunun farkına varabilmesi içindir. Her gün defalarca aczini ve zavallılığını görür insan ama büyüklenir, gururlanır, enaniyet yapar. Nefsi bu kadar azgın insanı Allah, "çok zalim, çok cahildir" ifadesiyle tarif eder.

Ölüm, yalnızca dünya hayatımızdaki imtihanın sonudur. İnsan dünyaya gelir, çocukluk safhasını yaşar, gelişir. Orta yaş, ihtiyarlık derken, zaman da hızla ölüme doğru akmaya devam eder. Genellikle hastalık ya da yaşlılık sonucu ölümün geleceğini zannederiz. Ancak Allah, genç ve sağlıklıyken, ayaktayken, konuşurken ya da en eğlendiği anda da aniden insanın canını alabilir. Uzun bir sürece, yaşlanmaya ya da hastalanmaya ihtiyaç yoktur.

Ömür çok hızlı geçer. İstisnasız her insanın, ölüm gerçeğini görüp kabul edeceği bir an olacaktır. En sağlıklı, en gösterişli insan bile bir gün karanlık toprağın altına girer. Orada ise ölümü unutan, yaşamı boyunca büyüklenen, hep “ben”, “ben” diyen kişinin, dünyadaki azgınlığından, kibrinden eser yoktur.

Ahirette inkârcıların, yapıp ettikleriyle yüzleşme anı oldukça zorludur. Allah’ın sınırları içinde yaşamak yerine bencil tutkularını tatmin amacıyla yaşayan, Allah’ın değil, insanların rızasını gözeten kişileri oldukça zor bir hesap bekler.


İnsanın, sorgulanma anı yaşanacakları düşünüp de korku hissetmemesi mümkün değildir. Ancak bu korku yalnızca inanan insanlara has bir korkudur. Çünkü o anın gerçekliğine kesin bilgiyle iman edenler, yine müminlerdir.


İnsanın ahirette karşılaştığı zorlu durum, yapıp ettiklerinin her anının kaydedildiğini düşünmemesi ve Rabbi huzurunda sorgulanacağından gaflette yaşaması nedeniyledir. Ölüm gerçeğine, ahiretin varlığına ve hesap gününe kesin bilgiyle iman etmemesi nedeniyledir ki insan, Allah’ın sınırlarını rahatça ihlâl ederek yaşar. İnkârcılar, hiçbir şeyin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktan ve O’nun azabından sakınmaktan daha önemli olmadığını o an kavrarlar. Bu sebeple ölüm, inanmayanlar için büyük bir şok, büyük bir beladır.


Yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz ölüme aynı yakınlıktayız. İnsanların bir taraftan ölürken, diğer taraftan yenilerinin dünyaya geliyor olması bizi gaflete düşürmemeli. Hiç doğan olmasaydı, sürekli ölümlere şahit olsaydık ve çevremizdeki insanların sayısı gittikçe azalsaydı, nasıl panik olurduk. İşte bu ruh haliyle yaşayalım, ölümü sıkça düşünelim. Geriye dönüp baktığımızda, yaşadığımız yılların ne kadar da çabuk geçtiğini düşünürüz. Yaşayacağımız yıllar da aynı hızla geçecek unutmayalım. Ki yavaş da geçse ölüm sonunda bizi bulacak...

Ölüm, inananlar için Rabbine kavuşma yönünde büyük bir nimettir. Ölüm görünüşte yokluk gibi görünür ancak ölüm diriliktir, sonsuzluktur.

“Ölüm yaradılmışın Yaradan’a kavuşmasıdır… Can gitse de korkma başka bir candır ölüm.” Mevlâna Celâleddin.

 

Farz ibadetlerinden sonra Allah yanında amellerin en sevgilisi (rızâsına muvâfık olanı) , Müslümanın kalbine sevinç koymaktır. (Hadis-i Şerif)

Müminler birbirlerinin kardeşleridir. Hâlıkı aynı, kitabı aynı, yolu aynıdır müminlerin ve aynı duyguları taşırlar. Aynı yola başkoymuş, aynı kitaba tabi olmuş, aynı hedefe sahip insanlardır. Aralarında dünyevi sevgiler gibi geçici ve çıkarlara dayalı olmayan, gerçek bir sevgi ve dayanışma bulunur. Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırıp-ısındırır ve müminler O’nun nimetiyle kardeşler olarak yaşarlar.

Hep mutludur müminler. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve dine hizmet amacıyla yaptıkları her iş, sevinç ve neşe kaynağıdır. Yaşadıkları neşe "imanî neşe"dir. Kalplerinde gerçek imanı yaşamayan insanların tadamadıkları samimi bir neşedir bu. Rabb’inin hoşnutluğunu ve rahmetini umut etmenin getirdiği sevinç ve mutluluktur.

Bu güzel duyguyu müminler hem doruğunda yaşar, hem dışarıya yansıtır kardeşleriyle paylaşırlar. Asık yüzlü olmak mümine yakışmaz; güleryüzlüdür mümin. Tebessüm etmek sadakadır, sevaptır.

İman etmeyenlerin neşesi geçicidir, dünyaya yöneliktir, yapmacıktır. Allah küfür hakkında; "az gülsünler, çok ağlasınlar" buyurur. Müminleri ise hiçbir olay üzmez, endişelendirmez. Çünkü bilirler ki her olay yalnızca Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. O, kaderde her şeyi kendileri için hayırla yaratır, Allah’tan başka kimse bir zarar ya da fayda dokunduramaz ve en zor anlarda Allah tek dostları ve yardımcılarıdır.

İman sahiplerinin yaşadıkları güzel ahlak insanlara huzurlu, lezzetli ve mutlu bir hayat sunar. Müminler bu güzelliği, neşeyi ve lezzeti diğer insanların da tatmalarını isterler. Bu yüzden tek bir kişinin bile Kur’an ahlakını yaşamaya başlaması, ahiretteki sonsuz azaptan korunması büyük bir sevinç ve neşe kaynağı olur.

Samimi mümin kardeşlerine faydalı olur, sıkıntılarını gidermek için çareler arar ve onların ihtiyaçlarını karşılar. Kalbi Rabb’ine bağlı insan, Ensar gibi din kardeşinin çıkarlarını kendi isteklerinden üstün tutar. "Kim (din) kardeşinin İhtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim de bir Müslümandan sıkıntıyı giderirse, Allah da buna karşılık ondan kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir"(Buhari) hadîsini kalben yaşar.

"Müslüman kardeşinin (gönlü) içine sevinç koyman, mağfiret-i ilahiyi gerektirir." (Feyz’ül-Kadir) buyurur Resûlullah(sav). Müminleri sevindirmek güzeldir, güzel olmasından daha çok, haz veren bir ibadettir

Mümin özverili, hoşgörülü ve yakındır ancak dikkatli olmazsa bazen nefsi kontrolü eline alabilir. Nefsin kontrolü ele geçirmesi ise kıskançlık, kindarlık, bencillik ve hırs gibi tüm kötü duyguların mümini etkilemesi anlamındadır. Nefis insanı yanıltır, azgındır, bataklığına çeker. Bu yüzden mümin şeytanın sözcülüğünü yapan nefsini değil, vicdanını en fazla dinlemelidir. Hem kendisi teyakkuzda olmalı hem de kardeşlerinin nefsini harekete geçirecek bir üsluptan sakınmalıdır.

Kur’an bu konuya dikkat çeker. Şeytanın insanların arasını bozmak için uğraştığını haber verir ve onlara sözün en güzelini söylemelerini buyurur.

Bediüzzaman’ın, "Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabilik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar(hoşnutsuzluk) ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz… Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inayet-i İlahiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat(hayır) kazanmaya çalışmalıyız." ifadesi, tesanüd konusunda güzel bir örnektir. O, her zaman kendisinden daha çok düşündüğü Müslümanlara, dünya ve ahiret huzuru için zorlukta sabretmelerini ve tesanüdü zedeleyecek davranışlardan sakınmalarını hatırlatır.

Müminler güzel gözle bakmalı, güzel düşünmeli. Birbirlerinin eksiklerini tamamlamalı, merhametli ve alçakgönüllü olmalı.

Samimi inananlar, Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden olan ’sevgi gücünü’ çok iyi kullanmaya ve Allah rızası için sevgiyi yaşama konusunda tüm engelleri kaldırmaya çaba gösterirler. Kur’an ahlakından uzak insanlara, gerçekleri samimi bir şekilde ve güzel sözle ifade ederler. Kalbe hitap eden konuşmaları, karşılarındaki kişilerin kalplerinde sıcaklık oluşturur. Ve insanları Allah’a yöneltir. "Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle bildirildiği gibi...

Samimi müminlerin muhabbetinden kalplere nur akar, güzellik ve sevgi akar. Mevlana’nın ,"Tapımızda (yolumuzda) riyazat yok; burada hep lütuf var, bağış var. Hep sevgi, hep gönül alış, hep aşk, hep huzur var burada" dediği gibi orada sevgi adına yok yoktur.

Kalpteki En Büyük Sevinç

Müminler hem uyarıcı hem müjde vericidirler. Aralarında, kalplerde sevinç uyandıran müjdeli konuşmalar yaparlar. Onlar mallarını ve canlarını Allah’a adamışlardır. O’nun hoşnutluğunu kazanabilecekleri hayırlı davranışlarda bulunarak en akılcı ve en kârlı alışverişi yapmışlardır. Dünyada hep aranan ancak yaşanamayan mutluluğun gerçek mekânı olan cenneti birbirlerine hatırlatır, sevinir, müjdeleşirler.

Ebu Hureyre’den(ra) rivayetle Peygamber(asm) şöyle buyurur:

"Aziz ve Celil Allah: Ben iyi kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım, buyurdu." Allah’ın kitabında bunu tasdik eden delil şu ayettir: Artık yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne sevinçler saklandığını hiç kimse bilemez."

İç Huzuru İçin...

9 Eki 2012 In: Kur'an Mucizeleri, Yaşam

Dünya üzerinde yaşamış/yaşayan bütün insanlar huzur ve mutluluğu yaşayabilmenin yollarını ararlar. Her insan bunun için bir hedef belirlemiştir. O hedefe ulaştıklarında insanlar mutlu olacaklarını düşünür; ancak yanılırlar…

Amaçlarına ulaştıklarında hayal ettikleri mutluluğu ya bulamaz ya da kısa süreli bir mutluluk yaşarlar. Bu çok kısa ve geçicidir. Yöneldikleri her hedefte sonuç hep aynıdır. Çok mutlu olduğunu düşünen kişinin dahi, içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimi insan da mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; o sahte bir mutluluktur. Çünkü bir insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir hayat sürmesiyle mümkündür.

Bu Kur’an’ın verdiği bir sırdır; kalpler Allah’ı anarak tatmin bulur, huzur Allah’ın anarak yaşanır. Bu sırdan habersiz olan bazı insanlar, her yolu denedikleri halde düşledikleri mutluluğu yakalayamamalarının, hayatın değişmez gerçeği olduğunu düşünürler. Oysa Yüce Allah her konuyu çözümüyle birlikte yaratmıştır. Bu nedenle tarih boyunca tüm insanlara, ihtiyaçları olan her türlü bilgiyi ve açıklamayı hak kitapları ve elçileriyle haber vermiştir. Her konudaki sorunun olduğu gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur’an’da insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın tavsiye ettiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz yaratmasıyla süslediği çevrelerindeki güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakarlar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.

İnananlar her durumda Allah’a güvenen, her işinde O’na yönelip dönen, Allah’ın hoşnutluğunu yaşamının hedefine yerleştiren insanlardır ve Rabbimizin sonsuz rahmeti, sevgisi ve yardımı sürekli onların üzerindedir. Allah; “… Ve sizin Allah’ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız. (Şura Suresi, 31) sözleriyle haber verdiği gibi, inananların yanındadır ve onları hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayacağını vaat eder.

İmam Rabbanî de Allah’ı anmanın önemi konusunda Mektûbat’ında şu sözleri söyler: “Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi daha ne zamana kadar kendine böyle titreyeceksin? Daha ne güne kadar nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında elbet öleceksin. Zümer Suresi 30. ayette şöyle buyruldu; “Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.” Bu kısa zamanda yapılması gereken en mühim şey, çok zikir yaparak kalbi hastalıktan kurtarmayı düşünmektir. Çabuk biten bu zamanda Allah’ı hatırlayarak, manevi hastalığa ilaç yapmak en büyük vazife olmalıdır. Allah’tan başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayır umulur mu? Dünyaya eğilmiş olan ruhtan, nefs-i emmare daha iyidir.”

Allah’ı anmak; yemek, içmek, soluk almak kadar hayati önem taşır. Kalbi tatmin olmayan kişi şuursuz, gaflet perdeleri ardında yaşadığının farkında dahi değildir... Kalbi içtenlikle Allah’a bağlamak, her şeyi Allah’ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insanın gerçekleri görmesini engelleyen perdeleri bir bir kaldırır; dünya ve ahiretin güzelliklerini önüne serer. Şeytan Allah’a yakınlaştıracak her şey gibi cenneti de insana unutturmaya çalışır. Cenneti her an hatırda tutmak, cennet ehlinin özelliklerini kazanmamıza sebep olacaktır.

Şunu asla unutmayalım; gerçek mutluluk için Rabbimize gönülden, tam bir teslimiyetle bağlanmamız ve yaşamımızın her anını Kuran ahlakına uygun bir şekilde yaşamamız gerek... Böyle bir ahlakı yaşadığımızda, dünya hayatında ne denli zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşılırsak karşılaşalım, kalbimizde Allah’a güvenmenin, tevekkülün, O’nun hoşnutluğunu umut etmenin huzurunu ve mutluluğunu yaşayabiliriz…

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını bildirir. O güzel hayat boş ve amaçsız işlerle değil, Allah’ı anarak, Onun rızası için çalışarak yaşanan hayattır. O zaman mutmain olur kalbimiz ve hem huzuru hem de daha dünyadayken adeta cenneti yaşarız.

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad suresi, 28)

Sevgi Cennet Ehlinin Özelliğidir

8 Eki 2012 In: İmani Konular

Sonsuz ahirette Allah’ın cennetini umut eden insanlar, Allah’ın sevgisine layık olmak için çalışırlar. Allah’ı çok severler; çünkü Allah’a ve diğer tüm iman eden insanlara duyulan sevgi cennet ehlinin özelliklerindendir. Ancak Allah sevgisinin eksikliği, O’nu hakkıyla takdir edememek insanı imanı yaşamaktan uzaklaştırır. Allah’ın en çok sevdikleri ve cenneti onlar için hazırladığını bildirdiği insanlar, takva sahipleridir.

İman edenlerin Allah sevgisinin pek çok nedeni vardır. Her olayı inananlar için hayırla yarattığını bilmek Allah sevgisinin nedenlerinden biridir.

Dua edildiğinde duaya icabet edecek olması da Allah’ı sevmek için önemli bir sebeptir. Allah, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan herkesin duasına icabet ettiğini bildirmektedir. Zorluk anlarında inananların yanlarında buldukları en yakın dost, Allah’tır.

Her insan, bir hiçken Yüce Allah’ın rahmeti sayesinde var olmuştur. Tüm insanları bu dünyada barındıran, zevk ve ihtiyaçlarına uygun çeşit çeşit yiyecekler yaratan, Rabbimiz’dir. Allah’ın insanlar üzerindeki nimetlerini, O’nun her şeye güç yetiren olduğunu ve her şeyi en güzel ve hayırlı şekliyle yarattığını düşünmek, Allah’a olan sevgiyi arttırır. Bu, genelleme yaparak bile sayılamayacak nimetlerine olan hayranlığın ve şükrün bir sonucudur.

"...İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara,165)" ayetinde bildirildiği üzere, iman edenler asıl sevgiyi her şeyi sarıp kuşatan Yüce Allah’a duyarlar.

Sonsuz ilim sahibi Allah’a duyulan sevgi, O’nun yarattığı mucizeler karşısında müminlerin şevk ve heyecanını arttırır. Bu, insan ruhunun ihtiyacı olan besindir, ruh ve iman bu döngü sayesinde sürekli beslenir.

Allah’a ve dolayısıyla yarattıklarına duyulan sevgi, Kur’an ahlakına uygun yaşamaya da yol açar. Bu da bir ayetteki, "..Bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar" şeklinde ifade edilen gerçek güzelliği kazanmaya, diğer insanların yakınlık duymasına ve müminleri örnek almasına neden olur.

Hatasız olmak sadece her şeyden müstağni olan Allah’a aittir. İnsanlar ise hata yapabilen varlıklardır. Ancak Allah, bu konuda da "tevbeleri kabul eden "olduğunu bildirerek büyük bir kolaylık vermekte ve insanlara kurtuluş imkanı sağlamaktadır. Bu da Allah’a duyulan sevginin çok önemli nedenlerinden biridir.

İnsan, kendisine küçük bir ikramda bulunan ya da iyilik yapan bir kişiye teşekkür eder, sevgi duyar. Hastalandığında yardımcı olan kişiye sevgisi artar ve duyduğu minnetle onu mutlu etmeye çalışır, üzmekten şiddetle kaçınır. Oysa onlara bu davranışları nasip eden Allah’tır. Kısacası, gerçekte sevgi duyulması ve teşekkür edilmesi gereken, Allah’tır. Bizi sevindiren, yediren içiren, sağlık veren, zevk alacağımız güzellikleri yaratan Rabbimiz, o insanları sadece vesile kılmıştır.

Allah, kullarına ‘iman edenlerin velisi, dostu ve destekçisi’ olduğunu bildirir. Ve tek dostumuz olduğunu, karanlıklardan aydınlığa çıkardığını haber verir. Allah sevgisinin temelinde de bu yakınlık olmalıdır.

İman etmeyen insanlar Allah sevgisini bilmedikleri için birbirlerine karşı da samimi bir sevgi gösteremezler. Kendilerini zorlayarak insanların sevgisini kazanmaya çalışırlar. Sadece insanların hoşnutluğunu aramaları ve insanların rızasını kaybetme korkuları, şeytanın Allah’tan uzaklaştırma telkinlerinden biridir. Hissettikleri korku, bu insanların hayatları boyunca samimiyeti ve imanı yaşayamamalarına neden olur..

Kuran’da, yalnızlık ve dostsuzluğun cehennem ehlinin özelliği olduğundan söz edilir;

"Çünkü o, büyük olan Allah’a iman etmiyordu. Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı. Bundan dolayı bugün,kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (Hakka Suresi,33-34-35)

Allah’tan ve sevgisinden uzak yaşayan insanlar, Allah’ı takdir edemedikleri için sevgi ve gerçek dostluktan da yoksundurlar. Allah’a şirk koşarak yaşadıkları sevgi de gerçek sevgi değildir ve onlara mutsuzluk ve karamsarlık verir. Hayatta gerçek anlamda bir ’dost’ları olmadığından sürekli yakınırlar. Oysa "gerçek dost" onlara şahdamarlarından daha yakındır, ’bir bilselerdi’...

Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)

Sevgiye Evet Nefrete Hayır!

7 Eki 2012 In: İmani Konular, Toplum, Yaşam

 

İnsan, Allah’a güvenip dayandığında yani tevekkül ettiğinde; bereket, bolluk, huzur, mutluluk ve güzellikler içerisinde yaşar. Allah’ın koruması altında olduğunu bilmek, Allah’a imanın önemli bir şartıdır. İnsan Allah’a güvenmiyorsa zaten inanmıyor demektir.

İnkarcı felsefeler toplumda bencillik ruhunu, egoizmi yerleştirir. Bencil kişi, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığındadır. Egoizm çok rahatsız edici, korkunç bir özelliktir. Böyle bir toplumda hak, hukuk tanınmaz; sevgi, şefkat, merhamet ve saygı gibi duygular çok gereksiz görülür.

İnsanın Allah’a olan imanı arttıkça, sevgi gücü de artar. Allah imanında samimi olan her kulunun kalbine bu duyguyu ilham eder. Mümin ise, bu nimeti elde edebilmek için samimi olarak dua eder, bunu Allah’tan sürekli ister; Allah’ı çok daha da fazla sevmek için yine O’na yalvarır. Allah’a olan sevgisi arttıkça Allah’ın yarattığı güzelliklere olan sevgisi de artar. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah’ın Sani sıfatıyla yarattığı güzellikleri sevmede bir sınırı yoktur.

Gerçek ve samimi sevgi; Allah’ın yalnızca samimi inananlara verdiği en büyük nimetlerden biridir. Allah’ın hoşnutluğunu amaç edinmeyenler ve tavsiye ettiği güze ahlakı yaşamayanlar sevginin taklidini yaparlar; gerçek sevgi gibi bir nimete asla ulaşamayacaklardır. Ancak sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık olan Yüce Allah, iman etmeyenlere bu sevgiyi vermeyeceğini, yalnızca iman edenler için bir sevgi kılacağını Kuran’da haber verir:

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

İnsan Nereye Koşuyor?

7 Eki 2012 In: Tefekkür, Toplum, Yaşam

İnsan Nereye Koşuyor?

‘Aceleci olarak yaratılmış’ insan yüzünü nereye çevirmiş, nereye ve nelere koşuyor?

Kadın-erkek, genç-yaşlı, aynı kulvarda, eriştikleri anda yitirecekleri menzile yüzlerini çevirmiş, acele acele koşuyor...

Kiminin amacı mülk edinmek, kiminin uzun ömürlü olmak, kiminin sevmek- sevilmek, kiminin yalnızca günü yaşamak, hayatın tadını çıkarmak…

Kimi hedefine bedeninin tutkularını koymuş, kimi bilgi sahibi olup toplumda sivrilerek büyüklenme yolunda koşuyor…

Vicdanı değil, mantığı yol göstericisi olmuş, hikmetsiz şeylere doğru nefsi peşinde koşuyor…

Kimi içgüdülerine doğru koşuyor. Dere tepe düz gidiyor, ancak bir arpa boyu yol alamıyor. Hep aşağılara doğru yol alıyor…

Nefsin tutkuları bencildir; sınır tanımaz, bitmek tükenmek bilmez. Bu da insanın daha tatminsiz olmasına yol açıyor. Çünkü hep daha iyisi ve daha mükemmeli var. Sürekli bir başka tutkunun peşinde koşuyor, sahip olduğu her yeni şey, insanın kibir ve büyüklenmesini artırıyor.

Kimi ise yüzünü yücelere çevirmiş; yücelerden inen yolu ve yücelere çıkan dosdoğru yolu görüyor. Önce gönlüne doğru koşuyor vicdanıyla tanışıyor, aklını vicdanının emrine veriyor. Kendisine sunulan her nimetle, her emanetle yücelere doğru kanatlanıyor. Kanatları şükür oluyor, sabır oluyor; emaneti binek oluyor, yüzü ışıl ışıl koşuyor…

Dünya hayatında önündeki iki kulvardan engebeli, tehlikelerle dolu ve kendisini aşağılara sürükleyecek yolda koşmuş olanlar, o gün de ‘boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken’ diyorlar ki; “"Bu, zorlu bir gün."…

Onlar, “Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalpleri (sanki) bomboştur.” (İbrahim Suresi, 43)

"Şu halde, siz nereye kaçıp-gidiyorsunuz?" (Tekvir Suresi, 26) diye soruyor Kur’an. Öyle ya, nereye koşuyorsunuz?..

Merhamet Kalbe İşler

4 Eki 2012 In: Kur'an Ahlakı

Merhamet Kalbe İşler

Merhamet en etkili silahtır; kalbe kadar işler ve ebediyete kadar iyileşmeyecek yaralar açar. (Lavigerie)

Merhamet kavramı nasıl tarif edilebilir?..

Kimi için kimsesiz çocuklara sevgi göstermek, kimi için aç bir kediye süt vermek, kimi için bir hastaya yardımcı olmak. Benzer örnekleri artırsak da hiçbiri merhamet kavramını tam olarak ifade edemez.

Gerçek anlamda merhamet, kaynağını Allah sevgisinden alan bir duygu. İnsan, Allah’a duyduğu samimi imanının derinliğine göre sever, Allah’ın yarattığı varlıklardaki sevgi, şefkat, merhamet ve coşku meydana getiren yönleri görebilir. Kalbindeki Allah aşkı, O’nun yarattıklarına karşı kalbinde bir sıcaklık hissi oluşturur ve insan o zaman her güzellikten haz alır. Gerçek anlamda merhametli olmak imanın getirdiği bir nimettir; bir güzelliktir.

Allah sevgisi sadakat, merhamet ve bağışlama ile birlikte yaşanır; bu sevgi süresiz ve sonsuz sevgidir. Merhamet Allah sevgisinden kaynaklanır ancak bu iki duygu arasında çok önemli bir fark vardır. Merhamet katıksız sevgi ile birlikte acıma duygusu da içerir. Çünkü sevginin yöneltildiği varlık yaratılmıştır; acizdir, güçsüzdür. Allah’a duyulan sevgide ise merhamet olmaz, çünkü Allah eksiklikten, acizlikten ve kusurdan münezzehtir. O’na hissedilen duygu, insana enerji ve canlılık veren, kalpte coşku, heyecan ve hayranlık meydana getiren güçlü bir "aşk"tır.

Muhabbetin, şefkat ve merhametin tam tarifini yapan kaynak Kur’an’dır. Kur’an, insanı Rahmanî bir merhamet duygusuna yöneltir. İman pozitif duygularımızın toplamıdır ve Kur’an’ın negatif duyguları ezen bir sistemi vardır. Bağışlamamak, nefret, kin, sevgisizlik, cehalet; Kur’an bu çirkinliklerin üzerine gider, ayetlerle tümünü ezer. İnsan, Kur’an’ı tam olarak yaşadığında sevgiyi ve merhameti de doruğunda yaşar. Önündeki engelleri kaldırmıyorsa sevgiye ulaşamaz, sevgisizlikten boğulur. İnsana sevgi ve merhamet sanatını öğreten Kur’an’dır.

İnsan, Kur’an’ı değil nefsanî duygularını esas alıyorsa, şefkat, merhamet ve acıma duyguları da Kur’an dışı ve sapkın bir biçimde yönlenir; "Rahmanî" değil, "şeytanî" bir merhamet ortaya çıkar.

Birçok insan, karşısındaki kişinin yalnızca dünyevi mutluluğunu ve rahatını düşündüğü için Kur’anî olmayan davranışlarını görmezden gelir. O kişinin ahirette kayba uğrayabileceğini düşünmez. Bu şeytani merhamettir ve insana zarar getirir.

Merhameti Tavsiye Etmek

Rahat ve huzurun yolu merhametin yaşanması ile mümkün. İnananlar merhamet duygusunu hem kendileri doruğunda yaşar hem de birbirlerine tavsiye ederler. Hayatını Allah’a adayan insan, bu güzel ahlâk özelliğini kazanabilme çabası içindedir. Bu, aynı zamanda kurtuluşun yoludur.

Allah kötülüğe karşı en güzel tavırla karşılık verildiği takdirde hayırlı bir sonucu vaad eder. İnanan insan kötü tavra kötülükle değil, güzel ahlakla cevap verir. Allah, kişinin böyle davranması durumunda karşısındaki insanla aralarında düşmanlık olsa dahi ardından sıcak bir dostluk oluşabileceğini bildirir. (Fussilet Suresi, 34) Bu, Peygamberimiz (sav)’in de bizlere tavsiye ettiği ahlaktır. O (sav) bir hadisinde, “müsamahakâr (hoşgörülü) ol ki, sana da müsamahakâr davranılsın” (El-Camius Sağir, I, 34) şeklinde buyurur.

Kötü davranış insanı dünyada ve ahirette Allah’ın rahmetinden uzaklaştırabilir. Bu yüzden gaflete düşen kişiyi uyarmalı, hatasından çevirmeye çalışmalı ve güzel ahlak sergileyerek ona örnek olmalı. Kötülüğü iyilikle savmak, gerçek merhamet anlayışının bir gereğidir. Peygamberimiz (sav) ayrıca şu öğüdü verir:

“Hiçbiriniz, ben insanlarla beraberim. İnsanlar iyilik yaparsa ben de yaparım, kötü davranırsa ben de kötü davranırım diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın! Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak, kötü davranırlarsa, haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” (Tırmizi, Rudani)

Kur’anî merhamet anlayışı üstün ahlâklı insanlar ve huzurlu toplum demektir. Aksi zihniyet ise zalim, huzursuz ve kötü ahlâklı insanlar üretir. Kalbinde merhamet olmayan kişi hastadır; hastalığı bakışlarına yansır. Gözlerinden yayılan negatif elektrik insanı adeta yakar.

Merhamet ise gıdadır, ruhu okşar. Merhametli insandan pozitif elektrik akar, sevgi akar; bu, iki tarafı da besler. En etkili silahtır merhamet ve kalbe öyle işler ki; sağır duyabilir, kör görebilir.

Merhametin insana kazandırdığı güzellik sadece dünya ile sınırlı değildir. Ahirette de şerefli bir karşılığı vardır ve bu ahlâkın güzelliği ahirette sonsuza dek yaşanır.

Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamları(Ashab-ı Meymene)dır.(Beled Suresi, 17-18)

Samimiyete İhtiyacımız Var

4 Eki 2012 In: Kur'an Ahlakı, Toplum, Yaşam

Samimiyete İhtiyacımız Var

İnsan samimi vicdan sahibi ise, her türlü kötülükten ve eksiklikten kurtulmayı içten arzu eder, Allah’ın merhametini ve rızasını kaybetmekten son derece korkar ve Rabbinin sınırlarına yaklaşmamaya çalışır. Yaptığı hatayı fark ettiğinde ise Allah’tan bağışlanma diler, tevbe ederek O’na yönelip döner. Kötülüklerden arınmış olan mümin masumdur, saf ve temizdir. Ve müminin masumiyeti yüzünden okunur.

İçiyle dışı bir olan, kalbinde olanı sözlerine aynen yansıtan insan dürüst, açık ve net, kısacası samimi olması nedeniyle karşısındaki kişiye son derece güven telkin eder. Samimi insanın konuşması ve davranışları diğer insanları da olumlu etkiler.

Her şeyin başı samimiyettir çok candan olmaktır, çok güzel huylu olmaktır. İnsanın derinliği olması ve o insanın içindeki derinliği keşfetmek çok güzeldir, yüzeysellik insanları mahvetmektedir. Günümüzde dünyada maddeci, suni, yapmacık bir yapı meydana gelmiştir ve insanlar kendi bedenlerini kendi elleriyle öldürmektedirler. Kendi sevgilerini de kendi elleriyle yok etmektedirler.

Sevgi ve samimiyet gittikten sonra geriye kokuşmuş bir ceset kalır ve artık o zaman insan için çile günleri, acı günleri ve sürünme başlar. Gün boyu çalışır para kazanır, o parayla gider akşam yemeğini yer, biraz televizyon izler, tartışır ve uyur. Ertesi gün yine işe gider, yine çalışır, yine yemek yer, yine kavga eder. Kısacası, samimiyetsiz kişinin çile dolu bir yaşamı vardır.

İnsan dünyada kendisini rahatlatabilecek olan en kolay şeyi düşünürse, en zevkli ve en kolay şey olarak samimiyeti bulacaktır. En kolay, en zevkli, insanı en rahatlatan, Allah ile bağlantısını çok güçlü hale getiren gücün adı samimiyettir. Ancak insanlar, genel olarak samimiyetle maddi yönden çok şey kaybederler, bu nedenle de mantıklarını kullanmayı tercih ederler.

Örneğin, kişi doğruyu fark eder ancak dünyevi tutkularını tatmin amacıyla mantığını kullanır. Mantık insana çok şey kazandıracak gibi görünürse de, mantığını kullanan kişiler genelde sürünürler. Sürekli acı içinde, sürekli aşağılanarak ve eziyet içinde yaşarlar. Kısacası mantığını kullananlar, hep bir yaşam mücadelesi ve boğuşma içindedirler.

Mantıklarını kullanan insanlar çok şey kazanacaklarını zannederler. Ancak Yüce Allah orada gizli bir tuzak kurmuştur. Samimiyet insana ateş gibi görünür, oysa insan onun içine girdiğinde, onun tertemiz su olduğunu anlar.

Mantık ise insana cennet gibi görünür, içine girdiğinde insan cehenneme girdiğini anlar. Yani, mantık Allah’ın sınamak için kurduğu bir tuzaktır. Samimiyet yaşandığında, insanı kayıplara uğratacak ve zorluklarla doluymuş gibi görünür. Gerçekten de görünüşte kaybeder insan, ancak kaybettikçe kazanır.

Örneğin, insan yardıma muhtaç bir fakir görür, bolca para verir. Allah kat kat fazlasını nasip eder ve sağlık- sıhhat olarak karşılığını alır. Ancak bir başka kişi mantığını kullanır, parasız kalma endişesiyle fakirlere yardım etmez. Ancak o cimrilikle elinde tuttuğu o parayı, hastalandığında hastane parası yapar, sağlığı için harcar.

Platon, “insanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?” sorusuna, “çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için para öderler. Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.” şeklinde cevap verir.

Kur’an ahlâkı kişinin ancak samimi ve içten olması şartıyla gereği gibi yaşanabilir. İnsanın din ahlâkını yaşaması ve sonucunda da –Allah’ın izniyle- gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Rabbine, kendisine ve diğer insanlara karşı samimi olmasıyla mümkündür. Çünkü gerçek anlamda iman, samimiyet zemini üzerinde gerçekleşir.

Dünya hayatında insana verilen sürenin kısalığı, kulluk ve ibadet görevlerini son derece açık bir şuurla yerine getirmesini gerektirir. Karşılığında ahiretteki sonsuz mutluluğun kendisini beklediğinin bilincinde olan insan, her an vicdanının sesini dinler ve Allah’ın Kur’an’daki emirlerine titizlikle uyar. Çünkü samimi insan dünyada yaşadığı ‘göz açıp kapama süresi’ kadar kısa olan süre boyunca, her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığının farkındadır. Her davranışı, aklından geçen her düşünce Allah’ın bilgisi dahilindedir ve hepsinden sorumludur. Ve tüm bu gerçeklere uygun hareket ettiğinde de, ‘kesin olarak zarara uğramayacak bir ticaret’i (Fatır Suresi, 29) yapmış olacaktır.

İnsanların birçoğu samimiyetin gücünden ve etkisinden habersiz yaşar. Samimiyet ile karşılarındaki kişileri etkilemeleri mümkünken, doğallıktan uzaklaşarak yapmacık tavırlara başvururlar. İçlerinden gelmediği halde, hatta kişiliklerine ters dahi olsa, etkilemek istedikleri kişinin hoşlanacağını umdukları davranışlarda bulunurlar. Etkilemek istedikleri kişilerin farklı karakter yapılarına ve özelliklerine göre de farklı kişilikler sergilerler. Bu samimiyetten uzak yaklaşım, gerçek karakterlerini yansıtmadığı için, onları daha itici bir duruma düşürür. İkiyüzlü ve yapmacık davranışları, karşılarındaki kişide asla bekledikleri etkiyi uyandırmaz. Çünkü bu tavırlar, kişinin gerçek karakteri olmadığından doğal durmaz.

Allah’ın sınırlarının ve din ahlâkının dışında bir çizgide yaşayan insanlar için, Allah’ın değil insanların hoşnutluğunu kazanmak hedefi gerçekte şirktir. Ve şirk koşmak asla bağışlanmayacak, insanı telâfisi olmayan kayba götürecek bir suçtur.

İnsan, karşısındaki kişinin davranışlarının yapmacık olduğunu fark ettiğinde, tedirgin olur ve ona olan güvenini kaybeder; sahtelik iticidir. İman sahibi insanda bu çirkin ahlak özellikleri bulunmaz. Müminler, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözettiklerinden, Allah’ın beğendiği üstün ahlâkı yaşamaya çalışırlar. Bu güzel özellikleri sebebiyle, temiz ve güven veren bir görünüme sahiptirler.

Bir müminden samimiyetin zevkiyle, yapmacıklığın iticiliği arasında tercih yapması istense, Kur’an’da bir hüküm olmasa bile samimiyetin doğallığını tercih eder. Çünkü doğal insan gerçekten çok güzeldir.

"Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların, istesem bir anda temizlemesini de bilirim. Ama bunca sahteliğin, benim samimiyetime ihtiyacı var" der Mevlâna.
Evet bunca sahteliğin müminlerin samimiyetine ihtiyacı var.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors