İnsanların Çoğu İman Etmez

İman etmek insan hayatının en önemli konusudur; inanan insan, hem dünyada hem ahirette mutlu ve huzur dolu bir yaşam sürer. İman eden insanların, Allah’a karşı duydukları sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyetleri, onları huzursuz edebilecek her türlü nedeni ortadan kaldırır. Çünkü inanan insan için yaşamı boyunca ’kötü’ olarak nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Allah’ın, zahiren ’şer’ gibi görünen her şeyi, kendisi için ’hayra’ dönüştüreceğini çok iyi bilmektedir. Bu da, müminin her zaman imani bir coşkuya sahip olmasını sağlar. Herkesin karamsar olduğu ortamlarda bile, onu üzecek herhangi bir neden mevcut olmadığından, neşesinden hiçbir şey kaybetmez.
Allah’a inanan, O’na dua eden ve güvenen insanların, diğer insanlardan hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir.

İman etmeyen insanlar, ne kadar gayret etseler de, imani bir neşeye sahip olamadıklarından, hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar. Çok isteseler bile, bir türlü samimi ve içten bir neşe ile hareket etmeyi başaramazlar. Çünkü mutluluk hissini insan ruhuna hissettiren Allah’tır ve sadece iman eden kullarına bu hissi verir. İmanın kendilerine getireceği huzurdan uzak kalan insanlar gerçek anlamda rahat olamaz, karşılarındaki insanlara da rahatsızlık verirler. Çevrelerine ’hikmetle bakan bir iç göz’leri yoktur, o nedenle olayları sadece zahiri yönden değerlendirebilirler. Batınını görmemeleri, onları Allah’a iman etmekten alıkoyar. Kısacası; sadece bakarlar, görmezler. Allah’a samimi bir şekilde iman ederek kazanacakları mutluluğu, akılsızlıkları yüzünden kaybedip mutsuz bir yaşam sürerler.

İnanan insanlara ise Allah, O’nu veli ve dost edinmelerinin ve hoşnutluğunu gözetmelerinin karşılığında, bir nimet olarak manevi bir güç verir. Bu güç onları Allah’ın rızasını daha çok kazanmak için çalışmaya ve ’Allah’a yaklaşmak için vesile aramaya’ yöneltir. Zorluk anlarında sabretmelerini de kolaylaştırır. Allah onların kalplerine ’sabır ve kararlılığı raptetmiştir’. Gösterdikleri çaba, onların her geçen gün cennet ehlinin ahlakına biraz daha yakınlaşmalarını sağlar. Salih amellerde bulunmanın verdiği mutluluk, başka salih amellerde bulunma isteği oluşturur. Göstermiş oldukları bu çaba ne kadar çok olursa olsun, bundan dolayı bir yorgunluğa kapılmazlar. Allah, cennette vereceklerine bir sınır koymayacaktır, nimetleri sonsuzdur. İman eden insanlar da yaptıkları salih amellere bir sınır koymazlar, Allah’ın rızasının en çoğunu ararlar. Karşılığında da Allah’ın rahmetini ve cennetini kazanmayı umarlar.

Allah’ın emirlerine uyan ve Allah’ın rızasını kazanabilmek için durmaksızın çalışan müminler, hem dünyada hem de ahirette mutlu bir yaşam sürerler. Allah, iman edenlerin dünya ve ahiret mutluluğuyla müjdelendiğini Kuran’da birçok ayette bildirir:
Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. ( Yunus Suresi, 64)
Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ’bir cennet bahçesinde’ ’sevinç içinde ağırlanırlar’. (Rum Suresi,15)

İman etmeyen insanlar ise, mutsuzluklarını itiraf etmekten kaçınır ve bu durumun çeşitli sebepleri olduğunu ileri sürerler. Onları mutsuz eden ve ‘tesadüfen’ kendilerine gelip çattığını düşündükleri herşey, aslında Allah’ın onlar için yarattığı imtihanlardır. Yaşadıkları zorlukları, Rabbimiz’in bir hikmet üzerine kendilerine verdiğinin şuurunda olmadıkları için, hoşlarına gitmeyen olaylar onları üzüp, mutsuzlaştırır. Allah, Kendisine iman etmeyen, dolayısıyla akıl erdiremeyen bu insanların üzerine bir ’pislik’ çökerteceğini bildirir:

Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)

İnkar edenler ile müminler arasındaki bu fark dünyada olduğu gibi ahiret gününde de ortaya çıkacaktır. Allah bu durumu Kur’an’da birçok ayetle haber verir:

O gün yüzler ışıl ışıl parlar.
Rablerine bakıp-durur.
O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.
Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. (Kıyamet Suresi, 22...25)

O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır;
Güler ve sevinç içindedir.
Ve o gün, öyle yüzler vardır ki üzerini toz bürümüştür.
Bir karartı sarıp-kaplamıştır.
İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. (Abese Suresi 38...42)

Kendinizi Nasıl Bilirsiniz?

28 Eyl 2012 In: Tefekkür, Yaşam

Kendinizi Nasıl Bilirsiniz?

Pazar günü ulusal bir gazetedeki bir test dikkatimi çekti. Ardından önceki haftalarda yayınlanmış olanlara da bir göz attım. Sorular insanın yaşamına dair konu başlıklarından oluşuyor. Adım adım soruları izliyor, her soru için verilmiş olan dört seçenekten birini işaretleyerek sonuçta kendinizi tanıyorsunuz(!)

Okuduğum testlerden birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Test 1: İlk testin konu başlığı şöyle: "Herkesin bir iyi bir de kötü tarafı var. Hayat içimizdeki iyilik ve kötülük arasındaki mücadelenin alanı. Zaaflarımız, tutkularımız bizi kötülüğe sevk ederken, sahip olduğumuz ahlaki değerler tarafından dizginleniyoruz. Peki sizi, kötülüğe sevkedebilecek gücün kaynağı ne?"

Ardından iş, aşk, para ve aile seçenekleri verilerek hangisine daha değer verdiğinizden tutun, hangi filmi izlemek isteyip istemediğinize kadar birçok soruya cevap isteniyor.

Cevap: Ben seçeneklere bir "e" şıkkı daha ekleyerek Kur’anî bakış açısıyla cevap vermek isterim. İnsanı kötülüğe sürükleyen gücün kaynağı şeytan ve sözcüsü olan nefsi. İçindeki iyilik ve kötülük sürekli mücadele halinde. Allah’ın ilhamı olan vicdanı hep iyiliği işaret ederken, şeytanın sözcülüğünü yapan nefsi ise kötülükleri emrediyor.

İnsan imani açıdan zaaf içindeyse ya da iman etmiyorsa, mücadeleden zaferle çıkacak olan nefsi oluyor. Ancak şeytanın ve nefsin, iman sahibi insanlar üzerinde zorlayıcı gücü olmadığından her durumda zafer inanan insanın.

İnsanı hatadan alıkoyan üç yaptırım var. Hukukî, ahlakî ve dinî yaptırımlar. Kişi samimi imanı yaşamıyorsa zorlu bir durumla karşılaştığında her üçünün kurallarını da kolaylıkla ihlal edebilir. Ancak imanı yaşayan insan için ilk iki yaptırım kadar ve çok daha baskın olarak dinî kurallar önemlidir. Bu yüzden Allah’ın sınırlarını değil ihlal etmek, sınırlarına yanaşmaz bile.

Test 2: "Emeğiniz ya da beklentileriniz dışında raslantısal bir biçimde olumlu bir sonuca ulaşmanızı ifade eden bir durumdur şans. Herkesin şansı açık olmayabilir. Bazılarımız istediklerimizi elde etmek için herkesten çok çaba sarf etmek zorunda kalırız. Bazılarımız için ise her şey çok daha kolaydır. Testimiz şansla aranızdaki ilişkinin boyutlarını ortaya çıkartacak."

Cevap: Bu testin cevabı oldukça kısa ve net. Hayatta şans ya da tesadüf diye bir kavram yoktur. Her insan, Allah’ın sonsuz öncede belirlemiş olduğu kaderini yaşar. Ancak Allah her insanı farklı konu başlıklarıyla imtihan eder. Kiminin yaşamında her şey -kendince- kötü gider, kimi ise kolaylıkla başarıya ulaşır. İnsanlar, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceklerini ortaya çıkaracak olaylarla sınanırlar. Bu durumu bazı kişiler cehalet nedeniyle -haşa- "hayat adaletsizdir" gibi sözlerle yorumlasalar da Allah sonsuz adalet sahibidir.

Dünya imtihan amacıyla yaratılmıştır; imtihan zamanları kişinin eğitim sürecidir. Her insan Allah’ın imtihanları karşısında yapıp ettikleri konusunda sorgulanacaktır. Ancak o yüce mahkemede hiçbir insan hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaktır.

Test 3: "Sevgilimizi, eşimizi ya da aynı statüde çalıştığımız iş arkadaşlarımızı sevdiğimizden ya da bencilliğimizden doğan bazı duygularla kıskanırız. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Peki ya arkadaşlar, onları ne derece kıskanıyoruz?"

Cevap: Kıskançlık kime karşı hissedilirse hissedilsin nefsani bir özelliktir ve sakınılması gereken bir duygudur. Kıskanç insan, Allah’ın yarattıkları üzerindeki kontrolünden gaflettedir; kendisini ve etrafını Allah’tan bağımsız zanneder. Güzelliği, aklı, zenginliği, kişiye ait sanır ve kendisiyle kıyas ederek kıskançlık duyar. Bu özelliklere sahip olduğunda üstünlük elde edeceğini düşünür. Oysa insana her özelliği veren Allah’tır ve her şey O’nun denetimindedir. Kıskançlığın aşırısında ise iyice duygusallaşan kişi akılcılıktan uzaklaşır, doğru ve isabetli düşünebilme yeteneğini kaybeder. Yanlış kararlar alır, hatalı davranışlar sergiler.

Test 4: "Sözlük anlamına göre kapris, geçici düşüncesiz değişken istek ya da huysuzluk. Genel olarak tam bir kadın huyu olarak bilinen kapris aslında bir erkek tarafından yapıldığında kadına göre daha çok can sıkıcı olabiliyor. Peki ya siz kaprisli biri misiniz?"

Cevap: İnsan nefsinde cimrilik, bencillik, kıskançlık, inatçılık gibi ruhu kirleten eğilimler vardır. Özellikle inatçılığı nefsinde taşıyan kişi, diğer insanların görüşlerini önemsemez, yalnız kendi aklını beğenir.

Kapris, Kur’an ahlakına uygun olmayan ve insanı kayba götüren bir özelliktir. Erkek ya da kadın, kapris yapan, küsen bir karaktere sahip kişi, vicdanına değil, nefsine uymaktadır. Allah’ın hoşnutluğuna dayalı bir dostlukta bu davranışların yeri yoktur. Dahası bu davranışlar hiçbir konuya çözüm getirmez.

Test 5: Hayatınız kendi yolunda akıyor mu? Sevdiklerinize yakın, sevmediklerinize uzak mısınız? Yanında huzur bulduğunuz insanlarla birlikte misiniz? Kısacası keyfiniz yerinde mi?

Cevap: İnsanın hayatı Allah’ın belirlemiş olduğu yönde akar. Kimsenin akan yönü değiştirmeye gücü yetmez; her insan kaderinde olanı yaşar. Buna, "hayatımın akışını değiştirdim" diyen kişi de dahildir.

İnanan insan Allah’ın kendisi için yarattığı kaderi beğenmemek gibi bir duyguya kapılmaz. Yaşadığı her şeyden hoşnut olur. Bilir ki Rabb’i onun için en hayırlı olanı yaratır. Karşılaştığı olayın -kötü gibi görünüyor da olsa- hikmet ve hayırla yaratıldığının bilincindedir. Kısacası samimi iman eden insanın "keyfi her zaman yerindedir."

Sonuç olarak; insanın yaşayacağı olayları ve duyguları yaratan Allah’tır. İnsan kendini tam olarak ifade edemese de, Allah onun içindekileri, gizlinin gizlisini bilir. İnsanın amacı iyilik, dostluk ve güzel ahlakı yaşamaksa, hem kendisine hem de diğer insanlara içindeki güzel duyguları hissettirecek ve insanların kalplerinde ona karşı sevgi kılacak olan da yalnızca Allah’tır.

Allah'a Kopmaz Bir Bağla Bağlanmanın Yolu

Allah, ezeli ve ebedidir; "Ol" buyruğuyla yaratandır. O, hiç kuşkusuz tüm eksikliklerden, acizliklerden münezzehtir. Evrendeki her şey Yüce Allah’ın eseridir, göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’na aittir. O, tek Yaratıcı, tek güç ve kudret sahibidir. O, yoktan var ettiği her şey üzerinde mutlak hâkimiyet sahibi olandır. Allah her yerdedir. Her varlık Allah’ın tecellisidir.

Allah’ın Birliğini, büyüklüğünü ve yüceliğini anlayamamak ise O’nun İlahi gücünü kavrayamamaktır. Allah dışında hiçbir varlık, Güneş’i batıdan getiremez, kimse uzayda akıl almaz bir hızla genişleyen evreni durdurmaya güç yetiremez, kimse göğü ve yeri tutamaz. Bunları ancak evrende tek olan ve eşi bulunmayan Allah yapar. Yaratan’la yaratılan ise asla eşit değildir.

Tevhid, Allah’ın varlığını ve O’ndan başka İlâh olmadığını bilmek, Allah’ı Rabb olarak kavramaktır. İslâm, tüm hayatı bu gerçek üzerine kurmaktır. Yüce Allah, tek olandır; Zat’ında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayandır; O, Vahid’dir.

Allah, insanı din fıtratı üzerine, tevhid inancına uygun yaşayacak özelliklerle yaratmıştır. "Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi, 30) buyurur Allah ve bu gerçeği haber verir. Öyle ki insan, yerde yürüyen bir karıncaya, ağaçtan Allah’ın dilemesiyle düşen bir yaprağa baktığında dahi bu gerçeği görebilir.

Ancak insan, bu gerçeklerin bilincinde olsa da, "işittim, iman ettim" dediğinde konunun kapandığını zannetmemeli. Şimdi onu bekleyen bir başka tehlike vardır; şirk,. Özellikle de gizli şirk tehlikesi.

Şirk koşmak din dışı toplum bireyleri için adeta bir ’yaşam biçimi’dir. Bu toplumda doğan her çocuk, genellikle o toplumun Allah yerine benimsediği ilahları tanıyarak gaflet içinde büyür. Bu yüzden ortak koşan kişi, yaptığının Allah’a karşı isyan ve iftira anlamına geldiğini, karşılığında büyük bir ceza ile karşılaşabileceğini düşünmez.

Peygamberimiz(sav) döneminde Mekke müşriklerinin durumunu düşünelim. Onlar da Allah inancına sahiplerdi ancak çok sayıda küçük ilahları bulunuyordu. Sevgi, savaş, ticaret ve tarım gibi dünyevi işleri için ayrı ayrı ilahları vardı. Peygamberimiz (sav)’in tek kudret sahibinin Allah olduğunu ve taptıkları bu sözde ilahların hiçbir gücünün olmadığını söylemesi, müşriklere çok anlaşılmaz gelmişti. Bu kişiler, tek bir İlaha kulluk edilen bir düzenin nasıl işleyeceğini anlayamıyorlardı. Onlara göre her tanrının bir görevi vardı ve örneğin ticaret tanrısını terk ettikleri takdirde ticaretleri karmaşaya dönüşürdü, bereket tanrısını bıraktıklarında ise rızıklarını nasıl kazanacaklardı?..

Günümüz toplumlarında da Kureyşliler’in içinde bulundukları sapkın duruma düşerek, tek İlâh olan Allah’a iman etme çağrısını şaşkınlıkla karşılayan insanlar vardır. Oysa tevhid inancının içi ihlâs, itaat, samimiyetle dolu olmalı ki insan, Allah’ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim’in dinine uyabilsin.

Allah’a ait olan sıfatları, kendisine veya bir başka varlığa atfetmesi, insanı tevhid inancından saptırır, şirke götürür. Allah dışındaki bir varlığa benlik vermek, ona daha fazla sevgi beslemek, ondan korku duymak ve yardım ummak, onun rızasını Allah’ın rızasından önde tutmak şirktir. Her şeyi yaratan Yüce Allah, her an bir iştedir ve her şey O’nun kontrolündedir. Ancak insan bunu unuttuğunda çocuğu, eşi, babası, doktoru hatta patronu gibi onlarca putu hayatına sokar.

Tevhidi yaşamak, insanı gelecek ve hastalık korkusundan, işini, mallarını, sahip olduklarını yitirmeye dair endişelerden uzaklaştırır. İnsan, yaşamındaki onlarca sahte ilaha kulluk etmenin baskısından kurtulur. Sonsuz akıl ve güç sahibi, her şeyi denetimi altında tutan Allah’a yönelip bağlanır. Ve sımsıkı sarıldığı bu ’ip’ sapasağlamdır; asla gevşemez, kopmaz. Yaratıcısından uzak yaşayan insan ise tutkularının tutsağı olmuş, ağır zincirleri yüklenmiştir.

O halde Allah’a bir olarak imandan alıkoyan putların kırılması gereklidir. Peygamber kıssalarında görüyoruz ki, Hz. İbrahim(as), kavminin önlerinde bel büktüğü putlarını, Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) Kâbe’deki putları fiili olarak kırmışlardır. Hz. Musa(as) da kavminin taptığı buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuştur. Tüm bunlar şirkin sembollerinin yok edilişidir.

Şirkin mantığını yok ederek hayatımızdaki putları kalben kırabiliriz. Dilimiz ve kalbimizle söylediğimiz "lâ ilâhe illAllah" kelimesi büyük bir reddiyedir. Bu reddiye, bütün kâinatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı Melik olan Allah’tan başkalarının ilâhlığınadır.

Peygamberimiz (sav) Allah’ın varlığı ve birliğini anlamamız için, yarattıkları hakkında düşünmemizi öğütler: "Allah’ın varlığını ve birliğini bulmak için göklere bakın, yeryüzüne bakın, kendinize bakın. Bunların kendiliğinden olup olmadığına bakın. Bütün bunların yaratılışındaki incelikleri düşünün. Çünkü bunlar Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren delillerdir."

Tevhid, Allah’a yakınlaşmanın, Allah’ı dost edinmenin yoludur. Allah’a kopmaz, sarsılmaz bir bağla bağlanmanın yoludur. Allah’a bir kez aşık oldu mu insan, bir daha asla bırakamaz.

… "Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır…"(İbrahim Suresi, 10)

Korkularla Yaşamak

28 Eyl 2012 In: Tefekkür, Yaşam

Korkularla Yaşamak

Hayatımız boyunca yoğun olarak hissettiğimiz, sıkıntı veren ve hayatımızı kâbusa çeviren kavramlardan biri korku. Yalnız kalma, yoksullaşma, mallarımızı, işlerimizi, sevdiklerimizi kaybetme, toplumda küçük görülme, amaçlarımıza ulaşamama, çirkinleşme, yaşlanma, hastalanma, ölme gibi korkularla mücadele ederek ömür sürdürüyoruz.

Korkuyu çok küçük yaşlarda ailemiz ve çevrenin telkinleriyle öğreniyoruz. Küçükken genellikle “öcü” kavramıyla korkutuluyor, büyüdükçe korkunun diğer çeşitleriyle tanışıyoruz. Korkularımız da yaşımızla orantılı olarak sürekli büyüyor. Hemen hepimizin yaşadığı karanlık korkusu, yerini üniversite sınavı korkusuna, daha sonra meslek, kariyer, evlilik gibi geleceğe dair korkulara bırakıyor.

Çok cesur olduğumuz, hiçbir şeyden korkmadığımız iddiasında olsak bile, hayatımızın bir döneminde korkunun bir çeşidini yaşıyoruz. İşimizi yitirmekten korkmuyorsak, hastalanmaktan korkuyor, belki maddi kayba uğrama değil de ailemizi yitirme korkusunu içimizde taşıyoruz. Hepimiz hayatımız boyunca az ya da çok bir şeylerden korkuyoruz.

İlerleyen yaşlarımızda ise en büyük korkumuz, ölüm korkusu. Kendimizi ölüme yakın hissettiğimizde, “ölmekten korkmuyorum” desek bile, hangi şekilde öleceğimizin korkusunu yaşıyor, hayatımızı kâbusa çeviriyoruz.

Kaderi bilmiyor, bizi nelerin beklediğini merak ediyor, özellikle olumsuz olaylar yaşayacağımız olasılığını düşünüp, sıkıntı duyuyoruz. Bu düşünceler ciddi şekilde huzurumuzu kaçırıyor, strese sokuyor.

Ayrıca yaşadığımız günlük korkuları unutmayalım. Bu korkular ise yaş gruplarımıza göre değişkenlik gösteriyor.

Küçük yaşlardaki endişelerimiz genellikle arkadaşlık ilişkilerimiz, anne babalarımızın her isteğimizi yerine getirmemeleri, okulda yaşadıklarımız, derslerimiz, ödevlerimiz gibi konularda basit, ancak o yaşlarda bizim için çok önemli sorunlar. Yaşımız ilerledikçe sorun haline getirip, endişe duyduğumuz konular da artıyor.

Ergenlik döneminde ve ardından lise çağlarında arkadaşlarımızla aramızdaki sorunlar, grup içindeki popülerliğimiz, giyeceğimiz giysi, derslerimizdeki başarımız ve aile ilişkilerimiz en büyük ve en önemli sorunlar oluyor. Bu konularda olumsuz bir durumla karşılaştığımızda derinden etkileniyor, bunalıma giriyoruz.

O dönemde tüm sorunların ve korkuların doruk noktası ise üniversite sınavı. Bu sınavın kazanılması kesinlikle zorunlu; çünkü kazanılmadığında, ardından gelen sorunlar daha da büyüktür. Serde bizi o yaşa kadar getirmiş, yedirmiş içirmiş, dersaneye yollamış olan anne-babamıza hesap vermek var çünkü. Hem sonra bu durum akrabalara, eşe dosta, çevremizdeki insanlara nasıl açıklanır? Tüm bu ortak kaygılar oldukça yersizdir, ancak o yaşlarda insanı derinden yıpratır.

Kimi zaman yalnızca gelecekle ilgili konularda değil, gün içinde yapacağımız işlerdeki detayları da düşünüp bunalıma giriyoruz. Bir dönem ise en önemli endişemiz işimizde terfi edip edemeyeceğimiz, yeni bir otomobil alıp alamayacağımız, çocuklarımızı özel okula gönderip gönderemeyeceğimiz, tatile gidip gidemeyeceğimiz gibi konularda oluyor.

Bu kaygılar sebebiyle, çok kısa sürecek dünya hayatında rahatça yaşamak amacıyla, hırsla mal yığıp biriktiriyoruz. Dünya hayatının gerçeğini kavrayamıyor, bencilce tutkularımız yüzünden mutsuzluğu yaşıyoruz.

Biriktirdiğimize sahip olduğumuzu zannedip yanılıyoruz. Gerçekte biz, biriktirdiğimize ait oluyoruz. Malların bizi sonsuz kılacağını zannediyor, malın mülkün tutsağı haline geliyoruz.

Geleceğe dönük en büyük korkularımızdan biri de yaşlanma. Yaşlılık konusu açıldığında korku ve endişeye kapılıyor, ancak kısa bir süre sonra hiçbir şey yokmuş gibi günlük yaşamımıza devam ediyoruz. Ölümü hatırlattığı içindir ki yaşlılık üzerine konuşmuyor, önümüzde uzun yıllar olduğunu, yaşlılığın ve ölümün çok ileride olacağını düşünmeye çalışıyoruz.

Aldığımız hiçbir tedbir bedenimizdeki kırışıklıkları, sarkmaları, saçımızın dökülmesini, beyazlamasını, görme ve işitme kusurlarını, yaşa bağlı olarak yeni hastalıkların ortaya çıkmasını engellemiyor. Yaşlılık nedeniyle meydana gelebilecek bu olasılıkların bir tanesi dahi, ciddi korkulara neden oluyor. İyice yaşlandığımızda ise, ciddi bir hastalıkta ya da bakıma muhtaç olma durumunda, çocuklarımızın bizimle ilgilenmeyeceğinin endişesini taşıyoruz. Ayrıca ölümümüzün şekli ve yeri konusunda da kaygılanıyoruz. En ciddi korkularımızdan biri de eşimizin daha önce ölmesi durumunda yalnız kalma korkusu.

Gençlik dönemimiz olan en güçlü çağda kendimizi tüm dünyanın odak noktası olarak görüyor, belli bir süre sonra gücümüzün ve güzelliğimizin yaşlanma ile yok olmaya başladığını fark ediyor, ancak acizliklerimiz karşısında bir şey yapamıyoruz.

Başlangıcımız var ancak sonumuz yok. Kaderimizde belirlenen süre dolduğunda, herhangi bir sebeple yaşamımız sona erecek. Ölümün sebebi ne kaza, ne de hastalık; bütün sebepleri Allah yaratıyor. Ne yaparsak yapalım ölüm anını geri ya da ileri almaya güç yetmiyor.

Allah’ın tek güç olduğunun, O’nun dilemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmadığımız ve O’na güvenip dayanmadığımız sürece tüm bu korkular kaçınılmaz. Korku duyduğumuz şeyler bağımsız birer güç değil oysa. Tümü Allah’ın kontrolünde.

Yalnızca Allah’ın sevgisini, üzerimizdeki rahmetini yitirmekten, hoşnutluğundan mahrum kalmaktan korktuğumuzda tüm bu korkular yerini Allah’a tevekküle bırakıyor. Kendimizde güç görüp, kaygı içinde korkularla tek tek boğuşmak ne kadar anlamsız. Korku duyulan herkesi ve her şeyi Allah’ın yarattığının şuurunda olmak, korkuları yenmenin çözümü iken... Allah’tan gelen her şeyi, sabır ve tevekkül içinde, O’ndan hoşnut olarak ve en güzel tavırla karşılayabilsek, yaşayacağımız başka korku kalmayacaktır. Dünyevi korkular gibi içinde acı, ızdırap ve dehşet olmayan, aksine insana neşe, akıl, ufuk, haz, şevk ve güzellik veren Allah korkusunu kalpten yaşayana başka korku mu var?..

“Allah’tan korkandan, her şey korkar. Korkmayan ise, her şeyden korkar.” Hz. Muhammed (sav)

Cennet Kimlerin Yurdu?

28 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Cennet Kimlerin Yurdu?

Birçok insan Allah’ın sınırları içinde yaşamadığı, O’nun rızasını gözetmediği halde "iyi bir insan" olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediğini ve kötülük yapmadığını, bu nedenle de cennete gireceğini düşünür. Bunlar kuşkusuz güzel ahlak özellikleridir ancak Kur’an’daki gerçek iyilik kavramı yalnızca bu özelliklerle sınırlı değildir. İyilik, zaman zaman ya da kişi istediğinde yapılan bir eylem değil, bir ibadettir. Ve bu ibadet müminin tüm yaşamını kapsar.

Bu düşünce, Kur’an ayetlerinden habersiz olmanın getirdiği cehalet nedeniyledir. Bu çok yanlış bir din anlayışıdır; adeta Evanjeliklerin inancı gibidir. Evanjelik inancına göre insan, her ne günah işlerse işlesin, Hz. İsa (as) onun günahlarını aldığı için cennete gideceğini düşünür. Böyle düşünen insanın, yapamayacağı hiçbir şey olmaz; her şey serbesttir. Oysa zulüm yapan da iyilik yapan da karşılığını alır.

Rabb’imiz, "takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir. (Ra’d Suresi, 35) ayeti ve benzer onlarca Kur’an ayetinde, cennetini "takva sahibi" kulları için hazırladığını haber verir.

Takva sahipleri; Allah’ın her an kendisiyle birlikte olduğunun, her yaptığını ve aklından geçeni bile bildiğinin şuuruyla yaşayan, Allah’a karşı büyük bir sevgi hisseden ve O’ndan içi titreyerek derin bir saygıyla korkan insanlardır. Takva sahibi insan, Kur’an ahlakına tam uyar, sevgi dolu olur, can yakmaz, insanlara sevinç verir, gerçek iyilikte bulunur ve iyiliği yaygınlaştırır. Allah birçok Kur’an ayetinde cennetini lütfedeceği takva sahibi kullarının özelliklerini detaylı tarif eder. Bu özelliklerden bazıları şöyledir:

İman edip salih amellerde bulunanlar. (Bakara Suresi, 25)

Allah’tan korkup sakınanlar. (Al-i İmran Suresi, 15)

Öfkelerini yenenler. (Al-i İmran Suresi, 134)

Yaptıkları (kötü şöylerde) bile bile ısrar etmeyenler. (Al-i İmran Suresi, 135)

Allah’a ve elçisine itaat edenler. (Nisa Suresi, 13)

Namazı kılanlar, zekatı verenler, elçilere inanan, onları savunup destekleyenler. (Maide Suresi, 12)

Doğru sözlü olanlar. (Maide Suresi, 119)

Güzel davranışlarda bulunanlar. (Yunus Suresi, 26)

Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar. (Hud Suresi, 23)

Tevbe edenler. (Meryem Suresi, 60)

Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler. (Müminun Suresi, 8)

Namazlarını (titizlikle) koruyanlar. (Müminun Suresi, 9)

Hayırlarda yarışanlar. (Fatır Suresi, 32)

Takva sahibi olanlar. (Muhammed Suresi, 15)

Gönülden Allah’a yönelip dönenler. (Kaf Suresi, 32)

Görmedikleri halde Rahman’a karşı içleri titreyerek korku duyanlar ve içten Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelenler. (Kaf Suresi, 33)

Takva sahibi müminler öyle kimselerdir ki: Allah, "kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir." (Mücadele Suresi, 22)

Yüce Rabb’imiz; razıyız Senden, Sen de bizden razı ol. Kalbimize imanı yaz. Hep A’raf’da gibi yaşayıp umudu gerçek olan fırkanla birlikte kıl...

Onların Fazlası Var

28 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk, Toplum

Onların Fazlası Var

Anneler, çocuğunun güzel insan olabilmesine yardımcı olacak ilk öğretmenler. Yıllar boyu bu amaçla büyük çaba harcayan, maddi manevi pek çok özveride bulunan anneler hakkında bir şeyler yazmayı düşündüm. Ancak genel olarak anneleri değil, diğer tüm engelli çocuk anneleri gibi o özveriyi doruğunda yaşayan Down Sendromlu çocuk sahibi anneleri anlatmak istiyorum..

Onlar hep kabullenmek ve topluma karşı evladını hep savunmak zorunda olan anneler. Her biri, hikâyesi farklı olan ama sonuçta benzer şeyleri yaşayan anneler. Onlar yarışçı toplumun yarışçı anneleri ama diğer birçok anne gibi çocuğunu “yarış atı” gibi koşturmak yerine çocuklarıyla birlikte zamana karşı yarışan anneler. Ömür boyu eğitim içinde olan anneler onlar. Çocuklarıyla birlikte öğreniyor, çocuklarıyla birlikte hayata dair tecrübe kazanıyorlar. Sabrı, merhameti ve şefkati gönülden yaşıyorlar. Turuncu Dergi, "çocuğuna hiç terlik atmamış anneler var mıdır?" diye soruyordu. Muhtemelen çocuğuna hiç terlik atmayan annelerdir onlar.

Down sendromlu çocuklar... Onların gerçekte fazlası var. Nasıl mı? Down Sendromlu çocuğun vücudundaki hücreler 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılık. İnsan vücudunu oluşturan hücrelerin çekirdekleri, kromozomlarla birbirlerine bağlanmış olan genlerden oluşuyor. İşte bu genler ve kromozomlar fizyolojik ve kişilik yapımızın ana unsurları ve dolayısıyla çocuğun fazladan sahip olduğu bir kromozom onun hayatını etkiliyor.

Onların fazlası var demiştim; işte Down Sendromlu çocukların diğer güzel fazlalıkları:

Onlar dürüst, yalan söylemeyi bilmiyorlar. Kurallara uyuyorlar, düzenliler, yardım etmeyi seviyorlar. Neşeli, cana yakın, içten pazarlıksız, plansız, hilesiz, duygusal çocuklar. Doğayı, hayvanları seviyorlar, acıma duyguları gelişmiş, insancıl, kin gütmeyen, nefreti bilmeyen çocuklar. Güzel sanatlara, müziğe, taklitçiliğe eğilimli ve yetenekliler. Bencillik nedir bilmiyor, karşılıksız seviyorlar.

Zekâ düzeyi düşük insanlarla "mongol" ifadesiyle alay edildiğini hatırlıyorum. Birçok anne bu sebeple ve meraklı bakışlardan korumak için Down Sendromlu çocuğunu evden dışarı çıkaramıyor iken bugün onlar -ne güzel ki- hayatın içindeler.

Biz "engelsiz" insanlar, engeli olanları, "özürlü, sakat, engelli" gibi kavramlardan hangisiyle adlandırma konusunu bile henüz çözebilmiş değiliz. Ancak bunu ve diğer engelleri aşmalı, onlara hayatın her sahasında imkân ve fırsat tanımalıyız.

Dünya imtihan mekânı ve dünya hayatı olgunlaşmak ve ecir alabilmek için bir fırsat. Kuşkusuz bazı güzelliklerden yoksun yaşamak önemli bir imtihan. Ancak zorluk durumlarında Yaratıcısına yakın olduğunda insanın kazanımları da büyür. Yaşadığı imtihanı sabrederek güzel bir şekilde verirse, KİŞİ karşılığını kat kat fazlasıyla alabilir.

Down Sendromlu birçok çocuk farklılığının farkında olmuyor. Bizlere ise önemli görevler düşüyor; engelli insanlara karşı şefkat, merhamet, saygı ve yardımseverlik duygularıyla hareket etmek. Bu bizim için önemli bir imtihan.

Başkalarının gözünde özürlü olan çocuklarını, seçilerek kendilerine verilmiş özel çocuklar olarak gören anneler, kendileri de özel insanlar. Onlar gösterdikleri sabır ve tevekkülle sınanıyorlar. Normal çocuklardan daha fazla ilgi, sevgi ve şefkat göstererek büyütüp yetiştirdikleri çocukları, onlar için sonsuz mutluluğun anahtarı olabilir.

Kimi zaman şuuru kapalı kişilerin, engelli insanları hedef alan, insanlıktan uzak, basit ve kırıcı espriler yaptıklarına tanık oluruz. Gerçekte özürlü olanlar, bu vicdansız kişiler olmalı.

Engellileri incitenlere saygıyı, sevgiyi, şefkatİ ve merhameti hatırlatmalı. Çünkü güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Bu bilinç yaygınlaştığında hem engelli insanların hem ailelerinin yaşamı daha kolaylaşacak ve daha sosyal insanlar olacaklardır.
Engelli çocuk, annesi için de sağlıklı insanlar için de yük değildir; her insan gibi değerlidir. Sayıları az da olsa hatta bir elin parmakları kadar da olsa tüm gereksinimleri karşılanmalı, hayat onlar için daha kolaylaştırılmalı.
Engelliler asla dışlanmamalı, hayatımızda olmalı.

Gösterilecek şefkat ve saygı onlara yaşama sevinci verir. Engeller üstesinden gelmek içindir; insan için asıl engel aşamayıp, engellere takılmaktır...

Rabb’im tüm engellilerin, engelli çocuk annelerinin ve yakınlarının yardımcısı olsun.

'Kulaklıklı' Gençlik

28 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk, Toplum, Yaşam

'Kulaklıklı' Gençlik

Başlık sizleri yanıltmasın; bu ifade, yazının özetidir diyebilirim. Kulaklıkla kendisini çevresinden soyutlayan gençlerden söz etmek istiyorum...

Günümüzde pek çok genç amaçsız ve umursuzca, adeta bir boşluk içerisinde yaşıyor. Pek çoğunun başlarındaki yöneticilerden, ülkenin savunmasından, eğitim, hukuk ve sosyal sistemlerinden haberleri dahi yok. Kendi ülkelerindeki gelişmelerden haberi olmayan gençler, doğal olarak dünyada yaşanan olayların da pek çoğunu bilmiyor, bilimsel gelişmeleri takip etmiyor.

Aralarındaki konuşmalar; kız ve erkek arkadaşları, okulda ya da mahalledeki olaylar, izledikleri filmler, ‘takıldıkları’ kafeler, giysileri ve markaları gibi konular. Umursamaz bir hava, küstah ve etrafı önemsemeyen bir yüz ifadesi, kulaklarında kulaklık kendilerini soyutluyor, ağır ve umursuz bir yürüyüş tarzı ediniyorlar. ‘En büyük idealleri’ de ya ünlü bir film oyuncusu ya da popüler bir müzik grubunun bir üyesi gibi olabilmek.

Amaçsız yaşayan bu gençler, kendilerini geliştirmek için bilimsel ya da belirli görüşlere ilişkin kitaplar okumuyorlar. Bu yüzden çoğu hiçbir fikir ve dünya görüşünden haberdar değil.

Medyanın Rolü

Günümüz toplumlarında gençler, dünyanın hızla değişiyor olması ileri sürülerek, modern, çağdaş, cesur ve özgür olmak adına ahlaksızlığa özendiriliyorlar. Televizyonlarda, gazete ve dergilerde gençlere, evlilik dışı ilişkilerin, sorumsuzca yaşamanın ve sapkın yaşam tarzlarının propagandası yapılıyor. Bilinçsiz gençler medyanın dayattığı ünlüleri kendilerine örnek alıp, giyimlerini, yaşam felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit ediyorlar. Böylece ailelerine ve çevrelerine ters düşüyor, zamanla da onlardan kopuyorlar.

Gençler giderek kulluk bilincinden uzak, sınır tanımayan, aşırı ve ahlak dışı davranışlardan çekinmeyen, bencil tutkularının ardı sıra yaşayan, sorumsuz ve umursuz bir kişiliğe sahip oluyorlar. Bu yüzden dinsizlik, ahlaki bozulmanın en önemli nedeni. Darwinist bilim adamı William Provine’in “hiçbir ’daimi ahlaki kanun’ ve ’mutlak yol gösterici prensip yoktur” şeklindeki sözleri de, dinsizliğin ahlak üzerindeki bozucu etkilerine önemli bir örnek.

Gençliğe Sevgi ve Merhamet Öğretilmeli

Etrafta hep soğuk ve donuk yüzlere rastlıyorsunuz. Sevginin ‘s’si yok. Oysa sevgi ve aşk hayatın gerçekleri. Allah sevgisi ve o sevginin türevleri olan diğer sevgiler, Allah’ın kulları için yarattığı en büyük nimetler.

Günümüzde genç kızlar, delikanlılar mutlu değiller. Çoğu da mutluluk taklidi yapıyor. Evde, okulda, iş hayatında gençler sürekli sorunlar yaşıyorlar. Birçoğu sevgisizlikte artık yılmış durumda.

Gençler şükredemiyorlar. Örneğin çevresindeki pek çok şeye duyarsız kalan genç, arkadaşının kendisininkinden daha gelişmiş olan bilgisayarı karşısında ıstırap çekiyor. Ya da bir arkadaşında gördüğü yeni bir giysi, onun canını yakıyor; mutsuzluğu için yeterli oluyor.

Çoğu genç sürekli sıkıntılı, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, karamsar ve herşeyden şikayet eden bir ruh haline sahip oluyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor ve başta ailesi olmak üzere herkeste bir kusur buluyor. İçine kapalı ve düşüncelerini açığa vurmayan genç, daha çok odasında ’takılıyor’ sürekli kulaklıkla müzik dinliyor.

Ya da eğlenmek için arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor; ufak bir kıvılcımla aralarında gerginlik yaşanabiliyor. Bulundukları ortamda boş boş konuşuluyor. Genç alkolle bitkinleşiyor, sigara dumanıyla sersemleşiyor. Unutkan, bitkin, bıkkın, asabi, alıngan oluyor, dikkat bozukluğu ve korkular yaşıyor. Yediğinden içtiğinden zevk almıyor, müziği beğenmiyor. Oradan çıkıp başka bir mekana gitmeyi teklif ediyor. Ama gittikleri yerde de rahatsız oluyor. Dönüşte kimi zaman arkadaşlarıyla kavga ediyor.

Eğlenmek yerine acılar yaşanıyor. Mutlu olmak için gidiyor genç ama parasını ve zamanını tükettiği gibi, mutluluğunu da tüketiyor. Bitmiyor; eve döndüğünde annesiyle ve babasıyla tartışıyor.

Odasına çekildiğinde, “ben neden böyle huzursuzum? Neden bu denli acı çekiyorum?” diye düşünmüyor. Bu acının kaynağını sorgulamıyor. Oysa acının kaynağı çok açık; Allah’tan uzak yaşamak.

İnanç Mutluluğun Anahtarı

Seküler bir bilim adamı olan Herbert Benson yaptığı bir araştırmanın sonucunu, “insan Allah’a iman etmeye göre ayarlı olarak yaratılmıştır" cümlesiyle açıklıyor. Ancak genç, aldığı telkinler yüzünden, sürünmenin hayatın gerçeği olduğunu zannediyor. Hayatın gerçeklerini kendince çok iyi biliyor ancak bildikleri, inancın gerçeklerinden çok farklı. Oysa fıtratına uygun olarak inancın gerçeklerine göre yaşasa genç-yaşlı her insanın hayatı -Allah’ın dilemesiyle-cennete benzer.

Gençler okuyan, araştıran, derin düşünen, akıl sahibi, vicdanlı ve dürüst insanlara özendirilmeli. Genç zihinler boş konular yerine hem kendilerine hem de çevrelerine ve topluma yarar sağlayacak konularla meşgul olmalı. Böylece gençler doğruları araştıran ve bulabilen kişiler olurlar. Beyinleri berraklaştıran, insanları izledikleri karelere daha duyarlı hale getiren ise yalnızca inançtır.

Kalplerin Yumuşadığı Aylar

28 Eyl 2012 In: İmani Konular

Kalplerin Yumuşadığı Aylar

"Allah Teala buyurdu: “ ... Ey Ademoğlu! Günahların gök bulutlarına ulaşsa bile af dilediğinde günahlarını bağışlarım. Ey Ademoğlu, Bana şirk koşmaksızın yer dolusu hatalarla gelip huzuruma çıksan, sana yer dolusu, mağfiretle gelirim." (Tirmizî)


İçinde bulunduğumuz üç aylar Allah’a yakınlaşma vesilesidir. İnsan daha iyilikseverdir, sevgi, saygı, şefkat doludur. Daha sabırlı ve hoşgörülüdür insan; öfkesini yener, yoksullara karşı daha duyarlıdır. Bu aylarda -Allah’ın bir lütfudur- diğer aylardan daha yoğun bir yardımlaşma ve bereket artışı vardır. Özellikle Ramazan ayı ile birlikte topluma bir düzen ve huzur gelir.


Kur’an ahlâkı toplumun genelinde daha güzel yaşanır; bu aylarda kalpler yumuşar. Samimi insan vicdan muhasebesi yapar, kendisini gözden geçirir, hata ve eksiklerini düzeltmeye gayret eder. Kulluk ve ibadetlerinde daha dikkatli olur, sorumluluklarını daha özenle yerine getirmeye çalışır.


Kimi insanlar için üç aylar yeni bir başlangıç, bir dönüm noktası olur. Dini yaşamına hakim kılmak için kişi, samimi ve kesin bir niyetle yeni bir sayfa açabilir. O güne dek "bir ucundan" yaptığı ibadetlerinden dolayı Rabb’ine kesin bir tevbeyle tevbe edip, daha kararlı olmaya niyet edebilir. Allah bağışlayıcı ve merhamet sahibidir; kullarına sayısız fırsatlar tanır, imkanlar sunar.


"Bediüzzaman Hazretleri şuhur-u selase (üç aylar) girdiğinde mutlaka lâhika neşreder, talebelerinin mübarek ay ve günlerini tebrik ederdi" der Son Şahitler’den Bayram Yüksel. Ve bu mektuplardan şöyle örnek verir:


“Evvela; sizin mübarek şuhur-u selase ve içindeki kıymettar leyali-i mübarekelerinizi tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak her bir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib, Leyle-i Kadir kıymetinde size sevap versin… Hem Leyle-i Beratınızı ve gelecek Ramazanınızı ve hem gelecek Leyle-i Kadri, hakkınızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i âmalinize böyle geçmesini Cenab-ı Haktan niyaz ediyoruz.”


Mübarek ayların önemli hikmetlerinden biri nefsin eğitilmesidir. Nefis tembelliğe yönlendirir; insanın Kur’an’ı yaşama konusunda kararlı ve iradeli olmasını istemez. Kişi nefsini eğittikçe daha şefkatli ve merhametli olur. Nimetlerin değerini daha iyi anlar, şükrü artar. Zorluklara karşı daha sabırlı ve tevekküllü olur; ahlâkı güzelleşir, ruhu ve imanı derinleşir.


Bu özel terbiye insanın tüm hayatına yansır. Böylece insan, Allah’a ve nimetlerine ne denli muhtaç olduğunu, Rabb’inin sonsuz gücü karşısında ne denli acz içinde olduğunu daha iyi kavrar. İnsanın, insanî yönü daha ön plana çıkar, kişi karşılaştığı olaylara zahiri bir bakış açısıyla bakmaz, batınını görmeye çalışır


Solunan manevi hava tefekkürü artırır. Allah’ı ve dini anlatmaya, Kur’an ayetlerini hatırlatıp öğüt vermeye, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya vesile olur. Bunlar birer çağrıdır ve söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözlerdir. "Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: ’Gerçekten ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) buyurur Allah. Unutulmamalı ki, ”… Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir…” (Fatır Suresi, 10)


Sözlerin en güzelini ise Allah, Ramazan ayında indirdi. O; Kur’an, O; Allah’ın kelâmı. Rabb’lerine karşı içleri titreyerek korkanların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar-yatışır. Ramazan, kalplerin saygı ve korku ile yumuşaması zamanıdır.


Müslümanlar tesanüdü artırmalı, fikir ve görüş ayrılıklarını, kırgınlıkları bir yana bırakmalı. Tek bir beden gibi birlik olmalı. Dünyaya acı ve zulüm yaşatan küfrün karşısında bir binanın taşları gibi sağlam, yıkılmaz bir duvar oluşturmalı.


Mübarek aylar, hepimize bu yönleriyle yarar sağlasın. Kur’an ahlâkını eksiksiz yaşamaya, birlik, beraberlik ve barış içinde olmaya başlangıç fırsatı olsun.

Sevgi Allah'a Yakınlaştıkça Artar

Yaratıcısından uzak yaşayan kişiler genellikle bencil, sevgisiz, kibirlidirler ve en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia etseler de, bu sevgi anlayışının da onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani sevgilerinde Allah’ın hoşnutluğunu ve rahmetini gözetmez, dünyevi çıkarlarına göre hareket ederler.


Bütün bunlar, öncelikle kişinin kendisine zarar verir. Sürekli nefsinin isteklerini tatmine çalışan insan, hırs yaşar, sıkıntı duyar, yıpranır. Güven ve huzur yerine, her an endişe, korku ve tedirginlik içinde bir hayat sürdürür. Sahip oldukları kendi elde ettiği şeyler değil, Allah’ın lütfudur; ancak o bunun bilincinde değildir. Bu nedenle tevekkülsüzdür, her an maddi ya da manevi kayba uğramaktan duyduğu korku ruhsal dengesini alt üst eder.


Nefsinin tutkularını gözeten insanların sevgileri çok yüzeyseldir. Çünkü sevgileri bazı değerlere göre değişkenlik gösterir. Bu değerler azaldığında, örneğin beklenti ve çıkarlarına ters bir durum oluştuğunda, sevgileri de bir anda yok olabilir.


Sevgilerinde sadık değildirler; kendilerine sevgi gösterilse karşılık vermez, değerini de bilmezler. Samimi inanan insanlar gibi vefa göstermezler; doğru sözlü, dürüst, güvenilir değildirler. Sorumluluklarını yüklenmekten kaçınıken, hayatları boyunca küçük dünyevi çıkarlar ardında koşarlar.


İnsanın sevilebilmesi için karşısındaki kişinin ona güven duyması gerekir. Ancak iman etmeyen bir insan, içinde Allah aşkı ve korkusu taşımadığı için ona güven de duyulamaz. Birine güven duymak ve hep yanında olacağını ümit etmek insana heyecan verir.. Ancak bugün birçok insan bu duyguları tadamamaktadır.


Derin bir saygıyla Allah’tan korkmak insanı güzel ahlaka yönlendirir. İnsana aczini ve kulluğunu hatırlatır. İçindeki Allah korkusu, insanı, Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötü davranışlardan sakındırır. Allah aşkından ve korkusundan kaynaklanan güzel ahlakı yaşamayan kişiye sevgi beslemek için bir sebep de kalmaz.


İman sahibi olmayan kimseler ailelerinden, çocuklarından, yakınlarından ve etraflarındaki insanlardan yeterince sevgi ve ilgi görmezler. Kuşkusuz bu, yaşanabilecek en büyük manevi belalardandır. Çünkü sevgi çok güzel bir nimettir. İnsan, fıtratı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arar. Her koşulda, yaşamı boyunca güvenip sevebileceği dostları ve yakınlarının olmasını ister. Nefsinin bencil tutkularının peşinde, Kur’an ahlakından uzak yaşayan kişiler ise bu nimetten yoksundurlar. Yaşadıkları, dünyevi çıkar kaygısıyla bozulmuş, geçici, sonlu ve sahte sevgilerdir.

Sonuç olarak gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir; iman ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İnsanın yaşaması gereken, Kur’an’ın tarif edip tanıttığı samimi Allah sevgisidir. Allah göğüs boşluğumuzda iki kalp kılmadığını haber verir. Kalbimiz bir tanedir ve Allah sevgisiyle dolu olduğunda, ancak O’nu andığında tatmin bulur, huzura kavuşur.

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Toplumun Gençlere Telkinleri

28 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk, Toplum, Yaşam

Toplumun Gençlere Telkinleri

İnsanlara çocukluklarından başlayarak yapılan yüzlerce telkin var. Çoğu din dışı olan bu telkinler, ailede başlayıp yaşam boyu devam eder. Ancak din ahlakını yaşayan anne babalar, dinin özünün güzel ahlak olduğunun bilincindedirler ve çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcarlar.

Allah katında beğenilen üstün ahlak özellikleri, çocukluk döneminde şekillenmeye başlar. Allah sevgisini bilmeyen, o sevgiyle büyümeyen çocuklar huzursuz, mutsuz, kırıcı ve saldırgan olurlar. Çocuklar henüz 4-5 yaşlarında iken onlara Allah ve Allah sevgisi anlatılmalıdır. Böyle yetiştirilen çocuk akıllı olur; mutlu ve huzurlu olur. Allah sevgisini taşıyan, huzurlu ve akıllı olan çocuğun yüzüne güzellik gelir, kalbi ferahlar, üzerine bir nur ve rahmaniyet iner. Hem ruhsal olarak olgun, hem bedensel açıdan sağlıklı hem de üslubu güzel olur.

Genç Kızlara Telkinler

Aldıkları telkinler nedeniyle genç kızlar, yaşamın tek amacının evlenip yuva kurmak ve çocuk yetiştirmek olduğunu zannederler. En önemli yanılgıları evlilik konusundadır. Parası olan, eli ayağı düzgün bir erkeğin karşısında birçok genç kız, adeta hipnotize olup evlilik hayalleri kurar. Kişinin ne karakteri ne dini, ne imanı, ne ahlak özellikleri, hiçbiri önemsenmez.

Evlendikten sonra çirkin davranışlarına tanık olduğunda, örneğin hakaret ettiğinde ya da şiddet kullandığında ise mazeret hazırdır: Dünya böyledir ve herkes aynı şeyleri yapmaktadır. Çoğunluk böyle yapıyor olabilir ama neden insan böyle yaşamak zorunda olsun? İnsan yalnız başına da yaşayabilir; evlenmiş olmak için evlenmeye mecbur mudur? Karşısına gerçekten sevmeyi bilen, Allah’a gönülden bağlı, Allah’tan korkan, doğru sözlü, güvenilir biri çıkmadığı takdirde insan gerekirse ömür boyu evlenmez.

İnsan, derin akla ve derin imana derin bir tutkuyla bağlanır. Bunlar olmadığında eşlerin birbirlerine sevgileri kısa sürede biter. Genç kız evliliğe, toplumdaki "mantık evliliği" kıstasıyla değil akılcı yaklaşmalıdır.

Genç kızın aradığını iyi bilmesi gereklidir. Aradığı şey Allah aşkı olmalıdır. Yanlış arayışlara girip, yanlış evlilik yaptığında ise insanlardan çekinerek, sevgiden ümidini keserek, karanlık bir dünyada adeta ölü gibi yaşar ve o karanlık dünyada yaşamını tüketir. Yaşamı kabusa döner. Allah aşkını yaşayan insan ise herşeye o aşkla baktığı için dünyası da ahireti de Allah’ın dilemesiyle cennet olur.

Genç Erkeklere Telkinler

Günümüzde gençler garip bir özenti içerisindedirler. İlginçtir birçoğu inancını saklamak için yapmacık davranır. Oysa inanmak onur vesilesidir, güzelliktir. İnancını yaşayan insan komplekslere kapılmaz. Ağırbaşlı, mazlum, terbiyeli ve saygılı olmaktan çekinmek Kur’an ahlakına uygun değildir.

Bu, bir anlamda kişinin inancında samimi olmadığını da gösterir. Bugün birçok genç, yaşanan sistemin etkisiyle hürmet ve merhamet duygularını yitirmiş durumdadır. Giyimiyle aşırı bir görüntü, düşünce ve sözleriyle yapmacık ve küstah davranışlar sergiler. Hürmet ve merhametten uzak, saygısız bir üslup adeta moda haline gelmiştir.

Bu çirkin davranışları sergilemek ,söz ettiğim modayı takip edenlerin aksine, inanan gençlerin asla içinden gelmez. Onlar güzel bir üslup kullanır, güzel söz söyler, insanları onore eder, gönül alırlar. Kur’an’a uygun olan saygılı, şefkatli, merhametli ve dürüst olmaktır. Genç erkekler derin düşünmeli, insanları rencide etmekten kaçınmalı, büyüklerini, çocuk ve kadınları kollamalıdırlar.

Gençliğin Değerini Bilmek

"Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslamiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. " der İmam Rabbani. Gençlik, erkek ya da kadın inanan insan için en değerli zaman dilimidir. Kur’an ahlakının doruğunda yaşanacağı ve diğer insanların da yaşaması için çaba gösterilebileceği en güzel çağlardır. Hayatı, "oyun ve oyalanma" ile geçirmek insana en büyük zararı verecek, sonsuz yaşamı tehlikeye atacaktır.

"... kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara Suresi, 195)


Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors