Samimiyet Kurtuluştur

21 Eyl 2012 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Yapmacıklık, Kur’an ahlakından uzak bir yaşamda ortaya çıkar. Yapmacık kişi, karşısındaki insanı etkilemek ve memnun edebilmek için içinden gelmediği halde, onun istediği şekilde davranmaya ve konuşmaya çalışır. Her insanın yapısı ve beğenileri birbirinden çok farklı olduğundan, her bir insan için ayrı bir görünüm, ayrı bir davranış sergiler. Samimi insan ise kişiye göre davranmaz; onun davranışları doğal ve içtendir.

“Özü doğru olanın, sözü de doğru” olduğu gibi, sözü doğru kişi özü de doğru olandır. Samimiyet, ağzın söylediğini, kalbin ve beynin onaylamasıdır.

Samimiyetin kuşkusuz bir merkezi vardır; Allah aşkından kaynak bulur. Ancak belli bir çapı, bir sınırı yoktur. Samimiyet, insanı, adeta yaşadığı kapalı kutunun içinden çıkarır.

Allah aşkıyla dolu samimi insan, Kur’an’a da samimiyetle yaklaşır. Hükümlerine kesin bilgiyle iman eder; "bir ucundan" değil, Rabb’ine gönülden ibadet ve kulluk eder.

Candan olmayan, kalbi bozuk kişinin ise hastalığı bakışlarına yansır. Gözlerinden yayılan negatif elektrik insanı adeta yakar, çok rahatsız eder. Allah Kur’an’da gözlerin hain bakışlarına dikkat çeker. Peygamberimiz (s.a.v.)’e, “seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi" (Kalem Suresi, 51) buyurur. Sevgi dolu, içten bir bakış ise gıdadır, ruhu okşar. Samimi insandan pozitif elektrik akar, sevgi akar; bu, iki tarafı da besler.

Bugün insanların en büyük sorunu samimi imanı yaşamamaktır. Allah’a gerçekten iman etmek, ahirete, Cennete, Cehenneme, meleklere, kitaplara, kadere kesin bilgiyle iman etmek... Çünkü samimi imanla kişinin ibadetleri Allah Katında değer kazanır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.) “Bütün yapıp ettikleri boşa gitmiştir” buyurur Allah ve bizden kesin, samimi ve derin iman ister.

Kur’an’daki, "Ama sizden kim Allah’a ve Resûlüne gönülden -itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve Biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır." (Ahzab Suresi, 31) ifadesi, Kur’an’a tam tabi olan, Allah’a aşkla bağlanan, Resulünü aşkla seven insan için en güzel müjdedir. Allah’ın samimi kulu için hazırladığı "üstün bir rızık", hem dünya hem ahiret nimetidir. Allah’ın kurtuluş için gösterdiği en önemli yoldur samimi olmak.

Samimi insan, çıkarlarına ters de olsa her durumda vicdanından yanadır. Bunu yaparken içinde bir baskı hissetmez. Allah, kulunun vicdanına sürekli ilham eder. Vicdanını tam kapasite kullanan samimi insan, davranışlarıyla da konuşurken de karşısındaki kişiyi sıkmamaya çalışır. “Hangi söz onu tedirgin eder, hangi sözden hoşlanır, hangi söz Kur’an’a uygun?” diye düşünür. Kur’an’a ters düşen sözler söylemekten şiddetle kaçınır; her sözünü süzgeçten geçirir.

Samimi insan yalan söylemez, dürüsttür, aşkla doludur, coşkuludur, şefkatli ve merhametlidir. Her şeyin en güzelini, en iyisini yapmaya çalışır. İnce düşüncelidir; karşısındaki insanı üzmekten şiddetle kaçınır. Bir insanı üzmek, tedirgin etmek çok kötü bir şeydir. Rahatlatıcı ve huzur verici konuşmak gerekir. İnsan, söylenen sözün gideceği yeri iyi hesaplamalı, rencide edici sözlerden kaçınmalıdır. Uygun bir üslupla ve uygun sözlerle konuşmak ise vicdana uyarak gerçekleşir. Bu yüzden vicdanı kullanmak önemli bir ibadettir. İnsan, Allah’a teslim olduğunda, "nutku verip konuşturan" Allah, kulunu kalplere hitap edecek tarzda konuşturur.

Kur’an’da, "kalbinde hastalık olanlar" şeklinde tanımlanan kişiler, ağızlarıyla söyledikleri kalplerindekinden farklı olan samimiyetsiz insanlardır. Akıllarını beğenirler; makul, dengeli ve tutarlı değillerdir. Kalplerdeki hastalığın tedavisi ise Kur’an ve samimiyettir. Kişi, gönüllere şifa olan Kur’an’a uyar, samimi olursa -Allah’ın dilemesiyle- hastalıktan kurtulur.

Kuşkusuz, Allah’a çağrı da zorlama ile olmaz. Zorla ne Allah inancı, ne sevgi ne de saygı olur. Bir insan zorlanırsa onuru ve şerefi kırılır. Oysa İslam’da imani onur esastır. İnsan güzel huylu, asil, şefkatli, merhametli, güzel düşünceli ve çok samimi olmalıdır. Zorlama olduğunda ise samimiyet kalkar. Şirkten arınmış gerçek bir tevhid inancı için samimiyet şarttır.

Peygamberimiz (sav), samimiyet konusundaki bir soruya şu cevabı verir: "Rabb’im Ulu Allah’tır dersin. Sonra O nun buyruğuna uygun olarak dosdoğru yoldan gidersin."

Dünya hayatında samimiyetsizlikle sürekli karşılaşırız. Cennet ehli ise samimidir, boş konuşmaz, doğru sözlüdür. Kur’an’da, “Onda boş bir söz işitmezler; sadece selam (ı işitirler)...(Meryem Suresi, 62) buyurur Allah. İnsan samimiyse, ruhu açılır; samimiyet ruhlara şifadır.

Balayı Bitti!

21 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Yaşam

Evlilik öncesi her buluşmalarına uzun bir bakım sonrası giden erkek ve kadın, nikahın ertesi günü, sabah birbirlerini gördüklerinde ilk şaşkınlıklarını yaşarlar. O güne kadar acizliklerini, kusurlarını bakımla gizlemeye çalışmışlardır. Bunun gibi, çirkin olan kişilik özelliklerini de kamufle etmişlerdir. Ancak saklanan her şeyin ilk günden başlayarak ortaya dökülmesiyle kadın ve erkek ilk pişmanlıklarını tadarlar.

Birbirlerinin daha önce görmedikleri normal olmayan hareketlerine tanık oldukça, karşılıklı olumsuz duygular beslemeye başlarlar. Ulaşılmaz gördükleri özellikleri ise sürekli birarada oldukları için artık olağan gelmeye başlar. Zamanla aralarında bir soğukluk oluşur. Bunun nedeni yaşadıkları sevginin derin değil, yüzeysel bir sevgi olmasıdır.

İlk başlarda ayıp olmaması için gizlenen duygular, yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Birbirine karşı saygılı, ince düşünceli, nezaketli davranan çift şimdi kırıcı, incitici, kaba ve düşüncesiz tavırlar sergilemeye başlar. Birbirlerine tahammül edemeseler de başkalarının yanında belli etmemeye çalışırlar. Gerçekte yakınları durumun farkındadır çünkü evli çiftlerin çoğu aynı süreci yaşamaktadır. Balayının sona ermesi ise kavga ile geçecek yılların başlangıcıdır.

Zamanla eve yeni sorunlar eklenir. Çocuklar, ekonomik durum ve çiftin ailelerinin oluşturduğu sorunlar yumağı çözülemez hale gelir. Evde en önemli konu paradır. Sahiplenmeden doğan kıskançlık yüzünden de şiddetli kavgalar yaşanır.

Evliliğin ilerlemesiyle birlikte ilgisizlik artar. Kadın, kocasının eve gelir gelmez yemeğin hazır olup olmadığını sormasından, yemekten sonra televizyon izlemesi ve izlerken de uyumasından yakınır. Erkek de karısının maddi beklentilerinden, dırdırından ve bakımsızlığından şikayet eder.

Toplum genelinde çocuğa bakış açısında çarpık bir görüş vardır. Çocuk hayatın en önemli amacı olarak görülür. Her şeyi yaratanın Allah olduğu unutulur ve anne baba ona hayat veren adeta kendileriymişcesine çocuğu sahiplenirler. Çocuklarındaki güzel özellikler, onlar için övünme vesilesi olur. Kötü olan özellikleri ise anne tarafından babaya, baba tarafından da anneye çekmiş olmakla açıklanır. Çocuk büyüdükçe övünme sebepleri de farklılaşır. Okulu, okuldaki başarısı ile ve hatta zengin aile çocuğu olan arkadaşlarıyla, eşe dosta "hava atılır".

Hayat, Allah’a kulluk amacıyla yaşanacakken, kimi anne-babalar hayatlarını çocuklarına adar, onlar için yaşadıklarını söylerler. Oysa insan hayatını Allah’a adamalıdır. Annesinin, Hz. Meryem’e hamileyken, ""Rabbim, karnımda olanı, ’her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et" diyerek ettiği duasındaki gibi, çocuğunu da. Çocuk sahibi olmaktan amaç da yine güzel ahlaklı olarak yetiştirerek Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.

Evlilik saf sevgi üzerine kurulmadığından toplumda sıklıkla dile getirildiği gibi "müessese" halini alır. Bu ticari anlaşmanın, ortakları tarafından başarıyla yürütüldüğüne çok nadir rastlanır. Evlilik şirket gibi görülünce, % 51’lik hissenin kime ait olduğu konusunda sık sık tartışma yaşanması oldukça doğaldır. Beklenti, heves ve çıkarlar üzerine kurulan evlilikler, sevgi ve saygı ortadan kalksa da çoğunluk bu şekilde yaşadığı için, yine toplumun kıstas ve kurallarına göre azap içinde sürdürülür.

Toplumun kurallarına göre bir genç kız için hayatın en önemli amacı evlenmek ve anne olmaktır. Henüz çocukluk çağından başlayarak genç kızlar evliliğe hazırlanırlar. Bu telkinlerle yetişen ve evlilik çağına gelen genç kız, "koca bulma" peşine düşer. Kafasındaki koca modeli yakışıklı ve zengindir. Güzel ahlak, Allah sevgisi, Allah korkusu gibi inanan insanda bulunan özellikler ikinci plandadır; hatta kimileri için plan dahilinde bile değildir. İnsanı koruyan gözeten yalnızca Allah iken, genç kız zengin bir kocanın kendisini koruyacağını düşünür. Erkek de "bastırırsın parayı, alırsın” mantığıyla hizmetini yapacak bir kadın arar.

İnsanların hayatını kâbusa çeviren bu durum, din ahlakının yaşanmaması ve toplum kurallarının Kur’an’a tamamen ters olmasından kaynaklanır. Boşanmaların çokluğu, aile içi şiddetin fazlalığı ve geçimsizliklerin temelinde insanları mutsuzluğa, acılara ve kayba sürükleyen toplumdaki çarpık sistem vardır.

Dünya hayatının kilit noktası Allah’ın rızasıdır. İnanan insan ne paranın peşindedir, ne mal-mülkün, ne köşe dönmenin, ne eğlencenin, ne rahatın, ne yeme içmenin, ne de zengin koca bularak anne babasını mutlu etmenin... Güzel ahlak sahibi, samimi inanan genç kız ve erkek, birlikte Allah’ın rızasını kazanabilmek için, sonsuza kadar beraber olmak için evlenirler.

"Keşke"ler

20 Eyl 2012 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

Bir tehlike anında, ya da zorlu bir durumda Allah’a yönelen kişilerin yaşadıkları pişmanlık, o an içinde bulundukları acizlik ve çaresizlikten kaynaklanır. Ancak o an, ’gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine dua eden kişilere Allah bir rahmet tattırınca bir grup hemen Rabb’ine ortak koşar ve dünya hayatına yönelir.

İnsana yarar sağlayan gerçek pişmanlık bu değildir. Pişmanlık, insanda köklü değişiklikler meydana getiren bir duygudur. Asıl olan pişmanlık duyan kişinin, hayatının geri kalan bölümünün Allah’ın kendisine verdiği bir fırsat olduğunu düşünmesi ve eski hatalarına geri dönmemeye gayret etmesidir.

İnsanın önemli bir zorluk yaşamamış olması, yaşamayacağı anlamına gelmez. Hayatının sonuna kadar yaşamayacak da olsa, Allah’ın sınırlarını koruyarak yaşamadıysa ölümle buluştuğu an pişmanlık hissedeceği şeyler olmaması kaçınılmazdır.

Hayatımızdaki öncelikleri doğru belirlemeli, nelerden vazgeçmemiz gerektiği konusunda kesin karar vermeliyiz. Ahirette "keşke" diyen kişilere dair Kur’an’ın verdiği örneklerden ders çıkarmalı, bizi geçici dünya hayatına bağlayan nefsani tutkulardan kurtulmak için çaba harcamalıyız. Kuran’daki her örnek, bizler için öğüt alabileceğimiz birer ibrettir. Kur’an’daki "keşke"lere, dünyada ve ahiret hayatında pişmanlık yaşayan kişilerin sözlerine kısaca bakalım:

Kimi insanlar, "keşke müminlerle birlikte olsaydım" diye düşünür:

Eğer size Allah’tan bir fazl (zafer) isabet ederse, o zaman da, sanki onunla aranızda hiçbir yakınlık yokmuş gibi kuşkusuz şöyle der; "keşke onlarla birlikte olsaydım, böylece ben de büyük ’kurtuluş ve mutluluğa’ erseydim." (Nisa Suresi, 73)

Kimi, ortak koşmamış olmayı ister:

(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)

Kimi resule uymuş olmayı ister:

O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," (Furkan Suresi, 27)

Kimi, Allah’a ve Resule itaat etmiş olmayı ister:

…”Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve Resûl?e itaat etseydik." (Ahzab Suresi, 66)

Kimi, dünyada kötü dost edinmemiş olmayı ister:

Sonunda Bize geldiği zaman, der ki: "keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Zuhruf Suresi, 38)

Kimi, kitabının verilmemiş olmasını ister:

Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi." (Hakka Suresi, 25)

Kimi, ölümle her şeyin bitmiş olmasını ister:

"Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. (Hakka Suresi, 27)

Kimi, pişmanlık içinde toprak olmuş olmayı ister:

Gerçekten Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek. (Nebe’ Suresi, 40)

Kimi, dünyaya geri döndürülmeyi ister:

Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık." (En’am Suresi, 27)

Kimi, sonsuz hayatı için bir şeyler takdim edebilmiş olmayı ister:

Der ki: "keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24)

İnsan ölümü uzak görür, oysa ölüm herkese aynı uzaklıkta ve çok yakındır. O halde insan sorumluluklarını ertelememeli, duası, yakınlık ve teslimiyeti ise, zorluk anında hissedilen kadar içten olmalı.

Yaratılış amacımız, Rabb’imizin hoşnut olduğu bir kul olmak. Bunun dışında, sahip olduğumuz mallar, ailemiz, çevremiz, kariyerimiz bu amaca ulaşmak ve Allah’a yakın olmak için birer araç. Bu nimetleri nefsimizin tutkularını tatmin için değil, şükretmemiz ve O’na yönelmemiz için verir Allah.

Ölüm meleklerini karşımızda gördüğümüz an artık dönüş olmayacak. Sorumluluklarımızın bilincinde, hayatımızı Allah’a adayarak yaşarsak, ahiretteki "keşke"mizin-Allah’ın dilemesiyle- ayetteki gibi olmasını umut edebiliriz:

Ona: "Cennete gir" denildi. O da: "keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi. (Yasin Suresi, 26)

Kur'an Kâinatı Okuyor

20 Eyl 2012 In: Bediüzzaman, Kur'an Bilgileri

"Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim(sürekli okuyalım). Evet, söz odur ve ona derler..."

Bediüzzaman’ın ifadesiyle Kâinat büyük bir mesciddir. Yedi gök, yer ve bunların içindekiler Allah’ı tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Bu mescidi anlaşılır kılan ise Kur’an’dır.

Kur’an, Güneşin Dünya’yı aydınlattığı ve ısıttığı gibi kalplerimizi aydınlatır, ısıtır. Şiddetli ışık gözleri kör ederken, Kur’an’ın kıyaslanamayacak güçteki ilahi ışığı göremeyen gözleri açar. İnsanların kalpleri imanla, ruhları da Kur’an ahlakıyla nurlanır… Kur’an, saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkup sakınanların yol göstericisidir. İnsana, hep doğru yönü gösteren bir pusula gibi rehberlik yapar.

Kur’an, insanı ve kainatı anlamayı kolaylaştırır. Her okumada, insana ve Kâinata dair bir önceki okumadan farklı sırlar önümüzde açılır. O’nu okuyan, Allah’ın hikmetle yarattığı sayısız güzelliği, sarıp kuşattığı harikaları fark eder ve şuur kapısından içeriye girer.

Kur’an ayetleri, gözleri Kâinat kitabına yönlendirir. "... İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4) buyrulur ayette ve Allah’ın Sani sıfatına dikkat çekilir. Kur’an, büyük Sanatçının eserlerini kare kare bize izletir. Her kare O’nun bir tablosudur. Eşsiz benzersiz bir tablosu...

İlâhi İradeden Gelen Şeriat-ı Fıtriyye

Allah, Kâinatın işleyişini düzenleyen kanunlar koymuştur. Kâinattaki sayısız varlığın birbirleriyle olan uyumu ile oluşmuş muhteşem bir düzen vardır. Bu düzen, akılları hayrete düşüren detaylarla kusursuzca yaratılmış ve ince ayarlarla dengelenmiştir. Bu, "Şeriat-ı fıtriye"dir. Rabb’imiz, yarattığı sistemleri ve düzeni kontrolünde tutar, tüm Kâinattaki uyumu korur. Kâinat bütünüyle Allah’ın kusursuz yaratmasını, olağanüstü düzeni ve ölçüyü işaret eder.

Bediüzzaman, her şeyin ölçü ile bağlandığını, kaderin her şeye bir miktar verdiğini şöyle ifade eder:

"Nakkaş-ı Ezeli gözümüzün önünde kışın beyaz sayfasını çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, yeryüzü sayfasında üçyüzbinden fazla çeşit mahlukatı kudret ve kader kalemiyle en güzel şekilde yazar. Birbiri içinde birbirine karışmaz; beraber yazar birbirine mani olmaz. Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz."

Nakkaş-ı Ezeli kudret ve kader kalemini eksiksiz ve kusursuz kullanır. Kâinattaki bütün olaylar, Rabb’imizin iradesinden gelen şeriat- ı fıtriye ile düzenlenir.

Kainattaki mucizevi uyum Yüce Allah’ın ayetidir. Samimiyetle bakabilen bir göz, tüm varlık aleminin yalnızca Allah’ın ayetlerinden oluştuğunu kavrayabilir. Evrendeki her milimetrekaredeki ayetler, sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Rabb’imizin varlığını ve sıfatlarını bize gösterir, bildirir.

İnsan yalnızca kendi yaratılışını, ya da doğadaki bir varlığı incelediğinde, sistemlerdeki müthiş uyumu ve planlayan büyük ve eşsiz gücü görebilir. Kainattaki düzen, tesadüfe kesinlikle yer olmadığının ve Allah’ın varlığının açık delillerinden biridir.

Mesela Dünya, Güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 29 km. de bir doğru çizgiden yalnızca 2.8 milimetrelik bir sapma gösterir. (Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 1993) Eğer bu sapma 0.3 milimetre az veya 0.3 milimetre daha fazla olsa, yeryüzündeki canlılar donarak veya kavrularak ölürlerdi. Küçük bir bilye değil söz edilen, dev kütlesiyle Dünya’nın bu hareketi, milyarlarla ifade edilen büyüklükteki sistemlerin milimetrik dengelerle korunması mucizesidir.

Yalnızca Dünya ve Güneş mi? Milyarlarca yıldız ve galaksi kusursuz bir uyumla, tespit edilmiş yörüngelerinde sürekli hareket ederler. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde yaklaşık 300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirlerinin içinden geçerler; ancak evrendeki düzen ve uyum asla bozulmaz.

Ve gökten belli bir ölçü ile inen yağmur. Yağmurun sahip olduğu ölçülerden biri, her yıl dünyaya yağan yağmurun ve buharlaşan suyun ölçüsünün aynı olmasıdır. Bir diğeri ise yağmurun düşüş hızıdır. Eğer yağmur damlası kendisiyle aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisimle aynı yükseklikten aynı şekilde düşecek olsaydı, bu durumda tarlalar, evler ve arabalar hasar görürdü.

Hayat kaynağımız suyun ise özellikleri ve önemi kadar oluşumu da oldukça düşündürücüdür. İki hidrojen atomu ve bir oksijen atomunu su molekülü oluşturacak şekilde birleştirmek, yüzlerce yıl da bekleseniz oldukça zordur. Ancak dünyanın her yerindeki denizler, nehirler ve göller; tümü Allah’ın üstün yaratmasına örnektir.

Kur’an kainat kitabını okuyor, okutuyor, şifrelerini çözüp, sırlarını açığa çıkarıyor. Kur’an, kainatın yanı sıra dünya hayatının ve amacının, ölümün ve sonsuz ahiretin gerçeğini bize öğretiyor.

Mesela dünya hayatındaki imtihanı kavrayamayan insanların zorluk zamanlarında ya da bir felaketle karşı karşıya kaldıklarında isyana varan sözlerine tanık oluruz. "Madem Allah kullarına karşı çok merhametli, neden böyle zorlu olayları yaratıyor?” diye düşünürler.

Ancak insan, iman ve Kur’an penceresinden baktığında bunun en önemli sebebinin, insanın dünya hayatında zorluk ve sıkıntıyla eğitilmesi olduğunu görebilir. Zorluklar olmalı ki insan Allah’a olan bağlılığını, aşkını ve sadakatini kanıtlayabilsin. Yaşadığı her zorluk insana, Rabb’inin üstün gücü karşısındaki aczini hatırlatır. İnsan, yaşanan felakete engel olamadığında, aczinin ve Allah’ın yardımına ne denli muhtaç olduğunun farkına varır; verilen nimetlerin önemini daha iyi takdir eder.

Bediüzzaman Kur’an’ın, Kâinatın en büyük yorumcusu ve tercümanı olduğunu şöyle ifade ediyor:

"Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir(yorumcusudur) ve en beliğ(en uygun ve güzel söz söyleyen) bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi (görünen ayetleri) cin ve inse ders verir..."



Yüce Allah’ın ‘Müminler ancak kardeştirler…’ (Hucurat Suresi, 10) ayetiyle haber verdiği kardeşliği biz Müslümanlar ne kadar yaşıyoruz?

“Kalbim Allah aşkı ile dolu” diyoruz da birbirimize karşı o aşktan kaynaklanan sevgiyi ne kadar hissediyoruz?

Allah saf bağlayarak mücadele etmemizi, haksızlıklar karşısında birlik olup karşı durmamızı isterken biz gücümüzü birbirimiz için kullanıyor, farklı mezhepten, farklı cemaatten olan Müslüman kardeşlerimize karşı saf bağlıyoruz.

Birbirimizin kitaplarını okumuyor, satmıyor, birbirimizin camiinde namaz kılmıyor, “bizden” olmayanı düşman görüyoruz. Ortak değerler üzerinde ittifak etmeyi değil, ihtilafı seçiyoruz.

Allah’ın buyruğu olan ’hayırlarda yarış’ı benimsemek ve bu Rahmanî yarışta gücümüz yettiğince çaba harcamamız gerekirken, biz birbirimizi rakip görüyor, dünyevi işlerde birbirimizle yarışıyoruz.

Allah, Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyetini vaad eder, Peygamberimiz (sav) de müjdelerken, bizler sıcak evlerimizde oturuyor, bunun için hiçbir çaba göstermiyor, riske girmekten kaçınıyoruz. Riskten kaçındığımız gibi, Allah yolunda mücadele içinde olan, yalnızca Allah için yaşayan Müslümanları saflıkla nitelendiriyor, eleştiriyor, yaptıklarını küçümsüyoruz.

Birbirimize hüsn-ü zan etmemiz Kur’an’da çok açık emredildiği halde, Müslüman kardeşlerimize atılan iftiralar konusunda araştırma dahi yapmadan hemen inanıyor, dahası yaygınlaştırıyoruz.

Allah cennet ehlini, "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47) ayetiyle tarif ederken, biz birbirimize kin ve düşmanlık güdüyor, buğz ediyoruz.

Müslümanlar arasındaki tesanüt ve dayanışmayı engellemeye çalışan şeytana fırsat veriyor, birbirimize karşı kuruntulara düşüyoruz.

Rabb’imiz, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) buyururken güzel söz söylemek bir yana, birbirimize hatırlatma ve uyarıda bulunmuyor, şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına kolaylıkla düşüyoruz.

Peygamberimiz(sav) bizim için en güzel örnek olduğu halde, O’nun, ‘Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler” hadis-i şerifini göz ardı ediyor, yalnızca sevdiği yemekleri yiyerek sünnetini ihya ettiğimizi zannediyoruz.

Bu arada bazı din adamlarının durumunu da unutmayalım. Kimi, Allah’ı ve delillerini hatırlatmak, insanların imanını güçlendirecek konular anlatmak yerine, misvakın nasıl kullanılacağını anlatıyor, kimi de ya inkârın kaynağı olan evrime ya da reenkarnasyona Kur’an’dan zorlama delil getirmeye çalışıyor. Müslümanların birlik olmasının zamanın en büyük farzı olduğunu yalnızca bir ya da birkaç din âliminden işitebiliyoruz.

Necip Fazıl şöyle söylüyor; “Doğruyu mu arıyorsun? Allah ile Resulü’nün bildirdiği. İyiyi mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün öğrettiği. Güzeli mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün gösterdiği”… Ancak bizler doğru, iyi ve güzeli hep yanlış yerlerde arıyoruz.
Hicret sırasındaki Ensar ve Muhacir gibi dostça yaşamak varken, düşmanlıkla hem güçten düşüyor hem hayatı azap içinde yaşıyoruz.

Ve en önemlisi Deccal tüm dünyada faaliyette iken, biz oturuyor, ezilenler, yurdundan sürülenler, zulme uğrayanlar için bir şey yapmıyor, sadece izliyoruz. Zulme seyirci kalmanın, zulme ortak olmak anlamına geldiğini düşünmüyoruz.

Allah, bütün bu göz ardı ettiğimiz her şey sebebiyle sürekli uyarıyor, sürekli hatırlatmalarda bulunuyor. Ama biz musibet geldiğinde sebebini düşünmüyor, kendimizi gözden geçirip hatalarımızı düzeltmeye çalışmıyoruz.

Derin uykumuzdan uyanmak ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle “tembellik döşeği”nden kalkmak için kaç musibet daha isabet etmesini bekliyoruz? Birlik olma zamanı gelmiştir. Tüm İslam Alemi kardeşliği sözde değil, özde yaşamalı ve kardeşlik bağlarımızın güçlendirilmesine çaba harcamalıyız. Allah vaadini zaten tamamlayacak, İslam ahlakını hâkim kılacak. Bu süreçte bizim ne yaptığımız önemli. Özür olmaksızın oturmak yerine, buna vesile olup Allah Katındaki derecelerimizi artırmak istemez miyiz?

Bugün, dünya üzerindeki büyük fikri mücadele iman ve inkâr arasındadır. Bir tarafta iman sahipleri, diğer tarafta din dışı felsefe ve görüşleri savunanlar vardır. Vicdanımızı diri tutarak, Deccalî fitneye ve tüm dünyada yaşanan zulme karşı birlikte saf bağlayarak mücadele etmeliyiz.

Zorluk ve sıkıntılar hep birlikte aşılır. Kur’an’ın ruhu içerisinde birleşmeli, hangi ırktan, hangi düşünceden olursa olsun, samimi iman sahipleri ortak amaç için bir araya gelmelidir. Birlikte atılacak kardeşlik temeli üzerinde- Allah’ın dilemesiyle- barış ve huzur dolu güzel bir hayat yükselecektir.

O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)

İmtihan Hayatın Son Gününe Kadar Sürer

16 Eyl 2012 In: Yaşam

Bugüne kadar bir şeyleri elde etmek için ne çok çaba harcamışsınızdır. Örneğin gençlik dönemindeki en büyük hedef hiç kuşkusuz, bir üniversiteye girebilmektir. Her genç insan için üniversite sınavı bir dönüm noktasıdır. Geleceklerine yön verecek olan bu üç dört saatlik imtihan onlar için ne büyük önem taşır. Yıllarca ders çalışır, okul dışındaki saatlerde dersaneye gider, uykusuz kalır, sosyal etkinliklerden, tatil ve eğlenceden uzak dururlar. İstedikleri üniversiteye girebilmek için sabır ve kararlılıkla gayret gösterirler.
Kiminin en büyük amacı da güzel bir otomobile sahip olmaktır. Bunun için önce iyi bir iş sahibi olmak, para kazanmak gereklidir. Ancak istediği otomobile kavuşsa da istekleri bununla sınırlı kalmaz. Ardından daha fazla çalışır, özveride bulunur bir ev sahibi olabilmek için çaba gösterir.

Tüm bu örnekler, insanın “kuşluk vakti kadar kısa olan” dünyadaki hayatı süresince sahip olabileceği geçici yararlardır. Hepsi de ölümle birlikte ya da henüz yaşıyorken, herhangi bir nedenle yitirilebilecek şeylerdir. Örneğin yıllarca çalışıp biriktirdiği parasını çekmek için gittiği bankanın önünde kişi aniden kalp krizi geçirerek yaşamını yitirebilir. Ya da sahip olabilmek için uğraşıp didindiği evi bir anda ani bir depremle yerle bir olabilir.

O halde dünya hayatında elde edilmek istenen tüm yararlar geçicidir, yok olucudur. Diğer yanda ise asla yok olmayacak/tükenmeyecek güzelliklerin bulunduğu ve insanın sonsuza dek yaşayacağı gerçek bir hayat vardır. İşte inanan insanlar dünya hayatı boyunca bu sonsuz ahiret yaşamı için ciddi bir çaba sarf eder, tüm önceliklerini buna göre belirler ve asla ölümü, cennet ve cehennemi akıllarından çıkarmazlar. Onlar bunun için çalışırlar.

Dünya hayatı insanın sonsuz ahiret yurduna ulaşmak için sınandığı yerdir. Yaşam aslında Allah’ın bizleri denemek ve eğitmek için yarattığı bir süre, dünya da bu amaçla hazırlanmış geçici bir mekândır. Bir açıdan dünya hayatı bizim için ecir fırsatıdır; tek yararı da budur. İnsan, hayatı boyunca ahirete yönelik bir sınav yaşar ve bu konudaki çabasıyla imtihan olur. İnsana yüklenen sorumluluk, tüm bu gerçekleri düşünmek, Allah’ı tanımak, sonsuz gücünü kavramak, O’nun buyruklarına uymak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu amaçlamaktır. Bu imtihan hayatı süresince insan, karşılaştığı her şeye sabır göstermek, Rabb’ine tevekkül etmek ve güzel ahlak sergilemekle sorumludur. Her imtihanda Allah’ı görmek, tümünden zevk almaya, yaşanan her olayı şevkle karşılamaya yol açar. İşte bu, dünya hayatındaki imtihanın samimi inananlara özel sırrıdır. Kuşkusuz bu sırrın bilincinde olmak, hem dünyada hem de ahirette asla son bulmayacak bir kazanç getirecektir.

Dünya hayatındaki imtihan, yaşamın son anına kadar devam eder. Seksen yıl yaşayan insanın, sekseninci yılın son günlerinde dahi imtihanı ve yükümlülükleri sürmektedir. Bu nedenle insan yaşamının her anında Allah’ın buyruklarını gözetmeli, ibadetlerini yerine getirmeli, O’nu hoşnut edecek davranışlarda bulunmalıdır. İnsanın hayatı, ölümü, ibadetleri, her şeyi Allah içindir çünkü.

Koşullar her ne olursa olsun Allah’a sadakatten ödün vermeyen, teslimiyetle gönülden Rabb’ine yönelen, sabır ve kararlılıkla ahirete yönelik yaşayan kişileri bekleyen karşılık, ödüllerin en güzeli olacaktır.

Gerçek "Dindarlık"

13 Eyl 2012 In: Aile ve Çocuk, İmani Konular

 

Son günlerde "dindarlık" kavramı üzerinden yapılan tartışmalarda dindarlık ve muhafazakârlık kavramlarının aynı anlamda kullanıldığını görüyoruz. Oysa gerçekte bu iki kavram birbirinden farklıdır. İnsanlık tarihi boyunca Allah’ın peygamber ve resullerinin, yaşadıkları toplumdaki din dışı gelenekleri, yanlış olan inançları, yanlış düşünceleri yıkmaya geldiklerini görürüz. Allah’ın seçtiği kutlu insanlar bu yüzden batıl gelenek ve göreneklerine bağlı kalmakta ısrar eden toplum tarafından, "Siz ancak muptil(gelenekleri iptal eden) olanlardan başkası değilsiniz", "biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız", "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" gibi sözlerle suçlanırlar. "Sen bize yalnızca Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarınızı bırakmamız için mi geldin?", “Hem biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmiş değiliz” diyen cahiliye halkı hakkında Kur’an şöyle buyurur:

"Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse?.."

İslâm için en büyük tehlikelerden biri işte budur; Kur’an dışı gelenek. Din, gerçek kaynağı olan Kur’an’dan öğrenilir. Allah, insana Kur’an’ı okumasını, anlamasını, Kur’an ayetleri, evren ve kendisi üzerinde düşünmesini, inancını ve hayatını Kendi rızası üzerine kurmasını buyurur. Kur’an, cahiliye alışkanlıklarından vazgeçmesini isterken, birçok insan atasından dedesinden öğrendiği Kur’an dışı dini yaşamakta ısrarcıdır.

"Dindarlık" kavramına yapılan itirazlar, en fazla da miras alınan bu dinin İslam olduğunun zannedilmesi nedeniyledir. Gerçek anlamda dindarlık, geleneklerle yaşanan tutuculuk ya da muhafazakârlık değil, Kur’an’daki gerçek dini yaşamaktır. İslam’ın özünü yaşamak, onu hayata geçirmektir.

Kur’an ahlakını gereğince yaşamaya çalışan insan, Allah’ın namaz kılmak, oruç tutmak gibi emirleri kadar diğer bütün ayetlerine uymaya gayret eder. Kur’an’ın her emri farzdır, haktır.

Kur’an ahlakı, insanı bozgunculuk çıkarmaktan engeller. Kur’an’da, "…Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. " (Bakara Suresi, 60) buyrulurken, samimi bir mümin, yaşadığı toplumda fitne ve fesat çıkarmak bir yana, bunu aklından bile geçirmez.

Kur’an ahlakını yaşayan insan için itaat önemli bir ahlak özelliğidir. Allah’ın emri gereği itaat eden kişilerden oluşan bir toplum, devlete itaati de en yüksek düzeyde yaşar.

Yakınları, anne babası hatta kendisi aleyhine bile olsa Allah’ın emrettiği gibi adaletle davranan, çevresindeki insanlara merhamet eden, yoksullara ihtiyacından artakalanı veren insan gerçek anlamda dindardır. Ve bu kişiden insanlığa zarar değil, yarar gelir. Karışıklık çıkarmaktan şiddetle kaçınan, Kur’an ahlakına uygun olarak hoşgörülü ve uzlaştırıcı davranışlar sergileyen insandan korkan kişinin kendisini gözden geçirmesi gerekir. İnsanların, Kur’an’ın tarif ettiği gerçek dindar modelini örnek alması, yaşaması ve Kur’an ahlakının yaygınlaşması hem toplumda hem dünyada huzur ve barış demektir. Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyeti, barış ve huzurun hakimiyeti demektir.

Emaneti Ene Yüklendi

13 Eyl 2012 In: Bediüzzaman, Tefekkür

Gerçek şu ki, Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. (Ahzab Suresi, 72)

Gökler, yer ve dağların yüklenmekten korktuğu emaneti, ene yani insanın benliği, nefsi yüklenmiş. Bu hep kötülüğü emreden büyük düşman, insanın kendi içindedir. En çetin savaşı insan, uzaklardaki bir düşmana değil, benliğinin bir parçasına karşı verir. Eğer bu düşmanından kurtulabilir ve nefsini arındırıp temizleyebilirse Rabb’inin rahmetini umut edebilir.

Bu yüzden en büyük savaş nefsimizle verdiğimiz savaştır. Bir savaş dönüşü şöyle buyurur Peygamber’imiz (sav):

“Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.”

Abdulkadir Geylani, “Muhalefet kılıcı ile nefsini her öldürdükçe Allah (CC), onu yeniden diriltir. Dirilince yine senden birçok şeyler istemeye, seninle nizaa tutuşur. Kötülük kanatlarını açar; yine uçmaya başlar. İşte., bu sırada sana yine cihad düşer. Nefis ölmez; sen sağ oldukça o da olur. Yalnız o ıslah olur” ifadesiyle nefisle savaşın bir ömür boyu sürdüğüne dikkat çeker.

Nefis ıslah edilmediğinde, kendisinde İlahlık görür, Firavunlaşır. Enaniyet, yakın adamı Haman’a "yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım" diyen Firavun’u suda boğar. Servetini kendisinden bilen Karun’u konağıyla birlikte yerin dibine geçirir.

Ancak ene, yaratılış sırrı bilinir ve terbiye edilirse kâinat hazinesinin şifresini çözer, sırlar önünde açılır.

"Ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu (Allah’ın Zat, sıfat ve isimlerini ifade eden hazinelerini) dahi açar" der Bediüzzaman. Ve eneyi mealen şöyle tarif eder:

"Âlemin anahtarı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, gerçekte kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” adında öyle bir anahtar vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar."

Her yeri kuşatan bir şeyin sınırı ve sonu olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve bir biçim belirlenmez. Örneğin karanlık olmadan aydınlık bilinmez, niteliği anlaşılmaz.

İşte Allah’ın, ilim ve kudreti, Hakîm ve Rahîm gibi sıfat ve isimleri kapsayıcı, sınırsız ve ortaksız olduğu için, onlara hükmedilmez, ne oldukları bilinmez ve hissedilmez. Öyle ise gerçek sonu ve sınırı olmadığından, varsayılan bir sınır çizilmesi gerekir. Onu da enaniyet yapar. Kendinde hayali bir Rabb’lık, bir sahiplik, bir kudret, bir ilim hayal eder, onunla hayali bir sınır koyar. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur” şeklinde kısımlara ayırır.

Örneğin kendi sahip olduğu şeyler dairesinde varsaydığı Rabb’lığıyla, Allah’ın var ettiği dairede Yaratıcısının Rabb’lığını, gerçek sahipliğini anlar. “Ben bu haneye mâlik olduğum gibi, Allah da şu kâinatın mâlikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle Onun ilmini kavrar. Ve çalışarak elde ettiği sanatçılığıyla, O gerçek Sanatçının benzersiz sanatını anlar. Bunun gibi Allah’ın Zatına ait bütün sıfât ve İlahi özellikleri bir derece bildirecek, gösterecek esrarlı durumlar, sıfat ve duygular, enede yerleştirilmiştir.

Nefsini arındırıp-temizleyen kişi, emanete ve verdiği ahde riayet eder. Dış dünyaya dair bilgiler nefse geldiği zaman enede bir doğrulayıcılık görür; o ilimler, nur ve hikmet olarak kalır, karanlığa ve amaçsızlığa dönüşmez. Varsaydığı Rabb’lığını ve sahipliğini terk eder. Gerçek kulluğunu takınır, yaratılışın en güzel kıvamında olma derecesine çıkar.

Ene, yaratılış amacını unutur, sorumluluklarını terk eder ve sahipliğine gönülden inanıp tasdik ederse, kişi emanete ihanet eder. Onu isyanla, günahla, bozulmalarla örtüp-sarar ve yıkıma uğrar. İşte, bütün şirkleri, kötülükleri ve sapkınlıkları doğuran enaniyetin bu yönü nedeniyledir ki, gökler, yer ve dağlar dehşete düşmüştür.

“Kendime mâlikim” diyen kişi, “her şey kendine mâliktir” der ve gönülden tasdik ederek inanır. İnsan ene kesilir, büyük bir şirke düşer. O ene, koca bir ejderha gibi, insan vücudunu yutar.

Enesinin tutsağı olan kişide sevgi olmaz. Kalbi Allah aşkıyla dolu insanda ise enaniyet olmaz. Rabb’inin gücünü kavramış ve O’nun gücünü gereği gibi takdir edebilen bir insanın enaniyete gücü yetmez. İnsan hem aczinin farkında olup hem de enaniyet yapamaz. Farkında değilse, "ben yaptım, ben başardım, benim malım mülküm, benim katım, benim yatım, ben… ben" der; kişinin ayakları yerden kesilir. Ancak günü gelir, Allah onun ayağını yere bastırır; her enaniyetli kişi mutlaka perişan olacağı bir günle karşılaşır.

İşte, ene, bu hâince durumda iken, cehalettedir. Duyguları, fikirleri kâinatın bilme ve tanıma nurlarını getirdiğinde, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve devam ettirecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen her şey nefsindeki renklerle boyalanır. Hikmetin ta kendisi gelse, nefsinde, amaçsızlık ve saçmalık şeklini alır. Çünkü, bu haldeki enenin rengi şirk ve Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları söndürür, göstermez.

Aslında nefsi ezmek kolaydır. Aczini, dünya hayatının sonu olduğunu ve ölümü bilen insanın nefsinin kölesi olması çok akılsızca. Nefis bizi zaten çok önemli ve gerçekten etkileyecek bir şeylere çekmiyor. Dünyada ne var bizi çekebileceği? Tümü zaten kötü ve çok rahatsız edici. Nefsi ezmek zor gibi görünse de, inanan insan için nimettir, rahatlıktır. İnsanı beladan, sıkıntıdan, rahatsızlıktan kurtarır.

Nefsi kontrol altına alamamak insanın kendi zararınadır. Kafasını yerden yere vurmak gibi, kendine acı çektirmektir. Nefsini terbiye eden insanın ise fıtratına uygun yaşadığı için kafası dinçtir; vicdanı rahat, aklı ve şuuru açıktır.

Enesinin niteliklerinin bilincinde olan insan, Allah’ın kusursuzluğunu kavradığında kendi aczini, ilmini kavradığında kendi cehaletini, kemalini kavradığında kendi eksikliğini, müstağniliğini kavradığında kendi fakirliğini görür.

"Ben yaptım" diyen nefis ıslah edildiğinde, "beni de yapmakta olduklarımı da yaratan Sen’sin Rabb’im” der.

Hamd O’nun. Mülk O’nun. Hüküm O’nun. Ve her şey O’na döndürülecek.

O, Allah’tır, Kendisi’nden başka İlah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O’nundur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. (Kasas Suresi, 70)

Dipnot: Bu yazıda Bediüzzaman’ın 30. Söz, 1. Maksat’ından yararlandım. Allah ondan razı olsun.


"... Rabb’im, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24)

Rabbim acizim; Sensin gücü kuvveti veren. Fakirim; Sensin rızkımı veren. Sen’den gelecek her nimete muhtacım. Rabbim Sen’sin Kendisine ihtiyaç olunan ve Kendisinden yardım beklenen...

Yalnızca çaresiz kaldığımızda değil, her durumda Allah’ın varlığını ve sonsuz kudretini hissederek dua etmeye ihtiyacımız var. İmtihan gereği aciz yaratılmış bizlerin, duaya muhtaç olmadığımız bir an bile yok. Çünkü Rabb’imiz dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyiz. Ancak Allah’ın lütfu ve rahmeti sayesinde yaşayabiliriz.

Allah ise, Kendisi’ne yegâne sığınılan, ihtiyaç olunandır; Müstean’dır. Kendisi’nden yardım beklenilen yalnızca O’dur. O dilemedikçe biz ne kendimize ne de bir başkasına yardım edemeyiz. O diler, "Ol!" der ve olur.

Bizi düzgün bir surette, vücudumuzdaki muhteşem sistemlerle yaratan, gökten suyu indiren, rızık bağışlayan, hastalandığımızda şifa veren, gökten yere bütün işleri evirip çeviren yalnızca Allah’tır. Rabb’imiz nimetlerini kıssa ya da bir musibet dilese bizi bundan koruyacak yoktur. Bizim için bir hayır dilese buna engel olabilecek yoktur. Yardım istenen yalnızca O’dur. Hayır O’nun elindedir. Yalnız insan değil tüm kâinat Allah’a sığınır, O’ndan yardım diler, O’nu över, yüceltir.

Kur’an, insanın ve tüm yaratılmışların imtihan gereği acz içinde ve yardıma muhtaç olduklarını, Allah’tan başka yardım dilenecek hiçbir güç ve nesne olmadığını birçok ayetiyle haber verir. Söz konusu Kur’an ayetlerinin bazıları şöyle:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeye.

Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırırsanız da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir.

Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler.

Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya da tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın.”

Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah’tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor.

O’ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de. (Araf Suresi, 191-197)


Korunma ihtiyacında aciz bir bedene sahip olmamız, gözle görülemeyecek kadar küçük mikrop ve virüslerin bedenimize zarar verebilmesi, hayatımız süresince sürekli bedenimizi temizlemek, ona bakım yapmak zorunda olmamız ve bedenimizin zamanla yıpranıp, yaşlanması; bu saydıklarımın her biri belirli bir amaca göre özel olarak yaratılmıştır. Allah insana acizliğini hatırlatacak her detayı özel olarak var etmiştir. Bu özel yaratılış, insanın kulluğunun ve dünyadaki her şeyin geçici olduğunun farkına varabilmesi içindir.

Bu gerçek, dünyaya körü körüne bağlanmak yerine, bizi gerçek yurt olan ahirete, kusursuz yaratılmış sonsuz cennete yöneltmeli. Bunun hikmetleri üzerinde düşünmemiz, geçici ve eksik yaratılmış bu dünyaya bağlanmak yerine, sonsuz ahiret için hazırlık yapmamız gereklidir. Soluk almamız bile Rabb’imizin dilemesiyle; ne kadar muhtacız...

Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors