Yaşlı Sanatçının Vasiyeti

30 Eyl 2012 In: Tefekkür, Yaşam

Yaşlı Sanatçının Vasiyeti

Geçenlerde 40 yıllık bir radyo sanatçısının konuk olduğu bir tv programı izledim. Çok ilginç diyaloglar yaşandı programda. Bir bölümünü sizlerle paylaşmak için not aldım.

Programda sunucu, birçok ünlünün şu an yaşamadığını ama eserleriyle aramızda olduklarını, yaşlanmanın ve bir gün ölümün kaçınılmaz olduğunu anlatıyor, "yaşlanmak yaşamaktır" diyerek sözlerini bitiriyor. Sonra soruyor yaşlı sanatçıya; "ölüm ölüm aklınıza geliyor mu. Ben öldükten sonra sanat dünyası ne durumda olacak diye hiç düşünüyor musunuz?"

Sanatçı şu cevabı veriyor; "düşünüyorum tabi ki, ama öldüğümde radyonun önüne getirilmeyi, orada tören yapılmasını istemiyorum."

Yılların sanatçısı ilginç vasiyetini şöyle açıklıyor; "öldüğümde beni camiden alsınlar, cenaze arabasına koysunlar. Yol boyunca ... türküleri çalınsın. Biri bitsin türkünün, diğeri çalınsın." İstediği türkülerin adlarını da açıklıyor. Hatta bu vasiyetinde ne denli ciddi olduğunu kanıtlamak istercesine, bunun yazılı vasiyeti olduğunu da üzerine basarak sözlerine ekliyor.

Düşündüm; insanlar ölüm konusunu bile dünya hayatına yönelik olarak söz konusu ediyorlar. Oysa ölüm, insan hayatının en önemli konusu ve tek gerçeği. Nasıl yaşamış olursa olsun her insan yaşlanıyor, hastalanıyor, belli bir süre sonra da ölüyor. Ev ne kadar muhteşem de olsa zamanla eskiyip, yıpranıyor. En son model otomobil çürüyor, parçalanıyor, kullanılmaz hale geliyor. Makamını, kariyerini insan her an yitirebiliyor.

Çok tanınmış da olsa insan bir süre sonra unutulup gidiyor. Son yıllarda hayatını kaybetmiş en tanınmış isimlerin, başbakanların, politikacıların, sanatçıların, edebiyatçıların adlarından bile söz edilmiyor.

Allah, insana acizliğini hatırlatacak onlarca özellik vermiş. İnsanların büyük çoğunluğu sürekli ilaç kullanıyor. Allah, bu acizlikleri, Kendisini, ölümü ve ahireti düşünmeleri için veriyor. Sonsuz merhametiyle, dünyaya hırsla bağlanmamaları veriyor bu acizlikleri ama buna rağmen insanlar düşünemiyor, dünyaya delice bağlanmanın anlamsızlığını akledemiyorlar.

Uyku ihtiyacı, yorgunluk ve yaşlılık da insana özel olarak veriliyor. Bu gerçeğin farkında olmayan, örneğin hastanede kanser tedavisi gören birini düşünelim. Öylesine gaflette oluyor ki hala orada fabrikasının hisselerinin ne olacağını düşünüyor. Ölüyor, yakınları nereye gömüleceği konusunda tartışıyorlar. Mezarının nereye yapılacağı ya da hangi malzemeden, nasıl bir mezar yaptırılacağı ile ilgili karar veremiyorlar. Oysa toprağın altındaki insan için mezarının manzarasının ya da gösterişli olup olmamasının ne önemi var?

İnsan, zavallılığına ve aczine rağmen -haşa- kendince ölüme meydan okumaya kalkıyor. Bunca aczine rağmen insanın, ölümü ve ahireti düşünmemesi ne kadar akılsızca. Aklını kullanıp düşünen insan ise aczini gördükçe Allah yakınlaşıyor. Aczi onu Allah’a daha çok bağlıyor.

Dünya hayatındaki eksiklik ve acizlikler, güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmiyor şüphesiz. Dünyada insana Cennet’i hatırlatacak pek çok güzel nimet var. Ancak güzelliklerin yanı sıra Cehennem’e ait çirkinlikler de bulunuyor. İmtihan mekanı olması nedeniyle Cennet ve Cehennem’e ait özellikler dünyada bir arada. Bu hikmetli yaratılış, Cennet ve Cehennem hakkında fikir edinmemiz ve geçici dünya hayatına kendimizi kaptırmak yerine, gerçek ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelmemiz için. Gerçek ve sonsuz yurt ahiret çünkü.

O halde yapmamız gereken, gerçekleri fark ettiğimizde hiç vakit yitirmeden, yıkıma götüren yoldan dönmek, Allah’a teslim olmak. Önemli olan yalnızca Allah’ın hoşnutluğu için yapıp ettiklerimiz. Dünyada sahip olduğumuz her şeyin ardımızda kalacağını, birlikte götüreceğimiz tek şeyin, inancımız ya da inançsızlığımız olduğunu unutup aldanmayalım.

"Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın..." (Fatır Suresi, 5)

Rahmet Peygamberi(asm) Nasıl Bir Babadır?

"Alemlere Rahmet" Peygamberimiz (asm) çok temiz ve çok güzel insan. Acı bir güce sahipti; bölgenin en güçlü pehlivanını bir karşılaşmada birkaç kez yere vurduğu rivayet edilir.

Fiziksel gücünün yanı sıra küfre karşı güçlü ve onurlu, kınayanın kınamasından korkmayan, mü’minlere karşı alçak gönüllü, onlara koruyucu kanatlarını geren şefkat peygamberidir O. Müminlerin sıkıntıya düşmesi gücüne giden, onlara pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan merhamet peygamberi.

Hz. Peygamber kuvvetli imanı ile, sorumluluğunu mükemmel bir şekilde yerine getirmiş, insanları Allah’ın hayat veren yoluna davet etmiş ve çağrıya icabet eden samimi insanların yolunda ışık olmuştur. O, kıyamete kadar insanlığa peygamber ve yol göstericidir. İnsanlığa en güzel örnektir.

O, adaletli bir devlet başkanı, güçlü ve kararlı bir lider ve ordu komutanıdır. Aynı zamanda güvenilir bir eş, şefkatli bir baba, merhametli, sevgi dolu bir dede ve babadan da yakın bir kayınpederdir.

Peygamberimiz (asm), gerçek aşk ve tutkuyu en güzel ve en derin yaşamış insan. Eşlerine karşı sevgi dolu ve onlara gereken değeri vermiş. Peygamberimiz (asm) ile evlilik, eşleri için çok büyük bir nimetti. Onun yanında çok güzel eğitilir, onun vesilesiyle kalpleri temizlenirdi.

Hz. Peygamber(asm) içi coşku ve Allah aşkı ile dolu bir insan ve baktığı her şeye o aşkla bakıyor. Gül yetiştiriyor, güle o aşkla bakıyor, o aşkla onları kokluyor, gözleri doluyor. Torunlarını o aşkla kucaklıyor, o aşkla seviyor. Allah, kalbine gerçek aşkı ve insan sevgisini yerleştirmiş.

Çocuklarına Merhameti

Hz. Peygamber(asm)’ın hayatının her dönemi en güzel örnektir ve nasıl bir baba olunması gerektiğini de inananlara O öğretir. Onun nasıl bir baba ve kayınpeder olduğunu anlayabilmek için yalnızca birkaç rivayet yeterlidir.

"Benden bir parça" dediği Fatıma’sı doğduğunda, her kız çocuk doğduğunda karalara bürünen dönemin şirk geleneğine karşı durur, toplumun putlarını kırar ve şöyle der: "Bir çiçektir O; ki ben koklarım, Allah rızkını verir." (İbn Abdrabbih, 2/438)

Peygamber’in çiçeği Fatıma(ra) genç bir kız olduğunda çok güzel özelliklere sahiptir ve birçok sahabi tarafından istenir. Ancak Hz. Peygamber, kızı hakkında Allah’ın kararını beklediği cevabını vererek güzel bir üslupla hepsini reddeder. Hz. Ali(ra)’ye ise şunları söyler: "Anlaşılan o ki, Fatıma senin olacak, ya Ali." (İbn Sa’d, 8/19)

Hz. Ali, Fatıma’yı istemek için amca oğlu olan Resûlullah’ın huzuruna gelir. Ama konuşamaz. Hz. Peygamber’in anlayışlı tavrı sonunda aralarında anlaşırlar. Fatıma’ya sorulur; cevabı olumludur; susarak bunu belli eder. Ancak o arada Resûlullah, kızının yanaklarından yuvarlanan gözyaşlarını görünce, bu kararın en iyi karar olduğunu şöyle ifade eder: "Ey Fatıma, seni, isteyenler içinde ilimce en yüksek, ahlakca en ileri, Müslümanlığı kabul bakımından en önde gelen biriyle evlendirdim." (İbn Sa’d, 8/20)

Bu tavır, günümüzün "kızını ne doktorlar ne mühendisler isteyen" ama vermeyen anne babaları için ne önemli bir örnektir, bu sözler ne mübarek mesajdır.

Düğün gecesi ise kızını bağrına basar ve şöyle nasihat eder:

"Kızım, evimizden çıkıp, başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran. Öfkeli halinde sessizce ortadan uzaklaş, öfkesi geçinceye kadar ona görünme. Dilini ve kulağını muhafaza et. Kocan, daima senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün. Bu suretle sana iyi gözle baksın."

Hz. Fatıma’yı alnından öpüp Hz. Ali’ye teslim eder ve "hanımın çok iyi bir hanımdır" buyurur.

Kızını ziyaret ettiği bir gün evde Hz. Ali`yi bulamayınca, kızına nerede olduğunu sorar. Hz. Fatıma da bir konuda tartıştıklarını ve Hz. Ali`nin evden çıktığını söyler.. Hz. Peygamber (sav), yanındakilere Ali`yi aramalarını söyler. Bir süre sonra, Hz. Ali`yi, mescidin bir köşesinde toz toprak içinde ve uyuyor durumda bulur. Şefkatle seslenir: "Kalk ey Ebû Türab(Toprak Babası), kalk bakalım!” Bir taraftan da elleriyle üzerindeki tozu toprağı temizlemeye çalışır.

Peygamberimizin kendisiyle böyle samimi ilgilendiğini görünce Hz. Ali, Hz. Fatıma`yı bir daha üzmemeye söz verir.

Hz. Peygamber de sevinç içindedir. Sevincinin sebebini soran sahabeye: "Nasıl sevinçli olmayayım, en aziz olanlarımı barıştırdım" der.

Cahiliye geleneklerini yıkar Resûlullah; çocuklarıyla hiç alakasını kesmez, sık sık onlarla birlikte olur. Hepsine sevgi, şefkat ve hürmet gösterir. Resûlullah ve çocukları arasındaki sıcak bağ, bir baba ile çocukları arasında olabilecek en kopmaz, en sarsılmaz bağdır. O (asm), mü’minlerin babası değildir ancak sevgi, şefkat ve merhametin vücut bulmuş hali olan örnek babadır…

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir. (Ahzab Suresi, 40)

Karanlık Kuyularda Yanan Işık

30 Eyl 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Karanlık Kuyularda Yanan Işık

Karanlıklarımız anne karnında başlar. Sonrasında eğitim mekanı olan dünyada, kimi zaman Yusuf gibi karanlık kuyularda, kimi zaman Yunus gibi balığın karanlık karnında; ancak hep Allah’ın koruması altında sürer hayatımız. Her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran Allah, günü geldiğinde anne karnından çıkardığı gibi, zifiri karanlıklardaki kulunu aydınlıklara çıkarır.


Dipsiz karanlık kuyular, insanın imtihan mekanı. Nasıl kurtulunur karanlık kuyulardan?.. Bunun için Allah’a halisane teslim olmalı ve zorlukla imtihan edilirken sabır göstermeli. Yaşanan tüm sıkıntıların sonu gelir. İnsan, Allah’ın kendisi için belirlediği, hayır ve hikmet üzere yarattığı her olayda Rabb’ini görmeli, O’nun için sabretmeli, umutvar olarak yardım dilemeli.


Yaşanan her musibet geçicidir, sonludur. Kulu aciz ve çaresiz kaldığında, güç yetiremediğinde, Allah yardımıyla yanındadır. O, kuluna şahdamarından yakındır ve yardım edenlerin en hayırlısıdır. O, insanın içinde gizlediklerini bilen, Kendisine yalvaranların isteklerini veren, dualarına icabet edendir.


Rabb’imizle bağımız her an diri olmalı; kopmamalı sarsılmamalı. O’nunla aramızdaki yakın ve kesintisiz bağlantı, karanlık girdaplarda boğulmaktan korur bizi. O’nu zikretmediğimiz, O’ndan uzak olduğumuz an zayıf düşeriz. Hz. Yunus (as), balığın karnında karanlıklar içindeydi ve eğer Allah’ı çokça anmasaydı, kıyamet gününe kadar orada kalacaktı. Ancak o sürekli Rabb’ini anmış, sonsuz merhamet sahibi olan ve kullarına hayır yolları açan Allah’ın yardımıyla aydınlığa kavuşmuştu.


Milyarlarca farklı insanın farklı beklentilerinin, farklı sorunlarının, başlarına gelen farklı musibetlerin çözümü tektir; Allah’a yönelmek, O’nu çok sevmek... İnsan bütün sevgisini Allah’a vermediğinde, Rabb’ini gücü yettiğince sevmediğinde kalp bunalır. Rabb’inin rızasını kazanma yolunda çektiği çileler, kalbi Allah aşkıyla dolu insanı inceltir, derinleştirir.


İmtihan yaşamak Allah’ın merhametindendir. Kendisini hatırlatmasıdır, bizi unutmadığının müjdesidir. Ve ne kadar zorluk isabet ederse, Allah’a o kadar yakınlaşır, imani açıdan olgunlaşırız. Yaşamımızda her şey kusursuz olmamalı. Bir şeyleri aşmalıyız ki, Allah’ın huzuruna temizlenmiş, arınmış olarak çıkabilelim. Üzerimize yağan her yağmurla daha da arınırız. Yağmasa, Rabb’imize aşkımızı ve sadakatimizi nasıl kanıtlayabiliriz?..


Allah’a karşı samimi olursak, O, vicdanımıza doğru yolları ilham eder. İşte o sesi dinleyip nefsani tutkularımızdan kurtulduğumuzda, pırıl pırıl imana kavuşabiliriz. Katıksız imanı yaşadığımızda ise Hz. İbrahim (as) gibi, ateş dokunmayacaktır.


Yaşadığımız zorlukta kendimizi dipsiz bir kuyuda gibi çaresiz hissedip, çıkışa ulaşamadığımızda, karamsarlığa kapılmamalıyız. Şeytan, aydınlığı hiç göremeyeceğimiz yönünde karamsarlık telkini verse de, o ne olacağını bilemez, sadece fısıldar.


Unutmamalıyız ki, yaşadığımız olay ne denli zor da olsa, ardında mutlaka bir güzellik, bir hayır vardır. “Ayağın kırıldı diye üzülme. Allah sana belki kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye kırılma, belki oradan bile bir kapı açılır" der Mevlana. Allah’a sığınıp, tam bir teslimiyetle teslim olduğumuzda karanlık kuyularda yanan ışık, karanlığı yarıp sabahı çıkaran Rabb’imizin lütfundandır.

Sahip Olduklarımız Amaç Değil Araçtır

Mülkün asıl sahibi olan Allah, insanları verdiği mallarla sınar. İnsan ise servetini, malını, mülkünü kendi çabası ve aklıyla kazandığını düşünür ve nankörlük eder. Dünyaya dair her meta onun için kibir vesilesi olur. Oysa her şey ona imtihan amacıyla verilir. Bugün elinde olan malını yarın Allah alabilir. Allah, kulunu varlıkla da yoklukla da dener.

Kur’an bu konuda oldukça hikmetli bir örnek verir. Örnektekiler, Allah’ın çok verimli ve bereketli üzüm bağları verdiği iki bahçe sahibidir. Birinin, başka ürün veren yerleri de olduğundan arkadaşına daha zengin olduğunu söyler ve bununla büyüklenir. Kur’an, bu kıssada söz ettiği samimi iman sahibi insanla, iman ettiğini söylediği halde gerçekte inkarcı olan kişi arasında kıyas yapmamızı ister.

Allah’a karşı nankörlük içindeki bağ sahibi, Allah’ın denemek için verdiği malları sahiplenir, şımararak gururlanır. Tekasür Suresi’nde mal, mülk ve servette çoklukla övünmenin insanı tutkuyla oyalayıp, kendinden geçirdiği, bunun insanın ölümüne kadar sürdüğü ancak nimetten sorgulanacağı haber verilir.

İnananlar mal ve mülkü Allah’a şükretmek için bir vesile olarak görürler. Hz. Süleyman gibi... O, Rabb’inin verdiği ihtişamlı mallar nedeniyle Allah’ı övgüyle yüceltir, mala duyduğu sevginin kaynağının Allah sevgisi olduğunu söyler ve sürekli şükür içerisindedir.

Dünya hayatında çekici kılınmış olan süsler amaç değil, yalnızca araçtır. Hiçbirine bağlanmaya değmez, yitirmekten korkulmaz. İnanan insan sahip olduğu her şeyi Rabb’inin hoşnutluğu amacıyla ve O’nun yolunda kullanır.

Zengin olan insan çok fazla ihtiyaç sahibine, çok daha fazla verebilir. İnsan bir imtihan olarak yoksul da olabilir. Mallardan eksiltme ile sınandığında samimi insan, Rabb’ine tevekkül eder ve sabreder.

Hz. Süleyman, kimseye nasip olmayan ihtişam ve güce sahip olmasına rağmen, her zaman Rabb’ine karşı içli bir sevgi ve saygı duymuş, olanaklarını dine hizmet amacıyla kullanmıştır.

İnananların servet sahibi olmaları, insanların kalplerini İslam’a ısındırmada rol oynar. İhtişamlı mülkler ve güç, dinden uzak olan kimseler üzerinde etkili olur, insanlarda dine ve dini yaşayanlara karşı ilgi uyandırır. Kur’an bu konuya Sebe Melikesi’nin, Hz. Süleyman’ın sarayının ihtişamından etkilenmesi örneğini verir. Sebe Melikesi saraya girdiğinde muhteşem cam zemini su zanneder ve eteklerini toplar. Hz. Süleyman’daki ilim ve estetik anlayışından, sarayda sergilenen sanattan çok etkilenir ve -Allah’ın dilemesiyle- iman ettiğini söyler.

Dünya hayatında "batıla ve tutkulara dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik" diyenlerden olmamaya çalışalım. Mülkün asıl sahibinin alemlerin Rabbi olan Allah olduğunun bilincinde olarak, yaptığımız her işte O’na yönelelim. Olanaklarımızı O’nun rızasını gözeterek kullanalım ki Rabb’imiz bizden razı olsun...

Hayata Tv Ekranından Bakanlar

30 Eyl 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Hayata Tv Ekranından Bakanlar

Bugün görsel medya, belli bir dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülük üstleniyor. Hemen her gün anlamı ve yararı olmayan, içi boş televizyon programları izlemek toplumda olağan hale geldi. Telkinin dozu günden güne artırılarak, "hayatını yaşa" görüşü insanlara benimsetilmeye çalışılıyor.

İnsanların çok fazla düşünmeleri istenmiyor. Zihinleri eğlenceyle, tv dizi ve programlarıyla meşgul ediliyor. Birçok insan ekranda gördükleri dışında pek bir şey bilmiyor; ne verilirse onu alıyor. Bugün ne giyeceğini, ne yiyeceğini, nereye gideceğini ekrandan öğreniyor. Akşam yemeği sonrası yine ekran başında saatlerce dizi filmler izleniyor.

Dikdörtgen ekranda hep aşk üçgenleri izleniyor. Esas oğlan ve esas kızla ağlanıyor, gülünüyor. Onların derdi en fazla da kadınları geriyor. Ertesi gün, akşam izlenen dizi filmler üzerine yine saatler süren yorumlar yapılıyor. Kötü karakterlerden -adeta gerçekmiş gibi-nefretle, iyilerden sevgiyle söz ediliyor. Bir türlü kavuşamayan sevgililer için neredeyse dualar ediliyor.

Medya, Toplum ve Evlilik

Birçok tv kanalında evlilik programı adı altında dehşet verici programlar yapılıyor. Erkek adaylar milyonların gözü önünde “elimde şu mallarım var, karşılığında da şöyle birini istiyorum” şeklinde adeta mal beyanında bulunuyor. Buna bir bakıma mecbur kalıyorlar; çünkü bayan adayların da taliplerine ilk sorusu bu yönde oluyor.

Toplumda ’evlenip çoluk çocuğa karışmak’ hayatın en önemli amacı gibi görülüyor. Belli bir yaşa gelmiş kızların evlenmemiş olması merak uyandırıyor, sebebi araştırılıyor.

Bazı annelerin kızını yüceltmek için söylediği "kızımı ne doktorlar ne mühendisler istedi vermedim" sözü ise gerçekte kızları aşağılıyor. Bu sözü annelerin gururlanarak söylemeleri cehalettir. Zenginlik ve kariyer sahibi olmanın kıstas kabul edilmesinin ve bu özelliklerin gurur vesilesi sayılmasının o genç kızı ‘satılık eşya’ yerine koymaktan pek de farklı olmadığı ortada.

Medyanın ve toplumun yönlendirmesiyle eş seçiminde kıstas yanlış olunca kuşkusuz eş de yanlış oluyor. Bazı genç kızlar eş adayının yalnızca boyuna posuna bakıyor, evine, arabasına, servetine bakıyor. Ev beton yığınıdır, otomobil metal, insan da et-kemik yığınıdır. Bunlara bağlanamaz insan; bunlarla mutlu olunmaz. İnsanda akıl, iman, Allah sevgisi ve korkusu olmalı. İnsan derinliğe, Allah sevgisine, akla, imana bağlanır. Bunları ölçü almayan birçok genç kız ölü bir dünyada yaşıyor.

Bir genç kızın aradığının ne olduğunu iyi bilmesi gerekli. Birçoğunun bu yanlış seçimler nedeniyle "ağızları yanıyor", birçok kadın hayal kırıklıkları yaşıyor. Kimi içine kapanıyor, topluma, dünyaya, insanlara küsüyor, genç yaşta bedenen çöküyor. İnsanlardan korkarak, sevgiden ümidini kesmiş olarak, karanlık bir dünyada hayatını bitiriyor.

Birçok kadın, kocasından nefret ettiği halde sırf parası ya da çıkarı için evliliğini sürdürüyor. Kalben boşanıyor ancak maddi ihtiyaçları ya da beklentileri yüzünden gerçek anlamda boşanamıyor. Evlilikler mal-mülk ve makam gibi maddi ’şey’ler üzerine değil, sevgi üzerine kurulmalı. Eşler kendilerini merkeze koymak yerine empati yapmalı, kendilerini birbirlerinin yerine koymalı.

Kadının eşinde aradığı şey akıl samimiyet dürüstlük ve güven olmalı. Güven duymak insanı çok rahatlatır. Kadın, eşinin Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a bağlılığına şahit oluyorsa o zaman güvenin konforunu yaşayabilir.


Medya ve Aile

Çocuğun ilk öğretmeni annesidir. Ancak günümüzde çocuklar ilk bilgilerini anneleri yerine televizyonlardan almaya başladılar. Medyanın bilinçli kullanımı toplumda yerleştirilemediği takdirde bu sürecin devam edeceği anlaşılıyor. Medya insanları yönlendiriyor; özellikle kadınlar televizyonda izleyecekleri program saatine göre işlerini düzenliyorlar. Evlerde aileleri bir araya getiren akşam yemekleri bile genellikle ayaküstü geçiştiriliyor ya da tv karşısında yeniyor. Aile bireyleri iletişim eksikliği yaşıyor; anne baba izledikleri programlar farklı olduğundan ayrı odalarda oturuyor, çocuklar daha çok odalarında müzik dinliyor, bilgisayarda vakit geçiriyorlar. İletişim eksikliği yerine iletişim kopukluğu ifadesi, yaşanan durumla daha iyi örtüşüyor.

Aile, bir çocuğun en fazla ihtiyaç hissettiği, yerine bir başka ‘şey’ konulamayan, konulsa bile çocuğu yeterince mutlu etmeyen tek yapı. Çocuk tüm değerleri orada öğreniyor; eğitim sürecinde konan her tuğla onu inşa ediyor, çocuk kendisi oluyor.

Tüm bunlara rağmen, uzun yıllardır medyanın ve özellikle de televizyon programlarının ahlaki değerlerde neden olduğu bozulmanın düzelmesi ve tamamen ortadan kalkması çözümsüz değildir. Allah’ın beğendiği ahlâkın getirdiği aklın, özverinin, yardımlaşmanın ve hoşgörünün anlatılması, yayılması ve televizyonlarda güzel ahlâka uygun programların yayınlanması ile bu mümkündür.

Güzel ahlâkı gerçek anlamda yaşayan annelerin yetiştirip eğittiği çocuk, topluma, devletine ve milletine yararlı bir yurttaş, ailesini seven, saygılı bir evlat, özverili bir arkadaştır. Bu yapıdaki bireylerin oluşturduğu bir milletin huzurlu, mutlu ve birlik ruhuna sahip güven dolu bir yaşamı olur. Birbirlerinin "farkında" olan, birbirine sevgi ile bakan, samimi, içten insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir.

İman Kafidir

30 Eyl 2012 In: İmani Konular

İman Kafidir

İman, insanın sahip olabileceği en büyük nimet. Bu nimete sahip olan insan, "... sapasağlam bir kulba yapışmıştır..." (Bakara Suresi, 256)

İnsanı ümitsizliğe, üzüntü, keder, sıkıntı, stres ve öfkeye kapılmaktan, gelecek kaygısı, korku ve tedirginlik gibi zarar veren etkenlerden uzak tutan imanıdır.

Bediüzzaman, imanın tükenmeyen bir ümit kaynağı olduğunu ve ümidin kendisine yeterli olduğunu şöyle ifade eder:

… İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firak (ayrılık) belalarından gelen teessüratıma (üzüntülerime), bana nur-u iman tam kafi (yeterli) geldi; kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya, bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve teessürat ve teellümata (tasalanmalara), iman kafi (yeterli) ve vafidir (elverişli)… (26. Lema, s.69)

Allah’ın rahmetinden umut kesmemek Allah’ın buyruğudur. Rahmetini umut etmek, Rabb’imizin her şeye güç yetiren olduğu gerçeğinin şuurunda olmaktır. Umut kesmek ise inanan insanın asla yaşamaması gereken bir ruh halidir.

Nasıl umut kesilir ki? Bizi yaratan, bize soluk aldıran, düşünme yeteneğini veren, görmemizi, işitmemizi, yürümemizi, koşmamızı sağlayan, sağlıklı yaşatan, güldüren, sayısız rızık bahşeden Yüce Allah’tır. O’nun rahmetini umut etmemek, tüm bu nimetleri görmezden gelmektir, nankörlüktür. Bir nimet kaybı sırasında bile Allah’tan umut kesilmemelidir.

Allah, sonsuz kudretiyle kuşkusuz her şeyin en mükemmelini ve en kusursuzunu yaratır. Zorluklardan kurtaracak, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak olan sadece O’dur. Her zorluğun ardından kolaylık verecektir.

Dünya hayatı inanan insan için eğitim sürecidir. Zorlukların imtihan için yaratıldığını, göstereceğimiz sabır ve tevekkülün güzelliklerle karşılık bulacağını unutmamalıyız. Mevlana’nın güzel ifadesiyle sopayla kilime vurmaktan amaç tozunu almaktır. Allah tozumuzu alır, bizi arındırır, neden kötü hissetmeli?

İnanan insanı diğerlerinden ayıran, yaşadığı zorluk zamanlarında sergilediği güzel ahlaktır, zorlu olayların ardındaki hayrı beklemektir. Her imtihan Rabb’ine olan aşkını, sadakatini ve ahde vefasını kanıtlama fırsatıdır.

Dünya hayatını güzelleştiren imandır. İman neşe ve huzurdur; gerçek kurtuluşa vesiledir.

Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan ’büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Casiye Suresi, 30)

Oruç Kuyusunda Sabret Ki…

30 Eyl 2012 In: Kur'an Bilgileri
Oruç Kuyusunda Sabret Ki…

Ramazan ayı, Allah’a yakınlaşma ayıdır. Oruç tutan insan Allah’ın beğendiği davranışlar sergilemeye, nefsinin tutkularından sakınmaya çalışır. Şeytana karşı dikkatli ve şuurludur, vicdanının doğruyu fısıldayan sesine kulak verir. Derin Allah korkusu ve sevgisi, Allah’ın sınırlarını koruma konusunda titizlik göstermesine sebep olur.

Oruç ibadetinin müminler için birçok hikmeti vardır. Allah için yaptığı bu ibadet, insanın manevi bir güç yaşamasına ve güzel özellikler kazanmasına vesile olur.


Ramazan ayının hikmetlerini anlatırken, “şu mübarek Şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bakidir” der Bediüzzaman.


Ramazan nefis için terbiye vesilesidir. Mümin, özellikle bu ayda Allah’ın hoşnutluğunu kaybedecek bir davranışta bulunmaktan ve nefsinin sınır tanımaz kötülüklerinden sakınır. Hayır düşünür ve salih amellerde bulunur. Allah’ın gizlinin gizlisini ve içindekini de bildiğini kavramış olduğundan, bu ahlak özelliklerinden hiçbir durumda taviz vermez. Mümin, bu özel nefis terbiyesinin nimetlerinden hayatı boyunca yararlanır. Aczini görür, manevi derinlik ve güzel ahlakı kazanır.

Peygamberimiz(sav), müminlerin sahip olması gereken güzel ahlakın önemini, “Ruhumu kudret altında tutan Allah’a yemin ederim ki cennete sadece güzel ahlak sahipleri girer.” (Tirmizi; Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din) hadis-i şerifiyle haber verir. Müminler bu üstün ahlak özelliklerine sahip olmak için gayret gösterir ve güzel özelliklerini gördüklerinde birbirlerine cenneti hatırlatırlar.

Günlük hayatımızdaki eylemler ancak Allah’ın hoşnutluğu gözetilerek yapılırsa hikmetlidir ve ‘salih amel’dir. İnsan muhtaçlara çok büyük yardımlar yapıyor olabilir. Ancak yaptığı işleri, diğer insanların, kendisi hakkında güzel şeyler düşünmeleri için, gösteriş amacıyla yapıyorsa kişi yanılgıdadır. Amaç yalnızca rıza-ı İlahi olmalıdır

Allah’ın sevgisini ve rızasını kazandıracak, O’na yaklaştıracak bir ibadet de Allah’ı ve dinini anlatmak, Kur’an ayetlerini hatırlatıp öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktır. Bunların hepsi birer çağrıdır, en hayırlı, en güzel sözlerdir ve ibadettir.

"Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: ’Gerçekten ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) Unutulmamalıdır ki, ”… Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir…” (Fatır Suresi, 10)

Boş sözlere dalmak ya da boş işlerle oyalanmak, dinden uzak kişilerde sık görülen bir davranış özelliğidir. Kur’an, iman edenleri tarif ederken, "Onlar, ’tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3) buyurur. Bir başka ayetteki "Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan Suresi, 72) ifadesiyle, müminlerin boş söz söylenen ortamlarla karşılaştıklarında da taviz vererek duruma göre davranışlarda bulunmadıkları haber verilir.

Dünyevi küçük çıkarlar dışında büyük idealleri olmayan kişiler ise, bu hataya sıklıkla düşebilirler. Hayatını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamayan bir insanın, bütün gününü yararsız programlar izleyerek televizyon karşısında geçirmesi, uzun ve amaçsızca telefonda konuşması, arkadaşlarıyla saatlerce dedikodu yapması sık rastlanan durumlardır. Ancak Ramazan’ın manevi havası sebebiyle, birçok insan zamanını boşa harcama konusunda daha dikkatli olur.

Ramazan sadece nefsin değil tüm organların terbiye edildiği aydır. Arınma ayıdır. Vererek bereketlenme ayıdır. Gelirinin ‘ihtiyaçtan artakalanı’ ne kadarsa içinde bir burkuntu duymadan ihtiyaç sahiplerine veren mümin, bunu da Allah’a yakınlaşmak için yapar. Vicdanını kullanarak samimiyetle yapılan infak, Rabb’imiz Katında gerçekten bir yakınlaşma vesilesidir:

“…onlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır…” (Tevbe Suresi, 99)


Ramazan, müminlerin daha çok düşünüp tefekkür etmelerine de vesile olur. Tefekkür etmek de insanın Allah’a yakınlaşmasına bir yoldur. İnsan ancak evreni, yaratılmış canlı- cansız varlıkların tasarımlarını ve muhteşem sistemlerini araştırarak, üzerlerinde derin düşünerek Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edebilir.

Allah’ın ilmi sonsuzdur; O, herşeyi en iyi bilen ve herşeye gücü yetendir. Biz ise ancak Allah’ın ilminden O’nun vermeyi dilediği kadarını kavramaya güç yetirebiliriz. Yapabileceğimiz yalnızca Rabb’imizin büyüklüğünü ve gücünü hakkıyla takdir etmek, O’nun bir örnek edinmeksizin yarattıkları üzerinde derin düşünmek, anlayışımızın ve kavrayışımızın artması için sürekli dua etmektir.

Mümin ne iş yapıyor olursa olsun, hiçbir zaman Allah’ı zikretmeyi, ölümü, ahireti ve hesap gününü düşünmeyi unutmaz. “…Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. (Ankebut Suresi, 45) ayeti gereği Allah için yaşar ve her an O’nun kendisiyle birlikte olduğunun bilincindedir. Allah’ı anmak, insanı kötülüklerden arındıran, kalbe huzur ve güven veren, ahirette de gerçek kurtuluşa götüren en önemli yollardan biridir.

Kur’an’da “İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.” (Hac Suresi, 11) buyrulur ve dünyevi çıkarları nedeniyle bir ucundan ibadet eden kişilerin uğrayacakları kayıp haber verilir. Samimi insanlar ise özellikle Ramazan ile birlikte kulluk bilincini daha fazla hisseder, ibadetlerini gereği gibi yapmada ciddi çaba gösterirler.

Bu söz ettiklerim, yalnızca Ramazan ayına özel ibadetler ve güzel davranışlar olmamalı. Hiçbir çıkar beklemeden yalnızca Allah rızasını arama, O’nun sınırlarını koruma konusunda sadık ve kararlı olmalıyız. Aksi halde ‘Allah’a bir ucundan ibadet eden’ kişilerin durumuna düşebiliriz. Bu tehlikeye karşı dikkatli olalım; her adımımızı “Allah’ı mı razı ederim yoksa şeytanı mı memnun ederim?” düşüncesiyle atalım ve her zaman vicdanımızı tam kapasitede kullanalım. Oruç nefsi arındırır, tüm organlarımızn terbiyesidir. Böylece insanı şeytandan uzaklaştırır, Allah’a yaklaştırır.

“Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah’ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir… Oruç kuyusunda sabret ki; Yusuf gibi aşk Mısır’ında aziz olasın.” (Mevlana Celaleddin)

Şeytanın Durumu

30 Eyl 2012 In: İmani Konular

Şeytanın Durumu

Kovulmuş Şeytandan Allah’a Sığınırım... Sığınırım çünkü o, sürekli insanı sürekli gözleyerek, ne şekilde saptıracağının planını yaparak, kendisine uyanları azaba götürmeye and içmiş. Allah’ın varlığına, gücüne ve ilmine yakından tanık olmuşken itaati değil isyanı seçmiş.

Allah Hz. Adem (as)’ı yarattığında secdeyi emretmiş. Ama cinlerden İblis Hz. Adem’in topraktan, kendisinin ise ateşten yaratıldığını, dolayısıyla da daha üstün olduğunu söylemiş Yaratıcısına. Ve böylece ahmaklığını göstermiş; her ne kadar zeki de olsa... Akılsız ancak zeki ve kurnazdır şeytan. Tüm kötülükleri iyilik, güzellik, doğruluk gibi değerlerle süsleyerek insanlara sunar.

Şeytan nefsine, gurur ve kibrine tam teslim olmuş azgın bir varlık. Secde ederek alçalacağını düşünmüş. Kimi insanların da aynı kibir yüzünden değil midir secdeye baş eğememeleri?

İsyanın ardından İblis, Allah’tan kıyamete kadar süre istemiş. İzin verilmiş; çünkü dünya imtihan amacıyla yaratılmış. İşte o son güne kadar İblis’in ins ve cin şeytanları insanlara sağlarından sollarından-zayıf noktaları her neredeyse- yaklaşır, olmadık kuruntulara düşürür, fısıldar, vesvese verir.

Şeytanların ahlakını benimseyen insan, yavaş yavaş ‘ins şeytan’ haline gelir. Böylece şeytanın, inançlarını tebliğ edecek binlerce ağzı, bedeni ve insanları saptıracak binlerce itaatli askeri olmuş olur.

Şeytanı bilir insanlar ama birçoğu onu hayali bir varlık gibi düşünür. Yalnızca çok büyük suçlar işleyen kişileri etkileyebildiğini zanneder. Oysa şeytan her insan için tehlikedir. Zekice, en uygun şekilde insana yanaşır.

Yalnızca Rabb’ine teslim olmuş, O’nu sıkça anan, içinde Allah aşkı ve Allah korkusu taşıyan insan, şeytanın oyunlarına gelmez, telkinlerine kanmaz. Zaman zaman vesvese verse de onun zehrinin panzehirini işaret eder Allah. O’na sığınmak…

Şeytanın Allah Katında bulunmuş olması, Allah’ın varlığına tanık olması onu -Allah’ın dilemesiyle-korkutmamış. Ki azabın en şiddetlisini hak ettiğini, sonsuz mekanının ateş yurdu olduğunu bile bile faaliyetlerine devam ediyor.

Şeytan bize yaşama amacımızı, ölümü, ahireti, her şeyi unutturabilir. Telkinleriyle şuursuzlaşmayalım, dikkatli olalım. Onunla, onun boyutunda savaş verelim. Onun durumunu ve yapabileceklerini derin düşünelim. Şerrinden Allah’a sığınalım.

Ruh Güzelliği

30 Eyl 2012 In: Tefekkür
Ruh Güzelliği

Allah’ın yarattıkları üzerinde derin düşünmek, bunları Allah’a yakınlaşacak vesileler kılmak anlamındadır. Kur’an’da birçok ayette "düşünmez misiniz?", "düşünenler için deliller vardır" ifadeleriyle düşünmenin önemi vurgulanır. İnsanın karşılaştığı her şey, gördüğü ve farkına vardığı her mucizevi ayrıntı, üzerinde düşünüp Yüce Rabb’imize şükretmesi ve O’na yönelmesi için birer vesiledir.

İnsanın nefes almasını, kalbinin atmasını sağlayan Yüce Allah, bunları bir an bile unutmuyorken- ki Yüce Allah ‘Hafız’dır, asla hiçbir şeyi unutmaz-, samimi inanan insanların da O’nu anmayı unutmaması gerekir.. İnsan Allah’a ne kadar yakın olursa, gelen zorluklardan o kadar az etkilenir. Ancak kişi Allah’tan uzaksa her musibet onu derinden etkiler.

Samimi iman eden insanlar, dünyada da ahirette de diğer insanlardan ruh güzellikleri ile ayrılırlar. Her insan içten isteyerek, samimi çaba göstererek, Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık veren Allah’ın beğendiği güzel ahlak özelliklerine sahip olabilir.

Allah’a aşkla bağlı olan, O’ndan korkan, O’na itaat içinde olan, O’nun sınırları içinde yaşayan, nefsinin bencil tutkularından korunan ve ruh güzelliğine kavuşan insanlara Kur’an’da en muhteşem güzellikler müjdelenir.

“…Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 22)

Vicdanımızı tam kapasite kullandığımız sürece, Yüce Allah’ın bazı sıfatlarının tecellilerini üzerimizde taşıyabiliriz. Allah’a Onun sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesi için dua edelim; O verir. Yeter ki içten yalvararak isteyelim. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah’a ne kadar yakınlaşır, ne kadar teslim olursak, O’nun üstün ahlâkıyla ahlâklanmayı ve mükemmel ruh güzelliğine ulaşarak, "yaratılmışların en hayırlısı" (Beyyine Suresi, 7) olan kullarından olmayı umut edebiliriz.

Hayatımızdaki En Önemli Şey Nedir?

30 Eyl 2012 In: Yaşam
Hayatımızdaki En Önemli Şey Nedir?

Bir insan hayatındaki en önemli şeyin ne olduğu sorusuna ne cevap verir? Ailesi mi, evi mi, yoksa işi mi? Ya da bunların dışındaki başka idealleri mi? Bu sorunun cevabı her ne olursa olsun, bütün herşeyden çok daha önemli bir konu vardır...

Yaratılmış herşeyin mutlaka bir amacı vardır. Örneğin; Atmosferin her katının ayrı görevi vardır, güneş dünyayı ısıtır, ay, hava, toprak.... Amaçsız yaratılmış hiçbir şey yoktur. Peki insanın bu dünyaya geliş amacı nedir?..

İnsan yaşamındaki bu en önemli konu, kendisini ve canlı- cansız herşeyi yaratan, kendisine sahip olduğu sayısız nimetleri veren Yüce Allah’ı tanımak, O’na yakın olmak ve O’na kulluk edebilmek için gayret etmektir.

Ancak insanların büyük bir kısmı bu gerçekten yüz çevirerek yaşarlar. Yaşamlarının amacı konusundaki bu soruyu yönelteceğiniz çoğu insanın en önemli gördükleri konular, çoğunlukla dünya hayatına ilişkin olacaktır.

Kuşkusuz insanın unutabildiği en hayati konu, herşeyin bir yaratıcısının olduğu ve o eşsiz Yaratıcı Allah’a karşı taşıdığı sorumluğudur. Ayrıca insan, dünyadaki yaşamı sona erdiğinde hesap vereceğini, ahirette cennet ya da cehennemde sonsuz bir yaşamın kendisini beklediğini de unutur. Cehennem ateşinin ya da cennetteki nimetlerin varlığı yaşadığımız şu dünya kadar gerçektir. Ne var ki insanların çoğu bu gerçekleri önemsemez, devekuşu mantığıyla başını kuma gömer ve düşünmeyerek bütün bu gerçeklerden kaçabileceğini zanneder. Oysa, unutmanın insanı sorumluluktan uzaklaştırmayacağı açıktır.

İnsan kendisine can veren ve Kendi ruhundan üfleyen Allah’a karşı sorumludur; er veya geç ölümü tadacak, Rabb’inin huzuruna yapayalnız çıkarak hesap verecek ve yapıp ettiklerinin sonucuna göre de sonsuza kadar cennet ya da cehennemde yaşayacaktır

İnsan başıboş bir varlık değildir; yaratılış amacı "Allah’a kulluk etmek" (Zariyat Suresi, 56) tir. Günlük olayların çarkına kapılıp, çevrelerindeki olaylar ve varlıklar üzerinde derin düşünemeyen kişiler bu önemli sonuca ulaşamazlar.

Nefsinin bencil tutkularından uzak yaşayan ve vicdanının sesine kulak veren insan, Allah’a yakınlaşmak için yollar arar. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak yalnızca bir sorumluluk değil, insanı mutluluk ve huzura götüren tek yoldur. Allah’ın değil, başkalarının rızasını arayanlar ve nefislerinin istek ve tutkularının peşinde koşanlar asla tatmin bulamaz ve mutlu olamazlar. Oysa Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, inanan bir insan için en büyük mutluluktur, kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin bulur.

Bu çok önemli sırrı bilen müminler, Allah’a yakın yaşamaya çalışır, O’nunla kesintisiz bağlantı içinde olurlar. Bilmeyenler ise dünya hayatının gerçek amacını ve ahiretin varlığını unutmuş, huzursuz bir yaşam sürerler.

İnsan dünyaya Rabb’ine aşkla bağlanmak, O’na kul olmak için gelir. Allah’ın, ahiretin, cennet ve cehennemin varlığından emin olan bir insan, Allah’ı hiçbir zaman unutamaz. Örneğin-Kur’an’da tasvir edildiği gibi-ahirette cehennem çukuru etrafında diz çökmüş durumda bekleyen hangi insan, o anda Allah’ın dışında bir varlığı düşünebilir? Öyle bir anda Allah’tan başka hangi varlığın hoşnutluğunu kazanmış olmayı aklından geçirebilir? Allah’tan başka kimin sevgisini ve O’ndan başka kimin dostluğunu arayabilir?..

Öyleyse, Allah’a kaçın. Gerçekten Ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum. (Zariyat Suresi, 50)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors