Bilim, Din ve Eşcinsellik-II

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Bilim, Din ve Eşcinsellik-II

Yazımın ilk bölümünde medyanın, eşcinselliği bir "cinsel tercih" gibi gören dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülük üstlendiğinden, telkinin dozunun günden güne artırılarak, bu görüşün insanlara benimsetilmeye çalışıldığından söz etmiştim.

Eşcinsellik -önceki bölümde detaylarını vermiştim-gerçekte bir hastalıktır. Bilimin konuya bakış açısını açıklarken Prof. Nevzat Tarhan’dan alıntı yaparak, “hormonal ya da psikiyatrik tablolar sebebiyle, sosyal öğrenme ve çevresel etkenlerle, aşırı korumacı ya da aşırı soğuk anne baba modellerinin olduğu yerlerde çocuklar eşcinsel kimlik geliştirebiliyor” demiştim. Bu bölümde dinler eşcinsellik konusunda ne diyor inceleyelim…

Dinler Ne Diyor?

İlahi dinler eşcinselliği bir bozulma, sapma, ahlaki dışı tutum, sapkınlık ve günah olarak kabul ediyor. İnsanlık tarihi boyunca bu sapkınlıkları yaşayan kavimler, kutsal kitaplara göre "çirkin ve utanmaz" davranışlar sergiledikleri, saptıkları ve saptırdıkları gerekçesiyle helak edilmişlerdir.

İslam barış ve hoşgörü dinidir ancak inanan insanların, inançları gereği Allah Katında çirkin görülen her şeye karşı duruş sergilemeleri, doğruları anlatmaları, uyarmaları sorumlulukları gereğidir.

İnsanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah, Kur’an’da eşcinsellere gazap ettiğini haber veriyor. Eşcinsel olan ve sapıklık içinde yaşayan Lut Kavminin helakı Kur’an’da detaylı anlatılıyor.

Örneğin Hz. Lut ve kavmini kıssasına bakalım. Öncelikle Hz. Lut, kavmini uyarıyor:

Lut da; hani kavmine demişti: "Siz gerçekten, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı ’çirkin bir utanmazlığı’ yapıyorsunuz." (Ankebut Suresi, 28)

Kavmi öğüt almıyor. "Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz?.." (Şuara Suresi, 160) diyerek kendilerini doğru yola çağıran Hz. Lut’a öfkelenen kavmi onu tehdit ediyor. Hatta aşağıdaki ayetten anlaşıldığı gibi kendilerinin "pis" olduklarını kabul ediyor:

Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı. (Neml Suresi, 56)

Ardından helak olayı gerçekleşiyor:

Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık; (Kamer Suresi, 34)

Ve Allah, elçisinin ağzından bize uyarıda bulunuyor:

"Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak değil." (Hud Suresi, 89)

Eşcinselliği normal gören ve gösterenlerin, eşcinselliğin, Allah’ın sınırlarını çiğnemek anlamına geldiğini bilmeleri gerekiyor. İnsanı "en güzel bir biçimde" (Tin Suresi, 4) yaratan ve onu "düzgün kılan" Yüce Allah’ın uyarısını göz ardı etmek büyük yanılgıdır.

Nevzat Tarhan ayrıca şu sözleriyle uyarıda bulunuyor: "Eşcinsellik, bilhassa gençler arasında özgürlük gibi zannedilse de, özgürlük değil, bazı değerlerin yok olmasıdır.... Cinsel özgürlük bilim adına desteklenirken, toplumsal ve psikolojik normların dışına çıkılmaması gerekir... Eşcinsel kimlik, olması gereken cinsel kimlikten sapmadır. Bu sebeple toplumsal olarak onaylanmamalıdır."

Yapılan yanlış telkinlerden olumsuz etkilenen genç, "ben bundan kurtulamam, genlerim beni buna yönlendiriyor" yanılgısına kapılabilir. Ve bunu hatalarına mazeret olarak kullanabilir.

Sonuç Olarak; insanın ruhsal kişiliği maddeyle açıklanamaz. İnsanın davranışlarının kaynağı, Allah’ın ona verdiği nefsi ve vicdanı. Nefsi onu şeytanın sapkın yoluna çekmeye çalışıyor. Allah’ın ilhamı olan vicdanına uyan insan ise doğru yolu seçiyor. Vicdanını dinleyen ve onu izleyenler de -Allah’ın dilemesiyle-hep kazanıyor.

Bilim, Din ve Eşcinsellik-I

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Bilim, Din ve Eşcinsellik-I

Bugün medya, eşcinselliği bir "cinsel tercih" gibi gören dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülük üstleniyor.

Hemen her gün eşcinsel karakterlerle karşılaşmak toplumda olağan hale geldi. Telkinin dozu günden güne artırılarak, bu görüş insanlara benimsetilmeye çalışılıyor. Özellikle televizyon programlarında ve dizi filmlerde eşcinsel karakterlere yer vererek, eşcinsel taklitleri yapılarak, yemek programlarında erkek ve kadınların yanısıra bir de eşcinsel yarışmacı seçilerek topluma 3. cins telkini verilmeye devam ediliyor. Çoluk-çocuk ailece izlenen bir dizinin birkaç ay önceki bölümlerinden birinde, abartılı bir eşcinsel karakter ekrana geldi. Dahası söz konusu karakter dizinin o bölümünün ana karakterlerindendi.

Bilim Eşcinsellik Konusunda Ne Diyor?

Eşcinselliğin zararsız olduğu, insan doğasında bulunduğu, hatta normal bir özellik olduğu yönündeki açıklamalar, herşeyin doğayla sınırlı olduğunu kabul eden görüşün telkini. Bu, insanın tüm davranışlarının nedeninin biyolojik yapısında aranması gerektiğini iddia eden naturalist felsefe savunucularına ait bir görüş.

Toplumu kendi tasarımları olan rol modele göre şekillendirmeyi amaçlayan, söz konusu anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, toplumda yaygınlaştırmak için türlü yollar deneyen, dizilerden yarışma programlarına, kliplerden haber bültenlerine, tartışma ve eğlence programlarına kadar her alanı zorlayan, toplumun bilinçaltında eşcinselliği doğal bir seçim olarak kabul ettirmeye çalışan bir kesim olduğu açık. Ve bu kesimin eşcinselliğin hastalık olarak kabul edilmesinden rahatsızlık duyması da çok normal.

Hindistan’ın Sağlık Bakanı G. Nabi Azad’ın bir AIDS konferansında, eşcinselliğin Batı’dan gelen bir hastalık olduğunu açıklamasına ve Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet eski Bakanı Aliye Kavaf’ın da eşcinselliğin bir hastalık olduğuna inandığını söylemesine verilen aşırı tepkinin nedeni de bu olsa gerek. Hatta bir tv programcısının bu yönde yaptığı yorumun medyada, "canlı yayında nefret suçu" olarak nitelendirilmesi de bu rahatsızlığın kanıtlarından biri. Büyüme hormonundaki bozukluk nedeniyle bir çocuk ya da gencin boyunun uzamasının durmasının hastalık olduğu yönünde açıklama yapılması, medyada bu denli tepkiye yol açar mıydı?

Eşcinsellik biyolojik doğada var mıdır?" sorusu sorulan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, eşcinsellikle ilgili genel kabul gören görüşlere göre insanda doğal olarak var olan bir yönelim olmadığını, ancak hormonal bozukluk yüzünden insanda eşcinsel yönelimler olabileceğini söylüyor. Şöyle devam ediyor Sayın Tarhan:

"Hormonlar genlerdeki kodlara göre üretiliyor. Bir hastalık bu. Örneğin büyüme hormonu eğer çocukta yoksa o çocuk büyümez ve cüce kalır. Ancak bu erken dönemlerde teşhis edilir ve gerekli hormonal takviye yapılırsa çocuk normal büyümesini gerçekleştirecektir. Cinsellik de öyle. Hormonların salınımında bir sorun varsa bu düzeltilebilir."

"Eğer çocuk ergenlikten önce kendi cinsi değil de karşı cins gibi davranışlar sergiliyorsa kesinlikle hormonal inceleme yapılmalı. Hormonları yaş grubunun normal seviyesinde mi değil mi buna bakılmalı. Anormal bir durum varsa önlem alıp gerekli tedavi uygulanmalı."

"Cinsel kimlikte hormonal olmayıp psikiyatrik tablolar da belirleyici olabiliyor. Sosyal öğrenme ve çevresel olabiliyor bu. En çok rastlanan öğrenme ise anne çocuğunu aşırı koruyan, onun üzerine düşen biri olabildiği gibi baba ise tam tersi soğuk, mesafeli olabiliyor. Bu gibi modellerin olduğu yerlerde çocuklar eşcinsel kimlik geliştirebiliyor. Bu çok sık rastladığımız bir tablo. Çünkü erkek modeli olmadığı, anne de sevgi veren olduğu için cinsel kimlik anneyle özdeşleşiyor ve onu örnek alıyor.”

Erkek çocuklara etek giydirilip, makyaj yapılmasının çok yanlış olduğuna vurgu yapan ve sevgi gösterilen alanın çocuğun özel alanı olmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, "sevgi iç çamaşırın temas ettiği alan olmamalı" diyor.

Eşcinsellik 1973 yılına kadar psikiyatrinin tanı kitabı olan DSM’de bir hastalık olarak tanımlanıyordu. Peki eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkarılması nasıl olmuştu? Bir baskınla. Evet, eşcinsel aktivistler APA’nın (Amerikan Psikiyatri Birliği) kongresini deyim yerindeyse “basmış” ve üyeleri baskı altında tutarak hileli bir oylama sonucu eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkartılmasını sağlamışlardı.

“Dinler Ne Diyor?” ile devam edecek…



Hata yapan kimi insan, yaşadığı suçluluk psikolojisi sebebiyle, " ben asla iflah olmam" der, kendini asla düzelemeyeceğine inandırır. Dahası tevbe de etse Allah’ın onu bağışlamayacağını düşünür.

Oysa Allah Rahman’dır, Rahim’dir, Erhamurrahimin’dir; tevbeleri kabul eden, sonsuz bağış sahibidir, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Bu sözleri telkin ederek insanı din ahlakını yaşamaktan alıkoyan, gerçekte şeytandır. Şeytan, Allah’ın merhametini unutturduğu kişiye "sen düzelemezsin, bunu kabullen artık" gibi telkinler vererek, onu kendi bataklığına çekmeye çalışır. Kişi zaten hatası yüzünden Allah’a karşı utanç duymaktadır ve pişmanlık içerisindedir.

Ancak şeytan ne kadar çaba gösterse de zorlayıcı gücü yoktur. Ayrıca kişinin hata yapması, artık doğru yolu bulamayacağı anlamına gelmez. En büyük hatayı da yapsa, her insan gönülden Rabb’ine yönelebilir. Allah, samimiyetle bağışlanma dileyen, kesin bir tevbeyle tevbe eden ve o hataya yeniden dönmemekte kararlı olan kullarını bağışlayacağını haber verir:

"Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Maide Suresi, 39)

İman sahibi insan kuşkusuz hata ve günahtan, Allah’ın sınırlarına yaklaşmaktan titizlikle sakınır. Ancak hatasız insan yoktur; imtihan gereği her insan hata yapabilecek acizlikle yaratılmıştır. Hata yaptığında hemen pişmanlık duyup, Allah’a yönelmesi samimi inanan insanın güzel bir ahlak özelliğidir. Mümin, hatasından ders çıkarır, öğüt alır ve tekrarlamamak için çaba gösterir. Böylece Allah’ın Gaffar (merhametlilerin en merhametlisi), Halim, (kullarına karşı çok yumuşak olan) ve Tevvab (bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul edip günahları iyiliklere çeviren) isimleri, üzerinde tecelli eder. Rabb’ine ne denli yakın olursa tecellileri o denli artar.

Allah rahmeti Kendi üzerine yazmıştır; "... kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

Allah, işledikleri günahın boyutları ne denli büyük olursa olsun, pişmanlık hisseden kullarına, "… Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53) ayetiyle rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Hz. Ali(as) ile ümidini kaybetmiş bir kişi arasında geçen konuşma bu konuda çok hikmetli bir örnektir. "Ben yaptığım hatalar yüzünden ümidimi kaybettim, ne dersiniz bana?” diye soran kişiye Hz. Ali (as) şöyle cevap verir:

-Henüz tevbe kapısı kapanmadı ki ümidini kaybedesin. Ben tevbe et ve yoluna devam et! derim.

-Ama benim günahım öyle çok ki, tevbe ile affedilecek gibi değildir!

-Hiç düşündün mü, senin günahın mı çok, yoksa Rahman olan Rabb’imizin affı mı?

-Kuşkusuz Rabb’imizin affı çok!.

-Öyle ise affı senin günahından çok olan Rabb’inden ümidini kesmeden tevbe ile yoluna devam et.

-Ya imam! Ne zamana kadar bu tevbe?

Cevap çok nettir: - Tevbe ettiğin günahı terk edinceye kadar tevbe!..

Ne denli günahkar olursa olsun, hiçbir insan Allah’ın hoşnut olduğu bir kul olabilmek için asla geç kalmış değildir. Yaşamı süresince Allah’tan uzak, O’nun sınırlarını ihlal ederek, hata ve günah içinde yaşamış da olsa, samimi bir tevbe ile Allah’a gönülden yönelmek bağışlanma ümididir. Önemli olan ise hatadan ders çıkarabilmek ve tekrar aynı hataya düşmemek için dikkatli olmaktır.

Boş geçireceğimiz, kaybedeceğimiz tek bir an dahi yok. Geçen her saniye bizi ölüme yaklaştırır. Öldükten sonra ise dünyada yaptığımız hataların, işlediğimiz günahların telafisi mümkün değil. Hepimiz yaşadığımız hayat ve davranışlarımızdan sorgulanacağız. Ölümü sıkça hatırlayalım ve ahiretteki hesaptan önce kendimizi gözden geçirip hesaba çekelim. O büyük günün azabından korkan ve gönülden arınmayı dileyen her insan-Allah’ın dilemesiyle- iflah olabilir, kurtuluşa ulaşabilir.

Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur; (A’la Suresi, 14)

Allah'a Güzel İsimleriyle Dua Edelim-II

Kur’an’da, “İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla dua edin…” (Araf Suresi, 180) buyrulur. Kaynağını Allah’tan alan güzel özellikleri kazanmak için Allah’a dua edelim…

Sen’in indirdiğin kitaplar, gönderdiğin elçiler ve onlar tarafından açıklanan bilgiler olmasa, son derece çaresiz, aciz ve korku dolu bir bekleyiş içinde yaşamak zorunda kalırdık. Ancak Sen, tüm sorularımızın cevabını, gönderdiğin Kitabınla açıklayan ve bizi içine düşeceğimiz çaresizlikten kurtaransın. Sen Mübeyyin’sin; ayetlerini açıklayansın. Kur’an’ı kalbimize yerleştir Allahım.

Sen manevi yönden huzur ve güven verensin. Dünyada zorluk içinde olduğumuzda bizi destekler, kalplerimizi pekiştirirsin. Sen Mümin’sin; emniyet veren, emin kılansın. Bizi emin kıl......

Sen, gökleri ve yeri kontrol altında tutan, evrendeki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an koruyansın. Biz kullarını daha cenin halindeyken savunması sağlam olan bir yere yerleştirerek korumaya alansın. Her şey Sen’in kullarına olan merhametine ve İlahi korumana işaret eder. Sen Müheymin’sin; gözetici koruyucusun... Sen koruyucuların en hayırlısısın; koru bizi Allah’ım.

Rızkı veren, gökten suyu indiren, nimetler bağışlayan, güldüren, ağlatan, yücelten, öne geçiren, gökten yere işleri evirip çeviren yalnızca Sen’sin. Sen nimetlerini tutsan ya da bir musibet dilesen bizi bundan koruyacak yoktur ya da bir hayır dilesen bunu da tutup engelleyecek yoktur. Kendisi’ne ihtiyaç olunan ve yardım istenen de yalnızca Sen’sin. Hayır Sen’in elindedir. Yalnız insan değil tüm kainat Sana sığınır, Sen’den yardım diler. Sen Müstean’sın; Kendisine ihtiyaç olunan, yardım beklenensin. Rabb’im indirdiğin her hayra muhtacız...

Sen yarattığın kulunun nelere güç yetirip nelere yetiremeyeceğini bilirsin. Hiçbir işimizde zorluğa rıza göstermezsin. Sen üzerimizdeki yükü kaldırır, en zor şartlarda bile mutlaka bir kolaylık verirsin. Her zorluktan bir çıkış yolu gösterirsin. Sen Müyessir’sin, hayırda ve şerde kolaylık verensin.

Sen kullarını doğru yola, ’Kendinden olan bir nura’ yöneltmek için uyarılar gönderensin. Elçilerini ve elçilerinle gönderdiğin hak kitapları birer ’nur’ kaynağı kılansın. Sen Nur’sun. Alemleri ve istediğin simaları, gönülleri nurlandıransın. Üzerimizdeki nurunu tamamla, bizi karanlıklardan aydınlıklara çıkar.

Hiçbir canlı kendisi için en uygun, en elverişli şekilde yaşamak için güç sarf etmemiş, yalnızca Sen’in üstün aklına teslim olmuştur. Sen Rauf’sun, bize acı, bizi esirge.

Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Sen’sin. Karşılaştığımız her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak Sen’sin. Sen Samed’sin; herşey Sana muhtaç, Sen daimsin, hiçbir şeye ihtiyacı olmayansın. Zorlukları kolaylaştır, sıkıntılarımızı gider Allah’ım.

Hastalığı veren Sen’sin, hastalığın geçmesi de ancak Sen’in dilemenledir. Sen dilemedikçe dünyanın tüm doktorları, en gelişmiş ilaçlar şifa veremez. Sen Şafi’sin; şifa verensin. Hastalandığımız zaman Sen’in sonsuz gücün karşısındaki aczimizi görebilmeyi nasip et; bize şifa ver Allah’ım.

Sen kimin göğsünü İslam’a açmışsan, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir. Fakat Sen’in zikrinden yana kalpleri katılaşmış olanlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Sen Şarih’sin; açansın. Göğsümüzü İslam’a aç, imanı kalbimize yerleştir.

Sen iman edenlerin Velisi, dostu ve yardımcısısın; onları karanlıklardan nura çıkaransın. Hem dünyada hem de ahirette tek gerçek dostsun. Hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmezsin. Her zorlukta yanımızdasın, düşmanlarımıza karşı korursun. Herkesten daha güvenilirsin, hep karşılıksız armağan edensin. Her türlü eksiklikten ve hatadan arındırırsın. Dost edindiğin kullarına seçkin bir yaşam ve ahirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaat edensin. Sen Veli’sin, iyi kullarına dostsun. İbrahim Peygamber (as) gibi dost edin bizi de Allah’ım...

Sen Selam’sın; her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam edensin. Senin rahmetinle dünyada güzel bir hayatla yaşayan, kulluk edip yaptığı salih amellerden ecir ve Sen’in rızanı kazanan, cennetine kabul edip sözlü "Selam" ile müjdelediğin salih kullarından kıl bizi de Allah’ım.

Allah'a Güzel İsimleriyle Dua Edelim-I

Kur’an’da, “İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla dua edin…” (Araf Suresi, 180) buyrulur. Güzel özelliklerimizin tümünün kaynağı Allah’tır. Allah’a aşkla bağlı olmaya, O’na yakın olmaya ve Kur’an’ı tam olarak yaşamımıza uygulamaya çalıştığımızda, Allah’ın bazı sıfatlarının tecellilerini üzerimizde taşıyabiliriz.

Allah Karib’dir; kullarına çok yakındır. O’na ne kadar yakınlaşır, ne kadar teslim olur ve üstün ahlâkıyla ahlâklanmaya çalışırsak, mükemmel ruh güzelliğine ulaşabiliriz. Allah’a, sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesi için dua edelim; O verir. Yeter ki içten yalvararak isteyelim...

Her an, pek çok konuda eksik düşünebilir, yanlış bir karar verebilir, hatalı bir davranış sergileyebiliriz. Sen, bizi yaratan ve bizim bu eksikliklerimizi bilen Allah’ım; yaptığımız hataları bağışla. Sen Afüvv’sün; affı çok olansın.

Bilmesi sınırsız olan Allah’ım. Göklerde ve yerde olanlar, dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Sen’i tesbih eder. Güneş de, kendisi için belirlediğin karar yerine doğru akıp gider. Tek bir ağaçtaki yaprakların sayısını, aklımızdan geçenleri, gizli veya açık işlediğimiz tüm fiilleri bilen, Alim olan Allah’ım. Kullarına ilminden dilediğin kadarını verirsin; ilmimizi artır...

Allah’ım Sen, iman edenleri tüm yaptıklarına bir karşılık olmak üzere cennette de -dünyada olduğu gibi- hep birlikte ağırlayacaksın. Sen Cami’sin; istediğini, istediğin zaman, istediğin yerde toplayansın. Bizi hayırda yarışıp öne geçen, önlerinde ve yanlarında nur olan kullarınla bir araya getir Rabb’im.

Sen kazandıklarımız dolayısıyla bizi azap ile yakalayacak olsaydın, yeryüzünde hiçbir canlıyı bırakmazdın. Sonsuz merhametinle bize öğüt alabileceğimiz kadar süre tanırsın. Sen’in rahmetin herşeyi kuşatır ve Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin. Rahman’sın Rahim’sin. Sen Erhamurrahimin’sin; bize merhamet et...

Korkumuzu artır, Sana ve elçine imanımızı artır. Bize Kendi rahmetinden kat kat güzel karşılık ver Rabb’im. Bize kendisiyle yürüyeceğimiz bir nur kıl ve bize mağfiret et. Sen Gaffar’sın; çok bağışlayıcısın. Bağışla bizi Allah’ım.

Sen’in dilemen dışında hidayet verebilecek, doğru yola iletebilecek hiç kimse yoktur. Sen Hâdisin; hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıransın. Bu, Sen’den en büyük nimettir. Bizi hidayete erdir Allah’ım.

Allah’ım Sen bizi, yeminlerimizdeki ’rastgele söylemelerimizden, boş, amaçsız sözlerimiz’den dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerimizin kazandıklarından sorumlu tutarsın. Doğrusu Sen Halim’sin; yumuşak davranansın.

Sen bizi yaratan, yaşamamız için her yönden elverişli olan bir mekana yerleştiren, bu mekanda var olan herşeyi de bizim için özel yaratan ve hizmetimize verensin.Gerçekten Sen, Berr’sin; iyiliği bol olansın.

Sen, yarattığını bilmez misin?.. Gözler Sen’i idrak edemez; Sen ise bütün gözleri idrak edersin. Sen Habir’sin; herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olansın. Sen Latif’sin; lütfedicisin. Bize lütufta bulun ve ’hücrelere kadar işleyen kavurucu’ azaptan koru Allah’ım.

Rabb’imiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabb’imiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabb’imiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevla’mızsın; müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan ve onları başarılı kılansın. Kafirler topluluğuna karşı bize zafer ver.

Sen ancak kalpten iman etmeyi ve Sana yakın olmayı isteyenin kalbini yumuşatır, samimi Müslümanların arasına katarsın. Sen Mukallib’sin; kalpleri çevirensin. Kalbimizi samimi imana döndür Allah’ım.

Devam Edecek…

Suyunuz Yerin Dibine Göçüverecek Olsa?..

28 Eyl 2012 In: Tefekkür
Suyunuz Yerin Dibine Göçüverecek Olsa?..

Allah’ın kadrini takdir edemeyen insanların ortak noktası, sunulan güzellik ve nimetlerin gerçekte Allah’ın tecellileri olduğunun ve Allah’ın bunları dilediği kişiye bahşettiğinin bilincinde olmamaları. Bu kişiler bencil tutkuları yüzünden, güzelliklere yalnızca kendileri sahip olma arzusu duyarlar. Elde edemediklerinde de sıkıntı hisseder, strese girerler. Arzu ettikleri şeye bir başkası sahip olduğunda ise kıskanır, haset ederler.

Söz konusu kimseler çevrelerindeki güzellikleri de gereği gibi takdir edemezler. Gördükleri ve sahip oldukları nimet ve güzellikler için Allah’a şükretmez, hep daha iyisini daha güzelini ister, tevekkülsüz ve tahammülsüz olurlar. Kendilerinden daha güzel, daha zengin, daha iyi bir iş ya da kariyer sahibi, daha tanınan ya da daha saygın olan birini gördüklerinde müthiş rahatsız olurlar.

Kısaca tanımladığım bu ruh haline sahip insan, nerede yaşarsa yaşasın mutlu olamaz. Haz alamamak bir yana, her güzellik ruhuna azap olur, işkence olur.

Mutluluğu Kur’an ahlakı dışında arayan kişi kendince tekdüze hayatına renk katmaya çalışır; gezer, dolaşır, tatile çıkar. Ancak denediği her şeyin sonunda yine mutsuzdur, huzursuzluk içindedir. En eğlendiğini zannettiği anda bile gerçekte içi bunalır. Bilmez ki asıl lezzet imandadır, Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşamaktadır. Yaptığı diğer her şey yalnızca birer seraptır:

"İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. " (Nur Suresi, 39)

Allah Tüm Kuvvet ve Kudret Sahiplerinin Üzerinde Olandır

Sorunların çözümünün ya da bir zararı önlemenin tek yolunun üstün güç sahibi olan Allah’a dayandığını kavramak ve yalnızca O’na sığınmak, insana müthiş güven verir.

"Ol" emriyle tüm kâinatı yoktan var eden, insanı bir damla sudan yaratan Rabb’imiz dışında sığınılacak hiç kimse ve hiçbir makam yoktur. Allah dışında yardım umut edilenlerin, kendilerine bile yardıma güçleri yetmez. İsteyen de istenen de acizdir. Kur’an’ın da haber verdiği gibi:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

Rabb’imiz yukarıdaki ayette olduğu gibi bir sineği dahi örnek vermekten çekinmez. İnkâr edenler verilen örneklerle neyin amaçlandığını düşünedursun, iman edenler örneklerin detaylarını keşfetmeye, dolayısıyla Allah’ı gereği gibi takdir etmeye çalışır, vesile ararlar. Örneğin birçok canlı, bedeninde üretip salgıladığı kimyasal maddeyi kimi zaman saldırıda, kimi zaman da korunmada kullanır. Akıl ve şuur sahibi olmayan bir canlının, bu salgıları üretmesi, bunların ne işe yaradığını ve ne zaman kullanacağını bilmesi, dahası bu canlı türünün bütün üyelerinin bu bilgiye sahip olması, Allah’ın benzersiz yaratmasıdır.

Bediüzzaman’ın 28. Lem’a’da sinekler hakkındaki, "Hem sıhhiye neferleri, hem tanzifat memurları (temizlik görevlisi), hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir (çokluğudur). Çünkü kıymettar, menfaattar şeyler teksir edilir (çoğaltılır)" ifadesi bu benzersiz yaratmaya dikkat çeker.

Allah, tüm güzellik ve nimetleri sürekli olarak yaratır ve her birinde gücünün kanıtları olan muhteşem detaylar var eder. Her şeyi, dilediği gibi takdir eder, O’nun dilediği gibi yaratmaya gücü yeter. Allah’ın kelimeleri asla tükenmez. Genelleme yaparak dahi sayamayacağımız tüm bu nimetleri, dilediği anda da giderip yok edebilir.

Yüce Allah’ın tüm bu güzellikleri yaratmasındaki hikmetlerden biri, düşündürmektir. Dünyada Allah’ın dilemesiyle varız, Allah’ın dilemesiyle yaşıyoruz ve yine O’nun dilemesiyle ahiretteki sonsuz yaşamımıza devam edeceğiz.

Bizlere düşen, karşılıksız sunulan bu nimetlere ve güzelliklere şükretmek, Allah’ın gücü karşısındaki aczimizi, O’na muhtaç olduğumuzu bilmek ve yalnızca O’na yönelmektir. İman eden insan cesurdur, güç ehlidir; üstün, kuvvetli, güçlü ve şerefli olan Rabb’i karşısındaki aczini bildiği için üstündür.

Bizler Allah’a döndürülecek olan varlıklarız. Dünyada yapıp ettiklerimizden ve Allah’ın sonsuz rahmetiyle bahşettiği tükenmeyen nimetleri nasıl kullandığımızdan sorgulanacağız. Zamanı "öldürmek", sahip olunan ilmi insanlarla paylaşmamak, Allah’ın emanet olarak verdiği bedene fiili dua anlamında iyi bakmamak, çocuklarımızı Allah’tan ve imandan uzak yetiştirmek gibi Allah’ın bahşettiği her nimetin, O’nun rızası dışında gereksiz yere harcanması israftır. Allah, israf ederek saçıp-savuranların, Rabb’ine karşı nankör olan şeytanın kardeşleri olduklarını haber verir. Bu asla unutmamamız gereken önemli bir gerçektir…

Bediüzzaman, Allah’ın sunduğu nimetlerin israf edilmeden, veriliş amacı bilinerek tüketildiğinde bereketin, şükrün, lezzetin artacağını ve insanın sağlıklı kılınabileceğini ifade eder:

"Evet iktisat hem bir şükr-ü manevi, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat-i bir sürette sebeb-i bereket (bereket sebebi), hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat (sağlık sebebi), hem manevi dilencilik zilletinden (aşağılıktan) kurtaracak bir sebeb-i izzet (izzet sebebi), hem ni’met içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren (göründüğü gibi) lezzetsiz görünen ni’metlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkur (zikredilen) hikmetlere muhalif (karşı-ters) olduğundan, vahim neticeleri (sonuçları) vardır." (Risale-i Nur Külliyatı, 19. Lema)

Sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan Allah, lütfettiği nimetleri önemsemeyen, düşüncesizce israf eden, kendince küçümseyen, şükretmeyip nankörlük eden kişileri, hayatın kaynağı olan suyu ellerinden almakla tehdit eder. Allah bu nimetleri ortadan kaldırsa, bunları tekrar getirecek hiçbir güç yoktur.

"… Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akar su kaynağı getirebilir? (Mülk Suresi, 30)

Kur'an Ahlakının Hakimiyeti

28 Eyl 2012 In: İttihad-ı İslam

Kur'an Ahlakının Hakimiyeti

Allah Kur’an’da, gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları haber verir. Bu olayların zaman içinde gerçekleşmesi, Kur’an’ın mucizelerindendir. Kur’an ayetlerinde bildirilen haberlerden biri de İslam ahlakının yeryüzü hakimiyetidir.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)

Allah, Kendisine ortak koşmadan, katıksızca iman edenlerin yeryüzüne mirasçı kılınacaklarını müjdeler. Kur’an’ın Allah sözü olduğunu kanıtlayan bu konudaki ayetlerden bazıları şunlardır:

Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 32-33)
Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)
Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)
Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)
Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ’üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)
"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)
Müminler, Kur’an ahlâkının dünyaya yayılması için sözlü dua ettikleri gibi fiili anlamda da dua eder; malları ve canlarını ortaya koyarak hayatları boyunca çaba içinde olurlar.
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)
Peygamberimiz(sav)’e Kur’an’ın vahyedilmesinden yaşadığımız döneme kadar, İslam ahlakı çok geniş topraklara yayılmış ancak yeryüzünün tamamında bir hakimiyet gerçekleşmemiştir. Allah’ın bu vaadinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir. Peygamberimiz(sav)’in hadislerinden, Kur’an ahlakının hakim olacağı dönemin ahir zaman olduğu anlaşılır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)
İnsanların özlemini duydukları bu kutlu dönemde, haktan yana üstün adalet anlayışı ve barış tüm dünyayı kaplayacak, zulüm yeryüzünden kalkacaktır.
Güçlü olanın haklı 8çdeğil, haklı olanın güçlü olacağı bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında eşitlik yaşanacak ve güven ortamı sağlanacaktır.
Bütün bunların gerçekleşmesi için ayrılıklar ve farklılıklar bir yana bırakılmalı, tüm Müslümanlar "kardeş" oldukları gerçeğini hatırlamalıdırlar. Bu kardeşlik, Allah’ın büyük nimetidir, şükür vesilesidir.

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın vaadidir ve O’nun dilemesiyle gerçekleşecek olan bir olaydır. Bereketiyle, refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman için çok büyük bir ödüldür, üstün bir şereftir.

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Bulutlar Ağladıkça Yeşillikler Güler

Her olay, yarattığı her şeyi kontrolü altında tutan Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Bulutları "ağlatan", "sıkıp suyu çıkaran" ve "bardaktan boşanırcasına su" indiren O. Dilerse bahçelerimizin ürünlerini iki kat kılan, bereketlendirip "güldüren", dilerse "solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru" kılan O. Bolluk, bereket, hayır ve başarıya ulaşmak istiyorsa insan, Allah’a yakın olmalı, O’nun hoşnutluğu için ve O’nun adıyla hareket etmeli. Çünkü başladığı her işte gerekli olan gücü kendisine verecek olan yalnızca Rabb’idir.

Göklerde ve yerde tüm zenginliğin gerçek sahibi Allah, dilediğine dilediği kadarını verir. Mallar, dünyada ancak kısa bir yarar ve çıkar sağlar; ahiretteki sonsuz yaşamla kıyaslayınca ne denli değersiz olduğu anlaşılır. İnananlar sahip oldukları malları kendilerine verenin Allah olduğunu unutmaz, bahşettiği nimetlere şükreder ve Allah yolunda harcarlar. Bu, gerçekten Allah’a yakınlaşmaya bir vesiledir.

"... Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim Suresi,7) ayetindeki ifade şükretmenin önemini vurgular. Ve kul şükrettikçe Rabb’i artırır....

Bereketi arttıkça inanan insan ihtiyacı kadarını ayırır, artakalanını infak eder. İnfak etmenin karşılığı da bolluk ve bereket. Allah’tan uzak yaşayan insanlar, dünyadaki kıstasları hep sebep sonuç ilişkisi ile değerlendirdikleri içindir ki mallarını kimseyle paylaşmayarak, saklayıp yığarak daha zengin olacaklarını zannederler. Ancak Kur’an, "Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 261) ifadesiyle gerçeğin, bunun tam tersi olduğunu haber verir. Çünkü Allah’ın bir mucizesidir; Allah yolunda infak eden ve sadaka veren müminlerin malları eksilmez, artar. Allah, bu samimi ibadetin karşılığını ahiretten önce dünyada da bolluk ve bereket olarak bahşeder.

Gönülden yapılan sadaka ve infak ibadetlerinin, dünya hayatındaki karşılığı, bereket ve Allah’ın hoşnutluğudur. Ahiretteki karşılık ise Allah’ın rahmeti ve en güzel nimeti olan cennet.

İnsanı, yaşamı boyunca gerçek anlamda canlı, şevkli, bilinçli, şuuru açık ve teyakkuz halinde tutan imanıdır. En önemli bereket, imanın getirdiği güzel ahlak ve canlılıktır. Fedakarlık, dürüstlük, vefa; hepsi birer güzelliktir. Allah böyle insana nur verir; işlerini kolaylaştırır, yolunu açar. Karanlık toprağın altındaki kuru tek bir taneden kusursuz güzellikleri, nimetleri, devasa ağaçları çıkararak yeryüzünü bereketlendirdiği gibi, kulunu karanlıktan aydınlığa çıkarır, bereketlendirir.

“Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97) buyurur Allah ve İslam’ı, Kur’an’ı samimi olarak yaşayan kulunu, güzel ve sıkıntısız bir hayatla yaşatacağının müjdesini verir.

O halde bereketin sırrını şöyle özetleyebiliriz: Öncelikle samimi iman; sağanak değilse de çiseliyor. Her işe Allah’ın Adıyla başlayarak bereket yağmuruyla ıslanmaya başlıyorsunuz. Yağmur için şükrettikçe Allah nimetlerini artırıyor. Biriktirmeyip paylaştıkça azalmıyor, kat kat çoğalıyor ve sırılsıklam oluyorsunuz.

Kalbi Allah aşkı ile dolu olan, yaşamının temelini Rabb’inin hoşnutluğu üzerine kuran, Allah’ı sıkça anan, ibadetlerini O’na yakınlaşmaya bir yol sayan kulun üzerine yağan, "uyarılanların yağmuru" değil, Zül Celal-i Ve’l İkram’ın rahmet ve bereket yüklü nimetleridir. Allah, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vererek mükafatlandıran, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyuran, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturandır. O, Rahman’dır, Rahim’dir.

... "Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir... (Hud Suresi, 73)

Beden Dili

28 Eyl 2012 In: Yaşam

Beden Dili

Beden dili duygu ve düşüncelerimizin dışarıya yansıması. Ve tüm insanlar bu dili kullanıyor. Duygu ve düşüncelerimizi her zaman doğru iletişimde bulunacak kadar belli edemeyiz. Kimi insan içinde sakladıklarını dışarıya farklı bir şekilde aksettirir. Bunun nedeni içinde yaşadığı toplumun bireylerinin değer yargıları, kuralları, yaptırımları, beğenileridir. Bu yüzden birçok insan, diğer insanların benimsediği "desinler", "demesinler" mantığı gereği kendisini bir maske ile gizler.

Yapılan araştırmalar sonucu istemsiz ve istemli olmak üzere iki ayrı tür beden dili olduğu ortaya çıkmış. İnsanın bir şeyler anlatırken ellerini, kollarını, kaşlarını, göz kapaklarını, ağzını ve vücudunu farklı şekillerde hareket ettirmesine istemsiz beden dili denmiş. İnsanın bir yandan konuşurken, diğer yandan da karşısındakileri etkileyebilmek için bilinçli olarak bedenini kullanması da istemli olan.

Beden dili daha çok genetik eğilimler ile yönleniyor. Gözleri görmeyen ve dolayısıyla gülümseyen birini görmemiş bir çocuğun gülümsemesi gibi. Çevrenin etkileri ile ortaya çıkan davranışlar da olduğu söyleniyor. Beden dilini iyi kullanmak için insanlara çeşitli tüyolar veriliyor.

Beden dili konusunda çok ilginç bilgilere rastlamak mümkün. En ilginci de Darwinistlerin, evrim teorisini insanlara telkinleri çerçevesinde insanın evrimi, dilin evrimi, kültürün evrimi gibi iddialarına dayanak sağlaması için ileri sürdükleri görüşler. İnsanların tarih öncesi devirlerde çeşitli sesler ve hareketlerle iletişim sağladıkları, evrim sürecinde seslerin hecelere, sözcüklere, cümlelere ve sonunda da dillere dönüştüğü, hareketlerin ise iletişim açısından zamanla daha az farkedilen bir konuma geldiği aldatmacası.

Görülüyor ki evrim teorisyenlerinin el atmadıkları alan yok. Yarı insan yarı hayvan görünümlü, mağarada yaşayan, garip homurtular çıkaran, konuşamayan vahşi taş devri insanı hiç yaşamadı. Evrimin iddialarının aksine insan, var olduğu günden bu yana insandı. Bu, evrim teorisinin ilkelden gelişmişe bir evrim süreci yaşandığı yalanının bir parçası. Amaç da materyalist felsefeye dayanak sağlamak ve her şeyin bir Yaratıcı olmadan tesadüfler sonucu meydana geldiğini insanlara telkin etmek.

Toplumdaki Ortak Beden Dili

Toplumda beden dilinin nasıl kullanılacağına dair sayısız kural var. Bu kuralların dışına kolay kolay çıkılmaz. Din samimiyet, doğallık ve içtenliktir; müminler de samimi ve doğal insanlardır. Ancak büyük kentlerde din dışı, samimiyetten uzak, çoğunluğun karakterinin adeta bir parçası olmuş, yapay tavırlarla kendini gösteren ortak bir beden dili oluşmuş.

Allah’ı gereğince takdir edemeyen kişiler, yalnızca Allah’tan korkup sakınan müminlerin aksine sürekli korku, endişe, güvensizlik ve kişilik bozukluğu içindedirler. Toplumda küçük düşmek, ezilmek, dikkate alınmamak gibi endişeler yaşamlarının en önemli sorunudur. Bu zaaflarını gizlemek amacıyla da, "en iyi savunma saldırıdır" mantığına uygun davranışlar sergilerler.

Bu kişiler yapmacık davranışları, mimikleri, samimiyetsiz bakışlarıyla kendilerini hemen deşifre ederler. Tek kelime etmeden mesaj verir, ilgi çekecek davranışlarda bulunur, çoğu zaman gösteriş yaparlar.

Konuşarak değil de, bakış ve davranışlarla duygularını açığa vurmalarının nedeni, hissettiklerini açıkça ifade etmeyi kendilerine yedirememeleridir. Sinirlendiklerinde, bozulduklarında, kıskandıklarında sözle dile getirmez, ‘trip’ yaparlar. Kapı çarpma, sinirli bakış atma, cevap vermeme, sesini kısarak dişlerinin arasından konuşma, ortamı aniden terk etme gibi imalı anlatımları tercih ederler.

Bu basit kişiler üstünlük elde etmek için, karşı tarafı ezmenin zorunlu olduğunu, ancak bu şekilde yükselebileceklerini zannederler. Karşısındaki insanı ‘adam yerine koymamak’ çok sık görülen davranışlarındandır.

İlgisizlik, yaşamın her safhasında büyük bir özenle uygulanır. Bu kimseler için selam verilen kişi olmak oldukça önemlidir. Karşılarındaki insan selam vermeden kendileri selam vermezler. Bazı durumlarda verilen selamı da duymazdan gelir, bunun bir aşağılama yöntemi olduğunu düşünürler. Oysa inanan insan için selam vermek çok önemli bir ahlâk özelliğidir.

Kimi de bulunduğu ortamda aykırı tavırlarla herkesten farklı görünmeye çalışır, neşeli ortamlarda ciddidir fazla konuşmaz, kimsenin sevmediği müziği sever gibi yapar; kısacası ‘cool’ takılır. Ya da olaylara bazen normalden fazla tepki verir bazen de aşırı tepkisiz davranır. Değişik durur, farklı oturur, mimiklerinde ve el kol hareketlerinde abartılıdır; bu davranışların tümü ilgi çekmeye yöneliktir. Ve her biri, mesaj vermek, ilgi çekmek, gösteriş yapmak, çıkar gözetmek gibi belli amaçlara yöneliktir.

Amaç insanların beğenisini kazanmak olduğu için giysileri, mesleği hatta okuduğu kitap bile en popüler olandır. Her konuda tercih Allah’ın rızası değil, en özenilen, en kıskanılan kişi olmaktır. Onlar bunun için çalışırlar.

Bu kişiler farklı ve özel bir ilgi görebilmek için, zaten ‘tiyatro sahnesi’ olarak adlandırdıkları dünya hayatında sürekli rol yapar, perdeleri hiç kapanmayan bir oyun oynarlar. Bu oyunun senaryosu topluma aittir. Her davranış toplumun koyduğu ölçülere göredir.

Müminin Beden Dili

Mümin doğal, içten ve samimidir. Mümin attığı adımı Rabb’i için, O’nun adıyla atar, O’nun hoşnutluğunu gözetir ve O’nun adıyla hareket eder. Bedüzzaman’ın ifadesiyle Bismillah kelimesi; "şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır." Bismillah tüm yaratılmışların beden dilidir, sık sık tekrar ettikleri sözdür. Her canlı, beden dili ile ile “Bismillâh” der.

Şöyle tefekkür eder Bediüzzaman: "Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın (muhtaçlığın), seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı (korkup-çekinmesi) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar (esir) olur. " (Risale-i Nur, Sözler 1. söz)

İnanan insan duruma, ortama ve koşullara göre tavır belirlemez, davranışlarını değiştirmez. Adımı attıran Allah’tır. O adımını Allah yolunda atar, dünya hayatına, şeytanın yoluna değil. Nutku verip konuşturan Allah’tır; konuşurken Allah’ı anar. İlmi Allah verir; Allah rızası için kullanır. Bilir ki, kullanmadığı gücü, nutku, ilmi için organları şahitlik edecektir.

Nefsin Bahaneleri

28 Eyl 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Nefsin Bahaneleri

Nefis, günlük hayatta gerçeklerden kaçmak için birçok bahane ileri sürer. Dinin hükümlerini uygulamaktan kaçmak için nefsin öne sürdüğü bahanelerin en başında "ailevi sorunlar" gelir. Vicdanının değil nefsinin sesine kulak veren ve Allah’a itaatte tutarlı davranmayan kişiler, "ailemle ilgilenmek tüm zamanımı alıyor, vaktim kalmıyor" ya da "dinin gereklerini yapmama ailem izin vermiyor" gibi bahaneler öne sürerler. İnsanın ailesine zaman ayırması doğaldır ve ailesiyle ilgili işleri de olabilir. Ancak bunun, Allah’ın emirlerini uygulamaya zaman bulamamak gibi bir sonucu olmaz. Dolayısıyla bu samimi bir mazeret değildir ve Allah Katı’nda geçerli olmayabilir. Kuran’da da bu konuya dikkat çekilmekte ve ‘ailevi sorunlar’ mazeretinin geçerli olmadığı bildirilmektedir. Kuran’da bildirildiğine göre, Peygamberle birlikte Allah yolunda savaşa çıkmayıp geride kalanlar, "bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti" gibi bir bahane öne sürmektedirler, ancak ayetin devamında Allah; "... onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar..." (Fetih Suresi, 11) buyurarak onların tüm samimiyetsizliklerini ortaya koymaktadır. Bu kişiler, belki çevrelerindeki insanları aldatabiliyor olabilirler ancak Allah’ın ‘gizlinin gizlisini bilen’ olduğunu ve dolayısıyla kalplerinde olanı da bildiğini unutmuşlardır.

Yine bir başka ayette, Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanan bir savaş anında evlerinin ‘açıkta’ olduğunu öne sürerek kaçmak isteyenlerden şöyle söz edilmektedir:

"... Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır" diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı." (Ahzab Suresi, 13)

Nefsin öne sürdüğü mazeretlerin bir başkası da, ‘iş’ ya da ‘okul’ sorunlarının, dini yaşamaya engel olduğu şeklindedir. İşi ya da okulu nedeniyle çok yoğun olduğu ve namaz kılmaya, insanlara iyiliği emretmeye, müminlerle beraber olmaya zaman bulamadığı bahanesine sığınan kimsenin düşünce yapısında büyük bir çarpıklık olduğu açıktır. Bu kişi, yaşamındaki öncelikler konusunda büyük yanılgıdadır. İşinin ya da okulunun yaşamının en önemli konusu olduğunu düşünmekte, kalan zamanları da dine ayırmaktadır.

Oysa bir mümin için böyle bir durum asla söz konusu olamaz. "De ki: ’Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162) ayeti gereğince, bir mümin tüm yaşamında Allah rızasını gözetir. Yaşamın bir bölümünü dine, bir bölümünü ‘dünya işlerine’ ayırmak ise Allah’a ortak koşmaktır.

Allah’a itaat etmeyerek, bencil istek ve tutkularına esir olarak yaşayan insanları ahirette bekleyen azap bir ayette şöyle bildirilmektedir:

Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud Suresi, 15-16)

Nefsin insanın Kuran ahlakını yaşamasını engellemek için öne sürdüğü bahanelerden biri de ‘çevre baskısı’dır. Bazı insanlar, çevreleri tarafından dışlanmaktan korktukları için dinin gereklerini yaşamaktan kaçınırlar.

Oysa Allah’ın dinine uyup, Kuran’ı rehber edinerek yaşamaya karar veren bir insan, bazı sıkıntıları da göze almalıdır. Dine yöneldiğinde, yakın çevresi kendisine tepki gösterebilir. Çünkü iman eden bir insan, çoğunluğu yanlış yolda olan "cahiliye toplumu"ndan gelmektedir:

... Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, Kendisi’nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 40)

İnsanların çoğunun iman etmediği, bir başka ayette de, “... Allah, vaadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum Suresi, 6-7) şeklinde bildirilmektedir.

İnsanların çoğu, ayette haber verildiği gibi, dünya hayatının yalnızca ‘dışta olan’ kısmını bilmekte, ‘gizli’ kısmını kavrayamamaktadırlar. Ahiretten ise tümüyle gafildirler. Bu nedenle insanların çoğunluğu her zaman yanlışta ısrarlı olacaktır. Yüce Allah bu konuda tüm müminleri uyarmaktadır:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar."... (Enam Suresi, 116)

İnanan bir insanın, Allah’ın uyulmaması konusunda uyardığı çoğunluğun düşüncelerini kendisine kıstas olarak kabul etmesi mümkün değildir. Bu çoğunluğa, doğal olarak kişinin eski yakın çevresi de dahildir. Ancak müminler, gaflette yaşayan bu çoğunluğa ters düşmekten ve onlar tarafından kınanmaktan asla çekinmezler. Kuran’da da belirtildiği gibi, ‘kınayıcının kınamasından korkmazlar.’

Çünkü müminlerin aradıkları yalnızca Allah’ın rızasıdır. Allah kendisinden hoşnut olursa, zaten insanlar da ona değer vereceklerdir.

Bu nedenlerle, "ailemle ilgilenmek tüm zamanımı alıyor”, “iş ya da okul yüzünden vakit bulamıyorum”, "çevremden tepki görmekten çekiniyorum" gibi sözler, yalnızca birer tevildir. Bu tür bahaneler öne sürerek müminlerle bir arada olmaktan, ibadetlerini ve kulluk görevlerini yerine getirmekten kaçınan bir insan, samimiyetten tamamıyla uzaktır.

Oysa hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran Rabbimiz, samimi olan insanın kalbini İslam’a açar. "İşittik ve itaat ettik" demek, Allah’ın dosdoğru yolunu seçen bir insanın kalbini tatmin bulmaya götürecek olan ilk adımdır. Kendisini yaratan, ruhundan üfleyen, dosdoğru yola yöneltip-ileten Allah’a itaat etmek, onu sonsuz huzur ve mutluluk yurduna götürecektir. Kısacası, "Biz ona (insana) ’iki yol-iki amaç’ gösterdik." (Beled Suresi, 10) ayetinde haber verildiği üzere, insanın önünde iki yol vardır; Allah’a itaate dayanan ve insana O’nun hoşnutluğunu ve cennetini kazandıracak imanın yolu ve nefsinin bencil tutkularını ilah edinerek izlediği horluk ve aşağılanmayla damgalandığı isyanın yolu. Bu ikinci yol, ahirette onu ‘daha büyük bir aşağılanmaya’ ve cehenneme götürebilecek olan itaatten çıkmış şeytanın yoludur.

Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Tegabun Suresi, 16)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors