Nefis Üç Köşeli Diken

28 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Nefis Üç Köşeli Diken

“Şüphesiz ’izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.” (Yunus Suresi, 65)


Tek güç sahibi Allah’tır. O’nun dışındaki hiçbir şeyin bağımsız gücü yoktur, insan dahil. İnsanın bedeni değil asıl ruhudur güçlü olan. Allah’ın Kendi ruhundan üflediği müminin ruhu güçlüdür.

Bütün güç Allah’a ait. İnkar içinde yaşayan kişinin gücü bile gerçekte Allah’ın gücüdür. Allah imtihan amacıyla bir insanda ya da karşısındakilerde güç yaratır. Dilediği zaman o gücü alır; dilediği insana dilediğinde güç ve başarı verir

Allah her şeyi sonsuz aklı ve gücüyle yaratır. O’nun benzersiz gücünü gereği gibi takdir edebilmek için aklımızı güçlendirmemiz gerekir. İman, Kur’an, Allah sevgisi, Allah korkusu, tevekkül ve güzel ahlak aklımızı güçlendirir.

Şeytanın zorlayıcı gücü yok; o yüzden şeytandan değil, asıl kudret sahibi olan Allah’tan korkmalı. Yedi milyar insanın çok azı iman ediyor. Milyarlarca insan güçsüz olan şeytandan, azınlık ise Allah’tan korkuyor. İnsan hep güçlüyle olmak ister, güçsüzün yanında olmak istemez. Şeytan güçsüz, Allah güçlü ve şah damarından yakın iken, insan neden güçsüz olanı seçer?

Şeytanı aşağılamalı, târümâr etmeli. Sürekli tevbe ederek, sürekli şükrederek aşağılamalı ki güçsüz düşsün.

Allah görüntüyü niyetimize göre yaratıyor. Her şey Allah’a ait. Ve O’ndan her şeyi isteyebiliriz. Şeytandan Allah’a sığınıp O’ndan yardım istedik mi? Dahası, kesin yardım edeceğine kanaat getirerek istedik mi?.

Kaderi Allah belirlemiş, olayların gidişine göre değişmiyor. Şirke güç yetirebiliyoruz da, tevekküle neden yetiremiyoruz? Oysa biliyoruz ki Allah her şeyi hayırla yaratıyor ve kulunun kötülüğünü istemez.

"Ben Allah’ı severim, korkmam" der kimileri. Neden severler? Çok üstün, çok güçlü, çok yüce. O zaman böyle büyük bir güçten neden korkmaz insan? Ayette “Allah’tan güç yetirebildiğiniz kadar korkun” buyruluyor. Bu bir emir, bir farz! Her yaptığımızı Allah’ı düşünerek yaparsak korkumuz artar, teyakkuzda oluruz.

Allah korkusunu içlerinde taşımayan insanların onlarca farklı korkuları vardır. Bu kadar çok sayıda korkuyla yaşayıp, sadece Allah’tan korkmazlar. Müdüründen, babasından, eşinden korkan bu kişiler, kıyamet günü Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanmaktan korkmazlar. Oysa Allah’ın gücü, makamı ve azabı karşısında dünyadayken hissedecekleri korku, Allah’ın izniyle hem imanlarına, hem de dünya ve sonsuz ahiret mutluluğuna neden olacaktır.

Allah korkusu güzellikleri getirir; sevgiyi, güzelliği sağlayan her özellik Allah korkusuyla kazanılır. Allah korkusunu içinde taşıyan insan, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; Allah’a sığınır, hatasını telafi etmeye çalışır. Aczini ve Allah’a ne denli muhtaç olduğunu derinden kavrar. Rabb’ine olan boyun eğiciliği artar, vicdanına daha fazla kulak verir.

Vicdana uymak, Allah’a uymaktır. Vicdanının sesini dinleme gücü mümine verilmiştir; inkarcı buna güç yetiremez. Sürekli vicdanın sesini dinlemek cennet ehlinden olma alametidir.

İmanı güçlü olan insanın bütün hayatında bir mükemmellik olur. İsabetli konuşur, isabetli davranır, makul kararlar verir ve makul düşünür. O yüzden en önemli şey güçlü bir imandır. Güçlü bir Allah korkusu, güçlü bir Allah sevgisi olduğunda, dünya insan için adeta cennet gibidir.

Melek; adı güzel, naif ama güçlü varlıklar. Sadece Allah’ın emrettiğini yapıyorlar.

Biz neden emrolunduğumuzu yapamıyoruz? Nefsimiz yüzünden mi?

Nefis üç köşeli diken, ne türlü koysak batıyor. Bizden çalıyor, bizden yiyor ama hiç doymuyor; lanet olsun ona!..

Onun tutkularının ardından koşarsak, Allah’a nasıl kul oluruz?

Nefse tâbi isek onun kulu olmaz mıyız?..

Gök gürültüsü O’nu hamd ile, melekler de O’na olan korkularından tesbih ederler.. O, yıldırımları gönderip bununla dilediğine çarpar; onlar ise Allah hakkında çekişip-tartışırlar. O, gücü (ve cezası) pek çetin olandır. (Ra’d Suresi, 13)

Allah'ın Kadrini Hakkıyla Takdir Ediyor muyuz?

Her sabah uyandığımız andan itibaren Allah’ın bahşettiği nimetlerle karşılaşırız. Nefes alabilmek, görebilmek, duyabilmek, düşünebilmek, konuşabilmek, kalbimizin atması, hücrelerimizin yenilenmesi nimetlerin yalnızca birkaçı. Kalkıp kahvaltı yapar, lezzet alır, kuvvet buluruz. Susarız, susuzluğumuzu giderebiliriz. Önemli olan ise sunduğu sayısız nimetin farkında olarak, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edebilmemizdir.

Kendi yaratılışımızdan, göklerin ve yerin yaratılmasına, denizlerin, dağların, bulutların varlığına kadar tüm evrende mucize ve ihtişam görürüz. Ardından, tüm yarattıklarını düzen ve dengeyle idare eden sonsuz gücü görürüz. Sonsuz kudret sahibi Rabb’imiz, hem sergilediği sanat ve ilmiyle hem de kitapları ve peygamberleri aracılığıyla bize Kendisini tanıtır. Yapmamız gereken; O’nun yüceliğini, büyüklüğünü ve kudretini hakkıyla takdir edebilmek için derin düşünmektir.

İnsanların çoğu Allah’tan söz eder ancak gerçekte O’nu gereği gibi tanımaz. İnandıklarını söyledikleri halde Allah’ın sonsuz gücünden ve azametinden gaflettedirler. İmanî zafiyet içindeki bu kişiler Allah’tan gereği gibi korkmaz, sevmenin yeterli olduğunu söylerler. Bu düşünceleri, Allah korkusunun dünyevi korkulardan farklı bir duygu olduğunu bilmemeleri nedeniyledir. Allah’a duyulan korku, Allah’ın sevgisini, rahmetini kaybetmekten korkmaktır. Allah tarafından -zahiren- unutulmaktan korkmaktır. Allah’ın yüce makamından korkmaktır.

Allah inancı kendi ürettikleri hurafelere göre olan bu kişileri Kur’an, "Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler…" (Hac Suresi, 74) ifadesiyle tarif eder.

Oysa Allah Birdir, O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O, her istediğini yapacak surette galip ve hakim olandır. Varlığı bütün yarattıklarının ihtiyacına yetendir. Bütün varlıklar üzerinde gözetici-koruyucu olan, bütün işleri kontrolü altında tutandır. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, kullarının önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Dilediği kadarının dışında, kimse O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamaz. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.

Allah’ın kudretini hakkıyla takdir etmek, iman zincirinin önemli bir halkasıdır. İnsanın, içinde yaşadığı toplumdaki çarpık Allah inancına ve sapkın inanışlarına kendisini bağlayan zincirleri koparamadığı sürece, bunu yapabilmesi zordur.

Samimi mümin, Allah’ı Kur’an’da tarif edilen sıfatlarıyla tanır. Göklerde, yerde ve kendi nefsinde yarattığı mucizeleri, ayetleri ve iman hakikatlerini inceler, araştırır. Böylece Allah’ın eşsiz sanatını, sonsuz gücünü ve benzersiz yaratmasını iyice görür, Rabb’ine iman eder, O’nun kadrini hakkıyla takdir eder.

Örneğin yerde, otların arasındaki minik bir kır çiçeğinin boy verebilmesi için tüm kâinat çalışır. Ve insan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi (sonsuz) Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak (hasret) olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal’i de (sonsuz güzellik sahibi Allah’ı da) görmeye müştaktır (hasrettir-aşıktır). Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha (ahirete) göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebediden (sonsuz ayrılıktan) kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acip (acayip diriliş) olan ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp ahireti yerine kuracak ve koyacak Kadir-i Mutlak’ın (Gerçek Kudret sahibi Allah’ın) dergahına ilticaya (sığınmaya) muhtaçtır."(Risale-i Nur Külliyatı, 23. Söz)

Bahar mevsiminde bütün ağaçları çiçek ve meyvelerle süsleyip onların latif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en sanatlı meyveleri bize takdim etmesi, zehirli arının eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmesi, en güzel yumuşak bir kıyafeti elsiz ipek böceğinin eliyle bize giydirmesi, rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklaması Allah’ın rahmetinin eserleridir. (Risale-i Nur Külliyatı, 10. Söz’den)

İman ettiğini söyleyen insan, kalbini Rahman olan Allah’ın zikrinden uzak tutmamalı, Rabb’iyle arasındaki bağı gevşetmemeli, cahiliyenin sapkın inançlarının kalıntılarını kalbinden temizlemeli. Kalp, insanı samimi imandan alıkoyan engellerden arındırılmalı. Gerçek anlamda temiz, arınmış, selim kalp de budur. Kalbe sindirilecek olan, Allah’ın kudretinin bilincinde yaşanan gerçek inançtır.

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

Allah Kadını İşitti

28 Eyl 2012 In: Kadın, Kur'an Bilgileri

Allah Kadını İşitti

Gerçekten Allah, eşi konusunda seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan (kadın)ın sözünü işitti. Allah, aranızda geçen konuşmaları işitiyordu. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir. (Mücadele Suresi, 1)

Yukarıdaki Kur’an ayetinde bir kadının zıhar[*] konusunda çözüm bulması için Peygamber Efendimiz(sav) ile tartıştığı anlatılır. Ayet bu olay nedeniyle nazil olur.

Ayette söz edilen kadın, Havle binti Sa’lebe’dir. Bu kadın sahabinin, şikayeti üzerine ayet nazil olması yüzünden, diğer sahabiler arasında özel bir yeri vardır. Herkes ona izzet ve ikramda bulunur.

Rivayete göre Hz. Ömer(ra), bir toplantıya giderken yolda yaşlı bir kadının isteği üzerine durur, onu dinler. Yanındaki sahabi "Ey müminlerin emiri! Sırf bu yaşlı kadının hatırı için Kureyş’in bunca ileri gelenlerini beklettiniz," deyince Hz. Ömer(ra) şöyle söyler:

"Biliyor musun bu kadın kimdir? Bu yaşlı kadın, şikâyeti yedi semada işitilen Havle binti Sa’lebe’dir. Allah’a yemin ederim ki, şayet O beni tüm gece boyunca bekletecek olsaydı, namaz vakitleri müstesna, onun önünde beklerdim."

Bediüzzaman, Mücadele Suresi’nin söz konusu ayetini 25. Söz’de şöyle açıklar:

“İşte, Kur’ân der: Cenâb-ı Hak Semî-i Mutlaktır; her şeyi işitir. Hattâ, en cüz’î bir macera olan ve zevcinden (eşinden) teşekkî eden(şikayet eden) bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en lâtif cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakikatine maden(kaynak) olan bir kadının haklı olarak zevcinden dâvâsını ve Cenâb-ı Hakka şekvâsını(şikâyetini), umur-u azîme suretinde(çok büyük işler şeklinde), Rahîm ismiyle, ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle, ciddiyetle bakar.”

“İşte, bu cüz’î maksadı küllîleştirmek(genelleştirmek) için, mahlûkatın en cüz’î bir hadisesini işiten, gören, kâinatın daire-i imkânîsinden(her şeyin var veya yok olabilme ihtimalini içine alan daire) hariç bir Zât, elbette her şeyi işitir, her şeyi görür bir zat olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum, küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, Rab olamaz.”


Allah Mazlumların Feryatlarını İşitir

"Çarşıdan getirilen şeyi çocuklar arasında taksim ederken kızlardan başlamalı. Onlar kalben daha hassas, ruhen daha incedir" buyuran Peygamberimiz(sav)’i örnek alan sahabe’nin kadınlara bakışı ve saygısı O’nun gibi çok derindir. Sahabe-i Kiram’ın "Biz Resulullah aleyhissalatu vesselam zamanında kadınlarımıza kötü söz sarfetmek ve istediğimiz muameleyi yapmaktan, hakkımızda bir vahiy geliverir endişesiyle kaçınırdık" (Kütüb-i Sitte, 6467) dedikleri rivayet olunur.

Kadınların şikâyetlerinin Allah Katında cevap bulup, ayetle dönmesi ve böylece kadınlara eziyet ve saygısızlık edenlerin uyarılması, İslam’ın kadına verdiği değerin delillerinden biridir.

Bugün kadına yapılan eziyet ve kadını arka plana itme, sevgiden doğan kıskançlık ya da koruma olarak açıklansa da gerçekte sevgi ve saygı eksikliğidir. Gerçekten seven insan, annesinin, karısının, kızının, kız kardeşinin rahatını ve huzurunu sağlamaya çalışır. Oysa birçok erkek kadını güvenilmez görür ve her şeyi kendi lehine düşünür.

Kur’an’ın ise tam aksine, kadını savunan bir üslûbu vardır. Allah her durumda kadının korunması yönünde hüküm koyar. Bütün ağırlık erkeğin üzerindedir. Ancak günümüz sistemi erkeği korumaya, kadını da koruma adı altında ezmeye yöneliktir.

Kur’an ahlakı gerçek anlamda yaşandığında ise bireyler arasındaki ayrım ortadan kalkar. Kadın, erkek, zengin, yoksul olmanın ya da yaşın bir önemi olmaz. Makam, mevki, mal-mülk, hayat şekli değil insanın yaptığı iyi ve güzel işlerdir önemli olan. Kur’an’a göre insanı üstün yapan Allah’a yakınlığıdır. Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşamasıdır, takvasıdır.

Kur’an, kadını koruma altına alır, toplumda olması gereken saygın yeri işaret eder. Tüm bunlar Allah’ın kadınlar üzerindeki sonsuz rahmetidir. Kadını kimse işitmese de Allah işitir.

Kadın ve erkek fiziksel anlamda birbirlerinden farklı yapılara sahiptirler. Ancak kadının fiziksel olarak daha güçsüz olması, onun toplumda erkekten daha az değer görmesi için bir gerekçe olamaz.

Bir Kur’an ayetinde Hz. Meryem’den, “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi…” (Ali İmran Suresi, 37) ifadesiyle söz edilir. Bu ayetle, kadının adeta bir çiçek gibi korunması gerektiğine dikkat çeker Kur’an. Çiçek cereyan yapan yere ya da güneşe konulduğunda soluverir. Güzel bir çiçeğe bakmak özen ister; söz konusu ayet adeta bunu hatırlatır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir)

Kadın şefkat ve merhamet hazinesidir. Kadınlar, annelik duyguları nedeniyle sevgiyi en güzel şekilde dışarıya yansıtırlar. Üzerlerinde Allah’ın birçok ismi tecelli eder. En çok da Rahman, Rahim, Rauf ve Latif isimleri. Kadınlar naif varlıklardır; özen göstermek gerekir. Kur’an’ın ifadesiyle kadına "bir bitki yetiştirir gibi" bakabilenler ise samimi mümin erkeklerdir.

“Kadınlar konusunda Allah’tan korkun. Çünkü sizler onları Allah’ın emanetiyle aldınız.” Hz. Muhammed (sav) (Şir’a)



[*] Zıhar: İslam öncesi dönemde kadına yönelik haksız uygulamalardan biri. “Sırt” anlamına gelen zahr’dan türetilmiş olan zıhar, bir erkeğin eşine “Artık senin sırtın bana annemin sırtı gibidir” diyerek onu kendisine haram kılması. Cahiliye erkeğinin, artık işe yaramaz olduğu zalimce düşüncesinden yola çıkarak eşinden kurtulmak için icat ettiği hileli bir yöntemdi. Bu yolla eşinden kurtulan adam, ona karşı kocalık sorumluluklarından sıyrılıyordu. Kadın başkasıyla da evlenemiyordu, çünkü hâlâ o kişinin karısı sayılıyordu.

Kur'an'da Erkek Üstün mü?-II

Allah Katında kadınların erkeklerle bir tutulmadığı iddiasının dayandırıldığı Kur’an ayetlerini tek tek incelemeye devam ediyoruz:

Nisa Suresi’ndeki ayetler:

34- Allah’ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ’sorumlu gözeticidir.’ Saliha kadınlar, gönülden (Allah’a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah Yücedir, büyüktür.

Ayetteki erkeğin üstünlüğünü ifade eden kelime "kavvam"dır. Bu kelime sorumlu gözetici anlamındadır. Erkeğin, kadını koruması, gözetmesi ve sakınması anlamındadır.

Yukarıdaki ayette kadınların dövülebileceğine izin verildiği iddia edilir. Bu konuyla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:

Ayetteki geçen "darabe" kelimesi çok fazla anlama geldiği halde birçok mealde "dövmek" olarak tercüme edilmiş. Örneğin Nur Suresi’ndeki, kadınlara hitaben "örtülerini yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar" ayetindeki “koysunlar” fiilinin Arapça’sı da darabe fiilinden gelir. O halde ayette kastedilen bazı meallerdeki ifadesiyle dövmek değil, "bir süre ayrılmak" anlamındadır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Örneğin Peygamberimiz (sav) eşlerine hafif bile olsa asla vurmamış, elini kaldırmamıştır. Yaşadığı bir sorun sebebiyle bir süre ayrılmış, anlaştıktan sonra yeniden bir araya gelmiştir.

Bakara Suresi’nden delil gösterilen iki ayet ise şöyle:

228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ’ay hali ve temizlenme süresi’ beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.

Bu ayet, kadının toplumda bir iftiraya uğramaması için evlenme konusunda belli bir süre beklemesini öngörür. Hatta sadece boşanma durumunda değil kocasının ölümü durumunda da kadın bekler. Kadının hamilelik durumu hiç söz konusu olmasa bile beklemesi yine kadını korumaya yöneliktir. Kadını hemen evlenmesi sebebiyle oluşacak zor durumdan, dedikodulardan, iftiradan korur.

Boşanan kadının kocası bu süre içinde barışmak ister, araları düzelir ve kadın isterse evlenme konusunda eski kocanın önceliği vardır. Aslında ayet, erkeğin üstünlüğünü değil, tam aksine erkeğin kadın üzerinde nasıl hakkı varsa, kadının da erkek üzerinde hakkı olduğunu haber veren ayettir.

Özellikle kadınların kocaları üzerindeki meşru hakları ve sorumluluklarından söz ediliyor olması yalnızca Kur’an’ın indirildiği dönem değil, bugün için bile çok önemlidir. Yıllardır kadın hakları için mücadele veren sivil toplum kuruluşları, feminist hareket ve dernekler bir çözüme ulaşamamış iken Kur’an kadına hakkını verir. Kadın sorunlarında çözüm Kur’an ahlakıdır. Bu ahlak hayata geçtiğinde kadın-erkek hakları diye bir ayrım olmayacak, bunun adı insan hakları olacaktır.

Bakara, 229- Boşanma iki defadır. (Sonra) Ya iyilikle tutmak veya güzellikle bırakmak (gerekir). Onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi geri almanız size helal değildir; ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsanız, bu durumda (kadının) fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.

Yukarıdaki ayette söz edilen şudur. Kadının, Allah’ın sınırlarının korunamayacağından endişe ederse, kocasına merhamet ederek hakkını verip ayrılması günah değildir. Bu da eşler arasındaki ilişkinin sınırları içinde "maruf, meşru ve uygun" bir şekilde olacaktır.

Bakara, 282. ayet ise şöyle: Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za’f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah’tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir.

Şahitlik genelde pek yapılmak istenmeyen durumdur. Özellikle de borç alış verişinde şahitlikten çekinilir. Ayette iki erkeğin bulunmadığı durumda bir erkek ve iki kadın olsun buyrulur. Kimilerinin iddia ettiği gibi bir erkek eşitir iki kadın anlamına gelmez. Dahası ayette iki erkek yerine dört kadın şahit olur denilmiyor.

Kadınların erkeklere oranla rahatsız edilmesi daha kolay olduğu için aslında bu ayet kadını korur, kadına kolaylık sağlar. Taraflardan biri şahitleri lehinde ifade vermeleri için zorlayabilir, rahatsız edebilir. Kadınlar için yalnız başına şahitliktense, yanında bir şahit daha bulunması dayanışma meydana getirir. Gerilimi ve baskıyı azaltır, manevi rahatlık verir.

Sonuç olarak; Söz konusu ayetler kadını 2. sınıf değil erkekle aynı konuma getiriyor. Kadın Kur’an’la maddi manevi yücelir. Kur’an’ın özel olarak hep kadını koruyan üslubu vardır, hep kadının yanındadır. Kendisinde bizler için güzel örnekler bulunan Peygamberimiz(sav)’in de buyurduğu gibi:

“Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür."

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Kur'an'da Erkek Üstün mü?

28 Eyl 2012 In: Kadın, Kur'an Bilgileri

Kur'an'da Erkek Üstün mü?

Kadın sorunlarının Kur’an ahlakının yaşanmasıyla çözülebileceğini anlatmaya çalıştığım yazıma birkaç yazar arkadaştan eleştiriler aldım. Bir yazar arkadaşım ciddiyetimden kuşkuya düşerek şaka yapıp yapmadığımı soruyor, diğer arkadaş ise yorumunda şöyle yazıyordu: "Nisa süresinden örnek vererek, kadın-erkek eşitliğinden söz ediyorsunuz. Bir zahmet yine Nisa Suresi’nde 4, 11, 14, 15, 34 ayetleriyle Bakara süresinin 228 ve 282 ayetlerine bakarsanız, Allah katında kadınların erkeklerle bir tutulmadığını görürsünüz. (Bu konuyla ilgili daha birçok ayet olduğunu siz de bilirsiniz, ama nedense, Kuran’ı tek yönlü göstererek putlaştırmayı tercih ediyorsunuz.) Demem o ki, insana "insan" olarak bakmak gerekir. Tarihin yanlış yazılmasında din kitaplarının da aynı derecede rolü vardır."

Yazılarımı yalnızca Kur’an ayetlerinin ışığında yazıyorum ve Kur’an ayetlerini bilerek göz ardı etmek diye bir şey söz konusu olamaz. Kuşkusuz hata yapmak insan içindir. Ancak asıl hata tek bir ayete dayanarak Kur’an’ı yorumlamaktır. Kur’an bir bütündür ve bir konuda, o konuyla ilgili ayetlerin tümünü göz önünde bulundurarak ne demek istediğini anlayabiliriz. "Kur’an’ı tek yönlü göstererek putlaştırma" ifadesine ise üslup nedeniyle cevap vermiyorum.

Kur’an insanlara özel bir konu olmadığı sürece kadın ve erkek olarak değil "ey inananlar" şeklinde hitap eder. İnsana insan olarak bakar. Doğrudur tarih kitaplarının tarihi yanlış anlamamıza sebep oldukları gibi, dinin yanlış anlaşılmasında da bazı din kitaplarının rolü büyüktür. Ancak bu yorumda eleştirilen bir din kitabı değil, Kur’an’dır. Kur’an bizi yaratan, bizim için en güzel hayatı tarif eden ve tüm kâinatı emrimize veren sonsuz güç sahibi Allah’ın kelamıdır; onun üzerinde bir başka söz, bir başka kıstas yoktur. İnsanı yanlışa değil, doğruya götüren İlahi rehberdir.

Yazar arkadaşımın Allah katında kadınların erkeklerle bir tutulmadığı iddiasını dayandırdığı Kur’an ayetlerini tek tek inceleyelim. Nisa Suresi’ndeki ayetlere bakalım önce:

4-Kadınlara mehirlerini gönülden isteyerek (ve bir hak olarak) verin, fakat onlar, gönül hoşluğuyla size ondan bir şeyi bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin.

Ayet oldukça açık aslında. Kadına evlenme sırasında verilen mehrin gönülden verilmesi isteniyor. Ancak kadın kendisi istemeyecek olursa erkeğe emredilen vicdanının rahat olması yönündedir.

Bu ayete dair soruya yine Kur’an cevap veriyor:

Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkışmanız helal değildir. Apaçık olan ’çirkin bir hayasızlık’ yapmadıkları sürece, onlara verdiklerinizin bir kısmını gidermeniz (kendinize almanız) için onlara baskı yapmanız da (helal değildir.) Onlarla güzellikle geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar. Bir eşi bırakıp yerine bir başka eşi almak isterseniz, onlardan birine (öncekine) yüklerle (mal ve para) vermişseniz bile ondan hiçbir şey almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı. (Nisa Suresi, 19, 20, 21)

Rabb’imiz erkeğe, eşine verdiği birlikte olma sözünü hatırlatıyor, zorlayarak ya da iftira atarak maddi ve manevi yönden kadını mağdur etmekten men ediyor.

11- Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir’dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, siz onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah’tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.

11. ayet miras konusunda. Bu ayeti doğru anlamak için o günün koşullarında kadının toplumdaki yerine bakalım. Kadının yeri bile yoktur. Kur’an, hiçbir hakka sahip olmayan kadını, olması gerektiği yere getiriyor. Haklarını veriyor. Kadınlar da bundan böyle mirastan pay alacaklardır.

Ayrıca İslam’a göre anne babaya, muhtaç kardeşlere, çocuklara ve karısına bakmak, tamamen erkeğe aittir. Kadın, miras yoluyla veya bir başka şekilde elde ettiği gelirini dilediği gibi harcamakta özgürdür.

Peygamberimiz(sav) buyuruyor: ""Ey iman edenler! Cahiliye Araplarının yaptığı gibi dul kadınları, kocası ölür ölmez üzerine elbise atıp "kapatma"nız, onu baskı ve zorbalıkla miras kabul etmeniz, mehir vermeden kapatma yoluyla evlenmeniz, kadını başkasıyla evlendirmeniz, alıp satmanız helal değildir. (Razi, Kurtubi, Zemahşeri)

Nisa Suresi’ndeki diğer iki ayet fuhuş yapan kadın ve erkeklere dair:

15- Kadınlarınızdan fuhuş yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şahid tutun. Eğer şehadet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun.

16- Sizlerden fuhuş yapanların, her ikisine eziyet edin. Eğer tevbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.


Cinsellik iftirası Kur’an ayetlerinin de haber verdiği gibi büyük bir zulümdür. Masum insanların zina ile suçlanmaları tarih boyunca yaşanan bir durumdur. Bu sebeple Kur’an, zina ve fuhuş olaylarında dört şahit öngörür. Zinaya dört tane açık şahit istenmesi, kadın ve erkek tüm insanlar için müthiş bir hayat garantisidir. Şahitleri getiremeyen, hiçbir şekilde kişinin aleyhinde suçlamada bulunamaz. Şahidi olmadığı halde suçlamada bulunan kişiler Kur’an’ın ifadesiyle, "Allah Katında yalancıların ta kendileridir”. Artık bu kişilere inanılmaz, şahitlikleri kabul edilmez.

15. Ayetin sonundaki "Allah onlar için bir yol kılıncaya kadar" ifadesi ise onların lehine bir yoldur, bir çıkış yoludur.

Toplumda kadın ve erkeğin zinasına farklı bakılır. Toplum erkeğin elinin kiri olarak görürken, Kur’an’ın kadın ve erkeğe öngördüğü ceza aynıdır. Nur Suresi’nde zinanın cezası çok açıktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." (Nûr Suresi, 2)

16. ayette söz edilen fuhuş yapanların, cinsel sapkın erkekler olduğu konusunda birçok alim aynı görüştedir. Zina, fuhuş ya da bir başka günah; tevbe kapısı insan için -ölüm anı hariç-her zaman açıktır. Bağışlanma dileyen, tevbe edip ıslah olanlar artık cezalandırılmazlar. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

İlave olarak; Nur Suresi, 6, 7, 8, ve 9. ayetlerinde konu edilen, eşlerine zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların durumuna bir bakalım. Dört şahit getiremeyen koca, her bir şahit yerine kendisi Allah adına dört kez yemin eder ve kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Ancak beşinci kez bir yemin daha eder. Ve bu yeminle, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olmasını kabul eder.

Sıra suçlanan kadındadır. Kadın da dört kere Allah adına yemin ederek, kocasının hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Kadının bu yeminleri cezayı kendisinden uzaklaştırır. Ancak onun da beşinci yemini olmalıdır. Eğer kocası doğru söylüyor ise, Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerinde olmasını kabul eder.

Yeminler aynıdır ancak Allah sonsuz adildir ve suçlayan erkeğin değil, suçlanan kadının ettiği yemin geçerlidir.

Devam Edecek…

Bu Bize Bir Uyarıdır!

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Bu Bize Bir Uyarıdır!

İçinizde bir sıkıntı hissediyor, Allah’ın ilhamı olan vicdanınızın yaptığı Rahmani uyarıyı dinlemiyorsanız..

İçinizden Kur’an’a uygun olmayan düşünceler geçiyorsa...

Allah’ı anma konusunda gevşeklik gösteriyorsanız...

Allah’ın sınırlarını korumaya, buyruklarını yerine getirmeye özen göstermiyorsanız...

Planlarınız Allah’ın hoşnutluğu dışında farklı bir amaca yönelikse...

Kendi çıkarlarınız diğer müminlerin çıkarlarından daha öncelikliyse...

Kendinize ya da bir başka mümine yönelik kuşkunuz/kötü zannınız varsa...

Özel olduğunuzu, yerinizin doldurulamayacağını düşünüyorsanız...

Yaşadığınız olaylar karşısında haksızlığa uğradığını düşünüyorsanız...

Yaptığınız özverili davranışların insanlar tarafından bilinmesini, bundan söz edilmesini istiyorsanız...

Sevdiğiniz bir şeyden özveride bulunmanız gerektiği halde, bahaneler üretiyorsanız...

Dünya malına karşı hırsla bağlılık duyuyorsanız...

Gelecek korkusu taşıyorsanız..

Kur’an’la uyarılmaya karşı tahammülsüzseniz...

Allah’a, dine düşman birine karşı içinizde sevgi ve bağlılık duyuyorsanız...

Kur’an okumak, dua etmek ya da salih amellerde bulunmak için vaktiniz olmadığı mazeretine sığınıyorsanız...

Eğer hissettiğiniz sıkıntı buradakilere benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, apaçık düşmanınız şeytan yanı başınızda demektir.

Tüm bu düşünceler de size değil, şeytana aittir; onun, sizi saptırmak amacıyla kalbinize fısıldadığı sözleridir.

Şimdi... Neden Allah’a neden sığınmıyor, şeytanın sizi ele geçirmesine izin veriyorsunuz?

Ayetteki uyarıya dikkat edelim:

"Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin BENİM KULLARIM üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur." (Hicr Suresi, 42)

Allah, şeytanın kışkırtıp-saptıramadığı insanları "BENİM KULLARIM" olarak tanımlarken, siz şeytana mı aldanıyorsunuz?

(Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 201)

Düşünüp bildiniz... Çözüm açıktır; Allah’a sığınmak!

Cehennem Onları Dünyada Sarıp Kuşatır

Ankebut Suresi, 54. ayette Kur’an’ın muhteşem ifadelerinden biri daha önümüzde açılıyor. Buyuruyor Allah; "Azap konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Oysa cehennem, o inkar edenleri gerçekten kuşatıp-durmaktadır."

Ahiretin gerçekliğine iman etmeyen inkarcılar, kendilerince hafife aldıkları azabı acele istiyorlar ancak zaten fıtratlarına aykırı yaşayarak dünyada iken cehennemi yaşıyorlar. Allah öğüt almaları için onlara ahiretten önce dünyada da azaptan az da olsa tattırıyor. Cehennem onları her yandan kuşatıyor ancak onlar yaşadıkları sıkıntıyı, süreç içinde belli sebeplere bağladıkları için bu hatırlatmadan gaflette yaşıyorlar.

Dünyada sonsuzluğu istedikleri ve azap ile kendilerince alay ettikleri halde, dünya onlara sürekli geçiciliğini hatırlatıyor, özlemini duydukları sonsuzluğu çirkin hale getiriyor. Dünya hayatından zaman zaman aldıkları haz onları tatmin etmiyor, acılaşıyor, azaba dönüşüyor.

Yeryüzünde gezip dolaşıyor, yiyip içiyor, eğleniyor ama ne yaparlarsa yapsınlar mutlu olamıyorlar. “Çok mutluyum” dedikleri anda bile anlık mutluluk yaşıyorlar. Tıpkı dünya hayatı gibi geçici, sonlu mutluluklar. Hiçbir şeyden tatmin olamıyorlar; çünkü kalplerinin nasıl mutmain olacağından gafletteler.

"Artık hiçbir şeyden zevk alamıyorum" dediklerinde ise "hayatınızda bir değişiklik yapın", "monoton yaşamayın, hayatınıza renk katın", "tatile çıkın" vs gibi tavsiyeler alıyorlar, kimini uyguluyorlar ama hayatlarında yine olumlu anlamda önemli bir değişiklik olmuyor.

Bediüzzaman, dünya hayatının anlık zevklerini zehirli bala benzetir; bal tatlıdır ancak bir süre sonra zehir etkisini gösterir ve insanı ızdıraba boğar. Dünya hayatında azgınlaşarak, nefsini doyurmaya çalışanlar, asla huzurlu bir ruh haline sahip olamazlar.

Geçici lezzetlere, çabuk tükenen dünyalıklara aldanmamalı. İnsan dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği sürece ahireti sevemez. Mal yığıp-biriktirme hırsı olan insan, her zaman sıkıntı ve üzüntü içinde olur. Dünya malına duyduğu sevgi, Allah ile arasındaki perdedir çünkü. Allah’tan uzak yaşayan insan, inkârın karanlığında boğulur, güzellikleri göremez.

Allah rızasını gözeten insan ise en sade hayatı yaşıyor da olsa, o en lezzetli hayattır. Hep doğruyu işaret eden vicdanını dinleyen kişi, cennete layık bir insan olmak için ruhunu besler, kendisini eğitir ve cennetteki hayatına hazırlar. Kur’an güzel davranışlarda bulunan insanları umut ettikleri güzellikle müjdeler:

Kim inkar ederse, artık onun inkarı kendi aleyhinedir; kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar. (Rum Suresi, 44)

Birbirinden kesin çizgilerle ayrılan farklı hayatlar. İmanın nuru yerine inkârın karanlığına teslim olan insanı henüz dünyada azap sarıp kuşatmıştır bile. Hırsla dünya hayatına yönelen insanın göz önünde bulundurması gereken en önemli gerçek şudur; Allah’a iman etmediği sürece dünyada her neye sahip olursa olsun, huzuru değil adeta cehennem azabını yaşayacaktır… Ancak insan gecekonduda hatta toprağın altında yaşıyor bile olsa, iman ve Kur’an’la yaşıyorsa bulunduğu yer cennete döner.

Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)

Bağışlayalım…

28 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Bağışlayalım…

Bağışlayıcı olmak üstün bir ahlak özelliği. Kötülük karşısında öfkeyi yenerek sabır göstermek, intikam duygusuna kapılmadan kötülük yapan kişiyi affetmek samimi insanlara has bir özellik. İnsan bu davranışı ile Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanır. İnanan insanlar affedici, merhametli, hoşgörülüdürler. Kur’an’da haber verildiği gibi onlar, “…bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir…” (Al-i İmran Suresi, 134)

Hatasızlık arayışı içinde olmak hatadır; her insan hata yapabilir, günah işleyebilir. Kur’an ayetlerinde Allah’ın kutlu peygamberlerinin yaptıkları hatalar anlatılır. Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları azapla yakalayacak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlının kalmayacağını haber verir. O halde hiç kimse kusursuzluk iddiasında bulunmamalı, kendini hata yapmaktan müstağni görmemeli.

Bilimsel araştırmalar, yaşadıkları olumsuzlukları fark eden insanların, bozulan ilişkilerini düzeltmek için affetmeye karar verdiklerini ortaya çıkarmıştır. İnsanların, yaşamlarını öfkeyle geçirmek istemedikleri ve bağışlamayı seçtikleri belirtilmektedir. Diğer yandan bir başka araştırma sonucu, dindar insanlarda depresyon, stres ve akıl hastalıklarının daha az olduğunu kanıtlamıştır. Bilim adamları, bu durumu dinlerin ‘affetme’ye yönlendirmesine bağlamaktadırlar:

“Dinler, insanlara diğer kişileri affetmeyi öğütler. Bu yüzden dini inancı olanlar, sorunlarını içlerinde biriktirmez ve hayatla daha kolay başa çıkar. Bu da depresyon ve stres gibi rahatsızlıklarla daha az karşılaşmalarını sağlar.”

Kötülüklere iyilikle cevap vererek affeden kişi, hem kendisi hem de çevresi için huzur dolu bir hayata vesile olur. Kuşkusuz bu kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygularının hâkim olduğu zor bir hayatla asla kıyaslanamaz. İlk an öfke hissetse de ardından öfkesini yenerek ve sabrederek gösterdiği güzel ahlâk insanı sevgi, saygı, dostluk içinde huzurlu bir hayata kavuşturur.

Şöyle buyurur Allah: “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi, 34-35)

Ve hatta bağışlayıcı olmamızı, Kendisinin bizi bağışlamasını sevip sevmediğimizi sorar. O halde bağışlayalım ki bağışlanalım.

Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir. (Nisa Suresi, 149)

"Boşver"meyin!

28 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı



"Düşünmek, dahası derin düşünmek çok zararlıdır", “çok düşünme, delirirsin”, ”fazla derine dalma boğulursun”, “çok düşünme kafayı yersin” gibi sözleri sıkça duyarız. Oysa tam aksine, insan düşünmediğinde zor durumlara düşer, akledememesi nedeniyle sıkıntılar yaşar.

Birçok Kur’an ayeti ile insanlara düşünmek emredilirken, bu yaygın inancın ne denli büyük yanılgı olduğu açıktır. Böylece düşünmenin kendisini zora sokacağını zanneden kişinin, Kur’an ayetleri üzerinde düşünmesi de engellenmiş olur.

Ölüm, ahiret gibi konular üzerinde düşünmemek, insanların gerçekleri görmezden gelmek için kullandıkları en yaygın yöntemlerden biri. Bu yöntemle kişi yalnızca kendini kandırır; çünkü gerçeklerden yüz çevirmesi, dünya hayatında ona verilmiş olan sorumlulukları ortadan kaldırmaz.

Allah, "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186) buyurur. Çok açıktır ki, dünya hayatında denenmekte olduğunun farkında olan ve Rabb’imizin çağrısına cevap veren her insan, -Allah’ın izniyle- kurtuluş yolunu bulmuş olacaktır.

İnsanlar, yaşanan zorluklar karşısında kendilerini rahatlatma yöntemleri geliştirirler. “Boşver”, “kafana takma”, “bu da geçer”, “zamanla unutursun” diyerek Allah’ın sınama amacıyla yarattığı musibetlerin ardındaki nedenleri düşünmezler. Başlarına gelen ya da etraflarındaki insanların yaşadıkları olaylardan öğüt almaz, ders çıkararak kendilerinde olan eksiklikleri düzeltme yoluna gitmezler.

Düşünmedikleri için olaylara sadece zahirinden bakar, batınındaki hikmetleri göremezler. Zaten onlara göre yaşanan her şey –Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim- rastlantılar sonucu oluşmakta, bütün olaylar kendi doğal akışı içinde gelişmektedir.

Oysa küçük musibetler ya da dünyada yaşanan büyük felaketler, belalar, zorluklar insanların düşünmesi ve ders çıkarması için yaratılan önemli olaylar. Allah’ın her olayı sebep- sonuç ilişkisi içinde ve bir sebebe bağlı olarak yaratıyor olması, ancak bu gerçeği göremiyor olması, çoğu insanı yanıltır. Allah’ın uyarmak için verdiği musibetleri ve belaları unutmaya, düşünmemeye çalışan bu kimseler, "Bu Allah’ın bir uyarısıydı" diye düşünmez, “doğa olayı”, “şanssızlık” şeklinde açıklama getirirler.

Allah musibet, felaket, bela gibi zorlukları vererek, gerçekte insanlara merhamet etmekte, tanıdığı fırsatlarla kullarının ibret alıp davranışlarını düzeltmelerini istemektedir. Bu musibetler, ahiretteki azabı hatırlatması için insana verilen dünyevi azaplardır.

Yaşadıkları rahat hayat da ölümü ve ahireti insanlara unutturur. Rabb’imiz insanları adeta sarsarak, gaflet uykusundan uyandırmak ister. Çünkü insanlar, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulama konusunda sorumludurlar ve ölüm de yakındır.

Kimileri, Allah’ın kendilerine gazaplanmasından endişe duymaz, yaptığı uyarı ve hatırlatmaları -haşa-ciddiye almaz, "bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir" diyerek, Rabb’imizin kudretini gereği gibi takdir etmediklerini belli ederler.

İnsanlar, "boşver, aldırma” diyorsa da inanan insan için hiçbir şey boş değildir. Allah bir görüntüyü izletiyor ve bir şey işittiriyorsa mutlaka bir nedeni vardır.

Hayatları boyunca düşünmekten kaçınan insanların, gerçekleri tüm netliği ile görecekleri ve derin derin düşünecekleri bir günün geleceği kesin. "Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü düşünün..." uyarısını ciddiye almayarak "o gün" düşünmenin hiçbir yararı olmayacak. Dünyada elde etmek için sürekli çaba gösterilen şeylerin bir anlamı olmadığını görmek, yazık ki insana yürek acısı olacak.

Hayır, Allah'ın Murat Ettiğindedir

Hayatımızda sık sık yeni olaylar meydana gelir. Hiç beklenmedik bir anda, olayların akışı değişebilir. Ancak teslimiyeti yaşayan insan bir anda karşılaştığı bir olay ya da yitirdiği herhangi bir şey nedeniyle farklı tavırlar sergilemez. İnanan insan, kulları için hayırlar, güzellikler dileyen Allah’ın hikmetlerle dolu kaderini teslimiyet, tevekkül ve sabır içinde izler. Çünkü yarattığı zorlu durumlarda dahi inananlar için, Allah hayır murat eder.

Olumsuz da görünse olaylar karşısında yaşadığı teslimiyet, Allah’a kul olmayı amaçlayan mümine huzur verir. Bu nedenle, Allah’a olan güveni asla sarsılmaz. Zorlu bir olayla karşılaştığında, “Allah bunda bir hayır murat etmiştir, ben bilemem Allah bilir’” diye düşünür, sabreder. Gösterdiği güzel ahlakın ardından, ‘şer’ gibi görünen olayın ne denli güzellikler barındırdığına şahit olur. Bazen sonuç kendi umut ettiği gibi olmasa da, hayırlı olduğunun bilincinde tevekkül eder. Gösterdiği güzel tavrının karşılığını Allah’ın sonsuz merhameti ve adaletiyle ahirette mutlaka vereceğini bilir.

Peygamberimiz(sav) bu konuda şöyle buyurur; “... Sen, yakini bir imanla, tam bir rıza ile Allah için çalışmaya muktedir olabilirsen çalış; şayet buna muktedir olamazsan, hoşuna gitmeyen şeyde sabırda çok hayır var. Şunu da bil ki nusret sabırla birlikte gelir, kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukta da kolaylık vardır, bir zorluk iki kolaylığa asla galebe çalamayacaktır.” (Kütüb-i Sitte)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayetle, "Allah bir kula hayır murad ettiğinde, o kulu için yaptığı taksime kendisini razı eder ve onda bereket kılar" buyuran Peygamberimiz(sav), "Allah bir kula hayır murad ettiğinde onu ’ballandırır’ ’Ballandırmak’ nedir bilir misiniz? Ölümünden önce, komşuları kendisinden razı oluncaya kadar, iyi işler yapmaya onu muvaffak kılar" ifadesiyle, Allah’ın hayır murat ederek kullarını nasıl bir sonuca ulaştırdığını haber verir.

İnsan kimi zaman her şeyin aleyhine geliştiğini, hiçbir çıkış yolu görünmediğini, büyük kayıplara uğradığını zannedebilir. Ancak Allah’ı aşkla seven insan, içinde bulunduğu durum nasıl görünürse görünsün, umutla Rabb’ine dua eder, O’na sığınır. Allah yardım edenlerin en hayırlısıdır; müminlerin tek dostu ve yardımcısıdır. Hz. Yusuf’un sözlerindeki gibi, ’Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir’ (Yusuf Suresi, 100)

Allah bir kula hayır murad ettiğinde, onun kalbinin kilidini açar. Ve onun kalbinde yakın ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan, bir mahfaza kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sadık, ahlakını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar. (Ebû Zerr (r.a.)

Şer olarak gördüğümüz olaylar gerçekte hikmetini kavrayamadığımız için olumsuz olduğunu zannettiğimiz olaylardır. Bizler zaman ve mekâna bağlı varlıklarız. Olayların sonucu zaman ve mekânın yaratıcısı ve zaman ve mekândan münezzeh olan Rabb’imizin takdirindedir.

… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors