Radikalizm, Soy Koruyuculuğu ve Kur'an Ahlakı

Radikalizm katı, kökten ani değişimler yönünde tavizsiz bir politikanın savunuculuğudur. Kimi zaman sert, kimi zaman saldırgan ve kimi zaman şiddetten yana olmaktır.

Kur’an’ın çizdiği mümin modeli ise güzel ve yumuşak sözlü, kavgacı üsluptan kaçınan, kötülüğü iyilikle uzaklaştıran, önyargıyla ya da düşmanlıkla yaklaşanlara karşı dahi ılımlı davranan, şefkat ve merhamet sahibi karakterdir.

Bu durumda radikalizmin üslubu ile mümin üslubunun asla uyuşmadığı açıkça ortadadır. İnananlar için kıstas Kur’an’dır ve radikal insanın ahlakı, Allah’ın beğendiği ahlaka tamamen terstir.

Kur’an her konuda açıklayıcı örnekler getirir. Bu konudaki yol gösterici örneklerinden biri, Allah’ın Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a Firavun’a tebliğ yapmaya giderken verdiği buyruktur. Firavun, devrin en azılı inkarcısıdır. Böyleyken Hz. Musa’nın aldığı emir, "İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar. (Taha Suresi, 43-44) olmuştur.

Firavun, tarihin en zalim ve en isyankar yöneticilerindendir. İlahlık iddiasında bulunmuş, dönemin müminlerine katliam uygulamıştır. Allah’ın, bu zalime yollarken peygamberlerine verdiği yumuşak söz söyleme buyruğu, tebliğin ılımlı bir üslupta yapılması gerektiğini gösterir.

Üstünlük Irkta, Etnik Kimlikte, Dilde Değil Takvada

Müslümanların karşılıklı ilişkilerindeki kıstas ırk, etnik kimlik, dil, makam ve mevki değil, iman ve güzel ahlaktır. İnsanlar arasında ırk ve soya göre ayrım yapmak, etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu haline getirmek Kur’an ahlakına uygun değildir. Allah, tanışmaları için insanları farklı kıldığını, "Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır..." (Hucurat Suresi, 13) ayetiyle bildirir.

Vatan-millet sevgisi asil duygulardır ancak bu duyguların bir tür ırkçılığa dönüşmesi veya kendi ırkının kalıtsal olarak üstün olduğunu iddia etmek hatadır. Bu görüşler Müslümanların kardeşlik ruhunu zedeler, tesanüdü azaltır, düşmanlığı tetikler.

Kur’an bu anlayışı, cahiliye toplumu özelliği olan "öfkeli soy koruyuculuğu" ifadesiyle tanımlar:

Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ’öfkeli soy koruyuculuğu’nu, cahiliyenin ’öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine ’güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları "takva sözü" üzerinde "kararlılıkla ayakta tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)

Yukarıdaki ayetten anlarız ki; saldırgan ve öfke dolu davranışlara sebep olan ’soy koruyuculuğu’na karşılık Allah, ’güven ve yatışma duygusu’ verir. Sadece İslam aleminde değil, tüm dünyada çatışma nedeni olan bu görüş, Kur’an ahlakıyla bağdaşmaz.

Peygamberimiz (sav), insanları cins, ırk, dil ve kabilelerine göre ayrımcılıktan insanları sakındırmıştır. Veda hutbesinde Müslümanlara şöyle seslenir Resulullah:

"Ey İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz Adem’den Adem de topraktandır. Allah yanında en üstün olanınız O’ndan en fazla korkanınızdır. Arab’ın aceme, acemin de Arab’a, beyazın siyaha siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva hariç."

Kur’an’ı ve Peygamberimiz (sav)’in tavsiyelerini ilke edinen Müslümanların tarih boyunca fethettikleri topraklarda çatışmalar ve kan kavgaları sona ermiş, barış hakim olmuştur. Toplumlar İslam bayrağı altında barış, adalet ve saygı içinde yaşamışlardır.

Bu bakış açısına sahip olan Müslümanların birbirlerine duydukları sevgi Allah sevgisi, Allah korkusu ve güzel ahlaktan kaynak bulur. Allah yolunda samimi çaba içinde olan insana her mümin sevgi hisseder. Ne dili, ne rengi, ne maddi olanakları ne mesleği önemli değildir. Müslümanlar arasındaki ilişkilerdeki kıstas, İslam alemi için de geçerli olmalıdır. Müslümanlar, birbirlerinin yardımcısı, dostu ve velisidirler.

Farklılıklar yalnızca zenginliktir, renktir; Allah’ın ayetidir:

"Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır." (Rum Suresi, 22)

Allah’ı Bilip İsyan, Şeytanı Bilip İtaat Edenler

İnsanlar genelde itaat kavramını tanır ve bilir. Ve her insan aslında birine ya da bir şeye itaat eder. Eğer insan istek ve tutkularının esiri olarak yaşıyorsa nefsine, resulun sözlerine karşı içinde bir kuşku duyuyor, kendi fikirlerini ve görüşlerini beğenip, daha doğru olduğunu düşünüyorsa, kendi aklına itaat ediyor demektir. Yine kişinin, Allah’ın dışında rızasını gözettiği başka bir varlık varsa, o varlığa itaat ediyor olması söz konusudur.

Kısacası, insan ya Allah’a itaat etmektedir ya da şeytana. Kişinin yaptığı her harekette itaat vardır; bu ya Allah’adır ya da şeytanadır. İnsan vicdanına uyarak davranıyorsa Allah’a, nefsinin istek ve tutkularını gözeterek davranıyorsa şeytana itaat ediyor demektir.

Allah sadece Kendisi’ne teslim olanlardan ise, “Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112) ifadesiyle söz eder.

Aslında şeytan da her varlık gibi Allah’ın kendisi için yarattığı kadere tâbîdir ve itaatsiz olması da onun kaderindedir. Şeytan dünyadaki imtihan ortamının bir parçası olarak yaratılmıştır ve - Allah’ın kendisine tanıdığı süre olan kıyamet gününe kadar- insanları çeşitli vaadlerle saptırmaya çalışır. Şeytanın en büyük hedefi, insanları Allah’ın yolundan çevirmek ve cehenneme sürüklemektir. Onları olmadık kuruntularla meşgul ederek, akıllarını karıştırmaya ve sağlıklı düşünmelerini engellemeye çalışır. Kurduğu bütün plan ve tuzaklar, sürdürdüğü faaliyetler Allah’ın izniyledir.

Kısacası, şeytan, dünyadaki imtihan ortamında iyilerle kötülerin birbirinden ayrılması için vesile olarak yaratılmış, insanlar ve diğer tüm canlılarla birlikte Allah’ın belirlediği kadere teslim olmuş, O’nun kontrolünde yaşayan bir varlıktır. Tüm varlıklar, “…göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur, tümü O’na gönülden boyun eğmişlerdir. (Bakara Suresi, 116) ayeti ve diğer bazı ayetlerle açıklandığı üzere, Allah’a boyun eğmişlerdir.

Ancak şeytan ne yaparsa yapsın, yalnızca inkâr edenleri saptırabilir, müminler üzerinde zorlayıcı gücü yoktur. Allah’a samimi iman edenlerin üzerindeki tek etkisi, yaptıkları nedeniyle imanlarının artmasına vesile olmaktır:

Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak Biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırt etmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)

Şeytanın vesveseleri kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri duyarlılıktan yoksun bulunanlara Allah’ın bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, gerçeğin kendisinden uzak bir ayrılık içindedirler.

Ancak kendilerine ilim verilenler, Kur’an’ın hiç tartışmasız Rabb’lerinden olan bir gerçek olduğunu bilirler. Allah imtihan yaratır, zorluk verir ki onlar iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. İmtihan gereklidir ki müminler sadakatlerini, sevgi ve itaatlerini gösterip arınabilsinler.

“Beni en çok şaşırtan şey, bir kimsenin, Allah’ı bilip O’na isyan etmesi; şeytanı bilip ona itaat etmesi ve dünyayı bilip ona meyletmesidir”. Hz. Ali (ra)

İtaatten Alıkoyan Nefis

28 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

İtaatten Alıkoyan Nefis

İnsanı, "işittik ve itaat ettik" demekten alıkoymaya çalışan etkenlerden en önemlisi, ‘heva’, yani insanın bencil tutku ve istekleridir. Hevanın kaynağı ise insanın içindeki ‘nefs’idir. Nefis, Kuran’da bildirilen ifadesiyle "... var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 5) Şeytanın kontrolü altındaki nefis, hiçbir zaman insanın iyiliğini istemez.

İnsanın nefsini arındırıp eğitebilmesi için ona sahip çıkmaması gerekir; çünkü nefis şeytanın sözcüsüdür ve kendisine itaat edenleri götürmek istediği yol Allah’ın değil, şeytanın yoludur. Tutkuları azgındır nefsin, insanı şeytanın bataklığına sürükler.

Peygamberimiz(sav)’in bir savaş dönüşü söylediği, “küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” hadisi, nefisle yapılan mücadelenin ne kadar büyük olduğunun ifadesidir. En büyük savaşı uzaklardaki değil, içimizdeki bir düşmana karşı veririz. Bu nedenle, nefsimizin vereceği emirlere karşı son derece dikkatli olmalıyız:

İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara Suresi, 207)

"Allah nasıl olsa affeder", "benim kalbim temiz, iyi bir insanım" diyenler, kimsenin kötülüğünü istemedikleri için cennete gideceklerini düşünenler, sadece belirli ibadetleri yapmalarının yeterli olduğunu zannedenler, gerçekte sadece kendilerini kandırmaktadırlar. Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan Rabbimiz mazeretler öne süren bu insanların aslında doğruların farkında olduklarını şöyle bildirmektedir:

O gün, ’sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbi’nin Katı’dır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 12-15)

Allah’ın ayette bildirdiği gibi her insan kendine basirettir. Bu nedenle itaat çok önemlidir. Her insan kendi yaptıklarından sorumludur ve Rabbimizin huzuruna tek başına çıkarak hesaba çekilecektir. Ve o gün gerçekleri görmezden gelerek Allah’a itaat etmeyen ve O’nun emirlerini yerine getirmeyen insanların yaşayacakları pişmanlığın telafisi de olmayacaktır.

Her insan, davranışlarını dikkatle gözden geçirmelidir. Acaba davranışlarında gözettiği nefsinin istekleri midir, yoksa Allah’ın hoşnutluğu mudur? Allah Kuran’da bize bu konuda çok önemli bilgiler vermektedir:

Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi ’istek ve tutkularına (hevasına)’ uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28)

Ayet, müminlere hangi davranışın Allah’ın rızasına uygun olduğunun, hangi davranışın da nefsinden kaynaklandığının ipuçlarını vermektedir: ‘Sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte’ olmak, Allah’ın rızasına uygun bir davranıştır. Ancak, ‘kalbi Allah’ı zikretmekten gaflete düşmüş’ ve ‘kendi istek ve tutkularına uyan’ kimselerin yaşam tarzını benimsemek oldukça nefsani bir davranıştır, Allah’a karşı itaatsizliktir. Bu son derece önemlidir ve Kuran ahlakıyla yaşamayı amaç edinmiş her insanın en çok dikkat etmesi gereken konuların başında gelmektedir.

İnsanın kendisine kötülük eden biriyle iyi geçinip, iyilik eden birinden uzaklaşması elbette ki oldukça çarpık bir yaşam tarzıdır. Ancak birçok insan kendisine kötülük eden nefsiyle iyi geçinmekte, ona itaat etmekte, Allah’tan ise uzak yaşamaktadır.

Nefsi ezmek, dünya hayatından vazgeçmek,”Tek güç sahibi olan Allah’ı hoşnut edecek ne yapabiliriz?” diye düşünmek… Bir mümin, yaşama bu pencereden bakar ve Kuran ayetlerinde de çok söz edildiği gibi, kurtuluşa giden yolda nefsini arındırabilmek için, kendisini Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden uzak durur. ‘Allah’a yaklaşmak için vesile’ arar, O’na teslim olur, boyun eğer ve Allah’a itaat eder.

Bu, nefsin bencil tutkuları yerine yalnızca Allah’a itaat ve kullukla yaşanan gerçek özgürlüktür. Bu, ruhumuzu açan en güzel, en lezzetli hayattır.

Kendini Allah’a Vakfetmek

28 Eyl 2012 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Kendini Allah’a Vakfetmek

"Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz." (Bakara Suresi, 156)

Allah’ın kesin varlığına ilişkin, göklerde, yerde ve ikisi arasındaki sayısız delil, görebilenler için apaçık gözler önündedir. İnsan, Allah’ın Zatını göremez kuşkusuz. Ancak vicdanını kullanarak çevresindeki yaratılış örnekleri vesilesiyle Allah’ın gücünü ve yüceliğini kavrayabilir.

İman eden insan, Allah’ın varlığının ve gücünün bilincinde olduğundan, ne amaçla yaratıldığını ve Rabb’inin kendisinden neler istediğini bilir. Bu nedenle de dünya hayatındaki hedefi, Allah’ın razı olduğu bir insan olmaktır; her durum ve koşulda çabası bu yöndedir. Bunun için ciddi bir şekilde gayret eder. Böylece inkar içindeki kişi için kesin bir yıkım olan ölümün sırrı da önünde açılır. Ölüm asla yok oluş değil, gerçek hayata geçiş aşamasıdır.

Hayatın da ölümü de Yaratıcısı, Alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ölüm, tesadüflerle ya da kazaen meydana gelen bir olay değildir. Kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş olan ölüm, Allah’ın özel olarak yarattığı bir olaydır.

Ölüm gerçeğinin bilincindeki insan, hayatının temelini ‘göçecek bir yarın kenarına’ inşa etmez. Mal-mülk, makam, kariyer, saygınlık ve fiziki güzelliğin geçici olduğunu ve dünya hayatında sahip olunan hiçbir metaın kendisini kurtuluşa götürmeyeceğini bilir. Bunlar yalnızca, imtihan amacıyla yaratılmış olan dünya hayatındaki kısa süreli ‘sebep’lerdir.

Dünya hayatında kurulmuş sistemin anahtarı ise Allah’ın hoşnutluğudur. Kurtuluş bulanlar, “Allah, rızasına uyanları bununla Kuran’la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16) ayeti gereği Rabb’lerinin rızasını gözetenlerdir.

İnsan dünyaya Rabb’ini aşkla sevmek, O’na kopmaz, sarsılmaz bir bağla bağlanmak için gelir. Allah’ın rızasını yaşamaya, Allah’a kul olmaya, kendini O’na adamaya gelir.

Allah aşkını ve Allah korkusunu içi titreyerek hisseden samimi mümin, gönülden Allah’a teslim olduğunda şeytanın kontrolünden tamamen çıkar; artık onu Rabbi yönetir. Tam teslim olmak, sürekli derinliği, mutluluğu, dünyanın ve ahiretin tüm güzelliklerini yaşamaktır.

İnsan, nefsinin bencil tutkularının ardına takıldığı oranda şeytana yakın, Allah’tan ise o denli uzaktır. Allah kuluna şahdamarından yakınken, insanın O’ndan uzak yaşaması ne büyük yanılgıdır. O insan kendisine zulmeder, kendi elleriyle kendisini cezalandırır, mahveder.

Ya ölüm? Ahirete geçiş kapısı ölüm? Onun için ölüm, kesin bir yıkım ve felaketin başlangıcıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayarak Allah’ı unutanın, ölüm geldiğinde hissedeceği pişmanlık bir şey ifade etmeyecektir. “… Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir…” (Müminun Suresi, 99-100)

Dirimi ve ölümü Rabb’ine ait iken, kendisini O’na adamayan her insan -Allah’ın dilemesiyle- bu telafisi imkansız pişmanlığı yaşayacaktır.

Şimdi kendimizi Allah’a ve O’nun hoşnutluğuna vakfetme zamanı. Annesinin, "Rabbim, karnımda olanı, ’her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen…" (Ali İmran Suresi, 35) diyerek Allah’a adadığı Hz. Meryem gibi Allah’a adanmalı. Hayat gerçekten çok kısa ve bu hayattan sonra sonsuz bir gerçek hayat var. Buna kesin bilgiyle inanmak çok önemli. Çünkü inanmayan insan da hayatın kısa olduğunu bilir. Ancak hayatın kısalığı insanı dünyaya değil Allah’a ve sonsuz ahirete yöneltmeli.

Kendisini Allah’a vakfeden müminleri diğerlerinden ayıran en önemli özellik, bu gerçeğin şuurunda olmalarıdır. Onlar, "katıksızca (ahireti asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri"dirler. (Sad Suresi, 46)

Muhammed'in Hatice'si-II

28 Eyl 2012 In: Kadın, Peygamberler

Muhammed'in Hatice'si-II

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında en çok, sonraları Hz. Aişe(ra)’nın kıskançlığı karşısında, “Cenab-ı Hakk benim kalbime onun muhabbetini vermiştir!” cevabını verdiği Hz. Hatice(ra)’yı sever. Allah Resulü 25 yıl yalnızca Hz. Hatice(ra) ile mutlu bir hayat yaşar, çok yaygın bir adet olduğu halde onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmez. Sevgili eşinin ölümünden sonra da onu hiçbir zaman unutmaz. En ufak bir hatıra, onu sevgi ve rahmetle anmasına vesile olur.

Hz. Hatice(ra), insanlara yakın, soğuk durmayan, ötekileştirmeyen, ayırım yapmayan, köle vasıflı insanları kendi özel misafirleri gibi ağırlayan annemiz. Peygamberimiz (sav)’in ilk vahiy halinde duygusal davranmayıp, onun halini çözmeye çalışan kutlu kadın. Onun vahiy anındaki heyecanına ortak olur, aynı zamanda onu rahatlatacak sözler söyler. Resûlullah’ın yükünü hafifletir, hoşlanmayıp karşı çıkılacak bir şey dilinden dökülmez.

Resûlûllah (sav)’i her görüşünde ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanır, "Can Güneşim” gibi güzel sözlerle karşılar. Onun hissettiklerini hisseder, onu tutkuyla sever, şefkatle korur ve onunla aynı mekânı ve yalnızca onu yaşar. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamber Efendimiz (sav)’de de aynı incelik, fedakârlık ve vefa ile karşılık bulur.

Bir gün kıskançlıkla, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah sana daha hayırlı zevceler verdi" diyen Hz. Aişe(ra)’ya, Resûlullah(sav) şöyle cevap verir: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; kimse bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah’a ortak koşarken o Müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"

Hatice(ra), Resûlullah(sav)’in ayetin gelişi anındaki heyecanına ortak olur, tekbir getirdiğinde O’nunla tekbir getirir, sevindiğinde O’nunla sevinir, üzüldüğünde O’nunla üzülür. Ancak bir farkla ki Hatice(ra) içi coşkun bir nehir gibi akarken, huzur veren bir dinginlikle, adeta emerek O’nun üzüntüsünü gidermeye çalışır. Hatice’nin bu özelliğini şu sözlerle dile getirir Peygamberimiz(sav):

“Onun gönlünde hiç kimsede olmayan bir özellik vardı. İnsanın gönlündeki hüznü bir vakum gibi çeker alırdı” der ve Hatice’sinin, "kendi âleminin hanımlarının efendisi" olduğunu söyler.

"Kureyş’li hiçbir kadın benim tattığım nimetleri tatmadı. Belki şu dünyada hiçbir kadın benim elde ettiğim şerefe ermedi; dünyada Muhammed Mustafa (asm)’ın zevcesi olmam şeref olarak yetip arttığı gibi ahirette de mü’minlerin annesi olmam en büyük nimettir benim için" der kutlu annemiz.

Hatice(ra); "ben inanırım, kimseler inanmasa da ben inanırım" diyen imanlı annemiz.

Azimli, sabırlı, teslimiyetli, güçlü annemiz...

Her işinde Allah rızasını gözeten annemiz...

Malının mülkünün emanet olduğunun bilincinde, “ben seni tanımadan önce belki bunca malın bir anlamı vardı, ama seni ve İslam’ı tanıdıktan sonra dünya sadece hizmet için vardır, şimdi bu parayı ve anahtarları al ve İslam davası için harca” diyerek servetle imtihanını başarıyla veren annemiz...

Daha Kur’an’ı tanımadan kulluk şuuru ve kararlılığı ile Kur’an ahlakını yaşayan kadın...

Güzel bir ahlâk üzere olan Allah’ın Sevgilisinin, güzel bir ahlâk üzere olan sevgilisi...

Hatice(ra); Muhammed’in Hatice’si...

Muhammed'in Hatice'si

28 Eyl 2012 In: Kadın, Peygamberler

Muhammed'in Hatice'si

Hz. Hatice(ra); son hak dinin ilk mümini, Hz. Muhammed (sav)’in ilk ve en sevdiği eşi, servetini Allah, Peygamber ve İslam yolunda harcayan ilk insan, ilk kadın. O hep ilklerin kadını ancak annelerimiz konu olduğunda -her nedense-adı ilk akla gelmeyen kutlu annemiz.

"Müminlerin annesi" olmadan önce Tahire ve Tacire olarak bilinen Mekke’li bir kadın O. Kirlenmiş cahiliye toplumunda tertemiz kalmış; Tahire. Bedevi çölünün güzel kokular saçan çiçeği. Kadının ezildiği o dönemde kervanlarıyla ticaret yapan cesur, dik duran ve güvenilir iş kadını; Tacire.

Hatice(ra) iyiliği ve yardımseverliği, kötülüğe tahammülünün olmayışı, muhtaçları koruması, hayırlar yapması, adaletli oluşu ve zulmü kabullenmemesiyle tanınır.

Asaleti, nezaketi ve zenginliğinin yanı sıra cömert, yaşadığı ataerkil toplumdaki kadınlardan çok farklı, imanı ve kişiliğiyle zirvedeki kutlu kadın. Bilgili, kültürlü ve donanımlı. İki evlilik yapmıştır Hatice(ra); ilk eşi ölmüş, ikincisinden ise boşanmıştır. Kadının değersiz/gereksiz bir eşya yerine konulduğu ve neredeyse hiçbir hakka sahip olmadığı bir zamanda, baskı göreceğini bildiği halde boşanmıştır. Bu, O’nun, yanlış karşısındaki kararlı duruşudur.

Aynı zamanda etrafındaki olaylara duyarlı, araştırmacı bir kişiliğe sahip olan Hatice(ra), Muhammed(sav)’in özelliklerini öğrenir, O’nu izler, dürüstlüğüne ve güvenilirliğine hayran olur. Bir rivayete göre başka birine vereceği ücretin kat kat fazlasını vereceğini iletmesi ve kervanlarının başına geçmesini teklif etmesiyle Peygamberimiz(sav) ile iş ilişkileri başlar.

Emin Belde’nin emin kadınının Muhammed-ul Emîn ile evlilik isteğine ise şaşırmamalı. Yaşadığı toplumu sorgulayan, insanların davranışlarını izleyen bir kadın olması, Muhammed (sav)’in çevresindeki diğer erkeklerden farklı olduğunu görmesini sağlar. Kendisiyle evlenmek isteyen Mekke zenginlerini elinin tersiyle iter, kınayıcıların kınamasından korkmaz ve Muhammed(sav)’e talip olur.

Hz. Hatice(ra)’nın, evlendiğinde 40 yaşında olduğu iddia edilse de 27-28 yaşlarında olduğu rivayeti gerçeğe daha yakındır. Çünkü 40 yaşındaki bir kadının o çok sıcak iklimde ve o günün koşullarında 6 çocuk doğurması zordur. Evlendiklerinde Peygamberimiz(sav) de 25 yaşındadır.

İlk Vahiy ve Hatice

Evliliklerinin 15. yılıdır. Peygamberimiz (sav) içinde oluşan yalnızlık isteği ile, sık sık Mekke yakınlarında Nur dağındaki Hira mağarasına gider, tek başına orada kalır, tefekkür eder. Hatice(ra) orada da eşine destek olur, ilgisini eksik etmez. Gençlerin bile zorlukla tırmanabildiği mağaraya, yaşına, sıcağa, baskı ve sıkıntılara rağmen tırmanır, sevgili eşine yemek ve su taşır. Kuşkusuz bu, çok derin sevgi, saygı ve bağlılığın delilidir.

Bir Ramazan ayında, Yüce Allah, Muhammed(sav)’i peygamberlikle şereflendirir. Cebrail (as), Allah’ın dilemesiyle, Hz. Muhammed(sav)’e görünür ve ona Kur’an’ın "Oku!" ile başlayan ilk âyetlerini bildirir.

Yaşadıklarının verdiği şaşkınlığı ve korkuyu paylaştığı Hatice’si, en fazla ihtiyacı olduğu anda O’na sıcaklığını hissettirerek,: “Endişelenme! Allah seni kötülükle yüz yüze getirmez" der. "O seni daima hayırla karşılaştıracaktır. Çünkü sen her zaman akrabana yardım ediyor, ailene bakıyor, geçimini şeref ve namusunla kazanıyor, insanların doğruluktan ayrılmamalarını sağlamaya çalışıyorsun. Yetimlere sığınak olan sensin. Sözünde sadık, emanete hıyanet etmeyen bir insansın. Hiçbir dayanağı olmayanlar sana koşmakta, muhtaçlara yardım elini sen uzatmaktasın. Herkes senden nezaket ve yardım görmekte.” (Buharî, bedü’l-vahy) sözleriyle O’nu sakinleştirir. Böylece, eşinin titreyen bedenini örtüp sardığı gibi, kalbini de yatıştırır.

Muhammed’inin önünde diz çökerek Kelime-i Şehadet getiren Hz. Hatice(ra), Peygamberin ümmetinin ilk ferdidir şimdi. Bir süre sonra ise Cebrail’den abdest almayı ve namaz kılmayı öğrenen Resûlûllah(sav), evde Hatice’siyle birlikte namaz kılar. Bu iki nefer, ikibin kişilik bir iman ordusudur adeta.

Hatice(ra), Muhammed(sav) ile birlikte aynı zamanda çileye de talip olur. Dönemin zorlu koşulları, dedikodular, çekilen acılar -bileği taşına sürtünür gibi- zaten kişiliği keskin annemizi daha da keskinleştirir. Mekke müşriklerinin zulmüne Resulullah(sav) ile birlikte karşı durur, O’nun yanında İslam’ı tebliğ eder. Müşriklerin Müslümanlara boykot uyguladığı üç yıllık süre içinde kuşatmaya Muhammed’i ile birlikte göğüs gerer.

Yalnızca evinde huzur kaynağı değildir Hatice(ra). O, müşriklerin döktüğü dikenlere adeta kendi vücudunu siper eder, yapılan eziyetler karşısında koruyucu kanatlarıyla eşine kalkan olur.

Hatice(ra) ilmi merak, kâinatı okuma ve hayatı anlamlandırma azmi içindedir; O, her dönem nesne değil öznedir. Resulullah(sav)’e ilk buyruklar olan "Oku" ve "Uyar"ı muhatap alan ve uygulayan ilk kadın öğretmendir aynı zamanda. Bugün yalnızca toplumun sisteminin koyduğu “evlen”, “doğur”, “büyüt”, “pişir”, “yıka”, “temizle” gibi emirlerin muhatabı olan ve arta kalan zamanlarını “harcayan”, arkadaşlarıyla boş sohbetler yapan, geceler boyu dizi film izleyen ve saatlerce üzerine konuşan kimi Müslüman kadınlar için de örnek olmalıdır Hatice(ra)… O, İslam’a hizmet için yaşın, işin ve uğraşların mazeret olmayacağı mesajını verir, Muhammed’i gibi Allah için yaşayarak, O’nun “mümin müminin aynasıdır” hadisinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlar.

Devam Edecek...

Şefkat Peygamberi

28 Eyl 2012 In: Peygamberler

Şefkat Peygamberi

İnanan insanlar için doğruya ve en güzel ahlaka özendirmek önemli bir sorumluluktur. Bir müminin, tavırlarına ve ahlâkına benzeyebilmek için çaba göstermesi gereken insan ise, Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış olan Peygamberimiz(sav)’dir.

Peygamber Efendimiz (sav), Allah’ın insanlık için gönderdiği son peygamber ve son hak kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i vahyettiği, güzel ahlakı, takvası, Allah’a olan yakınlığı ile insanlara örnek kıldığı resûlu/elçisi. Ümmetinin zorluk çekmesi, Tevbe Suresi’nde ”…sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.” ayetiyle haber verildiği üzere onun gücüne gider; O müminlerin dostu ve yakınıdır.

Rabbimiz’in, "Gerçek şu ki, Biz senin üzerine ’oldukça ağır’ bir söz (vahy) bırakacağız" (Müzzemmil Suresi, 5) ayetiyle de bildirdiği gibi Hz. Muhammed (sav)’in sorumluluğu oldukça önemlidir. Allah’a olan kuvvetli imanı ile bu sorumluluğu mükemmel bir şekilde yerine getirmiş, insanları Allah’ın hayat veren yoluna, hidayete davet etmiş ve çağrıya icabet eden samimi insanların yolunda ışık olmuştur. Yüce Allah O’nu kıyamete kadar insanlığa peygamber kılmıştır.

Peygamberimiz (sav)’i görmemiş olmak, ahirette onunla yakın olabilmek için elimizden gelen çabayı en fazlasıyla göstermekten bizi alıkoymaz. Çünkü Kur’an ayetlerinden ve hadis-i şeriflerden onun örnek kılınan güzel ahlakını tanımak mümkündür:

Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)

Peygamberimiz (sav)’in izinden giden samimi müminlerin, tüm insanlara güzel ahlâkları ile örnek olmaları ve onları güzel ahlâka davet etmeleri gerekir. Uyarmak, hatırlatmak, korkutmak ve müjde vermek müminlerin de görevidir ancak hidayeti verecek olan yalnızca Rabbimiz’dir.

Kuran ahlâkının günlük hayata nasıl geçirileceğini, Peygamberimiz (sav)’deki güzel örneklerden öğreniriz. Peygamber Efendimiz(sav)’in hangi koşulda hangi davranışta bulunduğunu öğrenerek ona benzemeye çalışmak ve samimiyette, tevazuda, temizlikte, imanî coşkuda onu örnek almak gerekir. Günümüzde pek çok insan, toplumda tanınan ya da farklı olan kişileri kendisine örnek alır. Oysa, özenilmesi ve benzemeye çalışılması gereken insanlar, Peygamberimiz (sav) ve takva sahibi olan diğer peygamber ve elçilerdir.
Rabb’imiz, Kendisine ve Resulüne iman eden, peygamberi izleyen ve onu savunup destekleyen müminlere kurtuluşu müjdeler.

… Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

Peygamberimiz(sav)’i desteklemek de, ancak Kur’an’a tabi olarak, O’nun gibi Kur’an ahlâkını yaymaya çalışarak ve O’nun üstün ahlâk özelliklerini kazanmaya çalışma gayreti ile mümkün olacaktır. Bu çabayı gösteren samimi müminlere, Rabbimiz de yardım edecek ve yollarını açarak, onlara başarı verecektir. En büyük ödül de Peygamber Efendimiz (sav) gibi, Allah’ın sevgisini, rızasını, ve rahmetini kazanmak olacaktır.

...Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurur:

"Kim bir müslümandan dünya kederlerinden bir keder giderirse Allah ondan ahiret günü kederlerinden bir keder giderecektir. Kim de müslümanı örterse Allah onu dünya ve ahirette örtecektir. Ve kim bir fakir borçluya kolaylık gösterirse, Allah ona dünyada ve ahirette kolaylık gösterecektir. Kul, (din) kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısıdır. Kim bir yola giderek onda ilim ararsa, bu çalışması sebebi ile Allah ona Cennet’e giden bir yolu kolaylaştıracaktır…” (İbni Mace/ 1. cilt/ syf.389)

Peygamberimiz(sav)’in insanları Kur’an ahlâkına yaklaştıran ve kalpleri imana ısındıran sevgisi, ince düşüncesi ve şefkati, bizlerin de kazanmamız gereken önemli özelliklerdir. Bu ahlâka sahip olmalı, müminlerle beraberlik ve dayanışma içinde yaşamalıyız; birbirimizin ‘din kardeşleri’ olduğumuz gerçeğini unutmadan…

"Kişi, müslüman kardeşini severse, onu sevdiğini kendisine bildirsin." (Mikdam ra). Ebû Dâvud.

Kalplerin Yumuşaması Zamanı Gelmedi mi?

İnsanı dünyada mutlu ve huzurlu bir yaşama, ahirette de gerçek kurtuluşa kavuşturacak olan tüm bilgiler ve her sorunun yanıtı Kuran’dadır. Her insan, Rabb’inin Kur’an’la haber verdiği gerçekleri düşünmeli, dünyaya ve ahirete bakış açısındaki yanlışları düzeltmeli ve sonsuz ahirete yönelik ciddi/samimi çaba içinde olmalıdır. Yaşadığı kayıtsızlığa karşılık kişi, vicdanındaki duyarlılığı kaybedebilir, kalbi katılaşabilir. Allah bu konuya inananların dikkatini çeker ve "İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ’saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı." (Hadid Suresi, 16) ayetiyle önemini hatırlatır.

Ne amaçla dünyada bulunduğu insan için en önemli sorudur. Yüce Allah bu sorunun yanıtını Kur’an’da açıklar. Yaratılmış her şey gibi, insanın da yaratılış amacı vardır; yalnızca Allah’a kul olmak. Yapması gereken de, O’nun uyarıcı olarak görevlendirdiği elçilerin ve kitaplarının bildirdiği gerçekler üzerinde derin düşünmektir:

(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl Suresi, 44)

Hüküm verenlerin hakimi Allah Kuran’ın indiriliş nedenini, "(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır." (Sad Suresi, 29) ayetiyle bildirir. İnananlar Allah’ın insanlığa yaşam rehberi olan mesajını okur, ayetleri üzerinde derin düşünür, “okunduğunda imanlarını artırır” (Enfal Suresi, 2) ve yaşamlarını Kur’an’daki gerçeklere uygun olarak düzenlerler.

Allah, Kendisini tanıttığı, sınırlarını bildirdiği Kur’an’ı gereği gibi okumamızı ister. Ancak insanların çoğu Allah’ın bu buyruğunu göz ardı eder.. Dünyanın ‘en çok satan kitabı’dır Kur’an, ancak en çok okunan kitabı değildir. Çok sayıda insan Kur’an’dan habersiz yaşamaktadır.

“Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkar ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara Suresi, 121) ayetindeki ‘Kuran’ın gereği gibi okunması’ buyruğu, ayetlere sımsıkı sarılarak, samimiyetle okumak anlamındadır. Kuran’ı gereği gibi okuyanlar da, Allah’ın sınırlarını koruma konusunda titizlik gösterenlerdir.

Dinden uzak toplumlardaki bireylerin din anlayışı ise oldukça çarpıktır. Kur’an dışındaki kaynaklardan edindikleri ya da bazı kimselerden duydukları bilgilerin din olduğunu zanneder, gerçek dinin güzelliklerinden yoksun yaşarlar. Herkesin doğruları farklıdır, bu yüzden toplumda birden fazla din yaşanır. Oysa dinin gerçek kaynağı, “Gerçek, Rabbinden (gelen)dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma.” (Al-i İmran Suresi, 60) ayetiyle ifade edildiği üzere Kur’an’dır.

Bu yanlış yolda yürüyenler, Allah’ın insanlara kurtuluş rehberi olarak indirdiği Kur’an’da neler yazılı olduğunu merak bile etmezler. Sorularının yanıtlarını ise, “Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. (Ankebut Suresi, 51) ayetiyle de bildirildiği gibi Allah’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığı Kur’an’da değil, farklı kaynaklarda ararlar. Bu durum, Kuran’da, "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kuran’ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktı" (Furkan Suresi, 30) şeklinde ifade edilir.

Çoğu insan Allah’a inandığını söyler. Kur’an’ı hiç bilmeyen kişilerin yanıtı da genelde aynıdır. Oysa Allah’ın Kendisini tanıttığı Kur’an’dan yüz çeviren kişi, Allah’ı nasıl tanıyıp, gücünü kavrayabilecektir? Bir yaprak bile yaratamayan insan için Rabb’ini tanımak, gücünü takdir edip, O’na teslim olmak en doğru olandır.

Kuran, düşünen insanlar içindir. Okuduğu her kitapla kibirlenen kişilerin aksine, Kur’an okuyan insan, Allah’ın eşsiz kudreti karşısında kendi aczini anlar, boyun büker ve O’na kul olur, teslim olur!

İman eden insan Kur’an ahlakı ile cahiliye yaşamı arasında orta bir yol aramaya çalışmaz. Bir insan ya Allah’ın dosdoğru yolundadır, ya da sarp, engebeli ve tehlikelerle dolu şeytanın yolundadır. Kur’an’a, yani en doğruya uyan kişiler, Allah’ın hem dünyada hem ahirette mutluluk müjdesi verdiği iman sahipleridir.

Anne Sütünde Bir Mucize Daha...

28 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk

Anne Sütünde Bir Mucize Daha...

Anne sütü, bebeğin beslenme gereksinimini eksiksiz olarak karşılayan ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı koruyan benzersiz bir karışımdır. İçerisindeki besin maddelerinin oranı en ideal ölçülerde ve bebeğin vücut sistemleri için en uygun formdadır. Allah’ın, henüz doğmadan bebek için hazırladığı bu mucize besin, bebeğin beyin hücrelerinin ve sinir sisteminin gelişiminde önemli rol oynar. En son teknoloji ile hazırlanan gıdaların hiçbiri, her gün yeni bir yararı ortaya çıkan anne sütünün yerini tutamaz.

Anne sütü birçok enzim, vitamin, nükleotid ve antikor içerir. Yakın zamanlarda ise sütte yeni bir protein bulundu. Alfa-laktalbumin adı verilen bu protein, annenin doğuma yakın zamanlarında ve süt verme döneminde üretilir. Bebeğin rahat uyumasını sağlar ve bebeği stresten korur. Bebeğin midesine girdiğinde, kan basıncını düşüren ve beyni etkileyen ölümcül hastalıkları önleyen özel bir yardımcı protein olan Oleik asit ile birleşir.

İşte alfa-laktalbumin ve oleik asitin birleşmesi ile bir mucize gerçekleşir; tümör hücrelerine karşı ölümcül bir protein olan “Hamlet” adlı protein üretilir. Mekanizması tam olarak çözülememiş olsa da, bebeğin midesinde oluşan bu kompleks proteinin, 40 farklı tipte kanser hücresini öldürdüğü bilinmektedir.

Söz konusu protein hücre duvarına saldırarak, içeri girmekte ve tümör hücrelerini birleştirmektedir. Yarım saat içinde ise onların şeklini değiştirmeye başlamakta, 6 saat içinde de hücreleri öldürmektedir.

Bu proteinin en hayret verici özelliği ise sağlıklı hücreleri tanıyabilmesidir. Bilim adamları buna cevap bulamamışlarsa da aslında cevap açıktır: Akla ve şuura sahip olmayan bu hücreler, Allah’ın ilhamı ile hareket etmektedirler.

Hamlet’i oluşturan alfa laktalbumin ve oleik asit tek başlarına tümörü yok edemezler. Mutlaka bebeğin midesinde bir bileşik haline gelmeleri gerekir. Allah, proteini, oleik asidi ve bebeğin midesindeki enzimleri aynı anda yaratır ve tüm bu molekülleri mucizevi bir şekilde gerekli yerlere yerleştirir.

Anne, ne korunmaya ve beslenmeye muhtaç bebeği için en ideal gıda olan anne sütünü vücudunda üretebilir ne de içeriğindeki besinleri kendisi düzenleyebilir. Tümü Allah’ın yaratmasıdır. O, "Ol" der ve olur.

Ayrıca anne sütünün özellikleri ve besin değerleri, bebeğin her dönemine göre farklılık gösterir. Anne sütü, bebek yeni doğduğunda bağışıklığını güçlendirecek ve sindirim sistemini geliştirecek içeriktedir. 3-4 gün sonra daha sulu ve tatlıdır. İçindeki şeker, protein ve mineraller de bebeğin gereksinimine uygundur. Sonraları ise daha yoğun bir forma dönüşür. Sulu form bebeğin susuzluğunu, koyu form da açlığını gidermeye yöneliktir.

Erken doğan bebekleri bekleyen süt ise mucizevi bir şekilde, daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir içerir.

Her bebeğin sütü kendisine özeldir. Bebeğin hastalıklarına özel tedaviler ve ilaç içeren özel besinin üretim merkezi anne vücududur. Muhteşem bir sistemle anne bebeğine sarıldıkça, annenin vücudu bebeği için gerekli antikorları ve bağışıklık hücrelerini üretir. Allah, anne ve bebek arasında çok özel bir bağ yaratmıştır.

Anne sütü % 90’ı su olan, sindirimi kolay, çocuğun gelişimi için en zengin gıda içeriğine sahip, en hijyenik, en uygun ısıda olan besindir.

Anne sütünü en değerli besin olarak yaratan Allah Rezzak’tır; her canlının ihtiyacını bilen ve insanların faydasına olmak üzere nimetlerini verendir. Anne sütünün içindeki önemli proteinleri ve Hamlet’i en güçlü ilaçlar olarak yaratarak sonsuz ilmini sergileyen Allah Şafi’dir; şifa verendir.

Charles Darwin, evrim teorisini 1859 yılında yayınladığı The Origin Of Species By Means Of Natural Selection Or The Preservation Of Favored Races In The Struggle For Life (Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon veya Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla) adlı kitabı ile öne sürdü. Bu kitabında, canlılığın kökenini evrimsel gelişme ile açıklamaya çalıştı.

Kitap acemice bilimsel deneyler ve gözlem dışı varsayımlar üzerine kuruludur. Darwin’in, Descent of Man (İnsanın Türeyişi) adlı kitabında da yine aynı bilimsel seviyeyi görürüz. Bu kitabında kendince insanın evrimini açıklar ancak teorisinin tutarsızlıklarını itiraf ettiği bölümler neredeyse daha fazladır.

Oğlu Francis Darwin’in kitap haline getirdiği, bilim adamlarına ve arkadaşlarına yazdığı mektupları da Darwin’in itiraflarıyla doludur. Darwin, “Bazen, yakında tamamen yenilgiye uğrayacağımdan şüpheleniyorum.1" der örneğin. Ayrıca, "Görüşlerime ters düşen bazı büyük zorlukları ortadan kaldırdığımı düşünüyorum, fakat bunların hepsi bir halüsinasyon olabilir.2” ifadesi de teorisinin kanıta dayanmayan bir hayal ürünü olduğunun bir açıdan itirafıdır.

İlginç olan ise evrim teorisinin kurucusu teorisinin doğruluğu, bilimselliği ve kendi bilim düzeyi ile ilgili bu kadar kuşku içindeyken, günümüz Darwinistlerinin hem evrim teorisini hem Darwin’i bu kadar ateşli savunmalarıdır.

Fosiller Konusu

Bilimsel çalışmalar sonucunda elde edilen bulgular, bu olgunun söz konusu olmadığını kanıtlar. Yapılan kazılar sonucu bulunan fosiller ve fosil kayıtları, farklı canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız olarak, özgün yapılarıyla ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Yaratılış, her canlı grubu için ayrı ayrı gerçekleşmiştir.

Oysa geçmişte yaşamış ve ara geçiş formu denebilecek canlıların milyarlarca fosili bulunmalıdır. Hatta bugün bile, evrildiği iddia edilen canlının özelliklerinin bir kısmını taşıyan, oluşumlarını tamamlamamış çok fazla sayıda ara geçiş canlıları görülmelidir.

Darwin fosiller konusundaki endişelerini şöyle dile getirir:

“Türler başka türlerden belli belirsiz aşamalardan geçerek türediyse, neden her yerde sayısız geçişsel biçimlere (ara-geçiş formları) rastlamıyoruz? Bugün gördüğümüz türler yerine doğada neden biçimlerin karmakarışıklığı ile karşılaşmıyoruz?3”

“Eskiden var olmuş ara çeşitlerin sayısının da gerçekten pek büyük olması gerekir. Öyleyse bütün yerbilimsel oluşumlar ve bütün tabakalar geçişsel biçimlerle (ara formlar) neden tıka basa dolu değildir? Yerbilim (jeoloji), organik yaratıkların böylesine kopuksuz bir zincirini asla gün ışığına çıkarmamıştır. Bu belki de doğal seleksiyon teorisine karşı çıkarılabilecek en açık ve en zorlu aykırılıktır. 4”

Darwin bile ara fosil bulunmazsa teorisinin yıkılacağını söylemişse, yani ortada bir tane bile somut bulgu yoksa, "atalarımız mikrop", “uzaydan geldik”, “atalarımız tarla faresi”, "atalarımız hurma" öyküleri anlatmak çok anlamsızdır.

Doğal Seleksiyon Konusu

Aşamalı bir evrim sürecini açıklayabilmek için bazı kanunlar ve genetik bilginin gelişmesini sağlayan bazı sistemler olmalıdır. Fosil kayıtlarının yanı sıra, laboratuvar çalışmalarında da bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüşebileceğinin kanıtları bulunmalıdır. Deneyler sonucunda, canlıya yarar sağlayan enzim ve hormon gibi moleküllerin üretilmesini sağlayacak genetik bilginin, o canlının genetik yapısına eklenmesi mümkün olabilmelidir. Ancak bütün bu soruların cevabı “hayır”dır.

Doğal seleksiyon konusunda Darwin’in itirafları şöyle: Teorimle ilgili güçlükler ve itirazlar şöyle sınıflandırılabilir: ... İkincisi; örneğin yapısı ve alışkanlıkları bakımından yarasa olan bir hayvan, çok farklı yapısı ve alışkanlıkları olan başka bir hayvanın değişiklik geçirmesiyle oluşabilir mi? Doğal seleksiyonun bir yandan zürafanın sinek kovmaya yarayan kuyruğu gibi pek az önemli bir organ ve öte yandan, göz gibi şaşılası bir organ türetebildiğine inanabilir miyiz?5

Doğal seleksiyon teorisinin, kendim göremememe rağmen pek çok hata içerdiğini ileride anlayacağım.6

Mutasyon Konusu

Mutasyon, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkilerle oluşan kopma ve yer değiştirmedir. Mutasyon bir kazadır ve DNA’da çoğu zaman hücrenin onaramayacağı boyutlarda hasara neden olur.

Darwinistlerin arkasına sığındıkları mutasyonun net etkisi zararlıdır ve canlıları geliştiren bir mekanizma değildir. Mutasyon canlıları ya öldürür ya da sakat bırakır. Hiroşima ve Nagazaki’deki gibi.

Evrimi kanıtlamak için laboratuvarlarda radyasyona maruz bırakılan deneklerde de sonuç alınamamıştır.

Mutasyondan yarar gören hiçbir canlıya rastlanmamıştır. Kaldı ki mutasyonlar sonraki nesillere aktarılıp, o türe yeni bir özellik kazandırmalıdır ki kanıt olabilsin.

Bir türün mutasyonla bir başka türe dönüştüğünü gösteren tek bir kanıt yoktur. Bilimsel tüm bulgular, canlı türlerinin ataları olmadan ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Tüm bu gerçekler, hem canlılığın rastlantılar sonucu ortaya çıktığını ileri süren evrim teorisini, hem de Allah tarafından yaratılıp, ardından aşamalı bir evrim sürecinin gerçekleştiğini tamamen geçersiz kılar.

Bu gerçeğin Darwinistler de farkındadır. Örneğin günümüzün en tanınan Darwinistlerinden Richard Dawkins kendisine bir röportaj sırasında"Bilinen yararlı mutasyon var mıdır?" sorusu karşısında cevapsız kalmış, duyduğu rahatsızlığını da açıkça göstermiştir.7

Moleküler Evrim Konusu

Evrim senaryosuna göre, bundan dört milyar yıl önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisi sonucu ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır. Bu, bilim dışı ve hayal ürünü bir iddiadır, çünkü hayat tesadüflerle oluşamayacak kadar komplekstir. Hayatın basit bir ilk bakteri ile başladığı iddiası bakterilerin "basit" tanımlamasından çok uzak olduğunun ortaya çıkması ise geçersiz hale geldi. Fosil bulgularına göre günümüzden 3,5 milyar yıl önce yaşamış olan siyanobakteri, halen yaşamaktadır ve hiçbir değişime uğramamıştır. Ancak Darwinistleri asıl şok eden, siyanobakterinin bilinen en kompleks bakterilerden biri olmasıdır. Daha da önemlisi bir varlık cansızken, aniden canlanamaz; o canlı "basit" bile olsa. Hiçbir doğal mekanizma- Darwinistlerin ifadesiyle "doğa"- cansız maddeden canlı madde üretecek güce sahip değildir.

Her canlı hücre bir başka canlı hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız kimyasal maddeleri bir araya getirip canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır.

Moleküler evrim konusunda ise Darwin’in söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Onun döneminde elektron mikroskobu henüz keşfedilmemiştir, hatta daktilo bile...

Ancak bilimin doğrulamadığı bütün bu iddiaları, Darwinistlerin ısrarla savunmaya devam ediyor olmaları hayret vericidir.

Açıktır ki Darwinizm, gerçekte, Allah’ı ve yaratmasını inkar edip, canlıların doğanın bir ürünü oldukları iddiasını ’bilim maskesi’ altında insanlara kabul ettirme çabasıdır.

Dipnotlar:

1. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.152
2. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s. 439
3. Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 185
4. Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 349
5. Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s.186
6. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.10
7. "Biological Evidence of Creation: From a Fog to A Prince", Keziah, Distribütör: American Portrait Films, Cleveland, OH, 1998

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors