Peygamberimiz (asm)’ın sünneti, onun gibi Kur’an’ı yaşamak, ona itaat etmektir. Onun gibi yaşamak, O’nun gösterdiği çabanın bir benzeri ile Kur’an’ı dünyaya yaymaya çalışmak, ahlâk olarak gücümüzün yettiğinin en fazlasıyla O’na benzemek için gayret etmektir.


Resûlullah (asm), “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle bildirildiği üzere bizim için en güzel örnektir.


Peygamberimiz (asm), devlet yönetiminden ticarete, eğitimden sosyal dayanışmaya kadar birçok konuda bizi bilgilendirir. O’nun sünnetinin en belirgin özelliği, kolaylığıdır. "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" (Buhari) buyurarak bu gerçeği ifade eder. Peki kolay olduğu halde neden zor görüyoruz? O’nun sünnetini gereği gibi yaşadığımızı söyleyebilir miyiz?


"Kim sünnetimi ihya ederse, beni ihya etmiş olur. Kim beni ihya ederse Cennette benimle beraberdir" buyurur Peygamberimiz(asm) ve sonsuza kadar O’nunla birlikte olma müjdesi verir. Peki bizler, sünnetini gereği gibi ihya edebiliyor muyuz?


Resûlullah (asm), Allah’ın kendisine indirdiğinden başkasına uymayacağının kararlılığı içindedir. Bu kararlılıkla hak dini, en güzel ve en doğru şekliyle insanlara bildirir. Bizler ise zaaflara, hırslara, tutku dolu isteklere sahibiz. Dini kabul etmemize rağmen bu zayıflıklarımıza zaman zaman yeniliyoruz. Zaaf ve tutkularımızı terk edeceğimiz yerde dinin hükümlerini terk ediyoruz.


Eşimizin-dostumuzun, akrabalarımızın nasıl karşılayacağından emin olamadığımızdan, dinin bazı hükümlerini yerine getirmekten çekiniyoruz. Dine uygun olmayan kimi alışkanlıklarımızdan vazgeçemiyoruz.


O, Kur’an’ın ifadesiyle, ... ’Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" (Enam Suresi, 50) buyururken, bizler birçok sorumluluğumuzu görmezden geliyoruz.


Allah’ın buyruğu olan yardımseverliği hayatımızın her anında sergileyebiliyor muyuz? Esirlere, yolda kalmışlara, zorluk içindeki yoksullara, yetimlere ne kadar yardım ediyoruz? İhtiyacımızdan artakalanını infak etmemiz gerekirken, bu sorumluluğumuzu gereği gibi yerine getiriyor muyuz? Peygamberimiz (asm), "infak et, arşın Rabb’i eksiltir diye korkma" buyururken biz vicdanımızı devreye sokarak gerçekten ihtiyacımız olanı mı ayırıyoruz, yoksa eksileceğinden korkarak yığıp biriktiriyor muyuz?


Peygamber Efendimiz (asm), "…Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin." (Kalem Suresi 4) ayetinde de belirtildiği üzere çok güzel ahlaklı, şefkatli, anlayışlı bir insandı. Müminlerin sorunları ile ilgilenir, imanlarını artırmaları yönünde onlara hatırlatmalar yapardı. Onların sıkıntıya düşmesi gücüne giderdi. "Ve müminlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger." (Şuara Suresi, 215) ayeti gereği şefkat dolu ve esirgeyiciydi. Bizler ise onun güzel ahlakını tanımak, ona benzemek, ahirette O’nunla yakın olabilmek için ne kadar çaba gösteriyoruz? En güzel örnek yanı başımızda iken bizler kendimize başkalarını örnek alıyor, onların davranışlarına, konuşmalarına, giyim tarzlarına özeniyor, onlar gibi yaşamaya çalışıyoruz. İnsanları doğru olana, en güzel ahlâk ve tavra özendirmek önemli bir sorumluluğumuz iken kendimiz bu güzel ahlâkı yaşamak için ne kadar çaba içindeyiz?


Rabb’imiz, "Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ’cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9) buyurarak Ensar’ı övüyor ve bize örnek gösteriyor. Bizler ise din kardeşlerimiz için ne kadar fedakârlıkta bulunuyoruz?


Peygamber Efendimiz (asm), "Merhamet edin, merhamet olunasınız. Af edin, af olunasınız. Yazık laf ebesi olanlara. Yazık günahlarına bilerek devam edip, istiğfar etmeyenlere" ve "merhamet etmeyene merhamet edilmez" (G. Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis) buyuruyor. Peki bizler şefkatli ve merhametli olmayı ne kadar önemsiyoruz?


"Allah refikdir (merhametli ve şefkatli), rıfkı sever ve rıfka mükabil verdiğini başka hiçbir şeyle vermez.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi) sözleriyle bizi uyarırken Resûlullah, biz O’nun şefkatli ve merhametli kişiliğini ne kadar örnek alıyoruz? Allah’ın rızasını kazanıp, aramızdaki kardeşlik bağlarının artmasına ve güçlü bir birlik olmamıza vesile olacak olan bu duyguları ne kadar yoğun yaşıyoruz?


Bediüzzaman, Muhammed(asm)’ı şöyle anlatır; "Nasıl kâinat insan için yaratılmış ve kâinattan maksud ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksud ve en kıymettar müntehap ve en parlak ayine-i Ehad ve Samed, elbette Ahmed-i Muhammed’dir."


Hepimiz aynı peygamberin ümmeti olma bilinci ile ona layık birer mümin olmaya çalışırsak, yeryüzünde barışın ve esenliğin kaynağı olabiliriz. Bu yüzden çıkış yolumuz, Allah’ın Kitabına ve Peygamberimiz (asm)’ın sünnetine sımsıkı sarılmaktır, asla bırakmamaktır. O’nun tebliği kıyamete dek geçerlidir. O’nun tebliği bizim de tebliğimiz, O’nun tevhid mücadelesi bizim de tevhid mücadelemizdir.


Hz. Ebu Bekir(ra) şöyle der: "Yüce Allah, Muhammed aleyhisselama dinini ayakta durduracak, buyruğunu açıklayıp hakim kılacak, tebliğ görevini yerine getirecek ve Allah yolunda savaşacak kadar ömür yaşattıktan sonra, O’nu vefat ettirdi."


... Ancak O, hâlâ diridir. Bize düşen O’nun gibi, örtümüzden sıyrılmak, dirilmek, kalkıp uyarmaktır.

Kalkış Günü

26 Eyl 2012 In: Yaşam

Ölüm yalnızca bize özel değil. Geçici olan dünya hayatında, "herşey" ölümlü. Kur’an tüm kainatın, içindeki canlılarla birlikte yok olacağı günü, "kıyamet günü"nü detaylı tasvir eder. Kıyamet günü, dünya hayatının, dolayısıyla imtihanın son bulduğu gün. Kainatın ölüm günü olan o gün insanı dehşete düşürecek olaylar yaşacaktır.

Müminler o günün dehşetini yaşamayacaklar ancak o günle karşılaşmayı ummayanlar, apaçık önlerinde serilen gerçeği görecekler. Çürümüş bozulmuş kemiklerin nasıl yeniden dirildiğine şahit olacak, dünyadakinin aksine boyun eğecekler. İnsanlar inkar da etse, kıyamet saati belirlenmiş bir vakitte kendilerini bekliyor ve Kur’an’ın ifadesiyle o gün çok yakın...

Kıyameti detaylı tasvir eden Kıyamet Suresi’ni okuyalım:

Şeytandan Allah’a sığınırız. Rahman Rahim olan Allah’ın Adıyla:

Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.

Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.

İnsan, onun kemiklerini Bizim kesin olarak biraraya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz.

Ancak insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de ’fücurla sürdürmek ister.’

"Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar.

Ama göz ’kamaşıp da kaydığı,’

Ay karardığı,

Güneş ve ay birleştirildiği zaman;

İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der.

Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok.

O gün, ’sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin katıdır.

İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.

Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.

Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.

Onu (Kur’an’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.

Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir.

Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle.

Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.

Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsunuz.

Ve ahireti terk edip-bırakıyorsunuz.

O gün yüzler ışıl ışıl parlar.

Rablerine bakıp-durur.

O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.

Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır.

Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman,

"Son müdahaleyi yapacak kim" denir.

Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır.

(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında;

O gün sevk, yalnızca Rabbinedir.

Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.

Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti.

Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti.

Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın.

Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın.

İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?

Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?

Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ’düzen içinde biçim verdi.’

Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.

(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?


Her aşaması mucize olan bir yaratışla insanı bir su damlasından yaratan, dünya hayatına başlayacağı zamanı takdir eden ve onu yüz trilyon hücreden oluşan, düşünen, konuşan bir varlık haline getiren Allah’tır. İnsanın sürdüreceği hayatın her anını bilen, dünyaya gelirken bile ölüm gününü bilen yalnızca O’dur. İnsan için Allah tarafından belirlenmiş bir vakitte ölüm gelecektir. Bu gerçeklerin bilincinde olan insanın yapması gereken, yaratılışı üzerinde düşünerek, Allah’ın, ilk defa yaratıp-inşa ettiği gibi yeniden dirilteceğine de kesin bilgiyle inanmak.

Sorumluluklarını reddeden insanın, unutmak istediği ölüm konusunda bazı yöntemleri vardır. Ölümü konuşmaz, tartışmaz, hatırlamaz ve hatırlatmaz. Sanki ölüm "yokmuş" gibi davranır. Bu mantığa sahip insanlar yanılgı içindedirler. İnsan devekuşu gibi başını kuma gömerek ancak geçici bir rahatlık yaşayabilir. Ne kadar kaçsa da, ölüm onu bulacaktır. Ölümü, kıyamet gününü ve ahiretin varlığını bilen insan, bu önemli konular üzerlerinde düşünmelidir.

Ölüm ve kıyamet konuşulur, hatırlatılır, vardır, haktır ve gerçektir...

Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir. Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız. Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz. (Mü’minun Suresi, 14, 15, 16)

En Güzel Hayat

26 Eyl 2012 In: Tefekkür, Yaşam

En güvenli yaşadığımız yer neresidir sizce? İncinmekten, yaralanmaktan, zarar görmekten güvende yaşadığımız en korunaklı yer, kuşkusuz anne rahmi. Orada her türlü tehlikeden uzak yaşıyoruz, besleniyoruz, büyüyoruz, gelişiyoruz. Ve tam bir teslimiyetle teslim oluyoruz.

Dünyaya gözlerimizi açtığımızda ise endişe ve korkularımız başlıyor. Tevekkül ve teslimiyeti unutup, her yaşta farklı korkular yaşayarak hayatımızı sürdürüyoruz. Hayatımız boyunca yoğun olarak hissettiğimiz en sıkıntı veren kavramlardan biri korku. Yalnız kalma, yoksullaşma, malımızı, işimizi, sevdiklerimizi kaybetme, toplumda küçük görülme, amaçlarımıza ulaşamama, çirkinleşme, yaşlanma, hastalanma, ölme gibi korkularla mücadele ederek ömür sürüyoruz.

Oysa anne karnında olduğu gibi dünyada da Allah bizi rahmetiyle sarıyor, bizi rızıklandırıyor, soluk almamızı, yürümemizi, koşmamızı sağlıyor, bize sağlık veriyor, sayılamayacak kadar fazla nimet bahşediyor, zorluklardan kurtarıyor, bizi koruyor, rahmetiyle sarıyor, zifiri karanlıklardan aydınlıklara çıkarıyor.

Yaşamımız boyunca karşımıza çıkan her şeyi Allah’ın yarattığının bilincinde olabilsek, hiçbir olay bizim için korku sebebi olmaz. Allah’tan gelen her şeyi, sabır ve tevekkül içinde, O’ndan hoşnut olarak, en güzel tavırla karşıladığımızda korku yerine Rabb’imizin sonsuz rahmetini ve sevgisini hissederiz. Kolaylıkta da zorlukta da Allah’a güvenip halisane teslim olduğumuzda, bizi hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmaz. Allah, dünya hayatına ait korktuğumuz her şeyi imtihan gereği yaratıyor. Ancak biz korkular yüzünden hayatımızı kâbusa çeviriyoruz.

Hırslar ve Tutkular

Hırslarımız ve tutkularımız gerçekleri kavramaktan bizi alıkoyuyor. Sahip olamadığımız her şey için hırsa kapılıyor, dünyanın geçici metaına aldanıyor kendimize zulmediyoruz.
Tutkuyla bağlandığımız nefsani her şey, ancak Allah’ın yaratmasıyla var olan dünyevi ve geçici şeyler. Biz ise olayların Allah’tan bağımsız gerçekleştiği yanılgısına kapılıyor, yitirdiklerimizi yeniden elde edebilmek için her defasında büyük bir hırsla mücadeleye girişiyoruz.

Hedefe ulaşamamak ise içinden çıkılamaz bir üzüntü ve huzursuzluk kaynağı oluyor. Sürekli stres içinde, bedensel ve ruhsal zarar görüyoruz. Sıkıntılardan kurtulabilmek için sonuçsuz çabalara giriyoruz. Oysa bu yaptıklarımızın kalbimize gerçek huzur ve mutluluğu vermesi imkânsız.

Peygamberimiz(sav)’in ifadesiyle “dünyada rahat yok” ama dünyada mutluluk var. Dünya, imtihan mekânı. Dünya hayatının tek değeri imtihan amacıyla yaratılmış olması ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma fırsatı sunulması. Her imtihanda Allah’ı görmek ve O’nu çokça zikretmek kurtuluşa yaklaştırıyor.

Hayatın gerçek amacından gafletteki insan, nehirdeki bir yaprak gibidir. O gitmez, akan suyla sürüklenir. Hayatının amacını/anlamını yitirmesi insan için dünya hayatını yitirmekten daha büyük acıdır.

Allah’ı Anmak Şifadır, Gerçek Mutluluktur

Allah’ı anmak, kalbi içtenlikle Allah’a bağlamak, her şeyi Allah’ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insanın gerçekleri görmesini engelleyen perdeleri bir bir kaldırıyor, dünya ve ahiretin güzelliklerini insanın önüne seriyor. Şeytan, Allah’a yakınlaştıracak her şey gibi cenneti de insana unutturmaya çalışıyor. Oysa Cenneti her an hatırda tutmak, cennet ehlinin özelliklerini kazanmamıza vesile olabilir.

İmam Rabbanî, Allah’ı anmanın önemi konusunda Mektûbat’da şu sözleri söylüyor: “Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi daha ne zamana kadar kendine böyle titreyeceksin? Daha ne güne kadar nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında elbet öleceksin… Çabuk biten bu zamanda Allah’ı hatırlayarak, manevi hastalığa ilaç yapmak en büyük vazife olmalıdır. Allah’tan başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayır umulur mu? Dünyaya eğilmiş olan ruhtan, nefs-i emmare daha iyidir.”

İnsanın gerçek huzur ve mutluluğa kavuşması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb’imiz bu gerçeği sonsuz merhametiyle Kur’an’da haber veriyor. Kur’an şifadır; onda her zehrin panzehiri mevcuttur.

Bu sırdan habersiz insan, her yolu denediği halde düşlediği mutluluğu yakalayamamasının, yaşamın değişmez gerçeği olduğunu düşünüyor. Oysa Allah her konuyu çözümüyle birlikte yaratıyor. Mutsuzluğun çözümü; Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşamakla ve O’nun üzerimizdeki korumasını kavramakla mümkün.

Dünya hayatı lunaparklardaki korku tünelleri gibi. Biliriz ki önünden hızla geçtiğimiz hiçbir şeyin gerçekte bir etkisi yoktur ama yine de korkarız. Biliriz ki yolun sonu aydınlıktır ama biz aydınlığa çıkamayacak olmaktan korkarız. Endişe, korku ve vesveseler yüzünden hayatımızı azap içinde yaşarız. Oysa samimi kulunu aydınlığa çıkaracak olan Allah’tır ve O’na güvenip-dayanmak ne büyük lükstür...

Gerçek mutluluk için Allah’a gönülden, tam bir teslimiyetle bağlanmalı ve hayatın her anını Kur’an ahlakına uygun bir şekilde yaşamalı. Böyle bir ahlakı yaşadığımızda, dünya hayatında ne denli zorluk ve sıkıntıyla karşılaşılırsak karşılaşalım, kalbimizde Allah’a güvenmenin, tevekkülün, O’nun hoşnutluğunu umut etmenin huzurunu ve mutluluğunu hissederiz…

Hayatımızın uzunluğu değil, güzel yaşanmış olması önemli olan. Allah’ın inanan kullarına vaad ettiği güzel hayat, boş ve amaçsız işlerle geçirilen tatlı hayat değildir. Mutluluk veren, Allah’ı anmak ve O’nun rızası için çalışmaktır. Ancak o zaman dünya hayatının her anından zevk alabilir, ancak o zaman Allah’ın benzersiz yaratmasıyla süslediği güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabiliriz. Her şeye Allah aşkıyla baktığımızda mutmain olur kalbimiz ve daha dünyadayken –Allah’ın dilemesiyle- batınında da cenneti yaşarız.

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad suresi, 28)

Aile İçi "Şiddetli" Şefkat

26 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk

Ailede eşe, çocuklara, anne-babaya, kardeşlere hatta yakın akrabalara uygulanan her türlü saldırgan davranış, aile içi şiddettir. Yalnızca kaba kuvvet içeren davranışlar değil, aşağılamak, sözle taciz etmek, tehdit etmek hatta zorla evlendirmek gibi pek çok davranış da aile içi şiddet kapsamına girer.

Dünya genelinde yapılan 48 çalışmanın verilerine göre Dünya Sağlık Örgütü, kadınların eşleri ya da erkek arkadaşları tarafından şiddete uğrama oranını % 10-69 arasında açıklamış. .

Ülkemizdeki emniyet resmi kayıtlarına göre, Şubat 2010 ile Ağustos 2011 arasındaki 19 ayda, yurt genelinde 78 bin 500 aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet olayı yaşanmış. Bu genel rakama göre, günde yaklaşık 138 olay, saatte yaklaşık 6 olayın yaşandığı tespit edilmiş.

Haberden de anlaşıldığı gibi bu rakamlar resmi kayıtlardan alınmış. Şiddet gördüğü halde bırakın emniyet birimlerine şikayette bulunmayı kimi zaman yakınlarına bile anlatmayan kadın ve çocukların sayısı da göz ardı edilmeyecek kadar fazla.

Ailede bireyler arasında sevgi, şefkat, dayanışma, özveri ve sadakat duyguları köreldiğinde, hayat son derece zorlaşır. İnsanları üzmek, tedirgin etmek dahası şiddet kullanmak korkunç bir şeydir. İnsanın, ailesine huzur vermesi gerekirken tam aksine zarar vermesi vicdansızlıktır.

Aile içi şiddetin kaynağı öfkedir. İnsan zaman zaman öfkeleniyor bile olsa, öfkesini yenmeli. Çünkü öfke, diğer duygusal özellikler gibi insanın akıl fonksiyonlarını perdeler. Aşırısında ise çok kötü sonuçlara sebep olur.

Kimi insan çok sıradan bir olay ya da çok ufak bir hata karşısında bile kendisini kaybeder. Öfke onu öylesine tutsak almıştır ki doğru düşünemez; kimi zaman çevresindeki insanların normal davranışlarına bile kızar. O an onun için önemli olan öfkesini tatmin etmektir.

İnanan insan ise Allah’ın emri gereği her zaman ve her ortamda saygı ve sevgi dolu davranışlar sergiler. Bu nedenle gerçek anlamda Kur’an ahlakına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan huzur ve güven içindeki ortamlardır.

Kur’an nurdur, pırıl pırıl aydınlıktır ve bize sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder. İnsanlara, bitkilere, hayvanlara, kısacası Allah’ın tüm yarattıklarına sevgi duymamızı ve özverili olmamızı emreder.

Kur’an ahlakına uygun yaşam süren bir ailede, bugün birçok ailede yaşanan sorunlar yoktur. Günümüzde, anne ve babaya itaatsiz, saldırgan çocuklara, onlara doğru ve yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle de anlaşamayan anne babalara çok sık rastlarız. Bu evlerde, sevgi, saygı, hoşgörü, anlayış ve şefkat yerine tartışma, kavga ve hakaret hakimdir.

Kur’an ahlakının yaşandığı evlerde ise anne babaya itaatli, Allah’ın buyruğu gereği onlara "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu evlerdeki anne babalar çocuklarını güzel ahlak ile yetiştirerek hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile de örnek insanlardır. Bu aileler sevgi, saygı, şefkat ve dayanışma içinde yaşayan insanlardan oluşur.

Anne ve babanın kutsal görülebilmeleri için Kur’an ahlakını gerçek anlamda yaşamaları, samimi, hoşgörülü ve şefkatli olmaları gerekir. Anne babaya saygı ve sevgi göstermek Kuran’ın emridir. Ancak şiddet kullanan anne ya da babaya sevgi ve saygı duyulmaz.

İslam’da şiddete yer yoktur. İnançlı olduğunu söylediği halde şiddet kullanan insan, kendi ruhundaki karmaşayı Kur’an’a uygulamaya çalışan kişidir.

İnsanı sevmek, şefkatle yaklaşmak Peygamberimiz (s.a.v.)’in özelliğidir. O’na benzemek; Allah’a derin bir aşkla bağlanmak, insanı Allah’tan uzaklaştıran engeller olan öfke, kin ve nefreti kalpten söküp atmaktır. Sevgiyi, şefkati, dostluğu, güzelliği, aşkı aramaktır.

Şefkat dinmeyen, hiçbir şekilde azalmayan, insan ruhunda şiddetli etki yapan bir duygudur. İnanan insanın şefkat duygusu, bitip-tükenmek bilmez, güzel ve özeldir. Din ahlakını yaşamayan ve zulüm gözüyle bakan kişi, hata yapan eşi, anne babası ya da çocuğuna öfke ve kızgınlık duyar, nefret eder, şiddet kullanır. Ancak iman gözüyle baktığında hatalı yakınına şefkati artar, daha çok sever, daha çok koruyup kollamak ister.

Aile bireyleri için şefkat çok büyük bir nimettir, Allah’ın inananlara verdiği özel bir duygudur, iç enerjisidir. Allah’ın beğendiği ahlaktır. Şefkat, Allah’ın Rahman Rahim isminin tecellisidir.

Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür. Hz. Muhammed {sav]


Dipnot: Kasım, 2011 itibariyle güzel bir gelişme oldu. Türkiye, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni, imza atan ülkeler arasında, parlamentosunda ilk onaylayan ülke oldu.

Sözleşmeye imza koyan ülkeler, cinsel suç faillerinin tekrar suç işlemesini engelleyen tedavi programlarını oluşturulması için önlem alacak. Şiddet mağdurlarına, yasal ve psikolojik danışmanlık, mali yardım, konut, eğitim, öğretim ve iş bulma desteği sağlanacak.

Sözleşme, şiddet konusunun, eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atma sorumluluğu getiriyor. Ayrıca uluslararası alanda kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olma özelliğini taşıyor. Dilerim bu gelişme din, dil, ırk ayrımı olmaksızın, kadına yapılan fiziksel ve ruhsal şiddetin önüne geçer.

Tükenmeyen Ümit Kaynağı; İman

26 Eyl 2012 In: İmani Konular

… İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firak (ayrılık) belalarından gelen teessüratıma (üzüntülerime), bana nur-u iman tam kafi (yeterli) geldi; kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya, bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve teessürat ve teellümata (tasalanmalara), iman kafi (yeterli) ve vafidir (elverişli)… (Bediüzzaman, 26. Lema, s.69)

Allah’ın rahmetinden umut kesmemek Allah’ın buyruğudur. Rahmetini umut etmek, Rabb’imizin her şeye güç yetiren olduğu gerçeğinin şuurunda olmaktır. Umut kesmek ise inanan insanın asla yaşamaması gereken bir ruh halidir.

Nasıl umut kesilir ki? Bizi yaratan, bize soluk aldıran, düşünme yeteneğini veren, görmemizi, işitmemizi, yürümemizi, koşmamızı sağlayan, sağlıklı yaşatan, güldüren, sayısız rızık bahşeden Yüce Allah’tır. O’nun rahmetini umut etmemek, tüm bu nimetleri görmezden gelmektir, nankörlüktür. Bir nimet kaybı sırasında bile Allah’tan umut kesilmemelidir.

Allah, sonsuz kudretiyle kuşkusuz her şeyin en mükemmelini ve en kusursuzunu yaratır. Zorluklardan kurtaracak, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak olan sadece O’dur. Her zorluğun ardından kolaylık verecektir.

Dünya hayatı inanan insan için eğitim sürecidir. Zorlukların imtihan için yaratıldığını, göstereceğimiz sabır ve tevekkülün güzelliklerle karşılık bulacağını unutmamalıyız. Mevlana’nın güzel ifadesiyle sopayla kilime vurmaktan amaç tozunu almaktır. Allah tozumuzu alır, bizi arındırır, neden kötü hissetmeli?

İnanan insanı diğerlerinden ayıran, yaşadığı zorluk zamanlarında sergilediği güzel ahlaktır, zorlu olayların ardındaki hayrı beklemektir. Her imtihan Rabb’ine olan aşkını, sadakatini ve ahde vefasını kanıtlama fırsatıdır.

İnsanı ümitsizliğe, üzüntü, keder, sıkıntı, stres ve öfkeye kapılmaktan, gelecek kaygısı, korku ve tedirginlik gibi zarar veren etkenlerden uzak tutan imanıdır. Dünya hayatını güzelleştiren imandır. İman neşe ve huzurdur; gerçek kurtuluşa vesiledir.

Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan ’büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Casiye Suresi, 30)

Kalpteki Samimi Niyet

26 Eyl 2012 In: İmani Konular

Kur’an’a göre insanları Rabbimiz’in Katında değerli kılan özellik imanları, yalnızca Allah’ın rızasını amaçlayarak yaptıkları salih ameller ve kalplerindeki samimi niyetleridir.

Samimiyet, insanın gerçek düşüncelerini saklamadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimi insan içinden geldiği gibidir, yapaylıktan uzaktır ve bu nedenle etrafındaki kişileri de olumlu etkiler.

Samimi insan hiçbir dünyevi çıkarı, beklentisi olmaksızın, yalnızca Allah emrettiği için salih amellerde bulunur. Katıksızca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar, yaptığı işlerde, söylediği sözlerde, ibadetlerinde ve günlük yaşamında gönülden Allah’a yönelir.

Allah kolayın en kolayını bize nimet olarak vermiştir; samimi olmayı. Ve gerçek anlamda samimi inananlar kurtuluş bulacaklardır. Samimi olan insana, Allah ne yapacağını, nasıl davranması gerektiğini zaten ilham edecektir. Rabbimiz sonsuz rahmetiyle imkanları insanların önüne getirmektedir.

İnsan tefekkür ederken de Allah’ın verdiği o büyük nimetleri; samimiyetini ve vicdanını kullanır. Samimiyetle düşünüldüğünde, bir hücrenin yapısının ya da bir sivrisineğin yaşamının ne denli heyecan verici mucizevi özellikler içerdiği anlaşılır. Çok büyük bir metropol gibi olan ve mucizevi kompleks bir yapıya sahip hücreyi incelediğimizde adeta nefesimiz kesilir. İnsan bu benzersiz tasarıma sahip sistemleri gördüğünde, Allah’a olan sevgisi ve O’na duyduğu korku daha da artar. Allah’tan korkusu artan kişinin, Allah’ın gösterdiği yola, yani İslam’a titizliği de daha fazla artar. Ve insan mükemmel bir ahlaka sahip olur.

Din, Allah korkusu ve hoşnutluğu temeli üzerine kurulmuştur. Ancak Yüce Allah’tan gereği gibi korkanlar dinde samimi olabilirler. Kendisine ‘şahdamarından yakın’ olan Allah’tan içi titreyerek korku duyması, sadece O’nun razı olacağı davranışlar sergilemesi, kişinin samimiyetinin göstergesidir. Samimiyet asla taklit edilerek yaşanamaz. Rabb’ine ve kendisine karşı samimi olan mümini hiçbir şey gerçek amacından saptıramaz. Onu Allah huzurunda hesabını veremeyeceği bir şeye asla yanaştırmaz.

Kur’an’a baktığımızda müminlerin hatasız olmadıklarını, aksine hata yapan, ancak fark ettikleri anda bağışlanma dileyen insanlar olduklarını görürüz. Allah’tan içi titreyerek korku duyan mümin, yaşadığı her an güzel ahlak özelliklerine ulaşmak için çaba gösterir. Bu sırada unutup yanılabilir ya da hata yapabilir. Ancak asıl önemli olan yapılan hatadan samimiyetle, bir daha asla tekrarlamamak üzere kararlılıkla vazgeçmektir. İnsanın, hayatını hata yapmadan yaşaması zaten imkansızdır; dünya bir imtihan ve eğitim mekanıdır. Hata yaptığında Allah’a karşı ne denli acz içinde olduğunu farkeden mümin, hatasını fark edebildiği için şükreder, bağışlanma dileyerek tevbe eder ve Rabbimiz’e yönelir.

Samimi insan vicdanlı düşünerek ve Allah’ın her an kendisini gördüğünün bilincinde olarak hareket eder. İnsanların düşünce ve isteklerine göre hareketlerini ayarlamaz, yalnızca Rabb’imiz’in rızasına yönelir. İnsan zaten Kuran’a tabi ise, Kuran’a göre yaşıyordur ve Kur’an’a göre hareket etmek samimiyeti getirecektir.

Toplumdaki küçük düşme, haksızlığa uğrama gibi kavramlar, şeytanın insana verdiği telkinlerdir. Mümin için ise önemli olan insanların gözündeki değil, Allah Katındaki değeri, yalnızca O’nun bağışlaması ve hoşnutluğudur. Samimi olan kulların üzerinde ise şeytanın zorlayıcı gücü yoktur.

Yüce Allah’ın ‘gizlinin gizlisini’ bildiğini kavramak, insanın dürüstlükten ve samimiyetten ayrılmamasını sağlayacaktır. Mümin yaptığı her hatadan sonra Allah’a yönelir, bağışlanma diler ve tevbe eder. Çünkü, dünyada da, ahirette de ceza ve ödül yalnızca Allah’tandır. Hatasını farkettiği an telafi edip, Allah’ı razı etmeye çalışması, kişinin samimiyetin kanıtıdır. Bağışlaması bol olan Rabbimiz bir Kur’an ayetinde “Rabbiniz sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisi’ne) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.” (İsra Suresi, 25) buyurur.

Samimiyet şifadır. Allah, Kuran’ın derin sırlarını açarak, samimi kullarının kavrayışlarını arttırır. Kalp gözü derinlemesine açılan insan da, –Allah’ın dilemesiyle- çok güçlü bir imana kavuşacaktır.



Fotoğraf Hakkında Dipnot: "Bize çocuklar dil çıkarınca ya da biz onlara dil çıkarınca “ayıp ayıp alışma ya da alıştırma denirdi”. Oysa Muhammed-i Arabi aleyhissalatu vesselam Hz. Hüseyin ile oynarken dilini çıkarıyor ve Hz. Hüseyin de buna çok sevinip gülüyor. Hatta Hz. Hüseyin gülünce bu sefer mübarek ağzına su alıp Hz. Hüseyin’e doğru püskürtüyormuş. Yani O’nun yaptığı davranışı biz hoş görmeyip ayıp diyormuşuz. Allah’ım gafletimizi Sen affet..."

Bu bilgiyi aceze.wordpress.com/2011/11/07/dil-cikarin/ linkinden aldım. Teşekkür ederim.

Ölüm Neden Tadılır?

26 Eyl 2012 In: Tefekkür

Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra Bize döndürüleceksiniz. (Ankebut Suresi, 57)

Yukarıdaki ayette olduğu gibi, Ali İmran Suresi, 185. ve Enbiya Suresi, 35. ayette de "Her nefis ölümü tadıcıdır" buyrulur...

Ayette ölmekten neden ölümü tatmak olarak söz edildiği üzerine düşünelim. Rabb’imiz neden "tatmak" ifadesini kullanmış olabilir?.. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Kur’an’da tatmak ile ilgili ayetlere bakarsak, azabı tatmak ifadesi bulunan onlarca ayet olduğunu görüyoruz. Farklı olarak cennetten söz edilen bir ayette ise cennet ehlinin serinliği tattıklarını bildiriyor Allah:

Orada ne serinlik tadacaklar, ne bir içecek. (Nebe’ Suresi, 24)

O halde tatmak ifadesinden kasıt, insanın her hücresiyle hissettiğinin vurgulanması olabilir. Hem azabın, hem serinliğin, hem ölümün insanın her zerresine geldiğinin açıklaması...

Şöyle de düşünebiliriz: Bebekler verilen her nesneyi hemen ağızlarına götürürler. Tadarak tanımaya çalışırlar. Ölümü tanıma, bilme anlamında da tatma ifadesi kullanılmış olabilir.

İnsan ruhu için ölmek diye bir şey yoktur; ruh boyut değiştirir ve sonsuza kadar yaşar. Asıl olan beden değil ruh olduğu ve onun için de ölüm söz konusu olmadığına göre ölüm acı veya tatlı, tadılacak bir şeydir.

İnsanın sonsuzluğu arzulaması için "geçiş kapısı" olan ölümü bilmesi gerekir ki sonsuzluğun ne büyük nimet olduğunu anlayabilsin. Sıcak soğukla, iyi kötüyle, aydınlık karanlıkla, tatlı da acıyla bilinir. Acıyı tadan insan, aklına hep tatlıyı getirir. Ağzında kalan acı tadı hep hatırlaması, aynı şeyi tatmamak için bir uyarıcı/caydırıcı olacaktır.

Diğer taraftan, yenilen içilen her şeyden her insan farklı bir tad alır. Kimse de bir diğerinin aldığı tadı bilemez. Müminlerin canlarının alınma anındaki güzelliği ya da inkâr edenlerin ölüm anında çektiği acıyı onların başındakiler hissedemezler.

Ölen kişinin görünüşte zorlukla can vermesi ya da ani bir kalp kriziyle uykuda bir anda can vermiş olması bir kıstas değildir. Ancak ölen kişi inkarcı ise tadabileceği en kötü şeyi tatmıştır. Yanında bulunan kişilerin gördüğü durumla, onun tadarak yaşadıkları farklıdır.

Ölüm aslında bir nimettir. Hayatın zorlu ve ağır yüklerinden bir tür kurtuluştur. Allah’a derin aşkla bağlı mümini Rabb’ine kavuşturacak olan, ölümdür. Ölüm, cennete açılan bir kapıdır. Mümin için ölüm, cennete vesile olma, Rabb’ine kavuşma yönünde tadılacak bir nimet anlamındadır.

Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Ali İmran Suresi, 185)


Dipnot: Yazım sadece tefekkürden ibarettir. Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir. Konuyla ilgili değerli görüş ve yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz. Saygılarımla...

Romantik Aşk ve Şirk

26 Eyl 2012 In: Kadın, Kur'an Bilgileri

Sevgi duygusunun Allah’a değil, yarattıklarına yönlendirilmesi şirki ortaya çıkaran önemli bir neden. Özellikle kadın-erkek arasındaki "romantik" ilişki, insanları şirke saptıran en önemli konulardan biri.

Romantik sevgi anlayışında sevgililer, birbirlerini Allah’tan bağımsız varlıklar olarak görür, Allah’a olan sorumluluklarını birbirlerine karşı yerine getirir ve Allah’a duymaları gereken aşkı birbirlerine karşı hissederler. Sabah gözlerini açtıklarında, o gün de uyandırarak kendilerine yeni bir fırsat vermiş olan Rabb’lerine şükretmek yerine, birbirlerini düşünür, birlikte olmayı hayal ederler. Gün içinde Allah’ı değil, birbirlerini anarlar. Allah’ı hoşnut etmek yerine birbirlerini hoşnut etmeye çalışır, Allah ve din için değil, birbirleri için özveride bulunurlar.

Bu ruh halindeki kişiler birbirlerini adeta ilah edinirler. Zaten bunu kimi zaman kendileri de itiraf ederler. Birbirlerine "taparlar", "nereye baksalar onu görürler", her yerde "o" vardır, "hep onu düşünürler"... Oysa tek tapılacak, nereye bakılsa görülecek, her an düşünülecek olan göklerin, yerin ve insanların da sahibi olan Allah’tır.

Yaşanan aşk, platonik dahi olsa Allah’ı unutturuyor, Allah’ı anmaktan alıkoyuyor, Allah aşkına tercih ediliyorsa -kadın ya da erkek- böyle bir aşk yaşayan kişi, şirk içindedir. Toplum ise bu gibi aşkları çok normal görür. Hatta kaynağını Allah aşkından almayan bu romantik aşkı yaşama konusunda, "aşk yaşamaktan korkmayın", "koşulsuz sevin", "duygularınızı bastırmayın" gibi telkinlerle cesaretlendirerek insanları şirke sürükler.

Romantizmin, insanların gerçekleri görmelerini, yaratılış amaçlarını ve ahireti düşünmelerini engellediğini bilen şeytan, bunu kullanmaya çalışır. Kendi dost ve yandaşlarını, yoğun duygusallık telkini verecek şekilde yönlendirir. Televizyonlarda yayınlanan aşk filmleri ve özellikle dizi filmler, duygusallığın hemen her evde bulunan en etkili telkin yöntemleridir. İzlenen filmlerde konu romantik aşk, romantik aşk üçgeni, romantik yasak aşk üzerine kuruludur. Hatta telkin öylesine yoğundur ki, "ruhlarının sonsuza dek birlikte olması" için birlikte intihar eden iki aşığın aşkı, büyük takdir görür. Ya da filmdeki oyuncunun aşkı uğruna kendini öldürme sahnesi, izleyenleri gözyaşlarına boğar. Tüm bunlar, duygusallığın insan aklını ve şuurunu ne denli kapadığının kanıtıdır.

"Aşk", "romantizm", "saf ve temiz duygular" gibi sözlerle masum gösterilen bu duygusal aşk, yüceltilip teşvik edilir; hatta bu aşka kutsallık atfedilir. Özellikle gençleri etkileyen bu duygusallık telkinleri Allah’ı ve Allah aşkını tanımayan, imanı bilmeyen, şirk koşmayı yaşam tarzı edinmiş insanlar ortaya çıkarır.

Bu tarz ilişkileri yaşayan insanların çoğu, doğru yolu gösteren Kur’an yerine, toplumdan aldıkları din dışı, çarpık telkinlere uygun davranışlar sergilerler. Birçoğunun, içinde yaşadıkları şirkten haberi dahi yoktur.

Oysa şuursuzca bu şirk içindeki sevgiyi yaşayan insan, "... Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; Kendi eşini ve kardeşini..." (Mearic Suresi, 11-14) ayetiyle bildirildiği üzere, ahirette kendisini kurtarmak için eşini fidye olarak vermek isteyecektir. O an şuuru açılacak, görüş gücü keskinleşecek ve Allah’ın vaad ettiği azabın gerçek olduğunu görecektir.

Müminin aşkı ise saf, duru, samimi ve nurludur; kalpte ferahlık oluşturur. Sevdiği ama yitirdiği hiçbir şey için üzülmez, acı çekmez. Allah’ın imtihanı olduğunun ve O’nun, dilediğinde verdiklerini geri alabileceğinin bilincindedir. İsyanı değil, imanı seçtiğinde Rabb’i ona bu dünyada da ahirette de sonsuza dek pek çok güzel sıfatıyla tecelli edecektir. İşte bu sırra ve gerçek imana ulaşan mümin, karşılaştığı hiçbir durumda acı ve üzüntü yaşamaz.

Müminlerin sevgisi, Allah sevgisinden kaynak bulur. Çünkü çevresindekiler bağımsız varlıklar değil, Allah’ın tecellileridir. Ve mümin yalnızca Rabb’i için sever.

Sadakat Kalp Huzurudur

25 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

"Sana kuşku vereni bırak, kuşku vermeyene sarıl, doğruluk kalb huzuru, yalan ise şüphedir."(Tirmizi, Sıfatul-Kıyame)

Sadakat doğruluktur, vefadır, kalbi bağlılıktır ve en önemli erdemlerden biridir. Allah’a gönülden iman eden insanların da en önemli özelliklerindendir. Müminlerin gösterdikleri sadakat, onların niyetlerinin samimi olduğunu ortaya koyar. Çünkü bir insanın iman ettikten sonra, doyumsuz tutkulara sahip nefsinin değil sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetmesi, yaptığı her işte O’nun rızasını kazanmaya çalışması ve dünya hayatında Allah’ın imtihan olarak yarattığı görüntüler karşısında sabır ve tevekkül gösterebilmesi için sadakat duygusuna ihtiyacı vardır. Bu şuurla yaşayan insanın kalbi huzurludur, mutmaindir.

Kur’an’da, tüm insan karakterleri çok detaylı olarak tarif edilir. İman edenler ve inkâr edenler arasındaki en büyük farklardan biri de sadakat konusundadır. İnkârcılar asla gerçek bir sadakate sahip olamazlar. Onların yaşamdaki tek kıstasları yalnızca kendi çıkarlarıdır ve çıkarları söz konusu olduğunda, en yakın dostlarını bile aldatabilirler. Çünkü çıkar karşılığı gösterilen sadakat, daha fazla çıkar karşılığında yok olur.

Samimi inananların kıstasları ise kendi çıkarları değil, yalnızca Allah rızasıdır. Allah’a aşkla bağlıdırlar ve o aşka ihanet katmazlar. Tavırları Allah’ın beğendiği şekildedir. Diğer müminlere küçük çıkar hesapları gözeterek arkalarını dönmezler. Karşılaştıkları zorluklar nedeniyle İslam’ın ve müminlerin yararına olan davranıştan vazgeçmeleri söz konusu olmaz. Allah’a, dine ve müminlere büyük bir sadakatle bağlıdırlar. Allah ile yaptıkları ahde sadakat gösterirler.

Gerçek sevgi vefa, sadakat, fedakârlık ve samimiyet gerektirir. Allah için sevmeyen, sorumluluklarının bilincinde olmayan kişiden talep edilen sevgi ve sadakatin hiçbir anlamı olmaz.

Sadakat, inananların en özenli ve dikkatli olması gereken konulardan biridir. Kur’an’da, mücadeleden kaçmaya kalkışanlardan söz edilirken, onların daha önceden sadakat göstereceklerine dair söz vermiş oldukları ve verilen sözün ağır bir sorumluluk olduğu bildirilir. Allah’a itaat ve sadakatte kararlılık göstermeyen kişiler, ‘kalplerinde hastalık olanlar’ olarak nitelendirilir. İnkârcılara karşı mücadele için Allah’tan bir sure isteyen, indirilince de kabullenemeyenlerin samimiyetsiz ve itaatsiz davranışları onların hayrına olmayacaktır.

Sadakat iman sahiplerini bir arada tutar, gevşek bir yapının oluşmasına engel olur.

Sadakat, sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular müminlerin silahıdır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır.

Adaleti ayakta tutan, ahdine vefalı, derin iman ve ilim sahibi samimi müminlerin eliyle Kur’an ahlakının yeryüzüne hâkim olma zamanı yaklaşmıştır.

Şimdi dünya Müslümanlarının tesanüt tablosunu yeniden çizebilmek için, sadakatini, vefa ve bağılığını gözden geçirme zamanı.

Şimdi insanlık tarihinin en büyük fitnesi yaşanırken öncelikleri ve safları doğru belirleme zamanı.

Şimdi sadakat elbisesiyle kuşanıp-donanma zamanı.

Şimdi sadakatı, sabrı, iyiliği ve ahde vefayı doruğunda yaşama zamanı…

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)

Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin teorisinin doğruluğu, bilimselliği ve kendi bilim düzeyi ile ilgili kuşku içindedir ancak ilginçtir günümüz evrimcileri hem evrim teorisini hem Darwin’i hararetle savunurlar.

Bu teoriyi savunan bilim adamları öncelikle materyalisttirler. Bu nedenle de bilimi materyalizmin dogmaları ile sınırlandırır ve ‘ilahi bir açıklamanın sahneye girmesi’ne izin vermezler.

Tek bir aminoasit bile rastlantı sonucu oluşamadığı halde, yüzlerce farklı aminoasitin belli sayıda, belli koşullarda ve belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek oluşturdukları proteinlerin, doğal koşullarda kendiliğinden oluştuklarını öne sürmenin saçmalığı ortada. Bu gerçeğin yanı sıra Yaratılışı kanıtlayan 350 milyon fosilin -kiminin saklandıkları depo ve müzelerden çıkarılarak- gözler önüne serilmesi, Darwinistler’i büyük çaresizliğe sürüklemiştir.

Bilimsel çalışmalar, yapılan kazılar sonucu bulunan fosiller ve fosil kayıtları, farklı canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız olarak, özgün yapılarıyla ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Yaratılış, her canlı grubu için ayrı ayrı gerçekleşmiştir.

Oysa geçmişte yaşamış ve bir canlının diğerine dönüşmesi sırasında ara geçiş formu özelliği taşıyan canlılara ait milyarlarca fosil bulunmalıdır. Hatta bugün bile, evrildiği iddia edilen canlının özelliklerinin bir kısmını taşıyan, oluşumlarını tamamlamamış çok fazla sayıda ara geçiş canlıları görülmelidir.

Hatırlayalım; gazetelerde zaman zaman aranan kayıp halka fosilinin bulunduğu haberleri çıkar. Haberdeki fosilin evrime kesin delil olduğu … ile … arasındaki ara-geçiş form fosilinin bulunarak evrim tablosundaki yerini aldığı anlatılır. Ardından fosilin ….’ya ait olduğu ortaya çıkar. Konu ya duyurulmaz örtbas edilir ya da sağduyulu bazı Darwinistler “yanılmışız” diyerek özür dilerler. Ancak “ata” arayışlarını hız kesmeden sürdürürler. Bulunan ata ise kimi zaman mikrop, kimi zaman hurma, son dönemde de uzaylıdır; sürekli değişir.

Darwin bile ara fosil bulunmazsa teorisinin yıkılacağını söylemişse, yani ortada bir tane bile somut bulgu yoksa, "atalarımız mikrop", “uzaydan geldik”, “atalarımız tarla faresi”, "atalarımız hurma" öyküleri anlatmak çok anlamsızdır.

Evrimin Sahte Mekanizmaları

Evrimin sahte mekanizmalarından olan doğal seçilim iddiası şudur: Doğada bir yaşam mücadelesi vardır ve bu mücadelede güçlüler ayakta kalır. Ancak evrimin savunduğunun aksine, doğal seçilimin evrimleştirici gücü yoktur. Bir canlı türü bir diğerine dönüşmez. Darwin bunu, “faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" diyerek kabul etse de kraldan çok kralcı olan Darwinistler kabullenmek istemezler.

Bir diğer mekanizma mutasyondur. Canlı hücresinin çekirdeğindeki DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkilerle oluşan kopma ve yer değiştirme anlamındaki mutasyon da evrime delil olamaz. Aksine net etkisi zararlı olan mutasyon -evrimciler her ne kadar arkasına sığınsalar da- canlıları geliştirmez, ya öldürür ya da sakat bırakır. Hiroşima ve Nagazaki’deki gibi.

Evrimcilerin içinde bulundukları ruh haline, Scientific American’da birkaç gün önce yayınlanan bir haberi örnek vermek isterim. Bu saygın haber sitesinde çocukların bile inanmayacağı bir haberin yer alması, evrimcilerin nasıl bir hezeyan içinde olduklarının kanıtı olmalı. Haber şöyle: “İnsan beyni doğal seleksiyon tarafından kendi hayatına son verecek şekilde dizayn edilmiştir. Çünkü bu intihar eğilimi atalarımızın genetik menfaatleri için en iyisidir.”

Allah Kesin Var!

Evrim teorisi yıllarca önemli görülmedi, hatta bazı Müslümanlarca bilim öğrenmenin insanı dinden çıkaracağına inanıldı. Oysa evrim, inkârın kaynağıdır; bilim ise evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah’ın sanatındaki kusursuzluğu, yaratışındaki üstünlüğü keşfederek insanlığa açıklamanın yoludur. Evrendeki mucizevi dengeler ve dünyadaki düzen, yoktan var eden Yüce Allah’ın varlığının ve benzersiz yaratmasının kanıtlarıdır. Evrimcilerin ileri sürdükleri iddialara Müslümanlar yıllar boyu "evrim yok, Allah yarattı" diyerek cevap verdiler. Çünkü evrimin iddialarını çökertecek bilgiye sahip değillerdi ve bu nedenle Yaratılışın delillerini gösteremediler.

Bugün ise kurgulanan bir başka oyun var: "Allah canlıları evrim yoluyla yaratmış olabilir." Bu görüş ise büyük aldatmacadır. Darwinizm, canlı türlerinin birbirine nasıl dönüştüğünün açıklaması değildir. Darwinizm, gerçekte, Allah’ı ve yaratmasını inkar edip, canlıların doğanın ve tesadüflerin bir ürünü oldukları iddiasını ’bilim maskesi’ altında insanlara kabul ettirme çabasıdır. Bu nedenle evrim teorisi ile Yaratılış arasında hiçbir ortak nokta yoktur.

Bugün artık insanlar, evrimin nasıl dayanaksız ve bilime "rağmen" savunulan putperest bir din olduğu gerçeğini gördüler. ’Evrimsel yaratılış’ fikri gizlice empoze edilmeye çalışılsa da Allah’ı gereği gibi takdir eden bir insanın bu görüşü savunması mümkün değildir. Dahası, Kuran ayetlerinde ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde de evrime işaret eden tek bir açıklama yokken...

Allah’a kalpten inanan, O’nun üstün gücünü takdir eden bir insanın inandığı gerçek, tek Yaratıcının Allah olduğu gerçeğidir.

Evrim teorisi yalnızca bilimsel bir yanlıştan ibaret değildir. Bir bilim adamı herhangi bir bilimsel teoriye inanıyor olabilir. Bilim aksini kanıtladığında ise bilimin gösterdiği yolu izler. Bilimsel bir yanlış yapmıştır; o kadar. Ancak evrimci zihniyetin durumu farklıdır. Onlar teorilerini bilime dayanarak değil, bilime “rağmen” savundukları içindir ki çılgınca, asabi ve öfkeli bir yapıları vardır. Örneğin Newton’ın, teorisini bağıra çağıra kabul ettirmeye çalıştığını düşünebiliyor musunuz?..

Bu hezeyanın nedeni daha en başta evrim teorisinin dünya üzerinde nasıl var olduğumuz sorusuna cevap bulmaması ile ilgilidir. Bu soruya evrimin cevabı “tesadüfler”dir. Bu, bir Yaratıcının olmadığına inanıyor olmak sebebiyle verilen ateist bir cevaptır. Ve insanları Allah’ı inkâra sürüklemektedir. Oysa bilim açıkça gösterir ve akıl bilir; Allah vardır, Allah kesin vardır!

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors