Son birkaç haftadır "dindarlık" kavramı üzerinden yapılan tartışmaları izliyorum. Dindar nesil kavramına karşı duran kesimin çoğunluğunun dindar olarak tarif ettiği ve örnek verdiği kişilerin, "dindar" görünümü altında İslam’a ters düşen davranış ve görünüm içerisindeki insanlar olduğu anlaşılıyor.

Dinden uzak yaşayan kimseler görüşlerini açıklarken, dine karşı olumsuz eleştirilerde bulunur, saldırgan bir davranış sergilerler. Dine saldırı malzemeleri de, Müslümanlık adı altında yaşanan, ancak içine hurafelerin, adet ve geleneklerin katıldığı, dinin özünden uzak olan anlayışlardır. Gerçek Müslümanlık, hedef alınan bağnaz din anlayışına tamamen zıttır. Bu yüzden eleştirdikleri, gerçek İslam değil hurafe dinidir; Kur’an’da bildirilen gerçek din bundan çok farklıdır.

Burada, samimi dindar Müslüman ile gerçekte dindar değil müşrik olan bağnaz karakter arasında bir karşılaştırma yapmak isterim...

Samimi mümin için hayat rehberi Kur’an’dır. Yolu, Peygamber (sav)’in davet ettiği Allah’ın hayat veren yoludur. Yobaz zihniyet ise dini kendi istek ve arzularına, çıkarlarına göre değiştirmeye, özünden saptırmaya çalışır. Kur’an hükümlerinde kendince ilave ve değişiklikler yapar. Allah’ın indirmediği hükümler öne sürer, Allah’ın helal kıldığı rızıkları haram kılar.

Bağnaz sistem Kur’an’ın tam aksidir. Kur’an sevgiyi, yobaz sevgisizliği, Kur’an barışı, yobaz kan ve düşmanlığı savunur. Allah barış yurduna çağırır. Yobaz, Kur’an ayetlerini görmezden gelir; İslam’ın savaşa teşvik ettiğini iddia eder. Yobazlar, Kur’an’da olmayan şeyleri dine dahil etmeye çalışır, hurafelerine uymayan hükümleri reddederler. Onların yaşadıkları, hak dinle aynı ismi taşıyan ancak İslam dışı batıl bir dindir.

Kur’an haktır; Allah, hak olan Kur’an’a uymayı emreder. "İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; sana bunları hak olmak üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler? (Casiye Suresi, 6)" buyurur ancak yobaz, kendi hurafelerine tabi olur. Mümin ise hurafelerle hiç muhatap olmaz, yalnızca Kur’an ve sünneti kıstas alır.

Allah dini kolaylaştırdığını buyurur ve Resulullah "kolaylaştırın" tavsiyesinde bulunurken, yobaz, dini zorlaştırıcı eğilimdedir. Kendince din ne kadar zor yaşanırsa o kadar takva sahibi olunacağını zanneder. İslam’ı baskıcı ve yasakçı olarak gösterir. Allah’ın kolaylaştırdığını haber verdiği dini zorlaştırarak Allah’a iftira eder. Allah adına ortaya çıkar, büyük bir çirkin cesaret sergiler.

"Din güzel ahlaktır" buyurur Peygamberimiz (sav). Yalnızca belli ibadetleri yaparak din gerçek anlamda yaşanamaz. Yapılan ibadet insanı çirkin davranışlardan, Allah’ın sınırlarına yaklaşmaktan alıkoymalıdır ki Allah Katında makbul olsun. Mümin, Allah’tan içi titreyerek korkar, O’nun sevgisini, rahmetini, rızasını yitirmekten şiddetle sakınır. Allah’ın emrettiği ahlakı hem yaşamaya hem yaygınlaştırmaya gayret eder.

Müminler Allah’ı anarken, Kur’an ayetlerinden, Peygamberlerin kıssalarından ve Peygamberimiz’in(sav) hadislerinden söz ederken, dini konularda sohbet ederken son derece titiz, özenli ve dikkatlidirler.

Ancak yobaz, Allah’a karşı saygıdan uzak bir üslupla konuşur. Allah hakkında -haşa- arkadaşıymış gibi sokak üslubu tarzı ifadeler kullanır. Özellikle ahirette Allah huzurunda yaşanacakları Kur’an’a uygun olmayan bir tarzda anlatır. Hatta fıkra tarzında, eğlenerek anlatır. Düzeysiz konularla eğlenmeye ve insanları eğlendirmeye çalışmak Allah’tan saygıyla korkan vicdan sahibi müminin asla yapamayacağı davranışlardır.

Kur’an ahlakının mümine kazandırdığı derinlik, akılcılık, modernlik, yobaz zihniyetin Müslüman modelinin özelliklerinin tam aksidir.

Yobaz zihniyet yıllarca bilimin insanları dinden uzaklaştıracağını zannetti. Oysa bilim, üstün güç sahibi Allah’ın yarattıklarını incelemek için vardır. O’nun yarattığı her şey, O’ndan gelen bir mesajdır. Okuyabilenler için her mesaj, Allah’ın yüceliğinin ve büyüklüğünün kanıtıdır. İlk emri "oku" olan Kur’an, insanı bilime yönlendirir. Nedir okuyacağı; öncelikle Allah’ın peygamberiyle yolladığı mesajı. Mümin ayrıca kâinat kitabını ve kendi kitabını okur. Evrendeki yaratılış mucizelerini öğrenir, inkârcılara yaratılışın delillerini sunar. Bağnazlar ise bilimden uzak durur.

Yobaz, İslami yaşamın "bir lokma bir hırka" anlayışıyla yaşanabileceğini zanneder. Bu anlayışa göre Müslüman zengin değil, yoksul olmalı, elindekilerle yetinmeli hatta gerektiğinde aç kalmalıdır. Bu şekilde daha takva sahibi bir mümin olunacağını zanneder. Allah Kur’an’da, aktif bir mümin modeli önerirken yobaz, pasif bir Müslüman modeli dayatır. Ve bunu Kur’an adına yaptığını iddia eder.

Oysa var olan her güzellik, onları takdir edebilen müminler içindir ve bunlarla kıyaslanamayacak nicesi de, "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır..." (Araf Suresi, 32) ayeti gereği ahirette yalnız müminlere verilecektir.

Yobaz zihniyetin dışarıda bıraktığı sanat ve estetiği samimi Müslüman mükemmel hale getirmeye çalışır. Estetik, sanat ve güzellik, imana çok etki eder. Örneğin Kur’an’daki bir kıssada Sebe Melikesi’nin, Hz. Süleyman’ın muhteşem sarayına geldiğinde, mükemmel bir çalışmayla yapılmış cam zemini su birikintisi zannederek müthiş etkilendiği anlatılır.


Ardından Sebe melikesinin ruhundaki derinleşmeyi ve aldığı hazzı görürüz. Tüm bu etkileyici görünümler onun iman etmesine vesile olur. Bu yüzden Müslüman her şeyin en güzelini, en temizini, en kalitelisini ister.

Yobaz, Allah aşkından söz etmez. Genelde yaptığı; tartışma, saldırı, fitne çıkarmak, etrafa nefret saçmaktır. Mümin ise Yüce Allah’ı aşkla anlatır, muhabbetle anlatır. Resûllullah (s.a.v)’e olan aşkını, Allah rızası için olan aşkını, Allah’ın tecellilerine, yarattığı güzelliklere olan sevgiyi anlatır.

Ancak bağnaz kişilerin dilleri kilitlenmiştir, konuşamazlar... Aşkı, sevgiyi, şefkat ve merhameti anlatamazlar. Allah, niyetlerine binaen onlara sevgiden bahsetmeyi nasip etmez.

Sevgisizlik, bağnazlık korkunçtur. Yobaz, sevgiye, güzelliğe düşman, her an kavgaya hazır ve tartışmacıdır; nefret ve öfke doludur. Kendi görüşündeki, kendi çevresindeki insanlarla dahi tartışır.

Samimi mümin merhametli, nezaketlidir. Her şeye Allah aşkıyla bakar. Allah’ın tecellileri olan çocukları, kuşları sever, canlıları sever, insanları sever. Kalp kırmaz, saygılıdır, bağırıp çağırmaz. Ters konuşmaz. Esprili ve şakacıdır. Eleştirilerinde kırıcı değil yapıcı ve nezihtir.

Peygamberimiz (sav)’de Müslümanlar için güzel örnekler vardır. Onun güleryüzlülüğü, ataklığı, neşesi, şakacılığı yobazda asla yoktur. Yobaz asık suratlı, yerinde oturan, şevksiz, heyecansız, hayalî bir örnek canlandırır kafasında ve onu uygulayarak dini yaşadığını zanneder.

Yobazlar sevgisizdir ve başta Allah’ı gerçek anlamda sevmez, O’na güvenmezler. Onlara göre Allah-haşa- acı çektirmek ister, Peygamberimiz (s.a.v.) zulümden kurtarır. Hurafe kaynaklı hikâyeleri genellikle bu yöndedir.

Sakin görünmeye çalışsa da yobazın içi öfke doludur. Mütevazı görünmeye çalışsa da enaniyet doludur. Mazlum görünmeye çalışsa da içi kin ve nefret doludur. Katı, buz gibi, neşesiz, sevgisiz, donuk, üslubu bozuk bir Müslüman modeli olamaz. Soğuk, itici bir üslupla, yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle konuşan kişi neden örnek Müslüman olsun? Dindar olmak bunları gerektirmez. Dahası, söz konusu kişinin anlattığı, gerçek din değildir; bağnaz yalnızca kendi kafasındaki karanlığı ve kâbusunu anlatır.

Yobaz, Kur’an’ı yeterli görmez, kendini yeterli görür. Peygamberimiz (sav)’in hadislerini yeterli görmez, kendi aklını müthiş beğenir. Yüzünde bir nursuzluk, kalbinde hastalık vardır. Kendi dinine tabidir, şirk içinde yaşar. Kendisini ne kadar takva sahibi görse de Allah Katında müşriktir.

Yobazların din anlayışı, İslam karşıtlarının ekmeğine yağ sürer. Dine düşman olanlar, "bakın işte İslam böyledir, Müslüman budur" diyerek kışkırtıcılık yaparlar. Bağnazlık ölçü alınıp, İslam’a savaş açılır.

Yobazların ruh olarak Kur’an ile ve Peygamberimiz (sav)’in ahlakıyla hiçbir bağlantısı yoktur. İslam barış, sevgi ve kardeşlik dinidir. İslam’da bağışlama, anlayış ve şefkat vardır. Ama bu kişilerin saldırgan, son derece katı, yalnızca Müslüman olmayanlara değil farklı mezhep ve cemaate mensup Müslüman kardeşlerine dahi düşman olduklarını görürüz. Onlar Kur’an’ın güzelliklerinden ve Peygamberimiz (sav)’in o güzel ahlakından hiç nasiplenememişlerdir.

Samimi Müslüman dünyanın en kaliteli, en çağdaş, en modern, en temiz insanıdır. Yobaz sistemi ve dine verdiği zararı ortadan kaldırmak, Kur’an’ı öne çıkarmak, Kur’an ahlakını yaygınlaştırmak ve gerçek Müslümanlığı ve Peygamberimiz(sav)’in örnek ahlakını tanıtmakla mümkündür.

Bediüzzaman Risale-i Nur’da "Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilaftır" ifadesiyle üç tehlikeden bahseder. "Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz" diye devam eder. İlk tehlike olan cehalete karşı mücadele ilim ve bilim silahı ile yapılacaktır.

Bediüzzaman’ın, bu üç tehlikeye karşı önerdiği yöntemlerden biri olan marifet, bu mücadelede çok önemlidir. Allah’a samimi ve kesin bir bilgiyle iman eden insanların, içten ve hikmetli sözlerle dini anlatmaları insanların vicdanlarına seslenecektir. Bu vicdan sahiplerine özel marifettir.

Birbirini sevgiyle kucaklayan, kaynaşan, bilgilerini, genel kültürlerini güçlendiren, bilim ve sanattan yararlanan modern, aydın, bilgili, sevgi dolu, merhametli ve şevkli Müslümanların sayısı arttığında ise bağnaz zihniyet de -Allah’ın dilemesiyle-tamamen etkisiz duruma gelecektir.

"... Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.? (Sebe Suresi, 49)

Önceliklerimizi Doğru Belirliyor muyuz?

28 Ağu 2012 In: Toplum, Yaşam

Her an vicdanımızın sesini dinlememiz ve bizi geçici dünya hayatına bağlayan nefsani tutkularımızdan kurtulmak için çaba harcamamız önemli. Yaşamımızdaki öncelikleri doğru belirlemeli ve nelerden vazgeçmemiz gerektiği konusunda henüz vakit varken kesin karar vermeliyiz. Belki yaşamımızın sonuna kadar zorlu bir olay yaşamayacağız. Ancak yaşamın tek kesin gerçeği olan ölümle karşılaştığımız anda, eğer Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek ve O’nun sınırlarını koruyarak yaşamamışsak, kesinlikle pişmanlık duyacağımız şeyler olacaktır.

Dünyadayken telafisi mümkün olabilen, ancak ahirette geri dönüşü bulunmayan pişmanlığı yaşamamak için yapmamız gereken, Allah’a yönelmek, O’ndan korkup sakınmak, O’nun Kur’an’da bildirdiği emirlerini yerine getirmek, kısacası Kur’an’a tabi ve Allah’a teslim olmak. Ölümü uzak görmek büyük yanılgıdır; o halde sorumluluklarımızı ertelememeli, aldığımız kararları içtenlikle ve sabır göstererek yaşamımıza geçirmeliyiz.

Şunu hiç aklımızdan çıkarmayalım: Gerçek yaratılış amacımız, Rabb’imizin hoşnut olduğu bir kul olmaktır. Bunun dışında, sahip olduğumuz mallar, ailemiz, çevremiz, kariyerimiz bu amaca ulaşmak ve Allah’a yakın olmak için birer araçtır.

Bu nimetlerle yalnızca nefsinin bencil tutkularını tatmin etmeyi amaçlayan, tüm bunların Allah’a şükretmesi ve O’na yönelmesi için verildiğini unutan kişilerin dünya hayatında yaptıkları her şey -Allah’ın dilemesiyle- boşa çıkacaktır. Dünyevi kazançları kendilerine ahirette hiçbir yarar sağlamayacaktır. Allah’ın hoşnutluğunu değil nefislerinin tutkularını gözeten bu kişiler, ölüm meleklerini karşılarında gördükleri an artık dönüşü olmayan korkunç hatalarını fark edecek ve pişmanlıkları sonsuza dek sürecektir...

Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24 )"... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)


"... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," (Furkan Suresi, 27)

Geçici, Sonlu, Sahte Sevgiler

28 Ağu 2012 In: Aile ve Çocuk, Kadın

Yaratıcısından uzak yaşayan kişiler genellikle bencil, sevgisiz, kibirlidirler ve en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia etseler de, bu sevgi anlayışının da onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani sevgilerinde Allah’ın hoşnutluğunu ve rahmetini gözetmez, dünyevi çıkarlarına göre hareket ederler.

Bütün bunlar, öncelikle kişinin kendisine zarar verir. Sürekli nefsinin isteklerini tatmine çalışan insan, hırs yaşar, sıkıntı duyar, yıpranır. Güven ve huzur yerine, her an endişe, korku ve tedirginlik içinde bir hayat sürdürür. Sahip oldukları kendi elde ettiği şeyler değil, Allah’ın lütfudur; ancak o bunun bilincinde değildir. Bu nedenle tevekkülsüzdür, her an maddi ya da manevi kayba uğramaktan duyduğu korku ruhsal dengesini alt üst eder.

Nefsinin tutkularını gözeten insanların sevgileri çok yüzeyseldir. Çünkü sevgileri bazı değerlere göre değişkenlik gösterir. Bu değerler azaldığında, örneğin beklenti ve çıkarlarına ters bir durum oluştuğunda, sevgileri de bir anda yok olabilir.

Sevgilerinde sadık değildirler; kendilerine sevgi gösterilse karşılık vermez, değerini de bilmezler. Samimi inanan insanlar gibi vefa göstermezler; doğru sözlü, dürüst, güvenilir değildirler. Sorumluluklarını yüklenmekten kaçınıken, hayatları boyunca küçük dünyevi çıkarlar ardında koşarlar.

İnsanın sevilebilmesi için karşısındaki kişinin ona güven duyması gerekir. Ancak iman etmeyen bir insan, içinde Allah aşkı ve korkusu taşımadığı için ona güven de duyulamaz. Birine güven duymak ve hep yanında olacağını ümit etmek insana heyecan verir.. Ancak bugün birçok insan bu duyguları tadamamaktadır.

Derin bir saygıyla Allah’tan korkmak insanı güzel ahlaka yönlendirir. İnsana aczini ve kulluğunu hatırlatır. İçindeki Allah korkusu, insanı, Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötü davranışlardan sakındırır. Allah aşkından ve korkusundan kaynaklanan güzel ahlakı yaşamayan kişiye sevgi beslemek için bir sebep de kalmaz.

İman sahibi olmayan kimseler ailelerinden, çocuklarından, yakınlarından ve etraflarındaki insanlardan yeterince sevgi ve ilgi görmezler. Kuşkusuz bu, yaşanabilecek en büyük manevi belalardandır. Çünkü sevgi çok güzel bir nimettir. İnsan, fıtratı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arar. Her koşulda, yaşamı boyunca güvenip sevebileceği dostları ve yakınlarının olmasını ister. Nefsinin bencil tutkularının peşinde, Kur’an ahlakından uzak yaşayan kişiler ise bu nimetten yoksundurlar. Yaşadıkları, dünyevi çıkar kaygısıyla bozulmuş, geçici, sonlu ve sahte sevgilerdir.

Sonuç olarak gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir; iman ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İnsanın yaşaması gereken, Kur’an’ın tarif edip tanıttığı samimi Allah sevgisidir. Allah göğüs boşluğumuzda iki kalp kılmadığını haber verir. Kalbimiz bir tanedir ve Allah sevgisiyle dolu olduğunda, ancak O’nu andığında tatmin bulur, huzura kavuşur.

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Tevekkülde önemli sırlar ve büyük nimetler var. Yüce Allah, insanları ve canlı cansız tüm varlıkları bir kaderle yaratmış. Örneğin evrendeki 300 yaklaşık milyar galaksinin ve her birindeki 300 milyar yıldızın, güneşin, dünyanın, denizlerin, ağaçtan düşen tek bir yaprağın, ailenizin, okul arkadaşlarınızın, sizin, kısacası her şeyin Allah Katında, milyonlarca yıl önce belirlenmiş bir kaderi var. Ve her varlığın kaderi, Allah Katında Levh-i Mahfuz isimli bir Kitapta yazılıdır. Kimin ne zaman öleceği, hangi yaprağın hangi saniyede yere düşeceği, şu anki yaşınıza gelinceye kadar geçireceğiniz aşamalar, kısacası küçük büyük her olay bu Kitapta kayıtlıdır.

Tevekkül, yani ‘vekil edinmek’, bir işin yapılmasının tümüyle Allah’a bırakılması. Ancak olayı tamamen Allah’a bırakmak, insanın kendisini olayın dışında tutması anlamında değildir. Aksine, olayın içindedir, dini ilgilendiren sorumlulukları üzerine almıştır. Zaten tevekkülün gerçek anlamı da burada ortaya çıkar. Mümin, kendi yaptığı eylemleri de gerçekte Allah’ın dilemesiyle yaptığını bilmekte ve O’nu vekil edinerek bir işe girişmektedir. Çünkü her şeyin ve herkesin olduğu gibi kendi varlığının kontrolü de Yüce Allah’ın elindedir. Sonsuz güç sahibi Allah’a teslim olan bir insan için hastalık da, kaza da, musibet gibi görünen olaylar da sonu hayırla bitecek olan geçici imtihanlardır. Önemli olan, Rabb’imizin yaratmış olduğu kadere teslim olan insanların bu tür zorluk ve hastalık zamanlarında gösterecekleri güzel davranışlardır.

Kuran’da aktarılan bazı Peygamber kıssaları bu konuya açıklık getirir. Neml Suresi’nin 19. ayetinde, Hz. Süleyman’ın, "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat" şeklinde dua ettiği bildirilir. Bu dua, Hz. Süleyman’ın da Allah’ın rızasına uygun işler yapabilmeyi yine O’ndan istediğini gösterir.

Tüm varlıkların Allah’ın kontrolünde olduğunu bilen mümin ise hem dış dünyayı hem de kendi bedenini, ruhunu Allah’a emanet eder. Her şeyin denetimi için Allah’ı vekil tutarak tevekkülü yaşamak, hem tüm dünyaya meydan okuyabilecek kadar cesaret, hem de huzur kazandırır.

Müminler, Allah’ın yarattığı kadere iman ederler ve onlar için en hayırlı ve en güzel olanı yarattığını bilirler. Bu nedenle hayatlarının her anında tevekküllüdürler. Her olayı Allah’ın bir hikmet üzere yarattığını ve Allah’ın bunda bir hayır dilediğini bilirler. Örneğin, ölümcül bir hastalığa yakalanmak, bir savaş çıkması durumu, masum olmasına rağmen iftiralara uğramak veya akla gelebilecek en ürkütücü olaylar dahi, müminleri telaşlandırıp korkuya kaptırmaz. Onlar Allah’ın kendileri için yarattığı olaya batınından bakar, sonucundaki hayrı görmeye çalışırlar. İnsana tevekkülsüzlük yakışmaz, Allah’a tam teslim olup rızkının Allah’tan olduğunu bilerek endişeyi, korkuyu ve tedirginliği tamamen içinden atması gerekir.

İman etmeyen bir insanın ümitsizliğe kapılacağı olaylar karşısında inananlar ‘güzel bir sabırla’ sabreder, bundan zevk alırlar. Çünkü hepsi, Allah Katında insanın imtihanı için yaratılmıştır. Sabır ve tevekkül gösterenler, Allah’a ve O’nun yarattığı kadere iman edenler Allah’ın hoşnutluğunu kazanacaklar, karşılığında da sonsuz cennet yurduna yerleşeceklerdir.

İnanan insanlar hayatları boyunca tevekkülün konforunu ve huzurunu yaşarlar. Bu, Allah’ın müminlere verdiği bir sırdır ve “…Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159)

Bazen bir insan, ölümcül bir hastalığa yakalanmışken, güç ve irade göstererek hastalığını yenmiş olabilir. Ancak bu yaşadığı da, kendi kaderinde olan olaydır. Bu tür olayların, bazı kişiler tarafından "kaderini yendi", "kaderini değiştirdi" gibi son derece yanlış ve cahilce yorumlandığını duyarız, bu büyük yanılgıdır. Bütün varlıklar, Allah’ın karşısında acizdirler ve hepsi kaderlerine boyun eğmişlerdir. Kaderin varlığını inkar eden kişiler de kaderlerinde olan inkarı yaşamaktadırlar. Dolayısıyla, hayatının akışı tamamen değişen insanların yaşadıkları da kaderlerinde belirlenmiş olanlardır:

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)

Tevekkül, dünyada ve ahirette büyük bir kazanç ve kolaylıktır. Her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran Rabb’imiz, tevekkülle ilgili sırları müminlere vererek, onlar için dünya hayatındaki imtihanı kolay hale getirir.

Kadın İçin Hazırlanan Paket Program

22 Ağu 2012 In: Kadın, Toplum, Yaşam

Günümüz toplumlarındaki yoğun telkinler sonucu kadınlar, zayıf ve beceriksiz bir karakter edinirler. Kur’an’ın mümin tanımlarında bildirdiği cesaret, akıl, kararlılık, beceri, sıkıntı ve zorluklara karşı dayanıklılık gibi özellikler kadınlarda bulunmamalıdır. Tüm bu özellikler erkeklerin karakter özellikleridir. Kadınlara kalan kıskançlık, haset, kapris, acizlik ve duygusallıktır.

Bu batıl görüşlere göre kadın, akıllı ve güzel ahlaklı olmak yerine güzel, çekici, bakımlı ve "havalı" olmalıdır. Bu yüzden kadın, bulunduğu ortamda kişiliğiyle değil, dişiliğiyle ön plana çıkmaya çalışır. Dahası bu durum en cahil çevreden en kültürlü kesime kadar, büyük çoğunluk tarafından kabul görür, doğal karşılanır.

Kadın bekarsa babasının ya da ağabeyinin, evliyse kocasının fikir ve görüşlerini, hayata bakışını, zevklerini, hazır model olarak alır ve bu modele uygun bir yaşam sürer. Çok ilginçtir; inancı bile kadına kocası tarafından hazır olarak sunulur. Kadın evleneceği erkeğin inancına göre tavır alır. Eğer evleneceği kişi dinine bağlı ise kadın da dinle ilgili olur, eğer dine ilgisiz ya da ara sıra ibadet eden biri ise, kadın da eşi gibi yaşamaya başlar. Doğruları kocasının doğrularıdır; değer yargıları kocasının değer yargılarının aynısıdır. Evli olmayan kadınlar da yine evliler gibi hayatlarındaki erkeklerin dinini yaşar, ya babalarının ya erkek arkadaşlarının dinine tabi olurlar.

Toplumun dayattığı kadın karakterinin önemli özelliklerinden biri de düşünmemektir. Bu yüzden kadın günlük hayatta düşünmediği gibi, bir sorun karşısında da çözüm üretmez. Eşi, kocası ya da erkek kardeşinin çözüm önerilerinden yararlanır; çünkü bu "erkek işidir". Yaşanan sorun tüm aileyi kapsıyorsa yine bir alternatifi yoktur; izlenecek yol kocasının yoludur. Sadece sorun ekonomikse, "saçlarını süpürge ettiğinden" şikayet ederek ve kocasını suçlayarak olayların içinde olur.

Toplumda birçok kadın kültür, görgü ve bilgisini artırmak için gayret etmez. Gelişme ve ilerleme de erkeklerin işidir. Bilim, teknoloji ve politika gibi konular kadınların değil, erkeklerin ilgilendiği konulardır. Kadın yalnızca güzellik, bakım, moda ile ilgilenir, "elinin hamuruyla" börek açar, kurabiye yapar. Ya da varsa mesleği ile ilgili konularda kendisini geliştirir.

Toplumun erkeğe yüklediği rol cesaret, kadının rolü ise korkaklıktır. Hatta kadın bu rolü öylesine benimser ki, korkmadığı zaman bile heyecanlanmış gibi davranır, elleriyle yüzünü kapar ya da çığlık atar. Kadına korkunun yakıştığı gibi batıl bir görüşün hakim olduğu toplumda, bu özellik kadının adeta bir parçasıdır. Oysa Allah’tan başka korkulacak hiçbir varlık ya da güç yoktur. İnanan kadın yalnızca Rabb’inden, O’nun sevgisini ve rahmetini yitirmekten korkar.

Yaşadıkları korkular nedeniyle kadınların, kendilerine yardımcı olacak bir desteğe ihtiyaçları vardır. Bu, sırtını "cesur" bir erkeğe dayamış karakterdeki kadın, etrafındaki zayıf, çaresiz, yoksul kişiler için hiçbir şey yapmaz. Allah, kadın ya da erkek tüm Müslümanlara zayıf bırakılmışlar için mücadele etmeyi buyururken, kadın bir çaba içinde olmaz. O korumaz, korunur.

Toplum, insanları cinsiyetlerine göre ayrı ruh yapıları ve psikolojiye iterken, Kur’an’da tarif edilen din, tam aksine, insanları kadın-erkek ayırt etmeksizin ideal ve üstün ahlaka yönlendirir. "Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir... Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır." (Al-i İmran Suresi, 195) buyurur Allah ve bu gerçeği haber verir.

Kadın ve erkek arasında, fiziksel farklılıklar nedeniyle- örneğin kadının güç gerektiren işler yapamaması gibi- bazı farklı sorumluluk paylaşımları olabilir. Ancak bunlar toplumun öngördüğü yemek, çamaşır, bulaşık gibi çok bilinen sorumluluklar değildir. Dinin, kadına erkekten farklı olarak yüklediği bir görev yoktur.

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Sabah internette "Bayram sabahları demli bir çay, su böreği, şeker isteyen çocuklar, bir telaş bir koşturmaca. Köprü hep kalabalık, bayram programları, kolonya ikramları, bayram harçlıkları, ev gezmeleri, kısa hâl hatır sormalar, el öpenlerin çok olsunlar ve daha bir dolu küçük ayrıntı. Hayatın üzerindeki 'pause' düğmesine dokunun... Kısa bir süre için hayatı durdurun. Mutlu bayramlar" şeklinde başlayan hazır bir bayram mesajına rastladım. İnsanları düşünmekten uzaklaştıran, kalıplaşmış bu hazır mesajların samimiyetini hep şüpheli bulurum ama bu mesajda farklı bir şey dikkatimi çekti. "Pause" düğmesine dokunma tavsiyesiydi beni düşündüren.

 

Aslında dün olduğu gibi bugün de Müslümanların basmaları gereken düğme "pause" değil, "reset" olmalı. Yeni bir başlangıç yapmalı Müslümanlar. Eski hatalar, pişmanlıklar bir yana bırakılmalı. Artık kardeş olduğunu  hatırlamalı, Allah'ın ipine hep birlikte sarılmalı; birlik olmalı.

 

Huzur içinde bir Ramazan yaşadık. Rahatça ibadetlerimizi yerine getirdik. Peki vicdanımız rahat mı? Bir yanımız hep hastaydı ama biz neden hissetmedik? Bugün Arakan'da, dün Patani'de, Somali'de yaşanan ve yarın bilemem hangi ülke Müslümanlarının yaşayacağı acıları yüreklerimizde hissetmemiz gerekmiyor muydu? Müslümanlar tek bir vücut gibi değil miydi?

 

Peygamber(asm)'ın sünnetini bile belli kalıplara hapsettik. O'nun gibi giyindik, O'nun gibi yedik. O’nda bizim için güzel örnekler vardı; O hep Kuran’ı yaşadı, ya bizler? İnsanlığın kurtuluşuna dair bize sunduğu onlarca reçeteden hangisini uyguladık? Bir türlü şifa bulamamamızın sebeplerinden biri de bu değil mi?

 

"Kalpte iman ve haset bir arada bulunmaz"buyuruyor Peygamber(asm). İçimizde bir Müslümana karşı nokta kadar su-i zan, kin ve haset barındırıyorsak, titrememiz gerekmiyor mu? Bu kadar mı şuursuzlaştık?

 

Mehmet Akif şu mısraları ile sesleniyor bize:

 

"Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamberden?

 

Ki uzaklardaki bir mü'mini incitse diken,

 

Kalb-i pâkinde duyarmış o musibetten acı,

 

Sizden elbette olur rûh-u Nebi dâvacı."

 

Diğer Müslümanlar ile aramızın açılmasına ve birlik ruhumuzun zayıflamasına sebep olan kin, haset ve düşmanlık duygularını kalplerimizden söküp atmalı, yerine sevgi, tesanüd ve kardeşlik duygularını yerleştirmeli.  "Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin" (Enfal Suresi, 1) hükmü gereği dargınlıklar bitmeli.

 

Bugün artık geçmişte yaşananları unutma, Allah’ın ipine hep birlikte sarılma, zorluklara birlikte göğüs germe, saflar halinde küfre karşı durma zamanıdır. Vicdanımızı diri tutarak bir boynu çözme, aç yetimi ve sürünen yoksulu doyurma zamanıdır. ‘Sarp yokuş"u hep birlikte aşma zamanıdır.İslam Alemi Asr-ı Saadet’in Muhacir ve Ensar’ı gibi kaynaştığı, dost ve kardeş olduğunda; bütün bunlar gerçekleştiğindedir asıl bayram.

 

Bediüzzaman için İslam birliği bir bayramdır. Milyonlar “Allahu ekber” sadalarının hep bir ağızdan bütün dünyayı çınlattıkları bir muvahhidin bayramıdır. Bediüzzaman bayramımızı tebrik ediyor ve gelecekte insanlığa bayramı getirecek olanın Kur'an-ı Hâkim olduğunu müjdeliyor:

 

“Aziz, sıddık kardeşlerim; Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşallah, âlem-i İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin kudsî kanun-i esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hakim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emâreler var."(Emirdağ Lâhikası)

 

Kur'an insanları özgür kılmak, zayıf bırakılmışların eziyet görmemesini istiyor. Müslümanların yetime ve yoksula yardım etmelerini buyuruyor. Ve birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye etmelerini.  Zulmü, kan dökmeyi, can yakmayı değil, merhameti emrediyor. Kur'an ahlâkının hâkimiyeti ile yeryüzündeki kan, ıstırap ve acı denizleri Nur denizine, muhabbet denizine, sevgi denizine dönüşecektir.

 

Bayram sevinç günüdür. Bizler bu sevinci yalnızca kendi kalplerimizde yaşamak yerine acı, gözyaşı, şiddet, savaş, ekonomik zorluklar ve yoksulluğun gölgesinde yaşayan, bayram sevincine hasret din kardeşlerimizin kalplerine de aynı sevinci koysak?

 

"Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız."(Şualar, Syf: 707)

 

İnşaAllah bu bayramda insanlar birbirlerine daha çok yakınlaşsın, dargınlıklar ortadan kalksın, kardeşlik ve dostluk duyguları daha da kuvvetlensin. Allah İslam Birliği’ni gerçekleştirsin. Kur’an ahlâkının sıcaklığı insanlığı sarsın. Yeryüzüne huzur, mutluluk, kardeşlik ve barış hakim olsun. Hayırlı Bayramlar...

 

 

Kalkmak İçin Düşülen Yol

17 Ağu 2012 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Ne çok yol var hayatımızda. Henüz bir tuz tanesi kadarken, uzun bir yol aşıp, “insan olmak” için annemizin en korunaklı yerine tutunuruz. Belli bir süre sonra da zorlu bir yolculuk ve dünya denilen mekâna gözlerimizi açarız.

Ardından farklı farklı yollar girer hayatımıza… Özlediklerimize götüren, onları bize getiren. Kimi uzun, kimi kısa, kimi daralan, kimi patika, kimi aşması zor sarp yokuşlarla dolu.

Ancak bir yol var ki, mutlaka onda yolcu olmalı. Arada yönümüzü şaşırabileceğimiz tali yolları da olsa, o dosdoğru bir yol. İnsanların rızasından sıyrılıp, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelten yol. İşte bu, Rabb’e hicret edilen, insanı O’na ulaştıracak olan yol…

Hicret, insanın yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini bırakarak yalnız Allah’a yönelmesi ve yalnız O’nun istediği gibi yaşaması. İnanan insan hicret ederek O’na gönülden teslim olur, en yakın dost O’nu bilir ve Rabb’inin himayesine sığınır.

Hicret kalben, ruhen bir kopuştur. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kurtuluşa ulaştıran fiili duadır. Hayatı zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerimizdeki zincirlerden kurtuluştur. Bindiğimiz gemide, kendimize eziyet ederek sırtımızda taşıdığımız yükleri güverteye bırakmaktır. Sonlu olan ne varsa terk ederek, sonsuz olan Sevgiliye yol almaktır.

Gerçekte inanan insan her an hicret yolundadır. İç dünyasında hep daha iyiye, daha güzele, daha doğruya ve hep o hedefe varabilmek için sürekli yolculuk halindedir. Hicret, ‘ben’in; ene’nin ıslahıdır. Nefisten vicdana kaçıştır.

Yaşayan insan için umut her zaman vardır. Hicret yolu, korku ile umudu birbirine bağlayan yoldur. O yolda sevgiliye kavuşma umuduyla hep A’raf’da gibi yaşanır.

Ruhen ve kalben hicretin ardından bazen bedenen de yola çıkılır. Bu hicretle insan, her türlü riski ve zorluğu göze alarak kimi zaman evini, kimi zaman tüm kurulu düzenini, kimi zaman yakın çevresini ve hatta yaşadığı toplumu yalnızca Rabb’inin rızasını kazanmak amacıyla ardında bırakır.

Hepimiz, yaşamımızın bir döneminde benzer bir yolculuk yaşayabiliriz. Bu, bazen daha farklı şartlarda, daha farklı mekanlarda gerçekleşebilir.

Bu yolculukta "herkes ne der" mantığı yoktur. Endişeler yaşanıyorsa katıksız bir inançtan söz etmek zordur.

Bu yolculukla, nefsani ve dünyevi tüm bağlar kopar. Zahirde kayıp gibi görünse de, en büyük nimetlerin kapılarını açar. Katıksızca yöneldiği bu yol, insan için gerçek kurtuluşun yoludur.

Bu, güven ve teslimiyetin kanıtlandığı yoldur. Yaşam boyu uğraşıp-didinerek kurulan düzeni, sahip olunan her şeyi, yalnızca Rabb’e ulaşmak için bir anda bırakıp, kararlılıkla çıkılan hicret yoludur. O yol, kalkmak için düşülen yoldur.

“Canım bedenimde oldukça, Sen’den başkasına giden bir yola ayak basamam, buna imkân yok!” (Mevlana)

Vaadine sadık olan Allah’ın Adıyla

 

"...Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim Ehl-i Beytim’den bir şahıs gönderecektir. O dünyayı (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır." (Sünen Ebu Davud, Cilt 14, s. 402)

 

Peygamberimiz (sav)’in hadisleri ve değerli birçok İslam aliminin günümüze dek ulaşmış el yazması eserleri, büyük bir müjdenin coşkusunu bugüne taşır. Yaşadığımız ahir zaman gereği bu konu daha gündemdedir; gerçekleşen ve şahit olunan her olay inananlarca heyecanla, aşkla  izlenir.

 

Mehdiyet konusunun, Müslümanları tembelliğe ve boş beklentilere sevk ettiği, bu nedenle gündeme getirilmemesi gerektiği gibi iddiaları sıklıkla duyarız. Kurtarıcı beklemenin, Müslümanları atalete düşürüp geri kalmalarına yol açtığı, fakirlik, cehalet, zulüm ve her türlü kötülük karşısında, "Bunu ancak Mehdi ortadan kaldırır. Nasılsa gelecek, biz durup bekleyelim" şeklinde bir düşünceye kapıldıkları gibi iddialar, samimi müminler için tamamen tutarsızdır.

 

"Zaten dünyanın çivisi çıkmış, düzeleceği yok. Benim elimden birşey gelmez" gibi düşünceler Müslüman'a asla yakışmaz. Samimi Müslüman bir kötülük gördüğünde, onu düzeltmek amacıyla müdahale eder. Duyarsızlık ve umursuzluk Müslüman'ın yaşamaya çalıştığı Kur'an ahlakına ters özelliklerdir. 

 

Karmaşa ve zulüm ortamının arttığı dönemlerde insanlar, "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu, sahib) gönder, Bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75) ayetiyle haber verildiği gibi Allah'tan bir yardımcı talep ederler. Sözüne sadık ve amaçlarına gönülden bağlı olan müminler zorluklara aşk ve şevkle göğüs gererek yardıma koşarlar.

 

Müslümanların ahir zaman şahıslarını beklemesi yanlış değildir. Yanlış olan tembellik döşeğine yatıp, gelecek kutlu şahısların her şeyi düzeltmesini beklemektir. Bediüzzaman bu konuda şunları söyler:

 

“Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve İttihad-ı İslam ile milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. İşte, seyyie-kötülük- böyle binlerce çıktığı gibi, bu zamanda hasene-yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik-yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana mânen fayda verebilir.”

 

Verilecek zararın bütün İslam alemi için kayıp olacağını ilave eden Bediüzzaman, "Onun için, neme lâzım deyip kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil!” diyerek Müslümanları uyarır.

 

Hz. Mehdi(as)'yi beklemenin Müslümanları tembelliğe sürükleyeceğini düşünen bazı kişilerin bu iddialarının tam aksine, Allah'ın bu kutlu insanları gönderecek olması samimi olarak iman edenler için sürekli fışkıran bir kaynaktır; şevk kaynağıdır. Gönülden iman eden insan, onların geleceği ortam için en iyi ve en güzel hazırlığı yapmaya gayret eder. İçten imani bir coşku ve heyecanla, kendisini ve etrafını bu kutlu olay için hazırlar. Tembellik, pasiflik ve coşkusuzluk, imani zayıflığın göstergesidir.

 

Ahir zamanın bu müjdesi, müminleri tembelliğe sevk edecek olsaydı, Peygamberimiz(sav) bu haberleri ısrarla vermezdi. Müslümanları bugünkü durumlarına sürükleyen asıl neden ümitsizlikleridir. Zulümden kurtulma umudunu yitiren baskı altındaki Müslümanların, Allah'ın yardımıyla kendilerini destekleyeceğini bilmeleri ve ümitlerini hep diri tutmaları gereklidir.

 

İçinde yaşadığımız dönemde insanlığın kurtarıcısı, Kur'an ahlakının hakimiyetidir. Bu kutlu dönemin şahıslarını bekleyen kişilere düşen; "Allah yolunda benim yardımcılarım kim?" sorusunun muhatabı olmak, Allah yolunda kutlu şahıslara candan destek ve yardımcı olmaktır. 

 

Müslümanları birleştirerek hakka dayalı bir güç haline getirecek, İslam dininin aslına dönmesine ve Kur'an ahlakının yeryüzü hakimiyetine vesile olacak kutlu Zatlara zemin hazırlamak Müslümanların önemli sorumluluğudur. Onların yanında ve onlara yardımcı olabilmek, tüm insanlığa yönelik hayırlı faaliyetlerinde destek olabilmek tüm iman sahipleri için büyük bir nimet, güzellik ve şereftir.

 

Bunun için hep birlikte hazırlanalım. Aramızdaki farklılıklara hoşgörüyle bakalım, saygılı olalım. Barış, adalet, kardeşlik, sevgi ve şefkatin insanlığı sarması için gayret edelim. Samimi kullarını bu büyük olaylarla müjdeleyen, şereflendiren, hoşnutluğunu kazanma ve kurtuluş yollarını gösteren Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.

Kur'an'a Göre İtaat Nedir?

13 Ağu 2012 In: Kur'an Bilgileri

Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü: "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa, işte ’kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır. (Nur Suresi, 51-52)

İtaat, kelime anlamı uyma, dinleme, alınan emre göre hareket etme anlamında olan Arapça bir terim. Arapça’da "ta, va, a" fiilinden türemiş bir mastar. Bu anlamda, itaat edene muti, kendisine itaat edilene de mutâ denir. İtaat özellikleri sayesinde insanlar, bir otoriteye bağlanabilmekte, devlet kurabilmekte ve birlikte hareket edebilmektedirler.

Toplu halde yaşayan insanların, ilişkilerinin sağlıklı yürüyebilmesi, huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri için bir takım düzenlemelerin bulunması şarttır. Bu düzenlemeler olmadan, kişilerin ve toplumların güven içinde huzurlu bir hayat sürmeleri zorlaşır. Ancak bu düzenlemelerin, uyulmadığı sürece ister yazılı kanunlar, ister yaşayan örf ve gelenekler şeklinde olsun, hiçbir yararı olmaz. Kısacası, kanun ya da kural, mutlaka itaat edildiğinde sonuç verir.

İtaat, pek çok Kur’an ayetinde emredilen son derece önemli bir ibadet. Bu emrin gözetilmesi ve din ahlakının yaşanması, toplumdan anarşi, terör, kargaşa ve düşmanlığın giderilmesine vesile olur. İnsanlar arasındaki kavgalar, çekişmeler, tartışmalar tamamen kalkar, gece-gündüz huzur içinde, güvenle yaşanabilen bir sevgi ve barış ortamı oluşur.

Dinsiz bir toplum modelinin oluşturacağı yapı ise, bencillik ve çatışma üzerine kurulu olacağı için, ister istemez devleti ayakta tutan değerler de bozulacaktır. Çünkü dinsizlik toplumda isyanı, çatışmayı, anarşiyi, nefreti ve güvensizliği tetikleyen en önemli unsurdur.

Kur’an’dan anladığımız üzere, itaat etmek, inanan insanların en önemli özelliklerinden. Kur’an’da, itaat konusundan, bir çok ayette sık sık hatırlatılan iyiliği emredip kötülükten sakındırma, namaz ve zekat gibi ibadetlerle birlikte söz edilmesi, onun ne denli önemli bir ibadet olduğunun göstergesidir. Tevbe Suresi’nde Rabb’imiz şöyle bir mümin tanımlaması yapar:

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Ayette ayrıca müminlere verilen bir müjdeye de şahit olmaktayız. Allah, emrettiği ibadetleri yapan müminlere rahmet edeceğini müjdelemektedir. Yaşamlarını Rabb’imizin rızası ve rahmetini kazanma amacı üzerine kuran müminler, Allah’ın emirlerine titizlikle uyar, sınırlarını korumaya çalışır ve sonucunda da O’nun cennetine kavuşmayı umut ederler.

Her türlü eksiklikten münezzeh olan Yüce Allah, itaat edenlere merhamet edeceği müjdesini "Allah’a ve elçisine itaat edin, ki merhamet olunasınız. (Al-i İmran Suresi, 132) ayetiyle haber verir.

Bediüzzaman, birçok eserinde itaat konusuna değinir. Sözler’de, “Allah’ı tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” diyerek itaat etmenin insanı mutluluğa götürdüğünü anlatır.

İtaat etmek, kişinin Allah’a iman ettiğinin ve O’na kul olmayı kabul ettiğinin en açık kanıtıdır. İnsanı, düşünce sınırlarını aşacak derecede kusursuz güzellikteki sonsuz yaşama kavuşturacak olan da ancak itaattir:

“Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, onu altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (Nisa Suresi, 13)

“Hayat bir sınavdır; ama diğer sınavlara pek de benzemez. Çünkü bazen yaptığın bir yanlış, tüm doğrularını götürebilir.” Tolstoy

İnsan, yaratılmışlar arasında şuura sahip olan, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen tek varlık. Allah’ın varlığının kanıtlarını, sonsuz gücünü, tüm evrene olan hakimiyetini ve dünya hayatının gerçek amacını kavrayacak yetenekte.

İnsanın yeryüzünde bulunuş amacı yalnızca Rabb’ine kulluk ve ibadet etmek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak. Her insan, dünyada kendisi için belirlenmiş olan yaşamı süresince bu konuda imtihan olur.

"Ben iman ettim" demek ise yeterli değil. Özel olarak yaratılan olaylarla sınandığında insanın, Allah’a olan imanını, bağlılığını, kararlılık ve sabrını kanıtlanması gerekli.

Allah’a kulluk, yaşamı Allah aşkı, korkusu ve hoşnutluğu üzerine inşa etmek ve bunu tüm ömre yaymak. Vicdanlı ve samimi insanın yapması gereken, yaratılış amacına uygun olarak, yaşamını Rabb’inin beğendiği şekilde ve O’nun sınırlarını koruyarak geçirmeye çalışmak.

İnsanın dünyada bulunma amacı ne yalnızca iyi bir iş, ne kariyer, ne aile ve ne mal-mülk sahibi olmak. Ne hırsla bu dünyevi tutkuları hedefleyerek yaşamak ne de oyunla ve oyalanarak verilen ömrü tüketmek.

Hırsla dünyevi hedeflere yönelen insan, taptığı onlarca putu bırakıp yalnızca Allah’a kulluk etmediği sürece asla gerçek huzuru bulamaz. Çünkü insanın nefsi sınır tanımaz. İnsan her şeye sahip olsa da, nefsi asla tatmin olmaz. Sürekli bir başka tutkunun peşinde koşarak azgınlaşan insanın, kuşkusuz huzur içinde mutlu bir yaşamı olamaz.

Dünyevi sahte ilahlarını terk ederek Rabb’ine yöneldiğinde insan, boşlukta sürüklenmekten kurtulur, şirkin karanlıklarından –Allah’ın dilemesiyle- aydınlığa çıkar. Tek gerçek ilah olan Allah’a sığınır, yalnız O’na kulluk eder, huzur ve güven içinde yaşar.

Allah’tan başka rızası gözetilen, Allah’tan başka sevgi ve korku duyulan onlarca put, imanın önündeki en büyük engel ve insan için en büyük tehlike. Öncelikle putların kırılması gerekir. Din, şirkten arınmış ve katıksız olmalı ki gerçek anlamda yaşanabilsin. "İman içerisinde biraz şirkten bir şey çıkmaz" diye düşünmek büyük aldanış olur.

Bazı olayların Allah’ın kontrolünde, bazılarının ise insanların ya da başka varlıkların kontrolünde oluştuğu düşüncesi şirktir. İnsanın şirk içinde, yaşamını yarı imanlı geçirmesi korkunçtur.

Bu çok ciddiye alınması gereken bir konu çünkü Allah’ın bağışlamayacağını bildirdiği tek günah şirk. Ve şirk, imanla inkar arasında bir perde. İnsanın gerçekleri görebilmesini engelleyen, yaşam amacını unutturan, ölüm ve ahiretten gaflete düşüren bir perde. Yalnızca Rabb’ine yöneldiği, her şeyi O’ndan umut ettiği ve samimi iman ettiğinde kalkabilecek bir perde.

Peygamberimiz (sav), “şirk, ümmetimin içinde zifiri karanlık gecede siyah bir taşın üstünde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir” ifadesiyle özellikle gizli şirke karşı uyarıda bulunur. Bu tehlikeden sakınmak için gün içinde duygularımızı, düşüncelerimizi, hayata bakışımızı hatta bilinçaltımızı gözden geçirmeliyiz.


Şirkten arınmış katıksız imanın verdiği güç, samimiyetle dini yaşamayı kolaylaştırır. İmani zafiyet içindeki insan çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.

Birçok zorluk yaşamış da olsa insan, imani coşkuyu sürekli yaşamalı. Aksi durumda kalbi kararır, körleşir, katılaşır; vicdanı duyarsızlaşır, öğüt alamaz bir hale gelir.

Dünya hayatındaki maddeye bağımlılık insanı yıkıma taşır. Dünyaya bağlayan ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalı. Putları yıkarak katıksız imanı yaşarsak, Hz. İbrahim gibi ateş soğuk gelecektir.

Yaşamını Allah’ın hoşnutluğunu kazanma doğrultusunda, bu şuurla sürdüren insan, Allah’a gereği gibi kulluk etme konusunda samimi istek taşır. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi tefekkür eder. Allah’ın gizlinin gizlisini bildiğinin ve yaptıklarından haberi olduğunun farkındadır ve bu nedenle davranışlarının O’nun beğendiği ahlaka uygun olmasına titizlik gösterir. Bilir ki şirk gibi bir yanlış, tüm doğrularını götürebilir.

Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları emaneti biz insanlar kendi isteğimizle yüklendik. Bu yüzden imanî şuur ve kulluk bilinciyle şirkten sakınmalı, emaneti taşıma görevini –Allah’ın dilemesiyle- gereği gibi yerine getirmeli.

Gerçek şu ki, Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors