İmani Zafiyet İçindeki Bazı Kişilerden Bazı Replikler

"Allah var" ;

"Var tabi zaten şüphesi olan mı var?" "Delillerini anlatmaya ne gerek var?"

***

"Tebliğ herkese yapılır" :

"Hayır, erkekler kadınlara yapamaz. Hele kadın açıksa hiç yapamaz."

***

"İmanî zafiyetten kurtulmak için iman hakikati anlatmak gerekli" :

"Onları herkes biliyor, fıkıh bilgileri daha önemli."

***

"Allah’ı tanımayan insana daha başlangıçta ibadet teklif edilmez.":

"Namaz kıl denir. Namazı nasıl kılacağı anlatılır.

***

"Evrimle mücadele şart":

"Evrim ne ki. Maymundan gelme, o mu?" ,"Evrim mevrim yok" , "Evrim mi kaldı?"

***

"Hemen, acil İslam Birliği":

"Çok zor, olmaz. Araplar bizi arkamızdan vurdu."

***

"Ahir Zamanda yaşanacaklar çok önemli" :

"Hz. İsa(as) ve Hz. Mehdi(as) beklentisi insanları tembelliğe yöneltir. Herkes kendinin Mehdisi olsun."

***

Ahir zamanın en önemli yanı Bediüzzaman’ın ifadesiyle insanlardaki imani zafiyettir. Bu cevapları verenler; Allah’ın dinine yardım etmek, Kur’an ahlakını yaymak için yaptığınız birşey yok. Oturduğunuz yerden çayınızı/kahvenizi höpürdetiyor, kendinizce akıl vermeye kalkışıyorsunuz. Deccali fitne yeryüzüne hakim olmuş; fitnenin beynini yok etmek için mücadele edenlere bari engel olmayın. Gölge etmeyin!!!

Allah var ama gücünü hakkıyla takdir edebilmek ve imani zafiyetten kurtulabilmek için iman hakikatleri anlatılmalı, iman güçlendirilmeli.

Tebliğ ihtiyaç içindeki herkese yapılır. Ona yapılmaz, buna olmaz diyerek ayrım yaparsak Kur’an ahlakı nasıl hakim olacak?

Fıkıh bilgilerinden önce insan Allah’ı gerçek anlamda tanımalı, iman kalbe inmeli.

İbadetin ne amaçla yapıldığını bilmeden, mantığını kavramadan ibadet ibadet olmaz, taklitçilik olur.

Evrim inkarın kaynağıdır. Her Müslüman Yaratılışın delillerini sunacak bilgiyle sahip olmalıdır. "Evrim yok" diyerek evrim yok olmuyor.

İslam Birliği Allah’ın emri. Allah önce bu birliği ardından dünya hakimiyetini gerçekleştirecek inşaALLAH. Oturanlardan olmayalım, vesile olalım.

Kutlu Zatları beklemek samimi mümine tembellik değil, aksine şevk verir, azim verir. Her Müslüman Mehdi talebesi olmak için çaba göstermeli.

Tevhid ve Şirk

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri
Tevhid ve Şirk

Allah dışındaki bir varlığa benlik vermek, ona daha fazla sevgi beslemek, ondan korku duymak ve yardım ummak, onun rızasını Allah’ın rızasından önde tutmak insanı tevhid inancından saptırarak şirke sürükler.

Yaratıcısından uzak yaşayan insan, tutkularının tutsağı olmuş, ağır zincirleri yüklenmiştir. Kur’an, Ankebut Suresi’nde, Allah’ın varlığına inandıkları halde, O’nu gereği gibi tanıyıp takdir edemeyen, gerçekte iman kalplerine girmemiş olan insanlardan söz eder.

Bu kişiler kendilerine sorulan, "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı? ve "gökten su indirip de ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?" gibi sorulara "Allah" cevabını verirler. Ancak Allah, "Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar?" buyurur ve onların akletmediklerini haber verir.

Söz konusu kişiler yalnızca zorluk zamanlarında, dini yalnızca O’na ’halis kılan gönülden bağlılar’ olarak, Allah’a yalvarıp yakarırlar. Ama onları musibetten kurtarınca, hemen Allah’a şirk koşarlar.

Mü’minun Suresi’nde ifade edildiği gibi "Allah ile birlikte hiçbir İlah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve ilahların bir kısmına karşı üstünlük sağlardı." Allah, inkar edenlerin nitelendiregeldiklerinden Yücedir.

Sembolleştirilmiş Şirkler

Şirk koşmak din dışı toplum bireyleri için adeta bir ’yaşam biçimi’dir. Bu toplumda doğan her çocuk, genellikle o toplumun Allah yerine benimsediği ilahları tanıyarak gaflet içinde büyür. Bu yüzden ortak koşan kişi, yaptığının Allah’a karşı isyan ve iftira anlamına geldiğini, karşılığında büyük bir ceza ile karşılaşabileceğini düşünmez. Hatta şirk içinde olduğunu kendisine hatırlatan insanın uyarısına çok şaşırır, bir anlam veremez.

Peygamberimiz(sav) döneminde Mekke’nin önde gelen müşriklerinin gösterdiği tepki de aynı olmuştu. Onlar da Allah inancına sahiplerdi ancak çok sayıda küçük ilahları bulunuyordu. Sevgi, savaş, ticaret ve tarım gibi dünyevi işleri için ayrı ayrı küçük ilahları vardı. Bu şirk düzeni onlara çok normal ve mantıklı geliyordu. Bu nedenle Peygamberimiz (sav)’in tek bir Allah’a iman etmeye çağrısı ve diğer ilahları reddetmelerini istemesi onları şaşırtmıştı.

Bu kişiler, edindikleri bu küçük ilahların gerçekte hiçbir güce sahip olmadıklarını göremiyorlardı. Oysa bereketlendiren ve rızkı dilediği kuluna hesapsızca veren, genişleten, daraltan Yüce Rabb’imizdir.

Devam Edecek

Düşünmez misiniz?

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Düşünmez misiniz?

Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmış ve birçok üstün özellik vermiştir. Yaratılmış canlılar içinde yalnızca insan düşünme, karar alma, düşündüğünü uygulayabilme, plan yapma, sonuç çıkarma gibi üstün zihinsel fonksiyonlara sahiptir.

İnanmayanlar, Allah’ın eşsiz sanatıyla yarattığı delilleri düşünmek bir yana, görmeden geçip giderler. Mümin ise, Allah’ın yarattığı delilleri görebilen insandır. Her incelikte Allah’ın gücü ve sanatı vardır; mümin görür, Rabb’ini tesbih eder ve O’na yakınlaşmaya çalışır.

Allah’ın kudretini layığıyla takdir edebilen insan, O’nun ilmini ve gücünü övüp yüceltir. Kalbi hep Rabb’i ile birliktedir. Allah’ın yaratma sanatının örneklerine yalnızca bakmaz; görür. Ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünür. Allah’a olan sevgisi ve korkusu artar.

Çeşit çeşit çiçekleri, kara topraktan rengârenk, muhteşem kokuda ve yaprakları ütülenmiş gibi çıkaran ve baktığında insana haz aldıran Allah’tır. Sulu meyveleri kuru topraktan çıkarıp sunan, yediğinde tat alabilmesini sağlayan Allah’tır.

Allah Kur’an’da birçok ayette, "düşünmez misiniz", "düşünenler için deliller vardır" ifadeleriyle insanı derin düşünmeye, tefekküre yönlendirir. Üzerinde düşünmek için ise yaratılmış sayısız “şey” vardır. Göklerde, yerde ve aralarında bulunan her şey insan için tefekkür vesilesidir.

Allah, “Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 11) ayeti ve birçok ayetle tefekkür edilebilecek bazı konu başlıklarını işaret eder.

Örneğin ayette söz edilen zeytin ağacı üzerinde düşünelim. Toprağa atılan bir tohumdan bir ağaç ortaya çıkar. Tohum, tahta parçasına benzeyen, ufak bir cisimdir ve içinde ait olduğu bitkinin bütün özelliklerini kapsayan bilgiler kodludur. Tohumun içinde bitkiye ait bütün bilgilerin, milyonlarca yıl saklanıyor olması sıradan bir konu olarak görülmemelidir.

Dahası tohum, yıllarca bir dolapta ölü olarak yaşayabilen ancak toprağa atıldığında canlanan tek cisimdir. Toprağa ekildiğinde Allah onu yarar, filizlerinin bir kısmı kökleri oluşturmak üzere yerçekiminin etkisiyle aşağıya, bir kısmı da güneş ışığından yararlanmak için yukarıya doğru uzanır. Bir insanın yaratılışı gibi tohumdan bitkinin yaratılması da mucizevi aşamalarla doludur ve Rabb’imizin sanatının delillerindendir.

Her tohum ne üreteceğini bilir; asla şaşırmaz. Örneğin yukarıda söz ettiğim zeytin tohumu, hangi cinse aitse o cins zeytini üretir. Tohumlara, taşıdıkları bilgileri yerleştiren, üstün güç ve ilim sahibi olan Allah’tır. O sonsuz ilim sahibidir ve toprağa atılan her tohum O’nun ilmiyle kuşatılmıştır. İnsan aşamalı ve derin düşündüğünde tüm bu önemli gerçeklerin bilincine varır.

Diğer yandan vücudumuz 100 trilyon hücreden oluşur. Her hücremizin çekirdeğindeki kromozom adlı kılıflarda paketlenen ve bize ait tüm bilgilerin kodlu olduğu DNA molekülü, 1 milyon ansiklopedi sayfasına eşdeğerde bilgi saklar. Kromozomların toplam kalınlığı 1 nanometre yani milimetrenin milyarda biri kadarken yaklaşık 1 metre uzunluğundaki DNA molekülünün bu küçücük bölgeye sığdırılmış olması, muhteşem bir yaratılıştır. Bilimsel konuları teknik olarak bilmek yeterli değildir. Üzerinde düşünmeliyiz ki Allah’ın kudretini ve benzersiz yaratmasını hakkıyla takdir edebilelim.

... Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 69)

Kur'an Penceresinden Annelerimiz

Annelerimiz; çocuklarının yararlı bir insan olabilmesi için büyük çaba harcar. Yıllar boyu bu amaçla maddi manevi pek çok özveride bulunurlar. O halde anenin verdiği emeği takdir etmeli ve bu özveriye sevgi, saygı ve hürmetle karşılık vermeli. Kur’an’da inanan insanların bu konudaki sorumlulukları "Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik..." (Ankebut Suresi, 8 ) ayetiyle bildirilir.

Bir başka Kur’an ayetinde ise Allah insanlara, anne babalarına, "De ki: "Gelin size Rabbiniz’in neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, ..." (Enam Suresi, 151) ayetiyle bildirildiği gibi iyilik yapmalarını buyurur. Yüce Allah insanlara, anne babaya karşı her zaman hoşgörülü, anlayışlı, şefkatli ve saygılı davranışlar sergilemelerini "Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Nisa Suresi, 36) ayetiyle öğütler.

Peygamberimiz’in (sav) de annelere nasıl davranılması gerektiği konusundaki bir hadisi şöyle rivayet edilir: Bir adam, Peygamberimiz’e (sav) gelip, şöyle der: "Ey Allah’ın Resulü! Kendisine iyilik yapmaya kim daha layıktır?" Allah Resulu; "Annen, sonra annen, sonra baban, sonra yakınlık derecelerine göre diğer yakınların," buyurur. (Ebu Hureyre (ra) Buhari)

Anne çocuğunu dünyaya getirebilmek ve büyütebilmek için büyük zorluklar göğüsler. Rabbimiz bunu hatırlatır ve annenin çocuğu üzerindeki emeğine dikkat çeker: "Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır." (Lokman Suresi, 14)

İnanan insanlar, anne ve babalarının maddi yönden de en ufak bir eksiklik hissetmemeleri ve sıkıntısız, rahat bir yaşam sürmeleri için tüm imkânlarını kullanırlar. "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir." (Bakara Suresi, 215) buyruğu gereği, hayır olarak infak edecekleri mallarında anne ve babalarının da hakkı olduğunu bilir, Kur’an’a uygun davranırlar. İhtiyaç içerisinde olan anne babalarının ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılamaya, onların huzur ve güven içinde yaşamalarını sağlamaya çaba gösterirler.

Yüce Allah, özellikle çocukluk dönemine işaret ederek kişiye, anne babasının gösterdikleri sevgiyi, şefkati ve özveriyi unutmamasını tavsiye eder. Onlar yaşlandıkları ya da muhtaç duruma geldiklerinde de alçakgönüllü davranmalı ve güzel söz söylenmelidir.

"Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 23-24)

Ağaca Su Vermek Ya Da Dikeni Sulamak

Adalet nedir? Mevlana’nın ifadesiyle ağaçlara su vermek. Ya zulüm nedir? Zulüm, dikeni sulamaktır. Adalet, insanlar arasında hiçbir fark gözetmeden hepsini kapsayan; ırk, dil, din gibi ayrımlar gözetmeyen, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu sistemdir.

Bugün ise toplumda çıkarlar adalete üstün geliyor. Mağdur durumdaki kimi insanlar haksızlıklardan dem vuruyor, ancak kendileri adalet yerine çıkarlarını ‘ayakta tutuyor’. Toplumun çoğunluğu bu yapıda olunca hem adalet soyut bir kavram olarak kalmaya devam ediyor, hem de adaletin yerini zulüm alıyor.

Tüm dünyada adalet, maddi gücü elinde bulunduran azınlıkların keyfince uygulanıyor. Eğer bu azınlık ‘insaf ederse’ zayıf ve güçsüz olan insanlara yardım ediyor, adil davranıyor. Ancak çok sayıda insan, yoksulların hakkını yiyor, zayıfları eziyor, umursuzca yaşıyor.

Dünyanın her yanında savaşlar yaşanıyor, insanlar sakat kalıyor, ölüyor, evini ya da ülkesini terk etmek zorunda bırakılıyorlar. Çocuklar yaralanıyor, tacize uğruyor, unutmaları zor derin izlerle çocukluklarını tadamadan yaşıyorlar. İnsanlar zor ve insanlık dışı koşullarda açlık, susuzluk ve salgın hastalıklarla mücadele ediyor; fakat zulmü uygulayanlar rahat hayatlarına devam ediyor. Zevkle yemeklerini yiyor, çocuklarıyla oynuyor ve sıcak yataklarında vicdanları rahat, huzurlu bir şekilde uyuyorlar.

İnsanların çok büyük bir kesimi Pakistan’da, Keşmir’de, Patani’de, Burma’da, Doğu Türkistan’da yaşananlar hakkında bir bilgiye sahip değil. Hatta bu ülkelerin adını bilmeyenler var. Adını bile duymadığı bu bölgelerde yaşayan insanların karşı karşıya bulundukları zorluklardan, baskılardan, şiddet eylemlerinden, yaşanan açlık ve sefaletten hiç haberleri olmaması da doğal kuşkusuz.

Yaşanan zulmün farkında olanların büyük kesiminin durumu ise oldukça vahim. Birçok insan zulmü engellemek için kendisinin de bir şeyler yapabileceğini aklına bile getirmiyor. Dahası yazılı ve görsel medyada sürekli karşısına çıkan görüntüler, fotoğraflardaki kadın ve çocukların bakışlarındaki ifade vicdanlarını harekete geçirmiyor. Oysa inanan insan işittiğinden, okuduğundan ve gördüğü her görüntüden sorumlu. Allah, “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75) buyurarak inananlara bu sorumluluklarını hatırlatıyor.

Kur’an, yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmasını istiyor. Zulmedenlerin ise içinde bulundukları refahın peşine düştüklerini, onların, kendilerine yüklenen sorumlulukları göz ardı eden suçlular olduklarını haber veriyor.

Allah hiçbir beklentiye girmeden, kardeşlerinin ihtiyaçlarını kendilerininkinden üstün tutan Ensar olmamızı istiyor. Muhacire kapısını, sofrasını ve yüreğini açan Ensar. Karşılığında ise "Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür…" diyen Ensar...

Oysa biz oturuyor, ezilenler, yurdundan sürülenler, zulme uğrayanlar için bir şey yapmıyor, sadece izliyoruz. Zulme seyirci kalmanın, zulme ortak olmak anlamına geldiğini düşünmüyoruz.

Allah, bütün bu göz ardı ettiğimiz her şey sebebiyle sürekli uyarıyor, sık sık hatırlatmalarda bulunuyor. Ama biz musibet geldiğinde bunun sebebini düşünmüyor, kendimizi gözden geçirip hatalarımızı düzeltmeye çalışmıyoruz.

Sarp yokuşlar birlik olarak aşılır. Rabb’imiz, “Birlik olun, dağılmayın gücünüz gider”, “parçalayıcılar gibi olmayın, Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın”, “kurşunla kaynatılmış, birbirine kenetlenmiş binalar gibi olun”, "zulme karşı birlikte saf bağlayın" buyuruyor. Allah, "Kardeş olun" istiyor.

Din çok özveri isteyen, samimiyet ve Allah’a tam teslimiyet gerektiren bir gerçek. Sevgi, vefa, özveri, cesaret gibi güzel ahlaka ait birçok özellik bugün unutulmuş. İslam dininin özü olan bu üstün ahlak özellikleri yeniden canlandırılmalı.

Müslümanın amacı yalnızca evinde, işinde, ailesiyle mutlu bir hayat yaşamak olmamalı. Vicdanlı insan aç ve susuz insanları, harap olmuş evleri ve içlerindeki yoksul insanları görmezden gelebilir mi? Ya zulme maruz kalan kadın ve çocukların çığlıklarını duymazdan gelebilir mi?..

İçinde insanlık onuru taşıyan her Müslüman, kendisinin ve yakınlarının refahını değil, insanlığın refahını düşünmeli, bencillikten sakınmalı. Bu güzel ahlak, inananların imanını güçlendirir, Allah’ın dilemesiyle dünyada ve ahirette gerçek mutluluğu yaşamalarına vesile olur.

Vicdan sahibi, içinde Allah aşkı taşıyan, derin saygıyla Allah’tan korkan insanlar bu güzel ahlakı hem yaşamak hem yaygınlaştırmak için çaba içinde olmalı. İnananları hazırlayıp, teşvik etmeli.

Zaman sessiz kalma, umursuz davranma, dünyevi ve nefsani şeyler peşinde zaman öldürme dönemi değil. Milyonlarca insan zulme maruz kalırken güzel ahlakın yaygınlaşması için gayret etmemek vicdansızlık olur, zulme ortak olmak olur.

İnsan kendini Allah’a teslim etmeli, hayatını Allah’a adamalı. Özveride bulunmak, vefalı olmak ve adaleti ayakta tutmak; hepsi güzellik. Allah bu güzel ahlaka sahip kullarının işlerini kolaylaştırır, yollarını açar, bereket verir.

Zaman bencillik ve çıkarcılık, kendi refahını düşünme değil, özveride bulunma, hakkı arama, batılı zail etmek için hakkı hakim kılma yolunda, ’Allah’ın yardımcısı’ olma zamanı.

Allah hakkı hak olarak gerçekleştirecek, O, vaadinden dönmez. Ama siz, tercih sizin; ağaçlara su mu vereceksiniz, dikenleri mi sulayacaksınız?..

Evlerin En Dayanıksızı...

Günümüzde evlerin çürük ve dayanaksız, temelindeki malzemelerinin olması gerekenden az olduğu açık. Gerçek evliliğin temelinde ise Allah sevgisi ve Allah rızası bulunur. Temel sağlam olunca yuvada ufak tefek çatlamalar olsa bile çökmez, yıkılmaz. Bu gerçeğin bilincindeki müminlerin eş adayında aradığı en önemli özellik derin Allah sevgisi ve Allah korkusudur; takvadır. Mümin erkeğin amacı Allah’ın verdiği o emaneti koruyup kollamak ve eşini dünya şartlarında en iyi şekilde yaşatmaya çalışmaktır. Müminler, Allah’ın verdiği o güzel derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte kulluk ederek O’nun rızasını kazanmak için evlenirler.

Allah, "Onda ’sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21) buyurarak eşler arasındaki sevgi ve şefkate dikkat çeker.

Mümin eşine çok değer verir, çok ciddiye alır, onun için çok özeldir, gözünde kutsaldır, tertemizdir, iffetinden emindir, ona aittir.

Eşte aranan akıl, samimiyet, dürüstlük ve güvendir. Güven duymak en büyük rahatlıktır. İnsan eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a gönülden bağlı olduğuna ve Allah’a tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar.

Günümüzde ise insanların ilişkileri genellikle karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanıyor. Sevgi, kaynağını Allah sevgisinden almadığı içindir ki evlilik zamanla hem kadın hem de erkek için azap haline geliyor, evler adeta cehenneme benziyor.

İnsanların hayatını kâbusa çeviren bu durum, din ahlakının yaşanmaması ve toplum kurallarının Kur’an’a tamamen ters olmasından kaynaklanıyor. Boşanmaların çokluğu, aile içi şiddetin fazlalığı ve geçimsizliklerin temelinde insanları mutsuzluğa, acılara ve kayba sürükleyen toplumdaki çarpık sistem bulunuyor.

Evlilik, "mantık evliliği" kılıfı altında adeta bir ticarî anlaşma gibi görülüyor. Ortaklarının birbirine sevgi ve saygı hissetmediği, sık sık şirket hisseleri nedeniyle tartışmaların yaşandığı, kimin en çok söz sahibi ya da aile reisi olduğu konusunda anlaşmazlıkların çıktığı bir şirket. Büyük bir kesimin evliliği bu yönüyle birbirine benziyor. Bu yüzdendir ki beklenti, heves ve çıkarlar üzerine kurulduğunda, sevgi ve saygı yitirilse de evlilik, yine toplumun kıstas ve kuralları doğrultusunda sorunlar yumağı halinde devam ediyor.

Söz konusu insanların evleri tıpkı örümceklerin evleri gibi en dayanıksız evlerdir. Kur’an, "Allah’ın dışında başka veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi." (Ankebut Suresi, 41) ayeti ile hikmetli bir örnek veriyor. Canlılar yuvalarını korunmak için inşa ederken örümcek evini "yuva" amacıyla değil, avlanmak ve düşmanlık amacıyla kurar. Onun evinin temelinde de sevgi ve dostluk yoktur. Bunun gibi, yuvalarını Allah sevgisi ve rızası üzerine kurmayanların evleri de parçalanmaya mahkûmdur.

Birbirine sevgi duymayan, oyun oynayan, yalan söyleyen, sürekli taktik geliştiren kişilerin mutlu bir yuvaya sahip olmaları imkânsızdır. Allah korkusunun ve sevgisinin yaşanmadığı bir evde insan nasıl mutlu olabilir? Böyle bir ev, sürekli aldatmaların yaşandığı bir tiyatro sahnesi gibidir…

Çocuklar

Çocuk hayatın en önemli amacı olarak görülüyor. Her şeyi yaratanın Allah olduğu unutuluyor ve anne baba ona hayat veren adeta kendileriymişcesine çocuğu sahipleniyorlar. Çocuklarındaki güzel özellikler, onlar için övünme vesilesi oluyor.

Allah’a kulluk amacıyla yaşanacak iken, hayatlar çocuklara adanıyor, onlar için yaşanıyor. Oysa hayat, annesinin Hz. Meryem’e hamileyken, "Rabbim, karnımda olanı, ’her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et" diyerek ettiği duadaki gibi, Allah’a adanmalı.

Aile, alacağı eğitime dair kararları çocuğa bırakmazken, dini eğitimi görmezden gelmemeli, neye inanacağını çocuktan kendi kararıyla almasını beklememeli. Çocuklara küçük yaşta Allah tanıtılmalı, Allah sevgisi anlatılmalı. Çocuk, sevdiği her şeyi O’nun yarattığını bilmeli. Fıtrat olarak Allah’ı bilip tanımaya meyillidir çocuk ve inançlı yetiştirilirse güzel ahlaka ve güçlü bir kişiliğe sahip olur.

Gençler

Günümüzde genç kızlar, delikanlılar mutlu değiller. Evde, okulda, iş hayatında sürekli sorunlar yaşıyorlar.

Çoğu genç sürekli sıkıntılı, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, karamsar ve her şeyden şikâyet eden bir ruh haline sahip oluyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor ve başta ailesi olmak üzere herkeste bir kusur buluyor. İçine kapalı ve düşüncelerini açığa vurmayan genç, daha çok odasında ’takılıyor’.

Arkadaş ortamlarında boş boş konuşuluyor. Genç alkolle, sigara dumanıyla sersemleşiyor. Unutkan, bitkin, bıkkın, asabi, alıngan oluyor, dikkat bozukluğu ve korkular yaşıyor.

Bilinçsiz genç medyanın dayattığı ünlüleri kendine örnek alıp, giyimlerini, yaşam felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit ediyor. Böylece ailesine ve çevresine ters düşüyor.

Annesiyle, babasıyla, kardeşiyle, arkadaşlarıyla tartışıyor. Odasına çekildiğinde, “ben neden böyle huzursuzum?” diye düşünmüyor. Huzursuzluğunun kaynağı ise çok açık; Allah’tan uzak yaşamak. Oysa fıtratına uygun olarak inancın gerçeklerine göre yaşasa hayatı -Allah’ın dilemesiyle-cennete benzer.

Aileye düşen; gençleri okuyan, araştıran, derin düşünen, akıl sahibi, vicdanlı ve dürüst insanlara özendirmek. Boş konular yerine hem kendilerine ve çevrelerine, hem de topluma yarar sağlayacak konularla meşgul olmalarına yardımcı olmak. Böylece gençler doğruları araştırabilir ve bulabilirler.

Evliliğin Amacı; Gerçek evlilik saf sevgi üzerine olur. Bu evlilikte eşler, Allah aşkından kaynaklanan tutkuyu birlikte yaşarlar. Tutku, Allah aşkının insan ruhunda meydana getirdiği şiddetli hazdır. Müminin seçtiği eş onun cennet arkadaşı, sonsuz cennetteki eşidir.

Allah rızası için yapılan evliliklerde, derin bir şefkat, merhamet ve gerçek aşk olur. Tıpkı Cennetteki eşler gibi; “gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş ve tutkuyla bağlı"...

Peygamberimiz(sav), mümin kadınların eşleriyle cennette yaşadıkları mutluluğu şöyle tarif ettiklerini haber veriyor:

"Biz burada ebedi kalacağız. Biz sevimli ve mutluyuz. Asla üzülüp sıkılmayız. Başka aleme göçmeden hep burada kalacağız. Biz bu halimizden memnunuz ve her şeye razıyız. Hiç kimseye kızmaz ve öfkelenmeyiz. Ne mutlu kendilerine eş olduğumuz ve bize eş olan kimselere." [Gençlik ve Ölüm, s. 422, 423]

Düşünenler İçin Ayetler

İnsan bedeni, muhteşem düzenle çalışan kompleks sistemlere sahip olmasına rağmen, korunma ihtiyacındadır ve acizlikleri vardır. Çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük mikrop ve virüsler insan bedenine her an zarar verebilir. İnsan, yaşamı süresince sürekli bedenini temizlemek, ona bakım yapmak zorundadır. Ve her beden zamanla yıpranıp, yaşlanır.


Dünya üzerinde temizlenmediğinde kokmayan, acıkmayan, susamayan, hastalanmayan ve ölmeyen hiçbir insan yoktur. Her şeye gücü yeten Rabb’imiz dileseydi, insan bedeninde bu acizliklerin hiçbirini yaratmazdı. Ancak tüm bu eksiklikler aslında, insanın Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu, acizliğini hissettirmek için yaratılmıştır.


Samimi olarak iman eden insan, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığının, tüm varlıkların her an O’na muhtaç olduklarının bilincindedir. Allah’ın kudreti ve büyüklüğü karşısında, kendi aczinin farkındadır. Allah dilemedikçe, hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilir. Ne kadar mükemmel özellikleri de olsa, kibirlenmez, enaniyet yapmaz; kendinden bilmez. Aczini bilir, Rabb’ine boyun eğer, kul olur, O’na halisane teslim olur.


Allah’ın kudretini layığıyla takdir edebilen insan, O’nun ilmini ve gücünü övüp yüceltir. Kalbi hep Rabb’i ile birliktedir. Allah’ın yaratma sanatının örneklerine yalnızca bakmaz; görür. Ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünür. Allah’a olan sevgisi ve korkusu artar.


Çeşit çeşit çiçekleri, kara topraktan rengârenk, muhteşem kokuda ve yaprakları ütülenmiş gibi çıkaran ve baktığında insana haz aldıran Allah’tır. Sulu meyveleri kurtopraktan çıkarıp sunan, yediğinde tat alabilmesini sağlayan Allah’tır. Çok istediği bir şeyi, hiç ummadığı bir anda gerçekleştiren de O’dur. İnsanın kazandığı bir başarı ancak Allah’ın izniyle ve O’nun verdiği yetenekler sayesinde gerçekleşir. Sahip olduğu özellikleri insana veren Allah’tır; bu yüzden şuur sahibi insan büyüklenmez, kendine benlik vermez. Aczinin bilincinde tüm övgüsünü Rabb’ine yöneltir.


İnsan, bu acizlikleri olmasaydı, Firavun ve Nemrut benzeri müthiş bir enaniyet gösterebilirdi. Allah bizi acz içinde yaratıyor ki, O’na tam teslim olalım, ahireti isteyelim. Aczini görmezden gelen insanlar ne ahirete gitmek ister ne de Allah’a karşı şükür içindolur. O’na hamd etmek, O’na şükretmek, O’na teşekkür etmek gibi bir düşüncesi olmaz. Allah, şükür ve hamd etmemizi sağlamak için çok fazla acz vermiştir. Her acz, insanı Allah’a yaklaştırır; dünyaya bağlanmaktan kurtarır; Allah korkusunu ve Allah sevgisini kişinin kalbine rapteder.


Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)

Evrimciler ve Bilim [-Kurgu Senaryoları]


Evrim literatürü bilim-kurgu film senaryolarını hatta çocuk öykü ve masallarını aratmayacak "işte öylesine hikayeler"le doludur. Bu senaryolar her ne kadar bilim-kurgu tarzında olsa da hemen hepsinde mizahî ve absürd lezzetler bulabilirsiniz. Örneğin çağımızın tanınmış evrimcilerinden Louis Leakey’nin 20-30 bin yıl önce yaşayan sözde ilkel insanın günlük hayatını anlattığı senaryoya bir bakalım. Okuduğunuzda Leakey’nin adeta senaryodaki "esas çocuk"un günlüğünü bulmuş ve okumuş olabileceğini düşündüren hikaye şöyle:

"Bir an için 20-30 bin yıl kadar geriye giderek bir kaya sığınağında yer alan olayları birbiri ardından izleyebildiğimizi farz edelim: Taş devrinde yaşamakta olan bir avcı, vadide o günkü avının peşindeyken birden tepedeki dik yarın yanında bir kaya sığınağı görür. Burası bir arslan veya mağara ayısının ini olabileceğinden veya buranın başka bir aile tarafından iskan edilmiş olma ihtimali bulunduğundan, büyük bir dikkat ile buraya tırmanır. Epey yaklaşıp, buranın boş olduğunu gördükten sonra içine girer ve iyice araştırır. Buranın şimdi ailece oturmakta oldukları ufak sığınaktan çok daha elverişli olduğuna karar veren avcı, ailenin diğer kişilerini de alıp buraya getirmeye gider. Bundan sonra ailenin yeni evlerine gelip, yerleştiklerini görürüz. Bu yeni evin ateşi, ya eski evden büyük bir dikkat ve itina ile getirilen birkaç kor parçasından veya tahtayı tahtaya sürtmek suretiyle yakılır. (Taş devri insanının ateşi nasıl elde ettiği tam olarak bilinmiyorsa da, en eski devirlerden beri ateşten yararlandıkları ve onu kullandığı bir gerçektir. Çünkü mağara ve kaya sığınaklarındaki hemen hemen bütün yerleşme katlarında, ocaklar, günlük hayatın bir parçası olarak karşımıza çıkar.) Belki bundan sonra, ailenin bazı kişileri üzerlerinde yatacakları döşekleri hazırlamak üzere ot toplamaya gideceklerdir. Ailenin diğer kişileri ise civardaki çalı ve fundalıklardan dal kesip yerleştikleri bu yeni evin ön tarafına kaba bir çit yaparlar. Bu arada evdeki eşyalar yerleştirilir ve çeşitli hayvan postları getirilip, yerlere serilir. Bundan böyle artık aile yeni evlerine yerleşmiş olup, hayat devam eder. Yiyecek temini için erkekler vahşi hayvanları avlarlar. Kadınlar, av esnasında erkeklere yardım ettikleri gibi, yenecek meyveleri, kabuklu yemişleri ve kökleri toplarlar. (L. S. B. Leakey, İnsanın Ataları, Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara, 1988, sf.8)

Bu anlatılanlar bir bilim-kurgu roman yazarı ya da film senaristine ait olsaydı itiraf edeyim yazarın hayal gücü nedeniyle beğenilebilirdi bile. Ancak bu cümleleri bir bilim adamından duymak insanı hayrete düşürüyor. Elde ettiği bazı bulguları evrimci ön yargıyla değerlendiren bir bilim adamı, kendince birçok yorum yapabilir. Ancak bu yorumlar net bulgularla ve verilerle desteklenmediği sürece bilimsel değil bilim-kurgu hikayeler olarak kabul edilir. Dahası bugüne dek evrimcilerin yukarıdakine benzer hikayelerini destekler tek bir bilimsel bulgu yoktur.

Konuşamayan, hırıltılar çıkaran, mağarada yaşayan, giysi olarak post giyen, kaba aletlerle avlanan yarı insan yarı maymun varlıklar da yalnızca evrimcilerin hayallerinde ve hikayelerindedir. Bilim, insanın her zaman insan olarak var olduğunu gösterir. Dolayısıyla taş devri, maden devri gibi dönemler insanın evrim geçirdiği görüşünü empoze edebilmek için evrimcilerin kurguladığı senaryolardan biridir.

Bugün olduğu gibi geçmişte de aynı dönemde yaşayan toplumların teknolojik, medeniyet, sosyolojik ve kültürel düzeyleri birbirinden farklı olması doğaldır. İnsanlık tarihi boyunca tıpta, sanatta, mimarlıkta çok ileri düzeyde olan toplumların yanı sıra diğer toplumlarla hiçbir bağlantısı olmayan toplumlar da bulunur.

Evrimci bir dergide gördüğüm bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Yazı Ender Helvacıoğlu’na ait. Geçmiş çağlardaki teknoloji ve bilime işaret eden bilimsel bulguları yazıyor ve teorisine ters düştüğü içindir ki kendince hepsini alaya alıyor. Yazısındaki bilimsel gerçeklerin bir kısmı şunlar:

Geçmiş medeniyetlere ait kalıntılar incelendiğinde, hava ulaşımının bildiğimiz tarihten çok daha eskilere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Mayaların kalıntılarında, Mısır piramitlerindeki resimlerde, Sümer yazıtlarında ve Japonya’da bulunan kalıntılarda çeşitli uçak, planör, helikopter benzeri araçlara, pilot giysili heykellere sıkça rastlanmaktadır. Geçmiş medeniyetlerin hava ulaşımını kullandıklarına işaret eden delillerden biri, Mısır’da bulunan planör modelidir. Abydios Tapınağı’nın (Mısır) duvarlarında Dr. Ruth Hiver tarafından bulunan bu resimlerdeki araçların, günümüzde de kullanılan helikopter, jet ve uçak gibi araçlarla olan benzerliği dikkat çekicidir.

Antik Mısır’daki tıp sistemi:

- Çeşitli dallarda uzman hekimler bulunmaktaydı.
- Mısırlı doktorlar tam teçhizatlı laboratuarlarda çalışmaktaydılar.
- Antibiyotiğin farklı çeşitleri biliniyor ve tedavide kullanılıyordu.
- Ameliyatlarda yaralar dikişle kapatılıyordu.

Ayrıca cerrahi alet kutusu içinde büyük metal bir makas, cerrahi bıçaklar, testereler, sondalar, spatulalar, küçük kancalar ve pensler.

Bazı toplumlar ise günümüzde hayal dahi edemeyeceğimiz yüksek teknolojiler kullanmıştır:

- MÖ 3200 yıllarında inşa edildiği söylenen Dublin yakınlarında Newgrange’deki taş yapıt yüksek inşaat teknikleri ve astronomi bilgisi gerektirmekteydi.
- İngiltere’deki Stonehenge (5000 yıl önce) belki de bizim bile tahmin edemeyeceğimiz bir teknoloji kullanılarak inşa edilmiştir.
- 11 bin yıl önce Göbekli Tepe’de yaşayan taş ustaları, eğe, levye, rende gibi metal aletler kullanıyordu.
- Peru’daki duvara ait taş blokların nasıl kesilip birbirlerine monte edildikleri anlaşılamamıştır.
- Muhtemelen İnkalar döneminde bizim bugün hayal bile edemeyeceğimiz ileri bir teknoloji kullanılmıştır.
- Yunanistan’da Jupiter Tapınağı’ndaki büyük taşların madenden çıkarılıp taşınması, kullanılan inşaat makinelerinin gelişmişliğinin göstergesidir.
- Antik Mısır’da büyüteçle sayılabilen dokumalardaki ipliklerin inceliği, bugün makine ile dokunan ipek kumaşlar ayarındadır
- Mısır piramitlerinin inşasıyla ilgi sırlar bugünkü bilgiyle bile çözülemedi.

Buraya bir kısmını alabildiğim yazının altında, evrimci bir bilim adamının karşı tez olarak yazabildiği ise yalnızca şu cümle:

"Doğrusu insanın Firavunlar dönemine dönesi geliyor! "

Bilimin ortaya çıkardığı gerçekleri kendince alaycı bir dille anlatarak, altına sadece "Bu bir mizah yazısı değil. Benim öyle bir yeteneğim yok" diyebilmiş. Kendisine haksızlık yapmış Sayın Helvacıoğlu, çünkü bilime "rağmen" savunduğu evrimci görüşlerini anlatırken mizah yeteneğine yakından tanık olduk, olmaya devam ediyoruz.

Ancak yazının üslubu çirkin olan bölümleri de var. Örneğin Helvacıoğlu’nun bir paragrafta Hz. Süleyman dönemindeki gelişmiş teknolojiye, Hz. Davud’un demiri işlemeyi ve zırh sanatını çok iyi bildiğine, Hz. Zulkarneyn’in de betonarme teknolojisinden faydalandığına işaret eden Kur’an ayetlerini yazdıktan sonra altına düştüğü not.

"Bütün bunlardan, Nuh’un gemi inşaat, Süleyman’ın uçak ve petrol, Davut’un metalürji, Zulkarneyn’in de inşaat mühendisliği eğitimi aldıkları anlaşılıyor!" ifadesiyle, Kur’an ayetlerini kendince alaya alması.

Tarihin her döneminde gelişmiş ve geri kalmış toplumlar yaşamıştır. Bu da söz konusu gelişimin evrim süreci sonucu olmadığının kanıtıdır. Kuşkusuz zaman içinde bilim ve teknoloji dahil her alanda büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Sürekli bir gelişim doğaldır. Ancak günümüz insanı ile binlerce yıl önce yaşayan insan arasında, fiziksel farklılıklar olmadığı gibi zekâ ve yetenek yönünden de farklılık yoktur.

Evrim yanlıları her bulguyu evrimsel gelişim ön yargısıyla değerlendirirler. Buldukları bir diş üzerine Nebraska Adamı adını verdikleri yarı insan yarı maymun bir canlıyı, ailesiyle birlikte yaşadığı ortamı da çizerek evrime delil olarak gösterecek kadar. Ancak bu hikayeyi, yazımın başında da söz ettiğim gibi bilimsel veriler ışığında değil, ideolojileri gereği anlatırlar. Diğer onlarca örneğinde de olduğu gibi.

"Mağara Adamı" Evrimcilerin Delice Senaryolarından Biridir

Evrimcilerin iddia ettikleri insanın evrimine dair cevaplayamadıkları binlerce sorudan biri ruhtur. İnsanı insan yapan, Allah’tan bir parça taşıyan ruhudur. Gördüğü manzaradan haz alan, dinlediği müziği beğenen, yediği tatlıyı lezzetli bulan insanın ruhudur.

Ruhun varlığı insanı Allah’a götürür ve evrimcilerin iddialarını tamamen çürütür. Onlar her ne kadar bilincin açıklanamayan bir gizem olduğunu söyleseler de ruh konusu apaçık bir gerçektir. Ve madde ile asla açıklanamayacak bir gerçektir.

İnanan insanlar için ölçü Kur’an’dır. Allah Kur’an’da, insanı düzgün bir şekilde yarattığını bildirir. Dolayısıyla mağarada oturan, homurdanarak ses çıkaran, ilkel ve maymun benzeri insanlar asla yaşamadı.

Bilimsel gerçekler, canlılığın tesadüfler sonucu ortaya çıktığını ileri süren evrim teorisini ve ilkelden gelişmişe doğru bir evrim sürecinin gerçekleştiği iddiasını tamamen geçersiz kılar.

Allah Savaş Alevini Söndürür

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri

Allah Savaş Alevini Söndürür

İslam’a göre yalnızca zorunlu olunduğunda savaşa başvurulur ve belirli insani ve ahlâki sınırlar içinde yürütülür. Savaş bir "istenmeyen zorunluluk"tur. Allah savaşa rıza göstermez, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğunu haber verir.

Peygamberimiz(sav)’in hayatına baktığımızda ancak zorunlu hallerde savaşa çıkıldığını ve savunma amaçlı olarak savaşıldığını görürüz.

İslam’ın ilk döneminde yaklaşık 13 yıl Müslümanlar, Mekke’deki putperest toplumda azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılar gördüler. Müslümanlara hakaret, eziyet ve işkenceler yapıldı; kimi öldürüldü, kiminin evleri ve malları yağmalandı. Bütün bunlara rağmen Müslümanlar asla şiddete başvurmadılar ve putperest toplumu hep barışa davet ettiler.

Ancak baskılar arttığında, daha özgür ve dostça yaşayacakları Medine’ye hicret ettiler. Burada kendi siyasi yapılarını oluşturduktan sonra dahi, Mekke müşriklerine karşı şiddet kullanmadılar. Ancak "Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah’tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar...” (Hac Suresi, 39-40) ayetinin vahyi ile Peygamberimiz ümmetine savaş hazırlığını emretti.

Allah savaş iznini, baskı ve zulüm durumunda verir. "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190) ayetiyle sebepsiz kışkırtmaya ve gereksiz şiddet kullanımına karşı uyarır.

Müslümanlarla müşrikler arasında gerçekleşen hiçbir savaşta Müslümanlar kışkırtan taraf olmadı. Peygamberimiz(sav), putperestlerin pek çok talebini kabul eden Hudeybiye Barış anlaşmasını kabul ederek, barış ve güveni sağladı. Böylece barış içinde yaşanacak bir sosyal toplum oluşturdu.

Putperestler anlaşmayı bozunca yeni bir savaş ortamı meydana geldi. Ancak Müslüman ordusu putperestlerin direnemeyeceği bir güce ulaştı ve Peygamberimiz(sav) bu güçlü orduyla Mekke’ye yürüyüp şehri fethetti. Bu zaferde tek bir kişinin burnu dahi kanamadı. Resulullah şehrin ileri gelenlerinden intikam almak bir yana onları affetti. Bu üstün kişilik müşrikleri hayran bıraktı, daha sonraları isteyerek İslam’ı kabul ettiler.

Müslümanların barışçılığı Kur’an’da emredilen İslami esaslardan kaynaklanır. Allah inananlara, Müslüman olmayanlara da iyilikle davranmalarını buyurur:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9)

Yukarıdaki ayet Müslümanların Kur’anî bakış açılarını belirler. Müslüman, Müslüman olmayan herkese iyilikle davranır, düşmanlık yapanları dost edinmez. Bir saldırı karşısında savaş gerekli olursa savaş da adilane, insani ve ahlaki sınırlar içerisine gerçekleşir.

O halde "cihad" nedir?

"Cihad" kelimesi "cehd" etmek, gayret etmek anlamındadır. Peygamberimiz(sav) "en büyük cihadın insanın kendi nefsiyle yaptığı cihad" olduğunu açıklar. Fiziksel bir mücadele olarak savaş, nefsin bencil tutkularıyla verilen savaş ve inkârcı felsefelerle fikir mücadelesi; tümü cihaddır.
Cihad’ın masum insanlara yönelik şiddet eylemini tanımlamak için kullanılması ise, çok büyük yanılgıdır.

İslam Barıştır, Merhamettir

İslam’ın siyasi konulardaki hüküm ve prensipleri insanîdir, ılımlıdır. Müslüman olmayan pek çok tarihçi veya teolog tarafından da bu gerçek dile getirilir. Örneğin eski bir rahibe ve Ortadoğu tarihi konusunda uzman İngiliz tarihçi Karen Armstrong, Holy War (Kutsal Savaş) adlı eserinde konuyla ilgili şunları yazar:

"İslam kelimesi Arapça’da barış kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kur’an, savaşı, Tanrı’nın rızasına aykırı gelen anormal bir durum olarak lanetler... İslam karşı tarafı yok etmeye yönelik veya saldırgan bir savaşı onaylamamaktadır, Tevrat’ın ilk beş kitabındaki yaklaşımın aksine. Hristiyanlıktan daha gerçekçi bir din olarak, İslam savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte ve bazı durumlarda zulüm ve acıyı durdurmak için olumlu bir görev olarak görmektedir. (Ama) Kur’an savaşın sınırlı olması gerektiğini ve olabildiğince insancıl bir şekilde yürütülmesini öğretir. Muhammed sadece Mekkelilerle değil, aynı zamanda bölgedeki Yahudi kabileleriyle ve Yahudilerle işbirliği yaparak kendisine karşı bir saldırı planlayan Suriye’deki Hristiyan kabileleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama bu yine de onun "Kitap Ehli"ni lanetlemesi gibi bir sonuç doğurmamıştır.

Onun Müslümanları kendilerini savunmak durumunda kalmışlar, ama düşmanlarının dinine karşı kutsal bir savaşa girişmemişlerdir. Muhammed azad ettiği kölesi Zeyd’i bir Müslüman ordusunun kumandanı olarak Hristiyanlara karşı savaşa gönderdiğinde, onlara Tanrı yolunda cesurca ama insancıl şekilde savaşmalarını emretmiştir. Rahipleri, keşişleri veya rahibeleri taciz etmemeli veya savaşmayan güçsüz insanları hedef almamalıdırlar. Sivillere yönelik hiç bir katliam gerçekleştirilmemeli, tek bir ağaç bile kesilmemeli, hiç bir şey yıkılmamalıdır. (Karen Armstrong, Holy War, MacMillian London Limited, 1988, p. 25)

Müslümanlar tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, gittikleri her yere, her insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir.

Kur’an merhameti, adaleti, güzel ahlakı, hoşgörüyü, barışı öğretir. İslam bozgunculuğu lanetler, İslam barıştır.

... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

Evrimci Replikler

28 Eyl 2012 In: Bilim, Darwinizm, Evrim ve Yaratılış

Evrimci Replikler

C. Darwin’den bu yana Darwinistler bilim dışı canlılık senaryoları kurgularlar. Anlattıkları hayali olaylara kendileri inanmaz ancak insanları ikna etmeye çalışırlar. Dönem dönem söylemleri değişse de çağdaşları ile aynı şeyleri -ezberledikleri replikleri-söylerler. Kuşkusuz Darwinistlerin kurguladıkları oyunun bütün repliklerini buraya almama imkan yok. 150 yıldır dillerine dolanmış olanlarından birkaç örnek vermek isterim:

"Cansız maddeler tesadüfen bir araya gelerek “ilk hücre”yi oluşturmuştur."

"Bu ilk hücre çamurlu bir suyun içinde kendi kendine oluşmuştur. Yani kaynağı bir miktar çamurlu su, zaman ve tesadüflerdir."

"Bütün canlı çeşitliliği tesadüfen oluşan bu ilk hücreden gelişip var olmuştur."

Ancak bilim, evrim düşüncesi gibi Nil’in bataklıklarına saplanıp kalmadı, sürekli gelişti. Ve anlaşıldı ki hücre eski Darwinistlerin zannettiği gibi ne jöle kıvamında bir toptu ne de basit bir yapıya sahipti. Hücrenin son derece kompleks ve içinde 200 bin çeşit ürün üretilen muhteşem bir yapısı vardı.

Hücre bir yana, hücrenin içindeki tek bir protein bile kendiliğinden oluşamazdı. Çamurlu suda bir hücrenin kendiliğinden oluştuğu iddiası akla ve mantığa olduğu gibi bilime de aykırıydı.

Amerikalı biyokimya profesörü Michael J. Behe, söz konusu bilim adamlarının içinde bulundukları durumu şöyle özetler:

"Son kırk yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer on binlerce insanın "Eureka (buldum)" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı..."

"Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar, çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar."

"Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entelektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez Allah’ın varlığını kabul etmeyi çağrıştırıyor onlara." (Michael J. Behe, Darwin’s Black Box, New York: Free Press 1996, ss. 232-233 )

Ardından evrimci replikler şöyle devam etti:

“Laboratuvarda muhtemelen protein üretebiliriz, deneyler yapıyoruz.”

“İddialarımızı zaman içinde kanıtlayacağız”

150 yıldır kanıt arıyor evrimciler ama yok, yok, yok... Bilimin ortaya çıkardığı gerçekler Darwinistlere büyük panik yaşattı. Henüz hayatın başlangıcında teorilerinin çökmesi yüzünden yaşadıkları hüsranı gizlemeye çalıştılar. Medya ve üniversiteleri kullanarak iddialarını sürdürdüler. Ancak bugün çok açıktır ki bir protein rastlantılarla asla oluşamaz.

Ancak, ortaya çıkan tüm bu gerçeklere rağmen, yerli evrimcilerimizin iddiaları sürüyor. Onların bugünkü replikleri de şöyle:

“Cansız maddelerden canlıların oluşumu doğa yasalarının sonucudur, bu tartışma konusu olamaz."

“Gelişmiş canlı diyemeyiz ama canlılığa giden bir organizasyon deriz.“

Geçtiğimiz günlerde ise zamanın en büyük(!) Darwinisti Richard Dawkins ve yandaşları, “kendi kendini kopyalayan bir molekülden” söz etmeye başladılar. Sonunda hayal ürünü olduğu ortaya çıkınca, Dawkins bile görüşün saçmalığını açıkça ifade etmek zorunda kaldı.

Kendi Kendini Kopyalayabilen İlk Molekül Nedir?

Darwinistler, proteinlerin kendiliğinden oluşumunu açıklayamadıkları için canlılığın, “kendi kendini kopyalayabilen bir ilk molekül" ile gerçekleştiğini iddia ediyorlardı. “Kendi kendini kopyalayan molekül", canlı hücrenin içindeki en küçük birim olan proteinler. Ama proteinler asla “kendi kendilerini kopyalamazlar. Neden mi?..

Bir proteinin kopyalanabilmesi için başka proteinlere, DNA’ya, ribozoma, endoplazmik retikuluma, stoplazmaya, enerji üreten mitokondriye ve hücre zarına ihtiyaç vardır.

O halde, yalnızca bir hücre ve o hücre içindeki organeller kendilerini kopyalayabilir. Yalnızca bir hücre kendi birimleri ve dışarıdan aldığı enerji ile varlığını sürdürebilir.

Sonuç: Bu bölüm yalnızca bu yazının sonucudur. Darwinist replikler sürdükçe Yaratılış’ın cevabı da sürecektir... Sonuna kadar.

Çok ilginçtir yaklaşık 300 milyar galaksi içerisinde, yaklaşık 300 milyar yıldızdan oluşan Samanyolu galaksisi içindeki Güneş sistemindeki gezegenlerden biri olan Dünya’da yaşayan 7milyar insandan sadece biri olan bir insan aklını nasıl bu denli beğenebiliyor?

Materyalizm’in "bilimde şüphe esastır" kuralı, her nedense evrimcilerin kendi teorileri için geçerli değildir. Ancak evrim teorisine şüpheyle yaklaşanları gericilik, dogmatizm, bağnazlık ve bilim karşıtı olmakla itham ederler.

Yaratılışçıları, Allah’a önkabulle inanmakla suçlar, ancak kendileri önce evrime inanır, sonra kanıt aramaya çalışırlar. Dahası bulamadıkları halde körü körüne evrime sıkı sıkıya sarılırlar.

Darwinizm savunucularından Michael Ruse, evrimin seküler bir din olduğunu şöyle itiraf eder:

"Evrim, savunucuları tarafından sadece bilim olarak desteklenmiyor. Evrim bir ideoloji, seküler bir dindir. Evrimle ilgili bu gerçek en başlangıçta da böyleydi, bugün de öyle." (Michael Ruse, Saving Darwinism from the Darwinians)

"Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Ankebut Suresi, 20)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors