İslam'da Savaş Yalnızca Savunma Amaçlıdır

İslam’a göre yalnızca zorunlu olunduğunda savaşa başvurulur ve belirli insani ve ahlâki sınırlar içinde yürütülür. Peygamberimiz(sav)’in hayatına baktığımızda ancak zorunlu hallerde savaşa çıkıldığını ve saldırı değil yalnızca savunma amaçlı olarak savaşıldığını görürüz.

Örneğin, Peygamberimiz(sav)’in Mekke’yi fethi sırasında tek bir kişinin burnu dahi kanamadı. Resulullah şehrin ileri gelenlerinden intikam almak bir yana onları affetti. Bu üstün kişilik müşrikleri hayran bıraktı, daha sonraları isteyerek İslam’ı kabul ettiler.

Müslümanların barışçılığı Kur’an’da emredilen İslami esaslardan kaynaklanır. Allah inananlara, Müslüman olmayanlara da iyilikle davranmalarını buyurur:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9)

Yukarıdaki ayet Müslümanların Kur’anî bakış açılarını belirler. Müslüman, Müslüman olmayan herkese iyilikle davranır, düşmanlık yapanları dost edinmez. Bir saldırı karşısında savaş gerekli olursa savaş da adilane, insani ve ahlaki sınırlar içerisine gerçekleşir.

Savaş, girdiği ülkeyi felç eder. Savaş nefsi müdafaa amacıyla yapılır ve Allah orada zafer verir, mutlaka galip kılar. Düşman atom bombası da atsa, son teknolojik silahları da kullansa, Allah mazlum olanı sonunda kesin olarak zafere ulaştırır. Allah, "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190) ayetiyle sebepsiz kışkırtmaya ve gereksiz şiddet kullanımına karşı uyarır.

Müslümanlar tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, gittikleri her yere, her insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir.

İslam bozgunculuğu lanetler, İslam barıştır. Allah savaşa rıza göstermez; savaşı değil barışı beğenir. Allah sevgiyi, güzelliği beğenir; kardeşliği, dostluğu beğenir.

... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

Çocuğu Güneşten Koruyup Ateşe Atmak

Peygamberimiz(asm), bir gün ashabıyla birlikteyken, “Bu anne sevgiyle öpüp kokladığı şu yavrusunu ateşe atar mı hiç?" diye soruyor. Ardından da "hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ kullarına karşı annenin yavrusuna olan şefkatinden çok daha şefkatli ve merhametlidir” diye ekliyor.

Bir anne yavrusunu dünyada ateşe atabilir mi? Atamaz kuşkusuz… Annenin, çocuğuna hissettiği şefkat ve merhamet buna engel olur. Ancak birçok anne çocuğunu adeta ahiret ateşine atar gibi davranıyor. Çocuğuna Allah’ı tanıtmıyor, ona Allah sevgisini öğretmiyor. "Daha küçük, ileride nasılsa öğrenir" diye düşünerek Allah’ın yasakladığı davranışlarda bulunmasına ses çıkarmıyor. Zaman ilerledikçe çocuk, çevresinden aldığı yüzlerce telkin nedeniyle gördüğü her şeye alışkanlık gözüyle bakıyor, yaratılışın delillerini göremiyor. Allah’a ve yaratmasına karşı duyarsız ve ilgisiz bir insan haline geliyor.

Oysa Allah inancı çocuklara küçük yaşlarda öğretilmeli. Dinin özü güzel ahlâktır ve Allah’ın beğendiği üstün ahlâk özellikleri çocukluk döneminde şekillenmeye başlar. Çocuğun büyüme döneminde en önemli örnekler, anne - babası ve onların davranış biçimleridir. Anne baba, çocuğunu yalnızca bedensel değil, ruhsal yönden yetiştirmekle de sorumludur.

Çocuğa öncelikle Allah’ın büyüklüğü, kendisinin, tüm canlılığın ve kâinatın yaratıcısının Allah olduğu anlatılmalı. Çocuk, çevresini saran yaratılış gerçekleri karşısında tesadüflerle hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği ve bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Evreni saran mucizevi güzellikler üzerinde bilgi sahibi olması, çocuğun bu apaçık gerçeği fark etmesini sağlar. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kur’an ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır.

Kapsamı oldukça geniş olan din eğitimi konusunda bizler için en güzel örnek, Peygamberimiz(sav)’dir. Şefkat, merhamet ve acıma duyguları Kur’an penceresinden bakarak ve O’nun gibi Kur’an ahlakını yaşayarak olumlu yönlenir.

Çocuğa Şefkat ve Merhamet

"Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyuran Peygamberimiz(asm), merhamet duygusunun en açık görüldüğü yerin, çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte olduğunu belirtiyor. Öyle ki; "Yâ Resulullah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz" diyen Bedevî’ye, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?" buyuruyor.

Ebû Hüreyre’den nakille, Peygamberimizin huzuruna gelen ve sürekli kucağındaki çocuğu seven kişiye. "Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder” diyor Peygamber Efendimiz(asm)...

Yanında yetişen Enes, Hz. Peygamberin kendisine nasıl merhametli davrandığını şöyle anlatıyor:

“Allah Resulü’ne 9–10 yıl hizmet ettim. Bir kere bana “Öf!” demedi. Yaptığım bir iş hakkında hiçbir zaman “Niçin böyle yaptın?”, yapmadığım iş hakkında ise “Şöyle yapsaydın ya!” ya da “Beceremedin, ne kötü yaptın!” dediğini duymadım. On yıl boyunca bir kere zorlanacağım bir iş vermedi. Bir işi beceremeyip zayi ettiğimde bana kızmadı, beni kınamadı. Hatta ailesinden biri bir konuda beni kınamak istediğinde onları engelleyerek: “Onu bırakın! Eğer öyle yapması takdir edilseydi mutlaka yapardı” buyururdu.

Çocuklara din, katı bir üslup ile anlatılmamalı. Kur’an ve sünnet çizgisi dışında, çocuğa “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak, merhametsizce baskı ve şiddet uygulamak konuyu açmaza götürür. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh(as), peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah’a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.

Çocuk imanlı yetiştirildiğinde, bu onun tüm hayatını mutlu ve huzur içinde yaşamasına vesile olacaktır. Çocuğu Allah’tan ve imandan uzak yetiştirmek, onu dünyada ve ahirette zarara uğratır. O halde çocuklarımızı yalnızca dünyadaki ateşe karşı merhamet kanatlarıyla sarıp, korumakla yetinmeyelim. Onları sonsuz ahiret ateşinden koruyup sakındıralım...

“Bir kimse, çocuklarını Cehennem’in ebedî ateşinde yanmaya bırakıyorsa, güneşin sıcaklığından korumasında hiç bir hikmet yoktur.” (Siret Ansiklopedisi)

Susmak mı Karşı Durmak mı?

30 Eyl 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam

Susmak mı Karşı Durmak mı?

"Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır" sözü sahih olmamakla birlikte hadis olarak bilinir. Ebu Ali ed-Dekkak’dan da şu söz rivayet edilir: “Hakkı söylemeyen, haksızlık karşısında suskun kalan şeytandır.”

Her çeşit haksızlığa, zulme ve zalimlere karşı çıkmak, Kur’an’ın önemli emirlerinden. İnsanlara yapılan haksızlık, eziyet ve işkence, haksız yere cana kıymak, hırsızlık yapmak, Allah’ın sınırlarını aşarak insanların hakkına tecavüz etmek, masum insanları yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak; tümü Kur’an’ın verdiği zulüm örnekleri. Hz. Peygamber(asm) de “Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” Buyurur ve zulme karşı bizi uyarır.

Haksızlıklar karşısında ya da zulme şahit olduğunda susmak, engel olmaya çalışmamak yapılan zulme rıza göstermektir. Zalime destek olmaktır, zalimle birlikte yol edinmektir; dolayısıyla o da zulümdür.

İnsan Zulmetse De Kader Adildir

İnsan gaybı bilemez; karşılaştığı olayın yalnızca bir yönünü görür ve o yönüyle doğru bir değerlendirme yapması da zordur. Allah’ın yarattığı kaderde sebepler de sonuçlar da şahit olunan süreç de çirkinlikten, eksiklikten, kusurlardan münezzehtir, zulmedici değildir. Şer gibi görünen de batınında güzellik ve hayır içerir. İnsan, olayların zahirinde kalır zulmeder ancak ilahi kader gerçek sebeplere bakar, adildir.

Her hadisede iki sebep olduğunu ifade eder Bediüzzaman. Ve şöyle söyler: " İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin ayn-ı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle(hırsızlıkla) mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık(hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin(cinayetin) var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte, şey-i vâhidde(tek şey) iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin(Allah’ın yaratması) adaleti ve insan kisbinin(çalışmasının) zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlâhî, mebde’(başlangıç) ve müntehâ(sonuç), asıl ve fer(detay)’, illet(sebep) ve neticeler itibarıyla şerden(kötülükten) ve kubuhtan(çirkinlikten) ve zulümden münezzehtir." Kısaca; "beşer zulmeder, kader adalet eder."

Peygamberimiz(asm), “Allah, zâlime muhakkak ki mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” sözlerinden sonra, şu ayeti okur: “Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.” (Hûd Suresi, 102) (Buhâri, Müslim, Birr)
Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Allah, haksızlıklara karşı durmamızı isterken diğer taraftan insanlardaki haklarımızdan bağışlama ile vazgeçmemizi neden ister?

Müminleri tarif ederken, “… öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir…” (Al-i İmran Suresi, 134) buyurur Allah. Bağışlayıcı, merhametli ve hoşgörülü olmanın, Katında beğenilen üstün ahlak özellikleri olduğunu haber verir.

Hatasında direnen, dahası zulmeden insana sevgi duyulmaz; yaptığı haksızlığa, zulme karşı çıkılır. Kur’an ahlâkını yaşamaya çalışan, insanlık onuru taşıyan her insan zalimle ve zulmü ile mücadele etmelidir. Her insan hata ile haksızlık yapabilir. Ancak yaptığı hata sebebiyle uyarılan, uyarıldığında hatasını anlayan, öğüt alan kişi zalim olmakla suçlanamaz. Pişmanlıkla Rabb’ine yönelen, bağışlanma dileyip tevbe eden insana karşı kalpte bir öfke duyulmaz. Hatasından dolayı o kişiden nefret edilmez; unutmuş, düşünememiş, gaflete düşmüş olabilir. Kötülük karşısında öfkeyi yenerek sabır göstermek, intikam duygusuna kapılmadan kötülük yapan kişiyi affetmek, Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanma vesilesidir.

Bediüzzaman, muhabbet sıfatının muhabbete lâyık olduğu gibi, adâvet yani düşmanlık hasletinin de düşmanlığa lâyık olduğunu ifade eder. Ve şöyle devam eder: "Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder(artar). Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti(düşmanlığı) idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder(pişmanlık duyar), sana dost olur."

Bağışlamak sevginin önünü açar; hatayı affetmemek, sürekli öfke ve kin Kur’an’a uygun değildir. İlk an öfke hissetse de ardından öfkesini yenerek ve sabrederek gösterdiği güzel ahlâk insanı sevgi, saygı, dostluk içinde huzurlu bir hayata kavuşturur.

Şöyle buyurur Allah: “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.” (Fussilet Suresi, 34-35)

Allah affedip hoşgörmemizi ister, "Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?.. (Nur Suresi, 22) diye sorar; o halde bağışlayalım ki bağışlanalım.

Amaçları Yalnızca ‘ Yaşamak’

30 Eyl 2012 In: Toplum, Yaşam

Amaçları Yalnızca ‘ Yaşamak’

İnsanlar olgunluk yaşına geldiklerinde, küçük yaşlarından itibaren belirledikleri hedeflerine ulaşmış, okulunu bitirip bir meslek sahibi olmuş, evlenip aile kurmuş, artık yaşamdan başka beklentileri ve hedefleri kalmamış, hatta kendi deyimleriyle; ‘unlarını eleyip, eleklerini asmışlar’dır.


Yaşadığı ortama ve kültür düzeyine göre kendine göre bir uğraş bularak, kimi kahvehanede, kimi alışverişte, kimi televizyon izleyerek vakit öldürür. Bu insanlar için hiçbir gün bir önceki günden farklı değildir ve bu tekdüze yaşam içinde hepsi ölümü bekler hale gelir.


Böyle yaşayan kişi, sabah uyandığında, bugünün de diğer günlerden bir farkı olmadığını düşünür, ancak bundan şikayetçi de değildir. Çünkü onun yaşadığı her günün hedefi, sadece önünde yaşayacağı vakti en eğlenceli bir biçimde geçirebilmektir. Hatta gece olduğunda yaptığı kritik sonucunda, günü eğlenceli geçirdiğine kanaati gelirse, o günü gerçekten değerlendirdiğini düşünür.


Bu çarpık mantığa sahip insanların hayattan beklentileri yalnızca yaşamaktır. Bu yanlış bakış açısı, sadece işi olmayan yaşlılarda ya da emeklilerde değil, toplumun her kesiminde, her yaştan insanda görülebilir. Yaşam amaçları yalnızca ‘boş vakitlerini değerlendirmek’ olan bu insanların, televizyon programları izlemek, yemek yiyip, yatmakla geçen yaşamları, aslında onlara nedenini bilemedikleri büyük bir sıkıntı verir.


Sürekli farklı heyecanlar arayan, ancak buldukları her yeni şeyden çabucak sıkılan bu kişiler, can sıkıntılarına çözüm bulabilmek için, yaşamlarını rahatlıkla tehlikeye atarak çoğu zaman güvensiz ortamlarda eğlence ve huzuru ararlar.

Şans oyunlarına yönelmenin, içki, sigara ve uyuşturucu bağımlılığındaki artışın en önemli nedenlerinden biri de genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin, fakir ayrımı olmaksızın insanların birçoğunun yaratılış amacından uzak yaşamalarıdır.


Ölümü ve ahireti unutarak boş işlerle oynayıp oyalanan bu kişilerin, artık yaşamdan hiçbir beklentileri kalmamıştır. Onnlar dünyada bulunma nedenlerini ve hayatlarının amacını sorgulamayan, din ahlakından uzak, gaflette yaşayan kimselerdir.


Onların hali aklı baliğ olmamış çocuklara benzer. Çocuklar için oyun önemli bir olaydır. Büyüklerle oyun oynamayı da severler. Ancak büyükler bir süre oynar sıkılırlar. Çocuklar ise aynı hatta daha da artan bir hevesle ve ısrarla oyunu sürdürmek isterler. "Bu kadarı yeter deseniz" de bırakmazlar. Tıpkı dünya hayatında oynayıp oyalananların durumu gibi. Onlarla birlikte olmak mümini sıkar, onların zevk aldığı-ya da aldığını zannettiği- şeylerden mümin sıkılır. Gerçeğe davet etseniz de onlar çocuk gibi oyalanmayı sürdürürler. Kur’an’da birçok ayette bu insanların ruh halinden söz edilir:


Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar. (Mearic Suresi, 42)


Bu insanların, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, salih amellerde bulunmak, Rabb’imize yakınlaşmak için vesileler aramak ve hayırda yarışıp öne geçmek gibi bir amaçları yoktur ve ömürlerini rahatlıkla tüketirler.


Yaratılış amaçlarından yüz çevirerek ömürlerini Allah’a kulluktan uzak geçirmiş olan, sadece kendilerince iyi yaşamayı amaç haline getiren bu kişilerin, ölümle birlikte, yaşadıkları gafletten uyanıp şuurları açılır, ancak duydukları pişmanlık ve ağızlarından çıkan “keşke” sözü, onlara hiçbir yarar sağlamaz:


Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)

Sevgiyi Gerçek Anlamda Yaşamak

30 Eyl 2012 In: İmani Konular, Tefekkür

Sevgiyi Gerçek Anlamda Yaşamak

İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık varlık olan Allah bizden Kendisini sevmemizi ve Kendisinden korkmamızı ister. Eğer insan, Allah’ı derin bir sevgiyle sevmiyor ve O’ndan korkmuyorsa Allah, onun kalbindeki sevgi nurunu ve sevgi gücünü alır. Kişi ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne yaparsa yapsın, ne gerçek anlamda sevebilir ne de sevilebilir.

İnanan insan ise Allah korkusu ve Allah sevgisini içinde taşıdığı ve çevresine Allah aşkıyla baktığı için, her yerde Allah’ın tecellisini görür. O nedenle derin sevgiyi çok şiddetli yaşar. Baktığı her şeyde Allah’ın yarattığı güzelliği ve Allah’ın nurunu görür. Onda Allah’ın tecellisini görmekten derin bir haz alır, bir hoşnutluk duyar. İnsanlar Allah’ın tecellisi oranında sevilir. Allah’ın tecellisine en çok tanık olunan kişi en çok sevilir. Kişiye bu sevgiyi veren de Rabb’imizdir. Eğer insan Allah’ın rızasıyla yaklaşmıyorsa kalbinde gerçek sevgi de olmaz.

İnanan insanlar en çok Allah’ı severler. Allah’ın her şeyi bir hayır ve güzellikle yarattığının, her olayın-hatta musibetlerin- bir hikmetle geliştiğinin, kaderlerinde olanı yaşadıklarının bilincinde hareket ederler. Rabb’imizin verdiği tüm nimetlere şükür içindedirler ve yalnızca O’na tevekkül ederler. “…İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür…”(Bakara Suresi, 165)

Onlar etraflarındaki tüm varlıkları, Allah’ın tecellileri ve eşsiz sanatıyla yarattığı güzellikler olduğu için severler. Sevdiklerine karşı sabırlı, anlayışlı ve şefkatlidirler. Karşılarındaki insanın acizlikleri, şefkat duygularını artırır. Dünyadaki tüm güzelliklerin birçok eksiklikle birlikte yaratılmış olduğunu, gerçek ve kusursuz güzelliklerin ise ahirette olacağını bilirler.


Gerçek sevgide, sevilen insanın nefsi ön plandadır. Onlar “…Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler…”(Haşr Suresi, 9) Sevdikleri insanın rahatı için ellerinden gelen her türlü çabayı gösterir, onun isteklerini, kendi isteklerine tercih eder.


İnsan dünyada her an sevdikleriyle bir arada da olsa, her şey istediği gibi de olsa, tümünün sonu gelecek, ölüm tadılacaktır. Samimi insanlar dostluğun, arkadaşlığın, yakınlığın tam anlamıyla sonsuz ahirette yaşanacağının bilincindedirler. Bu nedenle, eğitim mekanı olan dünyada en güzel ahlakı, en derin sevgiyi yaşamaya çalışır, ahlaklarını güzelleştirmeye, anlayışlarını derinleştirmeye, dolayısıyla cennet ehlinin özelliklerine dünyadayken sahip olmaya çalışırlar. Beklentileri ve istekleri dünyevi değil, sonsuz ahirete yöneliktir.


İnananlar, iman etmeyen insanların yaşadıkları endişeden, korkudan, güvensizlikten uzaktırlar. Çünkü isteklerini insanların değil, Allah’ın yerine getireceğini bilerek, yalnızca O’na yönelip dönerler. Allah’ın sevdiği gibi bir yaşam sürdüklerinde, kendilerine en güzel karşılığı vereceğini umut ederler. Allah’ın nimetlerinden biri olan sevgiyi bu şuur ve bilinçle, derin ve güzel yaşarlar.

Allah Katından değerli bir nimet olarak verilen sevgiyi gerçek anlamda yaşayabilmek için, öncelikle Allah’ın beğendiği üstün ahlak özelliklerine sahip olmak için dua edelim, için için yalvararak edelim... Samimi ettiğimiz çağrıya Allah karşılık verecek, dilediğimiz görüntüyü yaratacaktır…


“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

Ateş Seni Çağırıyor!

Gece, İstanbul’un Anadolu yakasından Avrupa yakasına baktığınızda yüzlerce binanın, gökdelenlerin, eğlence merkezlerinin ışıklarını görürsünüz. Rengârenk neon ışıkları, laserler, boğazı, gökyüzünü ve hatta Anadolu kıyısını bile aydınlatır. Bir mü’min kardeşimin aynı görüntü üzerine tefekkürünü hatırlıyorum. O ışıl ışıl görüntünün, insanları nasıl etkilediğini, bütün çekiciliğiyle dâvet ettiğini, o görüntüyü sabaha kadar izlemek mümkünken, sadece namaz kılmak amacına hizmet eden yerler olarak görüldüğü içindir ki camilerin kapılarının kilitlendiğini, karanlığa terk edildiğini söylemişti. Camiler Allah’ın eviydi oysa. Belki bir ihtiyaç sahibi içeriye girecek, başını sokacak bir yer bulmanın sevincini tadacak, belki de bu vesileyle o kişi iman edecekti.

Karşı tarafın gözleri kamaştıran görüntüsünü izliyorum. Birçok gencin orada olma hevesiyle imrenerek baktığı o ışıklar, Bediüzzaman’ın sözlerini hatırıma getiriyor; “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum.”

Şimdi karşı taraf yangın yeri gibi görünüyor gözüme. Özellikle gençleri Allah’tan uzaklaştıran, dünyaya yönlendiren, dünyanın süslerine âdeta madde bağımlısı gibi bağlayan her ne varsa içine alan, gençleri yutan alev alev bir yangın yeri.

Bediüzzaman’ın Eskişehir Hapishanesi penceresinden izlediği liseli kızların elli yıl sonraki durumlarını görerek hüzünlenmesini düşünüyorum. Kaç anne baba çocuğunun bırakın elliyi, bir on yıl sonrası için endişe ediyor? Çoğu insan yaşadığı gibi inanıyor, boşveriyor, önemsemiyor, “Nasılsa ileride her şey yoluna girer” diyor. Rahmânî bir merhamet göstererek çocuklarının ahiretini değil, şeytanî bir merhametle dünya hayatını düşünüyor. Ahireti yerine çocuğunun dünyasını güzelleştirerek ideal anne baba olduğunu zannediyor.

Müslüman bir bayandan duyduğum sözler beni çok hayrete düşürmüştü bir zamanlar. Yurt dışında yaşayan oğluna dair güzel bir haber aldığını anlatmıştı bayan. Kendisi, evlenecek bir genç kız bulmuş olduğu haberini beklerken, oğlunun namaza başladığı haberiyle sevincinin yarım kaldığını söylemişti.

Çocuklarına hayatın amacının yalnızca yemek, içmek, eğlenmek, iş sahibi olmak, evlenmek ve aile kurmak olduğunu telkin eden anne babaların, “Ne olacak bu gençlerin hâli?” sorusunu sormaya hakkı var mı sizce? Böyle anne babaların çocuklarının, küreselleşen dünyanın top gibi nereye vursan oraya yuvarlanan gençleri olmaları şaşılacak bir durum olmasa gerek.

“Bizim zamanımızda böyle miydi?” diye serzenişte bulunan insanlara soruyorum. Sizin zamanınız bitmedi ki. Yaşıyorsunuz ve hâlâ zamanınız devam ediyor. Sorumluluklarınız gençlik dönemiyle birlikte sona mı erdi? Neden gençlerin sizin zamanınızdakinden daha dejenere olmasına izin verdiniz, veriyorsunuz?

Gençlik hızla akan nehir gibi. Yaşlılıkta sular duruluyor, yeniden hızlanmasına ise imkân yok. Bahar gibi gençlik; ardından kış geliyor ama bahara yeniden kavuşmaya imkân yok. Baharın tazeliğinin, verdiği enerjinin, coşkunun sahte ilâhlar peşinde, tüketim çılgınlığı içinde boşa heba edilmesi ne büyük israf. İnanç mutluluğun anahtarı iken gençlerin o anahtarı asla bulamayacakları yerlerde araması ne büyük yanılgı.

Düşünüyorum, karşı yakanın görüntüsüyle ne kadar da örtüşüyor şu reklâm sloganı: “Ateş seni çağırıyor!” O ateş gençleri her dönem çağırıyor. Gençliği ateşe değil, iyiye çağırmalı. Böylece bütün insanlığı iyiye çağırmış olursunuz. O zaman o ateş soğuk ve esenlik olacak, Hz. İbrahim’i (as) nasıl yakamadı ise, iyiliğe yönelen gençleri de yakamayacaktır.

“Gençliğin rûhunu, işlemeyen bir tarla gibi kendi hâline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler yetişir biter.” (Snellman)

Düşünmeyi Unutmak...

30 Eyl 2012 In: İmani Konular, Tefekkür

Düşünmeyi Unutmak...

İnsan sadece tek bir an kendi yaratılışını düşünse, nasıl mucizevi bir şekilde ve mükemmel bir tasarımla yaratıldığının farkına varacak ve buna karşılık Rabb’ine olan bağlılığını göstermek için durmaksızın bir çaba harcaması gerektiğinin bilincine erişecektir. Tuz tanesi büyüklüğünde tek bir hücre olarak yaşamına başlayan insan, ardından bu hücrenin milyarlarca kez çoğalması sonucu, mükemmel bir insan haline gelir:

İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi,67)

Ancak en önemlisi, insanın ‘hiçbir şey değilken’, bir ruh kazanmış olmasıdır. Bir damla su önce embriyoya, sonra ‘bir çiğnemlik et parçası’na, ardından bir bebek, sonunda da muhteşem sistemlerle tasarlanmış bir bedene sahip, düşünebilen, konuşabilen, akledebilen bir varlık haline dönüşmüştür. Kısacası, Allah insanı yoktan inşa etmiş, ve ona Kendi Ruhundan üflemiştir. Fakat insanların çoğu bu üstün yaratılış üzerinde düşünmez ve Allah’tan uzak, gaflet içinde yaşar. Aldanır, yanılır.

Ey insan, ’üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ’sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8)

Örneğin bir otomobil düşünelim. Çalışabilmesi için gerekli olan yakıtı, yağı, suyu, havası, ayrı ayrı yerlerden otomobile konmaktadır. Ancak insanda öylesine mükemmel bir mekanizma vardır ki, tek yerden alınan besinler, vücutta moleküler düzeyde ayrıştırılmakta ve muhteşem komplekslikte sistemler vasıtasıyla gerekli yerlere iletilmektedir. Bu bilinçli yönlendirme ve plan Yüce Allah’ın üstün ve kusursuz yaratmasıdır:

"…Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun Suresi,14)

İşte kendi mucizevi yaratılışlarını unutarak, Allah’a karşı çarpık örnekler getirmeye ve Allah’ı inkar etmeye kalkan kimselerin hayatları yanılgı içinde sürer.


Rabb’ine nankörlük etmek istemeyen kişi, kendisini günlük yaşamın akışına kaptırmaz, her an Allah’a karşı sorumluluğunun bilincindedir. Bu sorumluluğu derin düşünmek, kişinin, dünyanın göz açıp kapama kadar kısa süreli bir konaklama yeri olduğunu ve ahirette Yüce Rabbimiz’in karşısında, dünyada yaptığı her şeyden sorgulanacağını asla unutmamasına vesile olur. Allah Kur’an’da bu konunun unutulmaması yönünde uyarıda bulunur:


Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse ona kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün)…(Al-i İmran Suresi, 30)


İnsan masasının üzerinde duran basit bir atacın bile bir amaçla yapılmış olduğunu düşünürse, evrende ruha sahip olan tek varlık olan insanın da asla başıboş ve amaçsız olamayacağını anlayabilir. Ve yalnızca düşünen insanlar Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayabilir. Kur’an ayetindeki gibi; ancak düşünürse…


*Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)


İnsan düşünerek Allah’ın yüceliğini, büyüklüğünü kavrar, derin düşündüğünde sevgisi ve korkusu artar. Bütün bunlar, Allah’ın sınırlarını korumada ve hoşnutluğunu kazanmada onun yardımcısı olacaktır:


Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık. (En’am Suresi, 126)

Özgürlük Değil, Şeytana Tutsaklık

Şeytan kendisini yoktan var eden Yüce Rabb’imize karşı büyük bir nankörlük içindedir. Bu nankörlükle başkaldırır ve isyan eder. O, Kur’an’ın ifadesiyle, ‘ itaatten çıkmış’tır. Şeytan gibi isyankar ve nankör olmaktan korkan insan, her durumda kayıtsız şartsız itaat eder.

Şeytan, insanların çoğunluğuna din ahlakını yaşamayı zor ve imkansız gösterir. Hatta toplumda, Allah’ın tavsiye ettiği ahlakın, sadece peygamberler ve elçiler tarafından taviz vermeden uygulanabildiği bir üstünlük olduğu gibi bir inanış kabul görür..

Ayrıca şeytan, Allah’a ve elçisine itaat etmenin, insanın özgürlüğünü kısıtlayan bir yaşam tarzı olduğunu fısıldar. Kişiye sürekli olarak, çevresinde Allah’tan uzak yaşayan insanların ne kadar özgür olduklarını, kendisinin de bu yaşam tarzını seçerse bağımsız, özgür ve mutlu olacağını telkin eder. Ancak bu, sinsice sokulup vesvese veren şeytanın yaldızlı telkinlerinden biridir. Gerçekte Allah’ın dini çok kolaydır. Ve Allah kullarını ‘kolay olan için başarılı kılacağını’ vaat eder:

Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)

Allah’ın emirlerine uymadan, yalnızca nefsinin bencil tutkularını gözeterek yaşayan bir kişi özgür bir yaşamı umarken, yaşadığı cahiliye toplumunun koyduğu birçok zorlayıcı kural tarafından zincirlendiğinin farkına bile varmaz. Oysa Allah, elçilerini vesile kılarak insanların yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indirdiğini bildirmekte, onları hayat verecek kurtuluş yoluna davet etmektedir:

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor münkeri (kötülüğü) yasaklıyor temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (A’raf Suresi, 157)

Ayette haber verildiği gibi, insana gerçek özgürlüğü kazandıracak tek vesile Rabb’imizin bildirdiği din ahlakına uymak, Allah’a ve elçisine itaat etmektir.

Bediüzzaman bu çok önemli noktaya şöyle dikkat çeker:

"Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar." (Hutbe-i Şamiye)

Bediüzzaman bu sözleriyle, zevk ve eğlenceye düşkün, ciddiyetsiz ve umursamaz insanların gerçek özgürlük yerine, kötülüğü emreden nefislerinin esareti altına girdiklerini, ona itaat ettiklerini belirtir.

Özgür olmak adına imanı yaşamaktan kaçınan insanın, ahirette zincirlere vurulacağını ve üzerine kilitlenmiş daracık mekanlarda sonsuza kadar hapis hayatı yaşayacağını düşünmesi gerekir:

Boyunlarında demir-halkalar ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde sürüklenecekler;
(Mü’min Suresi, 71)

Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar. (Furkan Suresi,13)

Gerçek anlamda özgürlük yalnızca Hakk’a kulluktur.

Günü Allah'a Adamak

30 Eyl 2012 In: Yaşam

Günü Allah'a Adamak

Bütün gece şuursuz bir durumda uyuruz. Uyuduğumuz süre içinde dış dünya ile hiçbir bağlantımız yoktur. Uyku olduğu zannedilen o sürede ruh ve beden birbirinden ayrılmıştır.

Kur’an, insanların uykuda bir tür ölüm halinde olduklarını, "Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir… (Zümer Suresi, 42) ayetiyle haber verir.

Allah, "Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün ’güç yetirip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı’ bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) O’dur... (Enam Suresi, 60) ayetiyle de insanların uykuda canlarını aldığını, ancak daha sonra belirlenmiş ölüm anı gelinceye dek tekrar geri verdiğini bildirir. Uyku sırasında bilinç ve algılama özelliği adeta kaybolur. O halde insanın ölüme benzeyen bu uykudan bilinçli bir şekilde uyanması, yatağına yatmadan önceki hali gibi görmesi, işitmesi ve hissediyor olması birer mucizedir. Hiç kimse uyumadan önce, sabah yeniden uyanarak bu nimetlerin kendisine verileceğinden emin olamaz.

İnsan bir daha hiç uyanamayabilir. Bu nedenle uyumadan önceki zaman, insanın bağışlanma dilediği son anlar olabilir. İnanan insan bu gerçeğin bilincinde olduğu ve ölümün her an gelebileceğini asla unutmadığı için -belki de son fırsatı olan- bu anların değerini bilir. İçtenlikle Rabb’ine yönelir, bağışlanma diler; tevbe eder.

Geceyi, gündüzü, oluşmalarına sebep kılınan koşulları, evreni saran muhteşem denge ve düzeni, olağanüstü sistemleri yaratan Yüce Allah’tır. Allah, sürekli gündüzü ya da sürekli geceyi yaratmaya gücü yetendir. Ancak böyle bir durumda yeryüzünde canlılık biter; hayat diye birşey kalmaz. Allah, sonsuz merhametiyle geceyi ve gündüzü kusursuzca yaratır ve canlılar için en elverişli ortamı hazırlar.

Samimi inanan insan güne başladığında, bu gerçekleri düşünür; Allah’ın üzerindeki merhameti için Rabb’ine şükreder. Bu yeni gün O’nun rızasını kazanması için tanınan yeni bir fırsattır. Yatağında kendine gelir gelmez Allah’a içten dua eder ve salih amellerde bulunmaya niyet ederek gününü O’na adar.

Uyku ile dinlenen, sabah sahip olduğu nimetlere yeniden kavuşan ve henüz günün ilk dakikalarında Allah’ın yakınlığını gönülden hisseden insanın aksine, bu gerçekleri hiç düşünmeyen birçok kişi vardır. Onların sabah hissettikleri, o saatte sıcak bir yataktan kalkmanın zorluğu ve gün içinde farklı sıkıntılar yaşayacak olmanın verdiği endişelerdir. Yataktan zorlukla kalkar, öğleye kadar genellikle asabi ve gergin bir halde dolaşır, gün içinde de her günkü işlerini yaparlar.

Allah’tan uzak yaşayan insanların her biri güne farklı şekillerde başlıyor da olsalar, tümünün davranışlarında ortak bir gaflet hali hakimdir. Onlar, yaşayacakları günün Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için yeni bir fırsat olduğunu akledemezler. Oysa o sabah, dünya hayatında kişi için belirlenmiş son günün ilk saatleri olabilir. Ani bir kalp krizi ya da bir trafik kazası sonucu, insan bir daha hiç "sabah" yaşamayabilir.

Kuşkusuz böyle şuursuz, gergin bir "sabah" yaşamak istemeyiz. O halde Allah’ın yarattığı kadere tabi olduğumuzu unutmadan, O’na halisane teslim olarak, tevekkül ederek yaşamaya niyet edelim. "Allah’ım bugün de uyandırıp bana bir fırsat daha verdiğin için sana şükrediyorum. Sana yaklaşmak ve salih amellerde bulunmak için vesileler çıkar karşıma ve akşama girdiğimde de, sabaha erdiğimde de Seni övgüyle yüceltmeyi ilham et."

Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah’ı tesbih edip (yüceltin). (Rum Suresi, 17)

İnsan Zalim, Kader Adildir

30 Eyl 2012 In: Bediüzzaman, Yaşam

İnsan Zalim, Kader Adildir

İnsan gaybı bilemez; karşılaştığı olayın yalnızca bir yönünü görür ve o yönüyle doğru bir değerlendirme yapması da zordur. Allah’ın yarattığı kaderde sebepler de sonuçlar da şahit olunan süreç de çirkinlikten, eksiklikten, kusurlardan münezzehtir, zulmedici değildir. Şer gibi görünen de batınında güzellik ve hayır içerir. İnsan, olayların zahirinde kalır zulmeder ancak ilahi kader gerçek sebeplere bakar, adildir.

Her hadisede iki sebep olduğunu ifade eder Bediüzzaman. Ve şöyle söyler: " İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin ayn-ı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle(hırsızlıkla) mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık(hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin(cinayetin) var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte, şey-i vâhidde(tek şey) iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin(Allah’ın yaratması) adaleti ve insan kisbinin(çalışmasının) zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlâhî, mebde’(başlangıç) ve müntehâ(sonuç), asıl ve fer(detay)’, illet(sebep) ve neticeler itibarıyla şerden(kötülükten) ve kubuhtan(çirkinlikten) ve zulümden münezzehtir." Kısaca; "beşer zulmeder, kader adalet eder."

Peygamberimiz(asm), “Allah, zâlime muhakkak ki mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” sözlerinden sonra, şu ayeti okur: “Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.” (Hûd Suresi, 102) (Buhâri, Müslim, Birr)

Zalimler aralarında kötülükleri örgütleyip-düzenler kurarlarken de, baskı planları yaparlarken de, Yüce Allah onları görür ve işitir. “Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.” (İbrahim Suresi, 42)

Müminler bütün bunların bilincinde olarak Rabb’lerinin yardımını ve desteğini umut ederek çaba gösterirler. Sonsuz adalet sahibi olan Allah, elbette ki zulmedenler üzerinde de adaletini tecelli ettirir.

Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azap indirdik. (Bakara Suresi, 59)

Ancak kimi zaman zalim cezasını görmeden, mazlum da hakkını alamadan ölüm gerçekleşir. Bu durum Allah’ın adaletine –haşa- aykırı gibi görünse de O’nun asıl adaleti Bediüzzaman’ın, “Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor” ifadesiyle en büyük mahkemede tecelli eder.

Zalimlerin tüm zulümleri, Allah huzurunda sorgulanma günü kendilerine geri döner. Ancak o gün, “…zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir. (Rum Suresi, 57)

Zalim mutlaka yaptığının karşılığını alır. Zayıf bırakılmışlar için kazdığı kuyuya sonunda kendisi düşer. Allah sonsuz adildir. Ve o gün, "… zulmedenlerin yardımcıları yoktur." (Ali İmran Suresi, 192)

“Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.” (Mevlânâ Celaleddin)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors