Kıyamda Hicreti, Secdede Miracı Yaşamak

Allah ile kulu arasındaki en sarsılmaz bağ ibadet bağı. Ve namaz, bütün ibadetlerin özü. Namazla insan, Allah’ın huzurunda bulunmanın lezzetine varır.


Namaz müminin, Rabb’i ile randevusu. Mümin her randevuya içinde aşkla, buluşma heyecanıyla gider. Namazla, en içten şekilde Allah’a yönelir, O’nu zikreder, aczinin bilincinde rahmetine sığınır.


Allah’a olan yakınlığımızın ve teslimiyetimizin kanıtıdır namaz ve Rabb’imize yakınlaşmamız için önemli bir yoldur. Namaz yalnızca fiili olarak yapılan bir ibadet değildir; amaç Allah’ın sonsuz gücü karşısında acizliğini kabullenmek ve O’nu yüceltmektir.


Namaz, Allah’a yönelmek ve O’na bağlanmaktır. Dünyevi her şeyden kalben, ruhen ayrılmak, zincirleri kaldırmak, yola çıkmaktır namaz. Amaç; sonlu olan her şeyi terk ederek, sonsuz olana yönelmektir.


Bediüzzaman namazın, mü’minin miracı gibi olduğunu şöyle ifade eder: "Her mü’minin namazı, onun bir nevi miracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsî sohbet tahattur edilir."


Kalben hicrettir namaz. Rabb’ini tanıyan insan yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, dünyaya dair her şeyini bırakarak yalnız O’na yönelir, kıyam eder, namazla Rabb’ine hicret eder. İnanan insan Allah’ın doğru yolunda hicret ederek O’na boyun eğer, gönülden teslim olur, yardım diler,


Allah ile güçlü bir manevi bağ kurulan namazda, giderek artan bir saygı ve korku vardır. Kıyam, Allah’a karşı aczimizi hissettiğimiz ve huzuruna çıktığımız an. Rükûda Allah’ın huzurunda boyun eğeriz. Secde, korkumuzu en fazla hissedeceğimiz andır. Aczimizin bilincinde Allah’ı övdüğümüz secde anı, manevi anlamda en üst aşamadır. İşte insan huşû ile secdeye indiğinde bir nevi miraca yükselir.


Bizler “İbrahim’in makamı”nı namaz yeri edinelim. Namazın Allah’ın huzuruna çıktığımız an olduğunu her kıyamda hatırlayalım… Şeytanın yapabileceklerini düşünüp, imanımızın artması için ülfetleri kaldırmak çok önemli. Hayatımızdaki, kulluk ve ibadetlerimizdeki, namazımızdaki aklı örten tüm perdeleri –Allah’ın dilemesiyle- kaldıralım.…


Çünkü ‘o gün’, dünyada iken Rabb’inin buyruklarını yerine getirmemiş ve O’na secde etmekten kaçınmış olanların, isteseler de secdeye kapanmaya güçleri yetmeyecektir:


Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri ’korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem Suresi, 42-43)


Allah o günün geri dönüşü olmayan pişmanlığından ve acıklı azabından esirgesin. Kur’an’ın, “…Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir…” (Fetih Suresi, 29) ayetinde söz edildiği üzere, alnında secde izi taşıyan kullarından kılsın.


Allah her namazda, dünyevi tüm bağlarımızdan koparak hicret yoluna düşmek için huzurunda kıyamı ve secde ile miracı yaşamanın hazzını nasip etsin.

Peygamberler ve Namaz Emri

30 Eyl 2012 In: Peygamberler

Peygamberler ve Namaz Emri

Bütün inananlara farz kılınan namaz ibadeti, titizlikle korunması ve samimiyetle yerine getirilmesi gereken bir ibadet. Kuran’ın pek çok ayetinde namazın faziletleri bildirilir, katıksız olarak yalnızca Allah’ın hoşnutluğu istenerek, huşu içinde O’na yönelerek kılınan namazın değeri hatırlatılır.

Allah’ın hoşnutluğunu, sevgisini ve yakınlığını kazanabilmek, gerçek ve sonsuz hayatta O’nun rahmetine layık olabilmek için tüm kulluk görevlerini samimiyetle yerine getirmeli. Namaz da, hayat boyunca sürdürülmesi buyrulan, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir. İnsan gaflete kapılmaya ve unutmaya yatkın bir varlıktır. Kendisini günlük olayların akışına kaptırdığında asıl dikkatini vermesi gereken konuları hatırlayamayabilir. Allah’ın her an kendisini gördüğünü, her sözünü duyduğunu, içinden geçirdiklerini bildiğini, ölüme herkesle aynı yakınlıkta olduğunu, o gün tüm yapıp ettiklerinden sorgulanacağını ve Yüce Allah’ın sonsuz güç sahibi olduğunu unutabilir…

İşte namaz, şeytanın insana telkin ettiği bu gaflet halini engeller. Namaz insanın Yaratıcısıyla olan randevusudur. Samimi mümin her randevusuna içinde hissettiği bu aşkla, Rabb’iyle buluşacak olmanın verdiği heyecanla gider. Namazla, en içten şekilde Allah’a yönelir, vicdanını en fazlasıyla kullanır ve Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamakta süreklilik gösterir. Günün belirli vakitlerinde Allah’a yönelen, üstün sıfatlarını zikreden, rahmetine sığınan ve aczinin bilincinde O’ndan yardım dileyen bir mümin -Allah’ın dilemesiyle- iman derinliğine sahip olabilecektir.

Tüm peygamberler Allah’ın farz kıldığı namazı toplumlarına tebliğ etmişler, yaşamları boyunca bu ibadeti en güzel şekilde uygulayarak insanlara örnek olmuşlardır. Kur’an’da bu konu birçok ayetle haber verilir:

Hz. İbrahim’e:
Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)

Hz. İsmail’e:
Kitap’ta İsmail’i de zikret. Çünkü o, va’dinde doğruydu ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54-55)

Hz. Musa’ya:
Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)

Hz. İsa’ya:
(İsa) Dedi ki: Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30-31)

Kur’an’da ayrıca tüm mümin kadınlara örnek gösterilen Hz. Meryem’e de namaz kılması “Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et.” (Al-i İmran Suresi, 43) ayetiyle emredilir.

Namazımızı Gözden Geçirelim

Her gün düzenli olarak yapılması gereken ibadetleri sürekli olarak yerine getiriyor olmak, alışkanlıkla yapılan uygulamalara dönüşmemeli. Çünkü bu ibadet Allah’ı zikretmek, O’nu övgüyle yüceltmek için yerine getirilir ve samimi insanın içini her defasında yeni bir heyecan ve yeni bir şevkle doldurur. “Müminler gerçekten felah bulmuştur. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.” (Müminun Suresi, 1-2)

Peygamberimiz(sav), her konuda olduğu gibi, namazıyla da bizlere en güzel örnektir. O, Cündüb İbni Süfyân(ra)’dan rivayetle şöyle buyurur: "Sabah namazını kılan kimse Allah’ın himayesindedir. Dikkat et, ey Ademoğlu! Allah, bizzat himayesinde olan bir konuda seni sorguya çekmesin." (Müslim, Mesâcid 261-262)

Namazımızı yeniden gözden geçirelim; ne için yaptığımızı düşünerek… Kıyama durduğumuz anın, Allah’ın huzuruna çıkacağımız an olduğunu şeytanın unutturmasına fırsat tanımadan…

Allah Güzeldir, Güzel Olanı Sever, Ya Siz?

İnsan ruhu her şeyin güzel olanından zevk alacak şekilde ve güzelliğe düşkün duyarlılıkta yaratılmış. Güzel olana bu denli yoğun istek ve ilgi duymamızın nedeni, ruhumuzdaki güzelliğe ulaşma arzusuna yanıt verebilmek. Beyaz bir gül, kırmızı bir lale, ışıl ışıl bir mücevher, güzel bir çocuk, bahçeli bir ev, yeni bir araba ya da sevimli bir kedi… İnsan tüm bunları gördüğünde, içinde bu güzelliklere sahip olmak arzusu oluşur.

‘Yarattığı herşeyi en güzel yapan’ Allah, hissedip zevk alabilmemiz için yarattığı tüm güzellikleri evrenin her santimetrekaresine yerleştirmiştir. Baktığımız her yerde O’nun Cemil (güzel), Musavvir (tasvir eden, şekil ve suret veren), Sani (Sanatçı) ve Bedi (örneksiz yaratan) isimlerinin tecellilerini görebiliriz. Güneş doğar ve batarken gökyüzünde oluşan görsel şölende, Allah’ın Sani isminin tecellisini izleriz. Bir kelebeğin kanadındaki kusursuz simetriyi ve yanardöner renkleri fark ettiğimizde Allah’ın Musavvir isminin tecellisini görürüz.

‘Ol!’ buyruğuyla yaratılan atomlardan, moleküllerden, hücrelerden, canlılardan, gezegenlerden, yıldız ve galaksilerden oluşan, insanın kavrayış gücünün dışındaki sonsuz âlemin muhteşem güzelliklerini düşündüğümüzde sonsuz ilim ve güç sahibi olan Allah’ın Bedî ismini hatırlar, tecellisine hayranlık duyarız.

Çok güzel bir çocuk gördüğümüzde; duru teni, ışıl ışıl gözleri, yüzündeki mükemmel simetri Allah’ın Cemil isminin bir tecellisi ve Allah aşkıyla bakan onu görür.

Güzelliği arayan insan, gerçekte Allah’ın benzersiz sanatından, üstün ilminden, eşsiz güzelliğinden ruhuna zevk verecek olanı arar. Güzellikten alınan zevk de Rabb’imizin bu özelliğinin kulu üzerindeki tecellisidir. “Allah güzeli sever” buyurur Peygamberimiz (sav). Allah’ın ruhundan taşıyan kulları da güzeli severler.

Ancak tüm güzellikler, dünya koşullarında bozulur, eskir, yıpranır ve sonunda da yok olur. Çok güzel bir insan zamanla yaşlanır, yıpranır, muhteşem güzellikteki bir çiçek birkaç gün içinde solar, kurur ve güzelliğini yitirir. Çok gösterişli bir ev ya da araba bile zamanla yıpranır.

Görüldüğü gibi dünya üzerindeki tüm güzellikler zamanın yıpratıcı özelliği ile bir gün yok olur. Allah dileseydi sonsuz gücüyle sonsuza dek sürecek güzelliklerle dünyanın her yanını kuşatırdı. Ancak, imtihan gereği, kullarının Kendisi’ni tanımaları, gücünü anlamaları ve cennet özlemi duymaları için eksiklik ve acizlikleri de yaratmış. Gerçekte insanın güzelliği arzu etmesi bir ‘kusursuzluk’ arayışı.

İnsan, içindeki kusursuz güzellik isteğine gerçek anlamda yalnızca cennette kavuşabilir. O halde çabamızın, bizi gerçek mutluluğa ulaştıracak olan gerçek güzellikleri elde etmek için olması daha akıllıca olmalı değil mi?..

İman

30 Eyl 2012 In: İmani Konular

İman

Allah’ın bir insana iman nasip etmesi, Rabbimizin verdiği en büyük nimetlerden biri. Ancak bu nimete sahip olmayan insanlar şeytanın ve dünya hayatının boş aldatmalarına kanarak, Allah’ın rızasını kazanma amacından tamamen uzak bir hayat yaşarlar.

Bakıldığında bütün insanların günlük yaşamı ve yaptıkları işler birbirinin aynı gibi görünür. Ancak aralarında oldukça büyük bir fark vardır. Bu, insan hayatına dair çok önemli bir gerçektir ve iman etmeyen insanlar bu gerçeği kavrayamazlar. Söz ettiğim gerçek, Allah’a iman etmenin inananlar üzerinde oluşturduğu güzelliklerdir.

Gerçek mutluluğu elde edebilmenin ve kalbin tatmin olmasının tek yolu, Allah’a iman etmek ve O’nu anmaktır. Bu sırrı Allah, Kuran’da tüm insanlara haber verir;

"... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur." ( Rad Suresi, 28)

Yaşanan mutsuzluklardan ve stresten, ancak Allah’ın rahmeti ve kulları üzerindeki lütfu iyice kavrandığı ve iman ahlakı yaşandığında kurtulunabilir. Dünya hayatından ancak bu şekilde gerçek anlamda zevk alınabilir ve güzelliklerin değeri tam olarak anlaşılabilir.

Örneğin; çimlenen bir tohumda filizlerin yerçekimine ters yönde hareket ederek güneş ışığına doğru büyümesi, köklerin ise yerçekimine uygun hareket ederek toprağın içlerine doğru ilerlemesi, yani bir bitkinin iki ayrı organının birbirine tamamen zıt yönlere doğru büyümeleri oldukça düşündürücü bir olaydır. Nasıl olup da hem kökler hem de filiz hangi yöne gideceklerini bilmektedir? Bu arada dallarının kalınlaşıp, su ve mineralleri yerçekimine rağmen yukarı taşıyacak bir sisteme sahip olması, hayranlık verici bir olaydır.

Bitkinin kuru dallarından taze yeşil yapraklar çıkmasında, yaprakların arasından muhteşem renklerde ve eşsiz kokularda çiçeklerin oluşmasında ve sonrasında insan için özel yaratılmış meyvelerin büyümesinde heyecan verici bir olağanüstülük vardır. Allah, eşsiz yaratma sanatıyla, bütün bu mucizeler için ise, tahta parçası görünümündeki küçücük bir tohumu sebep kılmıştır. Yaratılmış bu eşsiz güzelliklerin farkına varabilmek için, bunları takdir edebilecek bir anlayışa sahip olmak gerekir. Bunu gerçek manasıyla anlayabilecek olan insanlar da sadece iman edenlerdir. Çünkü iman edenler, gördükleri her detayın Allah’ın eşsiz ve benzersiz yaratma sanatı olduğunun bilincindedirler.

İman eden bir insanın gün içindeki yaşantısının, görünüşte diğer insanlardan çok farklı olmadığından söz etmiştim. Ancak inanan insanın yaşamını farklı kılan, tüm işlerini Allah’tan korkarak ve vicdanını kullanarak yapmasıdır. O, her an Allah ile birlikte olduğunu ve gerçekte hoşnut edilmesi gereken tek varlığın Allah olduğunu bilir. Tüm davranışlarını, yaşam tarzını Allah’ın rızasını kazanmak amacı ile planlar ve kesin bir bilgiyle ahirete iman eder. Dünya hayatının yaşanılacak asıl yer olmadığının, sonsuz ahiret hayatı ile kıyaslandığında çok kısa ve geçici bir süreç olduğunun bilincindedir.


İman edenler, yaşadıkları imtihan ortamında zorluk gibi görünen olayların, sadece dünya hayatının bir parçası olduğunu ve Allah tarafından kendileri için bir hikmetle yaratıldığını bilirler. Eğer dünya hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşarlarsa, sonsuz ahiret hayatında Rabbimizin hoşnutluğunu kazanmış olarak cennette olmayı umarlar. Bu da sonsuz zamanlar boyunca güzellikler, nimetler ve hepsinin üstünde Allah’ın rızasını kazanmış olarak yaşamak demektir.

Birbirinden Saklanan İnsanlar

30 Eyl 2012 In: Tefekkür, Toplum, Yaşam

Birbirinden Saklanan İnsanlar

Sevgisizliğin günümüzde tüm dünyayı sardığı, insanların birbirlerine daha yabancılaştığı çok açık gerçek. Küçük yerlerde, kasabalarda, köylerde daha dostane, daha sıcak ortamlar hâlâ var. Ancak büyük kentlerin cadde ve sokaklarında insanlar göz göze gelmiyor hatta birbirlerinin yüzüne bakmıyor.

İnsanlar arasında sevgi ve muhabbet yok. Derin ve samimi sevgi insanların ellerinden alınmış durumda ki bu, insanın ruhunun alınmış olması gibi bir şey. Çünkü kişi sevgiyi yitirdiğinde geriye kalan nedir?… Bu, insanın içinin boşaldığı, manevi anlamda tükendiği anlamına geliyor. Oysa her yerde, her ortamda sevgi, hoşgörü, şefkat ve merhametin esas olması gerekiyor.

Şehirlerin sokakları birbirini tanımayan, tanımaya da çalışmayan insanlarla dolu. Birbirleriyle selamlaşmayan, selamlamak da istemeyen; birbirlerini sevmeyen, sevmeye de çalışmayan insanlar. Birbirleriyle göz göze gelmeyen, birbirlerinin yüzüne bakmayan, bakmayı da aklına bile getirmeyen insanlarla dolu. Ancak birbirine bu kadar uzak yaşayan insanlar, her nedense birbirine bu denli yakın evler yapıyorlar. Birbirine güven duymayan, birbirine dayanmayan, ortak noktaları olmayan şehir insanlarının genellikle evlerinin birer duvarı ortak; birbirine dayanıyor, destek oluyor.

Artık komşu komşunun külüne bile muhtaç değil mi ne?.. Yan komşunuzun evinde ölüm sessizliği varken bir diğerinde kutlama yapılıyor, eğleniliyor. Birbirinden haberi olmama durumunun yanı sıra duyarsızlığı yaşam felsefesi haline getirmiş, kendi küçük dünyasında yaşayan birçok insan var ayrıca. Hiçbir şeyi düşünmeme ve yalnızca bulundukları anı yaşama felsefesi üzerine kurdukları bu yaşam şeklini asla değiştirmek istemiyorlar. Çünkü düşünmek onlara gerçeklerin kapısını açacak ve sorumluluklarını hatırlatacaktır.

Bu yabancılaşma yüzünden insanlar birbirlerinin gerçek yüzlerini bilemiyorlar. Zaten insanlar yüzlerinde birer maske ile ve son zamanlarda da koyu renkli güneş gözlükleriyle dolaşıyor, kimliklerini, gözlerini, bakışlarını birbirlerinden saklıyorlar.

İnsanın kalbinde Allah aşkı olmayınca, çevresine de o aşkıyla bakamıyor. Allah aşkıyla bakamamak içindeki tutkuyu ve sevgiyi; o muhteşem gücü kaybetmesine sebep oluyor. Sevgi ve aşkı kaybettiğinde, insanın içinde korkunç bir boşluk meydana geliyor ve artık yitirilenlerin yerini sıkıntı, azap, korku, gerginlik, kuşku ve panik alıyor.

Kalbinde Allah aşkını yoğun yaşayan insan ise gördüğü her güzelliğin farkında ve tümü için şükrederek, lezzetli bir hayat yaşar. Kaldırdığı her alışkanlık perdesi, yaşamına güzellik katar. Asıl çabası ise önünde açılacak o son perdenin arkasının, tükenmesi olmayan güzelliklerle dolu olması içindir.

Müminlerin Mutluluğunun Sırrı Nedir?

Allah’tan uzak yaşayan her insan sahte bir mutluluk portresi çizer. Çok mutlu olduğunu söylediği anda bile kalbi tatmin değildir. Yaşaadığı mutluluğun geçici ve sonlu olduğunun bilincindedir.

İnkar edenlerin yaşadıkları mutsuzluk, ne yaparlarsa yapsınlar peşlerini bırakmaz. Yüce Allah´a karşı acizliklerini düşünmeyip nankörlük etmeleri, Allah´ın zikrinden yüz çevirmeleri ve Kur’an ahlakından uzak yaşamları, onları ahirette daha da büyük bir mutsuzluğa sürükleyecektir.

Müminler ise, her durum ve şartta her zaman Rabbimiz’e güvenen, hep O´na itaat eden ve O’nunla kesintisiz bir bağlantı içinde olan insanlardır ve bu bağlantı nedeniyledir ki, Allah´ın dostluğunu, yardımını ve sevgisini sürekli hissederler. Rabbimiz Kendi yolunda samimi çaba içinde olan, malını ve canını Kendisine satmış olan bu takva sahibi kullarını, sonsuz barınma yurdu olan nimetlerle dolu cennetle müjdeler:

Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah´ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ´kurtuluş ve mutluluk´ budur. (Yunus Suresi, 64)

Müminlerin mutluluğu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, yalnızca cennette olmayacaktır; bu samimi kullar dünya hayatında da ´...Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır... (Nahl Suresi, 30) ayeti ile güzel bir yaşamla müjdelenirler.

Kur’an ahlakından uzak yaşayan kimselerin dünya hayatına duydukları hırs onların mutsuz bir yaşam sürmelerine neden olur. Rabbimiz, zikrinden yüz çevirmiş olan bu kişilerin, dünya hayatında sıkıntı içinde ve mutsuz yaşayacaklarını, “Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. (Taha Suresi, 124) ayetiyle haber verir.

Yanlarında Allah´ı anmak, sorumluluklarını ve yapayalnız hesap vereceklerini hatırlatmak, bu kişilere büyük bir rahatsızlık verir, hatta öfkelendirir. Bu kişiler, “Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O´ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)

Müminlerin, kendilerini bir hiçken var eden, herşeyin asıl sahibi olan ve tüm olayları kontrolü altında tutan Allah´a olan bağlılıkları, tevekkülleri ve sevgileri çok güçlüdür. Yaşamları boyunca yalnızca O´na kulluk ve ibadet eder, yalnızca O´ndan yardım diler, O´ndan başka hiç kimseden korkmazlar. Bu güçlü sevgi ve bağlılık onların tüm ibadetlerinde kararlı olmalarını sağlar. Müminlerin yaşamları, “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.” (Tevbe Suresi, 109) ayetiyle bildirildiği gibi Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurulmuştur.

Dinden uzak yaşayan kişilerin yaşamları ise, dünyevi çıkarlar ve maddi beklentiler üzerine kuruludur. Müminler tüm bunlardan Rabbimiz’in hoşnutluğuna ve sonsuz kurtuluşa kavuşmak için vazgeçmişlerdir. Onlar ´Allah´ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla nefislerini satın alan´ (Bakara Suresi, 207) insanlardır ve bundan dolayı da en mutlu insanlardır.

Müminler, yaşamlarında Allah´ın özel olarak yarattığı birçok olayla imtihan olurlar, ancak bu nedenle zor ve mutsuz bir hayat yaşamazlar. Dünya hayatı zaten imtihan amacıyla hazırlanmış bir mekandır. Bu gerçeği bilen müminler, başlarına gelen her olayın, her musibetin Allah’tan olduğunu bilir, sabırı ve tevekkül gösterirler. Allah, “Mü´minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, ´güven duygusu ve huzur´ indiren O´dur…” (Fetih Suresi, 4) ayetiyle bildirildiği üzere müminlerin kalplerine huzuru yerleştirmiştir. İşte bu hiçbir insanın hiçbir şekilde kendi gayretiyle elde edemeyeceği en büyük nimettir. Ve Rabbimiz ‘güven ve huzuru’ yalnızca müminlere bir lütuf olarak vermektedir.

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü´min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

İslam İle Şereflenen Bir Hicret Ehli'nin Öyküsü-II

16 yaşına kadar Hristiyan olarak yaşadıktan sonra İslam ile şereflenen Gülay Hanım’ın ilginç hikayesine devam ediyorum…

Avrupa’lının Aradığı Ama Bulamadığı Haklar İslam’da…

İslam dininde kadının ezildiği, baskı gördüğü, kadına hayat hakkı tanınmadığı zannediliyor. Oysa Allah kadın ve erkeği eşit yaratmış. Fiziksel yönden daha güçlü olması sebebiyle ağır sorumlulukları erkeğe yüklemiş. Bir zamanlar İslam’a kılıç kaldıran Hz. Ömer’i cennetle müjdelenen Ömer yapmış. İslam öyle bir din ki cahiliye devrini Asr-ı Saadet’e dönüştürmüş.

“Kalbimi İslam’a ısındıran güzelliklerden biri de Allah ile kul arasında kimsenin olmaması” diyor Gülay Hanım. Hristiyan iken Allah’a kolay ulaşamadığını arada Hz. İsa(as), kutsal ruh ve hatta kilise papazlarının bulunduğunu, dahası kendisi gibi günahkâr ve imtihana tabi olan bir papazın, günahlarını bağışlayabileceği inancının kendisine mantık dışı geldiğini ifade ediyor.

Kur’an’da vurgu yapılan kardeşlik duygusu ve ayetlerin bütün Müslümanları kardeş ilan etmesi öyle mükemmeldir ki, bütün olumsuzlukları ortadan kaldırıyor. Müslümanların birbiriyle üzüntüsünü, açlığını, susuzluğunu paylaşması, “Müslüman kardeşin açken sen tok yatamazsın.!” düsturu, onun gibi başka bir dinden gelen bir insan için olağanüstü bir şeydir. Anlamıştır; muhteşem bir dinle karşı karşıyadır. Ve Kur’an öyle mükemmeldir ki okudukça okuyacağı gelir.


“Öptüğünüz Kitabın İçinde Ne Yazdığını Biliyor musunuz?”

Bakıyor Gülay Hanım; yıllardır “biz Müslümanız “diyen insanlar Kur’an’ı tanımıyor, onun emirlerini bilmiyor. Kur’an’ı alıp, öpüp saygıyla başına koyan insana, “öptüğün kitabın içinde ne yazıyor, haberin varmı..?” diye soruyor, şaşkınlık içinde bakarak “hayır” diyen Müslümanlarla karşılaşıyor. “Kur’an’a saygılarını göstermek için onu defalarca öpüp başına koyan bu insanlar, nasıl oluyor da yine Kur’an da emredilen namazı boş verip başlarını Allah için secdeye koymuyorlar? Kur’an’ın kabına gösterdiğimiz saygıyı, içindeki hakikatlere gösterebilsek ne kadar huzurlu ve mutlu bir toplum olurduk” diyor.

Kimi Müslümanların böylesi bir hayat kitabını ölülere okunacak bir kitap sanmaları, bir kısmının ise sadece Ramazan ayında kabından çıkartarak okuyup, sonra kabına koyup duvara asmaları onu hayrete düşürüyor. Birçok Müslümanın namaz kılmaması, namazdaki o tadı, o huzuru, o alnı secdeye koymanın hazzını, Allah ile sohbeti kaçırması onu üzüyor.
Sonsuz özgürlüklerin olduğu, yasakların bulunmadığı, ayıpların ve günahların önemsemediği bir toplumdan gelen biri olarak, İslam’da bulduğu huzur ve mutluluğu hiç bir yerde bulamadığını söylüyor Gülay Hanım. “İslam’ın her kaidesine, her esasına hayran olmuştum. Onun tek parçasını bile ondan ayırmak mümkün değil, bütün parçaları birbiri ile bir nizam içinde kenetlenmişti ve parçaların arasında muazzam bir âhenk vardı. Hiç bir şey eksik değil, her şey yerli yerindeydi. Kısaca ben İslam dinine ve onun temsilcisine resmen aşık olmuştum. Bu aşkın sonunda da her şeyimle onu yaşamaya çalışıyordum. Bu aşk için Ferhat olup dağlar delmeye, Mecnun olup çöllere düşmeye, Aslı olup yanarak kül olmaya varım…”

Senelerce gaflet içinde yaşamış eski bir Hristiyan olarak, çevresindeki Müslümanların dinlerinden ve dini güzelliklerinden gaflette yaşayışlarını onu çok üzüyor. Hatta kimilerinin dinlerini beğenmeme gafletine bile girdiklerini görüyor.

Üzüntüsünü şöyle dile getiriyor: “Ben İslamiyet’in dışındaki dünyayı çok iyi biliyorum. Oradaki mutsuz hayatları, ağlayan insanları, acı çeken, bunalıma giren çocukları, sevgi ve saygı nedir bilmeyen gençleri çok yakından gördüm. Şimdi televizyonlarda dizilerde izlerken gıpta ile baktığımız, özendiğimiz o hayatı ben zaten yaşıyordum. Oysa Allah’ı sevdiğini, O’nun da seni sevdiğini hissetmekten daha değerli, daha güzel bir şey olabilir mi?”

“Allah’a ve peygamberine hiç şüphe etmeden inanmak, kulluğun özü olan duayı dilden düşürmemek, verilen nimetlere devamlı şükretmek, kararmış kalbleri istiğfar ile yıkamak…. Bunlardan güzel huzur ve mutluluk kaynağı bulunabilir mi?..”

Gülay Hanım ayrıca, “Allah’ın rızasını kazanmak için bir çok sıkıntılara katlandım. Ama maddi imkanları yerinde olan çok Müslüman hanım tanımaktayım ki, evliliklerinde ve hayatlarında tüm konfor mevcuttur. Evlerinde eksik olan bir şey yoktur… Ne var ki bu kadınlar yine doyumsuz, yine tatminsiz, yine şükürsüzdürler ve hallerinden şikayet ederler. Bütün çaba ve emekleri daha rahat yaşamak, daha iyi giyinmek, daha iyi yemek. Nefislerine yenilip, o noktada mağlup oluyorlar” diyerek günümüz Müslüman kadınlarının birçoğunu oldukça yerinde tasvir ediyor.

Mümin kadının hayatındaki öncelikli hedefi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olmalı. ‘Boş’ işlerle zamanını geçirmemeli, salih amellerde bulunmalı ve rahmani bir yarış olan hayırda yarışmalı.

Yaşadığımız dönem, yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kadını/kızı olma zamanı değil. Kadınlar için örnek olan sahabi hanımlar dini yaymak için tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Sorumluluklarını yalnızca eş ve annelikle sınırlayan, dini anlatmada pasif durumda kalan Müslüman kadınlar için Gülay Hanım ve onun gibi İslam ile şereflenen diğer hanımların, birer cesur “davetçi” kimliğine bürünmeleri ibret olmalıdır.

Gülay Hanım Batılı kadınları ise şöyle tarif ediyor: “birçok kadın televizyon dizilerindeki batılı kadın tiplerini görüp, onlara benzemeye çalışıyor; onlarınki gibi bir hayatın özlemi içine giriyor. Oysa o kadınların hayatları aldatma, gösteriş ve ihanetle dolu. Yürekleri parça parça, gözlerinden yaş yerine kan akıtıyorlar.

“Rabb’imin kelâmı Kur’an’da bahsettiği Müslüman vasıflarından çok uzağız” diyerek yine gözlemlediği bir gerçeği dile getiriyor Gülay Hanım. “Her gün birinin öldüğünü duyuyoruz, birçoğumuz kendi ellerimizle yakınlarımızı mezara koyuyoruz. Ama ibret almadan yine aynı gaflette hayatımıza devam ediyoruz” derken de bir başka gerçeği…

“Haykırmak İstiyorum”

Bütün kalbimle dünyaya haykırmak istiyorum:

“Ey Alem-i İslam! Uyan, Kur’an’ı sarıl, İslamiyete maddi ve manevi bütün kuvvetinle yönel!”

“Allah’ım, Sen ne kadar büyüksün. Sana yarattığın varlıklar adedince, vücudumdaki zerreler adedince şükrediyorum…. Beni önce çamurdan çıkardın, sonra günahlardan kurtardın, bana değer verdin… O kadar değer verdin ki, beni İslam’la şereflendirdin, ilmin kapılarını açtın, bana doğru yolu gösterdin, Habibine ümmet ettin…”

“Yardım et bizlere Rabb’im..! Bizleri bir şekilde uyandır, bırakma ellerimizi. Perişan olmamıza izin verme şu fani dünyada..! Tut ellerimizden, yollarımıza nur dök Rabb’im…”

İslam İle Şereflenen Bir “Hicret Ehli”nin Hikayesi-I

Bu yazımda, 16 yaşına kadar Hristiyan olarak yaşadıktan sonra İslam ile şereflenen Alman asıllı Gülay Hanım’ın ilginç hikayesini bulacaksınız. Hikayesi, Allah yolundaki çabası, şevki ve azmi, hayatındaki önceliklerini ailesi, eşi, çocuğu ve evi olarak belirlemiş olan büyük bir kesim Müslüman kadın için önemli bir örnek olacak.

Gülay Hanım bana yolladığı e-mailinde kendisini tanıtıyor, tebliğ amacıyla açtığı web sitelerinden, Facebook sayfalarından ve ayrıca kendi imkanlarıyla her gün radyoda canlı yayın yaptığından söz ediyordu. Beğendiği ve anlaşılır bulduğu için yazılarımı sitelerinde paylaştığını, radyoda seslendirdiğini iletiyordu. İslam öncesi ve sonrası hayatından kesitler içeren ve düşüncelerini anlattığı yazısından alıntılar yaparak bu ilginç ihtida öyküsünü paylaşmak istiyorum.

Allah’ı her zaman çok sevdiğini, Hz. İsa(as)’a inandığını ama hiç bir zaman iyi bir Hristiyan olamadığını söylüyor Gülay Hanım. Kilisede günah çıkarmanın, Meryem Ana heykelinden yardım umut etmenin, Hz. İsa’nın –haşa-Allah’ın oğlu olduğu inancının, çıkmazlar içinde bocalamasına sebep olduğunu ekliyor. Huzursuz ve hep dua ediyor; “bana yardım et Allah’ım, bana doğruyu göster”.

16 yaşında arkadaşları ile birlikte bir sebeple Türkiye’ye geliyor ve ezanlardan etkilenerek İslam’ı öğrenmeye karar veriyor. Aldığı kitapları okudukça aradığı merhametin, güzel ahlâkın, Allah sevgisinin İslam’da olduğunu görüyor. Okudukça Rabb’ine daha yakınlaştığını hissediyor. Gönül penceresinin açıldığını hissediyor, nereye baksa O’nu görüyor, sevgisiyle dolup taşıyor.

Kelime-i şehadet getirip Müslüman oluyor. Diyor ki; “Dünyanın bütün lezzetlerini, nimetlerini toplasanız, Allah’ı tanımadıktan sevmedikten sonra bir değeri olmaz. Bunca amaçsızlık içinde sizi dünyanın sultanı yapsalar kaç para eder? İdam edilmek için üzerine çıkarıldığı sehpanın altın veya yakut gibi değerli taşlarla süslü olması insanı mutlu eder mi? Allah’ı tanımayan, O’nu bilmeyen birçok insan bu sehpaya çıkan insanlar gibi değil mi?”

Hicret Zamanı

Almanya’da özgür bir insandır Gülay ama özgürlük onu mutlu etmez. Annesinin Allah’a olan sevgisi güzel bir ahlâkla yetişmesine vesile olmuştur. Ama o sözde özgür hayatın içinde ne kendisi, ne anne babası ve ne de kardeşleri mutlu değildir. Çünkü mutluluk parada veya rahat yaşamda değildir. Mutluluk ancak iyilikle, doğrulukla, insanları, Allah’ı sevmekle ve iman yolunda yürümekle mümkündür.

İman yolunda ise Türkiye’de yürüyecektir. Anne babasıdır onlar ama orada Allah’ın yolunda yürüyemiyorsa ona yakışan hicrettir. Hem Allahın arzı geniş değil miydi? Ve Allah hicret edenleri müjdelemiyor muydu?

Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı. (Nahl Suresi, 41)
Yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini bırakarak yalnız Allah’a yönelmek ve yalnız O’nun istediği gibi yaşamak için dönüyor Gülay Kardeşimiz. Hicret ederek Allah’a gönülden teslim oluyor, O’nun himayesine sığınıyor.
Hicret kalben, ruhen bir kopuş. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kurtuluşa ulaştıran fiili dua. Gülay Hanım hayatını zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerindeki zincirlerden kurtuluyor.

Müslümanları Tanıdıkça Yaşadığı Hayal Kırıklıkları

Döndüğünde sürekli Kur’an okuyor, kitaplar okuyor. Müslümanlarla tanışıyor. Büyük bir coşku ve heyecanla öğrendiklerini paylaşıyor. Ancak kendisini heyecana sürükleyen şeylerin onlara gayet normal geldiğini şaşkınlıkla fark ediyor. “Nasılsa biz Müslümanız” diye düşünenlerin, kendisi gibi çölde susuz kalmadıklarını, günah girdabında boğulan insanların acılarına şahit olmadıklarını, kolayca İslam mirasına konuverdiklerini söylüyor.

“Onlar İslam’ın olmadığı bir dünyada yaşamanın ne kadar korkunç olduğunu bilmiyorlardı. Oysa İslam etrafına öyle bir hakikat ışığı saçar ki, eğer o hakikat ışığının haricinde dünyaya baksak, dünyayı umumi bir matem yeri, yaratılan varlıkları birbirine yabancı, belki de düşman. Oysa İslam’ın neşrettiği nurla, umumi matem yeri olan şu dünya, içinde cezbeyle zikredilen bir zikirhaneye döner. O, birbirine yabancı, düşman varlıklar birer dost ve kardeş şekline girer. Yazık ki İslam gerek Hristiyanlara gerekse diğer dinlere mensup insanlara doğru anlatılmamış” diyor Gülay Hanım.


Devam edecek inşaAllah…

Neden İman Etmezler?

28 Eyl 2012 In: İmani Konular

Neden İman Etmezler?

Kur’an, iman edenlerin hep az sayıda olduğunu haber verir. Neden insanların çoğu iman etmez?.. Kuşkusuz bunun pek çok nedeni var. Ancak en temel iki nedenden ilki, insanın Allah’ı tanımaması, düşünmemesi, Allah’ın sonsuz kudretini gereği gibi takdir edememesidir. Bir diğer neden de, içinde yaşadığı toplumun telkinleri nedeniyle dinin baskıcı, sıkıntılı ve özgürlüğünü kısıtlayıcı bir yaşam sunacağını zannetmesidir.



Ancak insan ilk engeli aştığında, yani kendisini ve herşeyi yaratan tek mutlak varlık olan Allah’ı tanıdığında, iman etmenin asla ’zannettiği’ gibi kâbus dolu bir yaşama yol açmayacağını anlayabilir. Allah’ın Kendisini tanıttığı mesajı olan Kuran’ı samimiyetle okur, Allah korkusunu ve sevgisini içine yerleştirir, gafletten kurtulur, kulluğunu kabullenir, Allah’ın varlığının delillerini görür, ölümü ve ahireti tefekkür ederse, onu sonsuz mutluluk ve kurtuluşa götürecek yola girmeyi başarabilir.



İman etmek insan yaşamının en önemli konusudur; inanan insan, hem dünyada hem ahirette mutlu ve huzur dolu bir yaşam sürer. İman eden insanların, Allah’a karşı duydukları sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyetleri, onları huzursuz edebilecek her türlü nedeni ortadan kaldırır. Çünkü inanan insan için yaşamı boyunca ’kötü’ olarak nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Allah’ın, zahiren ’şer’ gibi görünen her şeyi, kendisi için ’hayra’ dönüştüreceğini çok iyi bilmektedir. Bu da, müminin her zaman imani bir coşkuya sahip olmasını sağlar. Herkesin karamsar olduğu ortamlarda bile, onu üzecek herhangi bir neden mevcut olmadığından, neşesinden hiçbir şey kaybetmez.

Allah’a inanan, O’na dua eden ve güvenen insanların, diğer insanlardan hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir.



İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların konusu olmuştur. Bir bilimsel araştırma sonucuna göre, inanan gençlerin inanmayan gençliğe nazaran daha mutlu oldukları ortaya çıkmıştır. Associated Press bu araştırmayı, 24 Ağustos 2007 günü “Birçok çocuk için inanç mutluluğun anahtarıdır” başlığı ile dünyaya duyurmuştur.



Ayrıca Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Herbert Benson’ın dini inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları da, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah’a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, "diğer hiçbir inancın, Allah’a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını açıklamaktadır. (M. Grant Gross, Oceanography, A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall Inc., 1993, s. 205)



Seküler bir araştırmacı olan Benson’ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin "Allah’a iman etmeye göre ayarlı" olduğudur. (Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı, Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211; Charles R. Noback, N. L. Strominger, R. J. Demarest, The Human Nervous System, Introduction and Review, 4. baskı, Lea & Febiger, Philadelphia, 1991, ss. 410-411)



İman etmeyen insanlar, ne kadar gayret etseler de, imani bir neşeye sahip olamadıklarından, hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar. Çok isteseler bile, bir türlü samimi ve içten bir neşe ile hareket etmeyi başaramazlar. Çünkü mutluluk hissini insan ruhuna hissettiren Allah’tır ve sadece iman eden kullarına bu hissi verir.



İmanın kendilerine getireceği huzurdan uzak kalan insanlar gerçek anlamda rahat olamaz, karşılarındaki insanlara da rahatsızlık verirler. Çevrelerine ’hikmetle bakan bir iç göz’leri yoktur, o nedenle olayları sadece zahiri yönden değerlendirebilirler. Batınını görmemeleri, onları Allah’a iman etmekten alıkoyar. Kısacası; sadece bakarlar, görmezler. Allah’a samimi bir şekilde iman ederek kazanacakları mutluluğu, akılsızlıkları yüzünden kaybedip mutsuz bir yaşam sürerler.

Ey Alem-i İslam Uyan!

28 Eyl 2012 In: Bediüzzaman, İttihad-ı İslam

Ey Alem-i İslam Uyan!

Sorumluluklarımız sadece parmak hesabıyla yaptığımız belli ibadetlerimiz mi?.. Hayır! Kur’an’ın bütün emirleri haktır, farzdır. Ahir zaman’ın en önemli farz vazifesinin ise İttihad-ı İslâm olduğunu haber verir Bediüzzaman. Özellikle bugün en çok ihtiyacımız olan şey, birlik olmaktır. Geçmişte yaşananları unutmak, Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak, zorluklara birlikte göğüs germek, saflar halinde küfre karşı durmaktır. Asr-ı Saadet’in Muhacir ve Ensar’ı gibi, temeli Mekke’de atılan ardından Medine’de tamamlanan binanın taşları gibi kaynaşmak, dost olmak, kardeş olmaktır.



Allah, Mekke’den hicret eden Muhacirin’i bağrına basan Ensar’ı, kendi ihtiyacı varken yemeğini kardeşine verenler olarak tarif ediyor. O Ensar ki, günlerdir aç oldukları halde bir kâse çorbayı, çocuklarını erken uyutup misafirine yediren ve haklarında Kur’an ayetleri nazil olan kutlu Ensar.



Bizler ise kendi yemeğimizi bölüşmek bir yana, ihtiyacımızdan artakalanı bile vermekten kaçınıyoruz. Biz rahatız ya, ibadetlerimizi huşû içinde yapıyoruz ya bizim için yeterli! Ya diğer Müslümanlar? Eziyet, baskı ve şiddet gören, evinden yurdundan sürülen, tecavüze uğrayan, yaralanan, öldürülen çocuk, kadın ve erkek diğer tüm Müslümanlar?



Müslümanlara yapılan zulüm konusunda en son haber dün Burma’dan geldi. Burma’da 10 Müslüman’ın Budistler tarafından katledilmesi sonrası, Müslümanlar tarafından büyük bir protesto gösterisi düzenlendiği haberiydi bu.


Söz konusu şiddet olayları, çoğunluğu Budist olan bir kalabalığın, Rakhine’de bir kadının tecavüz edilip öldürülmesinden sorumlu olduğunu öne sürdükleri kişilerin bulunduğu bir otobüse saldırmasından sonra meydana geldi. Söz konusu katliamda 10 Müslüman hayatını kaybetmişti.


Ölenlerin kimlikleri henüz açıklanmasa da çoğunun Rakhine’e başka bölgelerden gelen ziyaretçiler olduğu düşünülüyor.


Burma Müslümanlar Birliği ölenlerin sekizinin bir camii ziyaretinden sonra Yangon’a geri dönen yolcular olduğunu duyurdu. Diğer iki kişinin ise Rakhine bölgesinden olduğu belirtiliyor.


Birlik ayrıca ’’Rakhinliler eyaletin diğer şehirlerinde yaşayan Müslümanlar’ı da tehdit ediyorlar’’ açıklamasında bulundu.


Myanmar ve Rakhine’de Müslümanlar ve Budistler arasında periyodik olarak çatışmalar meydana geliyor. Çatışmaların en yoğun yaşandığı bölge ise Bangladeş sınırı.


Resmi rakamlara göre Myanmar nüfusunun yüzde 89’unu Budistler, yüzde 4’ünü ise Müslümanlar oluşturuyor.



Dünya Bülteni’nin geçtiği bu haber, samimi her Müslüman’ın vicdanını artık tam kapasite devreye sokması gerektiğini gösteriyor. Akıtılan her damla kandan hepimiz sorumluyuz. Komşusu açken tok yatamıyor ise mümin, kardeşi eziyet görürken nasıl rahat uyuyabiliyor? Bu sorumluluğun Allah Katındaki karşılığına dair nasıl korku hissetmiyor?


Tüm dünyada Müslümanların akıtılan kanlarının, zulüm görmelerinin en önemli nedeni Müslümanların parçalanmışlığıdır. Allah’ın Kur’an’da emrettiği, Peygamberimiz(asm)’ın hadislerinde detaylarıyla anlattığı, Bediüzzaman’ın haber verdiği çözüm İslam Birliği’dir. Deccaliyetin tüm dünyaya yaydığı zehrin panzehiri bu birlik olacaktır. Kur’an ahlâkına dayalı Rahmânî bir sistem olan İslam Birliği, tüm Müslümanların duası olmalıdır.



Yaşadığımız dönem zulme sessiz kalma, umursamaz davranma, yalnızca kendini ve ailesini düşünme, dünya hayatındaki çıkarların ardına düşme, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürme dönemi değil. Milyonlarca Müslüman böylesine büyük zulüm yaşarken ve çözüm İslam Birliği iken çaba göstermemek vicdansızlık olur. Her Müslüman, Allah’ın emri gereği, İslam ahlâkının yaygınlaşması için gayret etmeli. Dünyada bu sorumluluğu üzerine almaktan kaçınan insan ahirette bu sorumsuzluğunun altında ezilebilir.



Bugün artık vicdanların dirilmesi ve ‘Hamiyet-i İslâmiye’nin feveran etme” zamanı. Bediüzzaman bu konuda şu sözleri söylüyor: “Böyle bir cemaat-ı azime (Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan gelen büyük seyyidler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (harekete geçirecek) ve uyandıracak hadisat-ı azime (büyük olaylar) vücuda geliyor.”



Bediüzzaman, işte bu olayların, büyük kuvvetteki büyük koruma hissinin yani Hamiyet-i İslâmiye’nin feveran etmesine sebep olacağını ifade ediyor. (Mektubat, s. 473)



Talebesi Zübeyir Gündüzalp ise İslam Alemine şöyle sesleniyor: “Ey alem-i İslâm, uyan!... Kur’an’ın mecrasından ayrılarak, birleşmeyen su damlaları gibi, toprağa düşmeyiniz. Yoksa, toprak gibi, sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur’an-ı Kerîm’in saadet ve selamet mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana ab-ı hayat olan hakîkat-i İslamiye sularını akıtınız. O hakîkat-i İslamiye suları ile bu topraklarda îman ziyası altında hakîki medeniyetin fen ve sanat çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve manevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir, inşaAllah." (Tarihçe-i Hayat, Barla Hayatı)



Dünyanın dört yanında yaşanan acıların, katliamların, sıkıntıların ve çilelerin hiçbiri yeni değil. Müslümanlar hemen hemen yüzyıldır baskı altında yaşıyorlar. Allah, din kardeşlerinin yaşadığı acıları görmezden gelen, kendi işine gücüne bakan, bencillik eden Müslümanları, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “azim hadiseler” yaratarak, belâ ve zorluk vererek daldıkları uykudan uyandırıyor. Uyanmak için kaç musibet daha bekliyoruz?..

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors