Ramazan Bereket Sofrasıdır

29 Tem 2012 In: Bediüzzaman, İmani Konular

Ramazan ayı kardeşliğin, tesanüdün, sevgi şefkat ve merhametin, birlik ruhunun pekiştiği, kalpleri yumuşayan Müslümanların imanlarını artırdıkları mübarek ay. Samimi her Müslüman, Ramazan’ın son günlerine ulaştığında vicdanının dirildiğine, ruhunun derinleştiğine ve nefsinin tutkularından kendisini biraz daha temizlediğine şahit olur. Mü’minlerin ruh eğitimini öğrendikleri kutlu ay bu sebeple de şükre vesiledir. İmtihan mekânı olarak yaratılmış dünyada, ahirete hazırlık kursunun en verimli geçen ayıdır.

Bediüzzaman, Ramazan’ın manevi eğitim üzerindeki olumlu etkilerini ve nefsin terbiye edilmesine vesile olan bu ayın hikmetlerle dolu olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder (sanır). Hattâ, mevhum bir rububiyet (aslı olmayan bir sahiplenme duygusu) ve keyfemâyeşâ (dilediği gibi) hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor…

İşte, Ramazan-ı Şerif’te, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik (sahip) değil, memlûktür (hizmetkar); hür değil, abddir (kuldur). Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti (aslı olmayan sahiplenmesi) kırılır, ubudiyeti (kulluğu) takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.”

İnsan dünya hayatında amacına ulaşabilmek için zaman ve emek harcar. Amaç, emek ister. Ancak birçok insan boş amaçlar için çaba içindedir. O takdirde çabası da boşa çıkacaktır. Asıl olan, insanın yaratılış amacına uygun olarak Rabb’ine gereği gibi kulluk edebilmek için gösterdiği çabadır. Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden olan akıl ve beden yine O’nun yolunda kullanılmalıdır. Dünya hayatı nefis terbiyesi için verilmiş fırsattır; güzel ahlâka ulaşma yolunda bu fırsat değerlendirilmelidir.

İnsan zayıf yaratılmıştır; acıkır, susar, yorulur, uyku ihtiyacı hisseder. Ramazan, birçok insan için bu zayıflıkları yenme ve ruh olgunluğuna erişme vesilesidir. Allah, kullarının kararlı ve iradeli olmalarını ister. Bu mübarek ayda tutulan oruç, inanan insana güç verir, Rabb’ine yakınlaştırır, imanda derinleşme sebebi olur.

Her gün istediği zaman ve istediği kadar yediği şeylerin yasak olması ve yemek için zamanını beklemek zorunda kalması insana, Allah’ın kâinattaki kontrolünü ve gücünü gösterir. Ramazan bu yönüyle enaniyeti ve gafleti kırma vesilesidir.

Bediüzzaman bir hadisten rivayetle anlatır; Rabb’inin “Ben neyim sen nesin?” sorusuna "Ben benim, Sen sensin" şeklinde cevap veren nefis aç bırakıldığında şöyle der: "Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz. Yani, "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim(kulunum). (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Oruç ibadeti Müslümanlar için Allah’ın sonsuz rahmetini ve kudretini takdir etme vesilesidir. Allah göklere ve yere, yarattığı her yere rızkını ve rahmetini yayar. Sayılamayacak kadar nimeti içinde barındıran ve insanın maddi manevi olabilecek tüm lezzetleri tadabileceği büyük bir sofra gibidir kâinat. Her santimetrekare onun bereket dolu sofrasıdır. O sofrada yok yoktur. O sofradan herkes nasibini alır. O sofradan rızıklanamayacak tek bir canlı yoktur.

Allah’ın Katından sunduğu bu sofranın asıl misafiri insandır; o yüzden şükür içinde olmalıdır. İnsan kendisi için hazırlanmış bir yemek masası gördüğünde hazırlayana teşekkür etmez mi?. Nasıl bir gaflet halidir ki hazırlayanı görmeden karnını doyurmaya bakar insan.

Ramazan’ın bereketli sofrasından her insanın hissesine bir şeyler düşer, heybesine bir şeyler dolar. Ancak önemli olan o heybeyi doldurmaya devam etmek için bir yıl daha beklememektir. O heybeler açılıp boşaltıldığı gün, değerli taşlar yerine içinden çakıl taşları dökülmesi ihtimalini göz ardı etmemektir.

Ramazan günlerinin, Allah dilemediği takdirde hiçbir şeye malik olamayacağımızı, tüm nimetler için O’nun lütfuna muhtaç olduğumuzu daha iyi kavrayacak ahlâka ulaşmamıza vesile olmasını diliyorum...

İslam Özüne Dönecektir

27 Tem 2012 In: İttihad-ı İslam, Toplum

 

Birçok insanın din olarak yaşadığı babadan, atadan, dededen görüp benimsediği İslam anlayışıdır. Hem birçok dindarın hem de din karşıtlarının İslam olarak aldıkları kıstas, bu inanış ve uygulamalardır.

Bu kişilerin benimsediği din, İslam’dan apayrı efsanelerden, batıl inanç, gelenek ve törenlerden oluşur. Söz konusu kimseler Kur’an ayetleri ve onlardan çıkarılacak ders ve hikmetler yerine, hikaye ve menkıbeler anlatırlar. Zaten Kur’an konusunda bilgisizdirler. Bu yüzden hayat rehberleri, olması gerektiği gibi Kur’an değil, geleneksel kalıplar ve kurallardır. Bilgisizlikleri nedeniyle Allah’ın emri olan ayetler üzerinde düşünemezler. Allah’ın, kolaylaştırdığını haber verdiği Kur’an’dan uzak olmaları onları detaylarda boğar. Oysa “Kur’an’a tabiyim” diyen insan, Kur’an’ı yaşamalıdır.

Peygamberimiz (sav)’in ahir zamana yönelik hadislerindeki haberlerden biri, İslam’dan uzak bu din anlayışının tam olarak ortadan kalkacağıdır. Peygamberimiz (sav)’den sonra yaşanan bid’at ve hurafelerle özünden ayrılan din, yeniden aslına dönecektir. Bu konudaki hadislerde, ahir zamanda kaldırılmayan bidat olmayacağı ve "tıpkı peygamber gibi dinin icaplarının yerine getirileceği" haber verilir.

Resulullah (sav)’in ve sahabelerin döneminin ardından İslam’a, Kur’an’a tamamen zıt hurafeler, hükümler ve batıl inanışlar sokulmuş, Peygamberimiz (sav) adına birçok hadis uydurulmuştur. Zaman içinde bir kısmı ayıklansa da bir kısmı bugüne kadar gelmiştir. Günümüzde halen İslam adına ortaya atılan birçok konunun Kur’an’a ters olduğu açık bir gerçektir. Dinimize neyin uygun olduğu konusunda başvurulacak kıstas Kur’an’dır.

İslam, bağnazların daha takva olmak adına zorlaştırmasının aksine, "… O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir... (Hac Suresi, 78) ayeti ile de bildirildiği gibi yaşanması kolay bir dindir. Kur’an hükümlerin çok açık ve net olduğu, noksansız bir Kitap olduğu, "… Biz Kitap’ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır. (Enam Suresi, 38) ayeti ve birçok ayetle haber verilir.

Kur’an’ın Bakara Suresi’ndeki bir kıssada anlatıldığı üzere Allah, İsrailoğulları’na bir inek kesmelerini emreder. İsrailoğulları, peygamberleri Hz. Musa (as) aracılığıyla ineğin rengi, büyüklüğü, yaşı gibi niteliklerini öğrenmek isterler. Sonunda ineği keserler ancak sorularıyla öylesine detayda boğulmuşlardır ki Allah, "neredeyse (bunu) yapmayacaklardı" buyurur. Bağnaz zihniyet de dine öylesine çok ilavede bulunur ve zorlaştırır ki kıssadaki İsrailoğulları’nın durumu gibi detaylara takılır, kendileri de koydukları kurallara tam olarak uyamazlar.

Yüce Allah, ilavelerde bulunan kişiler hakkında, “Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?" diye sorar. "Andolsun, biz bu Kur’an’da, belki öğüt alıp-düşünürler diye, insanlar için her bir örnekten verdik." (Zümer Suresi, 27) ifadesiyle de Kur’an’da insanlar için gereken her türlü bilginin bulunduğunu bildirir.

Birçok insanın İslam’dan uzak durmasının ve İslam’a önyargıyla bakmasının en önemli nedeni, dinin olduğundan çok farklı sunulmasıdır. Batıla dayalı din akıl ve mantık dışı olduğu ve çelişkiler içerdiği için çok sayıda insanın kalbi İslam’a ısınamamaktadır. Doğrular ortaya çıkacaktır. Allah, yaşadığımız ahir zamanda dini özüne döndürecektir. Ahir zamanın söz konusu dönemine girildiğinde, dinin gereği gibi yaşanmasını engelleyen tüm çarpıklıklar bitecek, dinde bulunmayan hurafe, inanış ve ibadet şekilleri temizlenecektir. İnsanlar Allah’a yakınlaşacak ve Kur’an ahlakı hâkim olacaktır.

Samimi müminlerin çabası ve gayretiyle İslam âlemindeki ihtilaflar, ayrılıklar ortadan kalkacaktır. "Fütühat-ül Mekkiye" adlı eserinde Muhyiddin Arabi, dinin, Peygamber (sav)’in zamanında olduğu gibi aynen uygulanacağını ve halis hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacağını söyler. (Muhammed B. Resul El Hüseyin...)

Dinin, Kur’an’ı kaynak alan samimi Müslümanlar tarafından özüne döndürüleceği dönem yakındır. Allah’ın emrettiği din birbirini sevgiyle kucaklayan, kaynaşan, bilgilerini, genel kültürlerini güçlendiren, bilim ve sanattan yararlanan modern, aydın, bilgili, sevgi dolu, merhametli ve şevkli Müslümanların vesilesiyle aşırılıklardan temizlenecek, gerçek anlamda yaşanacaktır.

“Dinde aşırılıktan sakınınız. Sizden öncekiler ancak bu yüzden helak oldular.” Hz. Muhammed (sav) [Ramuz-El Ehadis, 1/176]

Allah dünya hayatında herşeyi zıddıyla birlikte yaratır. Gece-gündüz, güzel-çirkin, sıcak-soğuk, aydınlık-karanlık, temiz-kirli, yeni-eski, genç-yaşlı dünyada tümü bir aradadır. Aynı şey insanlardaki ahlâk özellikleri için de geçerli.

Bu zıtlıklar dünyasında, Allah’ın en güzel surette yarattığı insan da zıtlıkları üzerinde taşır. Tüm bu zıtlıkların yaratılış hikmeti ise aralarında kıyas yapabilmemiz amacını iledir. Tümü, şükretmemiz ve güzel ahlaka yönelmemiz için birer vesiledir. Rabb’imize yakınlaşmaya çalıştıkça O’nun isim ve sıfatları üzerimizde tecelli eder.

Allah, Cami sıfatı ile dağınık, benzer ve birbirine zıt olan şeyleri bir araya toplar. O’nun bütün isim ve sıfatları, insanda olduğu gibi tüm evrende tecelli eder ve hepsi birbiriyle iç içedir.

Bazen cemâlin, celâlden tecellî ettiğini söyler Bediüzzaman. O’nun ifadesiyle, “celalin gözündeki cemali seyretmek’tir bu. Samimi mümin için ise bu tecellileri seyredebilmek lezzettir.

Nefsimiz, Rabb’imizin hoşnut olmayacağı çirkin davranışlara yöneltmek ister. Onda ruhumuzu kirleten cimrilik, bencillik, kıskançlık, ümitsizlik gibi birçok eğilim vardır. Peygamberimiz (sav)’in bir savaş dönüşü, "küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" ifadesiyle tarif ettiği nefsimizle yaptığımız mücadelede celalin tecellilerini, vicdanımızı diri tutarak ise cemalin tecellilerini görebiliriz.

Allah korkusunda celalin tecellisi vardır. Ancak Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötülüklerden Allah korkusu sayesinde sakınılır. Rabb’inden derin saygıyla korkan insan, “Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez” (Nisa Suresi, 36) ayeti gereği, büyüklenmekten şiddetle kaçınır. Böylece Allah’ın sevgisini kazanmayı umut eder. Bu yüzden Allah korkusu ve Allah sevgisi bir arada yaşanır. Bu da celalde cemalin tecellisidir.

Muntakim (intikam alan) sıfatı zalim için celalin tecellisi iken, zulmün zıddı olan Adl(adil olan) sıfatında cemalin tecellisini görebiliriz. Allah’ın Saik (cehenneme süren) sıfatı zulmeden, insanları azaba sürükleyen küfür ehli, çirkin utanmazlıklardan, kötülüklerden ve zorbalıklardan sakınmayanlar ve din düşmanları için celalin tecellisi iken, mazlum için cemalin tecellisidir, rahmet ve nimettir. Zulmedenden mazlumun hakkının alınması celal’de cemal’in seyredilmesidir.

Allah Darr sıfatı ile zarar verici şeyler yaratan, Dafiğ sıfatı ile belaları def eden, çevirendir. Allah inkarda direnenleri bazı musibetler vererek uyarır. Yüz çevirenleri "belki dönerler" diye çeşitli sıkıntı ve zorluklarla imtihan eder. Örneğin, Allah’ın sonsuz gücüyle yarattığı depremler gazap gibi görünüyor ve celal sıfatını tecelli ettiriyorsa da gerçekte gazap içinde rahmettir. İmtihanında Rabb’ini görebilen kulun celalde cemali görmesidir.

Bediüzzaman On Dördüncü Sözün zeylinde depreme dair bir soruyu şöyle cevaplar: "O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir."

Ölüm, kimileri için celaldir ancak hayatı boyunca, nefsini hastalıklardan kurtarmaya çalışmış samimi insan için sevgilisine kavuşmanın yoludur. Ölümle birlikte bir anda görüntüsü değişen mümin, -Rabb’inin dilemesiyle- cennet görüntüsünü, dolayısıyla cemalin tecellisini izlemeye başlar.

Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşamış müminlerin, dünyadaki eksiklikleri hatırlamaları ve cehennemdeki hayatı görmeleri nedeniyle cennetteki nimetlerden aldıkları haz çok fazladır. Maddi-manevi güzelliklerden aldıkları hazzın yanı sıra Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Ahirette, cennet ve cehennem halkına kendi yaşamlarıyla kıyas yapacakları görüntüler izletilir. Böylece cennet halkının yaşadığı hazzın ve cehennem halkının yaşadığı azabın şiddeti daha iyi anlaşılabilir. Özellikle de insanın, dünyada kendisine zulmedeni azapta görmesi celalde cemali izlemektir.

Allah cennetin de cehennemin de Rabb’idir. Cennette cemal, cehennemde celal tecelli eder. Cehennem ateşinden korku duyarız ancak o korku nedeniyle gafletten sıyrılır, cemal tecellisini izleriz.

İmtihan olmak ahiretteki sonsuz azaptan uzaklaştırılmak için bize sunulan rahmet dolu fırsatlardır. Zorlukta aşkın, sadakatin ve vefanın ortaya çıkması celaldeki cemalin tecellisidir...

 

Çağın en önemli hastalıklarından biri depresyon. Gazete ve dergilerde, televizyonlarda, internette hep bu soruyla karşılaşırız: "Depresyondan nasıl kurtulabilirim?"

İmanın getirdiği güzel ahlaktan uzak olmanın sonuçlarından biri olan depresyona karşı en güçlü ilaç Allah aşkını ve O’na teslimiyeti yaşamak. Din ümit ve iyimserlik duygusu vererek depresyonu azaltır. İnsanın, yaşanan acıları pozitif algılamasına ve her olayın bir hikmet ve hayırla yaratıldığını kavramasına yardımcı olur. Kalpte Allah inancı varsa çeşitli inançlar ve ideolojiler orada çatışamaz. Böylece insan, çatışmadan doğan o yıpratıcı tedirginlikten kurtulur.

Depresyonda, her rahatsızlık durumunda olduğu gibi, beslenmeye dikkat etmek, bol su içmek, sık duş almak, spor yapmak, toprakla uğraşmak ve uykuya dikkat etmek önemli. Bunlar alınabilecek bedensel tedbirler.

Ruhsal açıdan alınabilecek önlemler çok önemli kuşkusuz. Örneğin her şeye hayır gözüyle bakmak, güzellikleri aramak, iyilikte bulunmak, öfkelenmekten şiddetle kaçınmak. Kimseden nefret etmemek, dargın durmamak hatta dargın olduklarıyla barışmak. Ve etrafındaki insanların aleyhinde olmamak, kimseye düşmanlık etmemek gibi... Aksinde insan strese girer, yaşamı kabusa döner. Düşmanlık, kin ve nefret insanı müthiş yorar, hasta eder. İnsan bedeni bunları kaldıramayacak biçimde yaratılmıştır. İnsan zayıf yaratılmıştır buyurur Allah. Çok fazla kişiye karşı nefret duyuyorsa insan, bedeni bunun ağırlığı altında ezilir.

Kişi kötü sözden kaçınıp, güzel söz söylemeli, güzellikleri aramalı. Örneğin evinde çiçek yetiştirmeli ki insan her an güzelliklerle karşı karşıya olsun. Birlikte yaşadığı yakınlarına nezaketli davranmalı, gerilim ortamlarından kaçınmalı. Çevresinde kavgacı karakterde birileri varsa onları da güzel söz ve davranışta bulunmaları konusunda uyarmalı. Sinirli, öfkeli, sürekli gerilim çıkaran insanla birlikte yaşamak insanı çok zorlar. Bu yapıdaki kişiler şayet uyarıları dinlemiyorlarsa, onlardan uzak olmalı.

Ancak tüm bu saydıklarımın da üzerinde, en önemlisi; insan Allah’ı aşkla sevmeli. Dünyadan geçmeli, dünyevi hırsları bırakmalı, Allah’a ve yarattığı kaderine tam teslim olmalı. Her şey olacağına varır; insan isabet edecek hiçbir musibeti engellemeye güç yetiremez.

Her şey haktır çünkü Rabb’imizden gelir. Her şeyde hayır görmeli çünkü şer gibi görünen de hayırla yaratılır. Hastalansak da kötü bir söz işitsek de hayır gözüyle bakmalıyız. Birinin bize düşmanlık yapmasında dahi bir hayır ve hikmet vardır. Allah inanan kulları için her olayı bir güzellik, bir hayır ve incelikle yaratır. Bu gözle; iman gözüyle bakmalı ki insan, depresyondan uzak olsun.

Ruhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı adlı eserinde Dr. Mehmet Tevfik Özcan şöyle söyler: "... Dini istikamet üzere giden ve bu istikamette yol alabilen müminlerde akıl hastalığı hiç görülmüyor, görülmez de. Akıl hastalığı ve her türlü ruhî teşevvüşata(bulanıklıklara) bağlı nörotik şikâyetler, psiko-somatik bir yığın uzvî hastalıklar ve davranış bozuklukları, ancak şahsın dini istikametten uzaklığı nispetinde meydana çıkmaktadır." (Özcan 1985, 117)

Ahiret inancı ölümsüzlük arzusuna, dünya hayatında kimi zaman bulamadığı adalet ve gerçek mutluluğa, yaptığı salih amellere karşılık bulma umudu olması nedeniyle insanı depresyon ve stresten uzak tutar, ümitvar ruh haline kavuşturur.

Cennette üzülmek, korkmak, tedirgin olmak, gerginlik, kin, nefret gibi olumsuz hiçbir duygu yoktur. Allah orada insanların rahatsız olacakları, sıkılacakları hiçbir duyguyu yaratmamıştır. İnsan istese de mutsuz olamaz; yalnızca yoğun mutluluk duygusu yaşar.

Cennet ehlinin şuuru açık, aklı berraktır, düşünceleri hep pozitiftir. Şeytanın etkisi olmadığı için vesveseden de uzaktır. Dolayısıyla ne şeytanın, ne de sözcüsü olan nefsin bir gücü yoktur. Dünya hayatında bela olan nefsin istek ve tutkuları ortadan kalktığı için insan huzur, coşku ve sevinç içindedir. Acıkma, üşüme, sıcaktan bunalma, uyku ihtiyacı da olmayacağından insanın üzerinden adeta tonlarca ağırlık kalkmış gibidir.

Cennetteki nefis, mutmain nefistir. Dengeli, makul, tam tatmin olmuş nefistir bu. Allah, cennet ehlinin içinde kin ve nefretten ne varsa çekip almıştır.

Depresyondan uzak olmak için Allah’a yakın olmalı, O’nu anmaktan uzak kalmamalı. Kafamız Allah ile dolu olursa, şeytan girecek bir yer bulamaz. Nefsimizi de ortadan kaldıralım; insan nefsiyle birlikte olduğunda bencilleşir, büyüklenir; asla mutlu ve huzurlu olamaz. Şeytanın telkin ettiği korku ve endişelerden sıyrılıp, Rabb’imize halisane teslim olduğumuzda mutmain olur kalbimiz. İşte o zaman-Allah’ın dilemesiyle- batınında da cenneti yaşayabiliriz.

Allah Beni Seviyor mu?

27 Tem 2012 In: İmani Konular, Yaşam

 

Yüce Allah, "... İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara Suresi, 195) buyurur. Sevgisini kazanabilmek için “iyi” olmamız gerektiğini haber verir. İyilik, insanın tüm hayatını kapsayan bir ahlaktır ve kişinin yalnızca canı istediğinde değil, hayatı boyunca uygulaması gereken samimi çabadır.

Kur’an, iyileri fedakar, yardımsever, hoşgörülü, sevgi, şefkat ve merhamet sahibi, güzel ahlaklı ve yaptığı her güzel işi Rabb’inin rızasını kazanmak için yapanlar olarak tarif eder. Toplumda birçok insanın yaptığı gibi "desinler" ya da "demesinler" mantığıyla hareket etmenin yanlışlığını vurgular.

İnsan iyiliği kendi inancı, düşünceleri, hayata bakış açısı ve toplumsal eğitimi doğrultusunda kendisi belirleyemez. Gerçek iyi, derin bir aşkla Allah’ı seven, derin bir saygıyla Allah’tan korkan, O’nun rahmetini ve rızasını yitirme endişesiyle içi titreyen ve O’nun sınırlarını koruyan insandır.

Var gücüyle kötülüğü emreden nefsimiz ve destekçisi şeytan da boş durmaz kuşkusuz. Bizi güçsüzleştirmek ve kendi yollarına çekmek için ömrümüz boyunca telkinler verir, çaba harcarlar.

İyi insan olmaya gayret eden kişi yardımı karşılıksız yapar ve başkalarını da iyiliğe özendirir. İnsanın, gerçek iyiyi yalnızca kendisinin bilmesi ve yaşaması yeterli değildir. İnanan her insan başkalarını da güzel ahlakı yaşamaya davet etmekle sorumludur.

Sevdiklerinden olmamız için yetime, yoksula yardım etmemizi, ihtiyacımızdan artakalanı, ancak atacaklarımızı değil sevdiğimiz şeyleri vermemizi ister Allah. "Yığıp biriktirmeyin, bollukta da darlıkta da infak edin" buyurur.

Sinirlendiğimizde öfkemizi yenmeyi, insanlardaki haklarımızdan bağışlama ile vazgeçmemizi ister. Sabırlı olmak çok önemli. Şefkatsiz, merhametsiz ve hoşgörüsüz, öfke dolu bir üslup inanan insana yakışmaz.

Bağışlayıcı olmak büyük bir erdemdir. Bağışlamamak, sevginin önüne set çeker. "Bağışlayıcı olun, Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?" ifadesiyle bağışlanma müjdesi verir Kur’an. Ne önemli bir nimet!.. Neden intikam almak ister ki insan? Unutmayalım; Allah Muntakim’dir. "Allah, intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil midir? (Zümer Suresi, 37)

Allah sınırsız adalet sahibidir; "Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40)

Peygamberimiz (sav), "Eğer Allah’ın sizi sevip sevmediğini düşünüyorsanız sizi ne ile meşgul ettiğine bakın" buyurur.

Eğer günlük hayatta yarar sağlamayacak boş işlerle uğraşmıyorsak ve O’nun istediği şekilde yaşıyorsak umut ederiz; Allah bizi seviyordur.

Gün içinde Allah’ı anıyor, düşünüyorsak ve O’nunla bağlantımız sürekliyse, attığımız adımı O’nun hoşnutluğu için atıyor ve iyi işler yapıyorsak umut ederiz; Allah bizi seviyordur.

Hele bir de ömür boyu nefsimizin bencil tutkularından sakınmış, sürekli iyilik peşinde koşmuşsak? İşte o zaman alacağımız karşılığın -Allah’ın dilemesiyle-O’nun rızası ve sonsuz güzellikler olmasını umut ederiz.

Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır. (Maide Suresi, 85)

Ümitsizlik, iman edenleri etmeyenlerden ayıran en önemli farklardan biri. İnkârcılar, Allah’tan gelen her şeyden hoşnut olan ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu kazanma beklentisinin getirdiği şevk ve heyecana sahip müminler gibi huzur içinde yaşamazlar. Ümitsizliğe sürüklenmekten, üzüntü, sıkıntı, stres, öfke, gelecek korkusu ve kaygısı gibi hayatı zehir eden etkenlerden insanı uzak tutan imandır.

Kur’an’da, "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar... (Zümer Suresi, 53) buyrulur ve Allah’ın sonsuz rahmetine dikkat çekilir.

Her insan zaman zaman hata yapabilir. Ancak iman sahipleri bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları hataları için büyük bir vicdan azabı yaşamazlar. Çünkü ayette haber verildiği gibi Allah’ın bağışlayacağını umut eder, rahmetine sığınırlar.

İnsan, derin bir imana sahip de olsa kolaylıkla hata yapabilecek özellikte yaratılmıştır. Böylece kendi aczini ve kusurunu görerek, Allah’ın kusursuzluğunu kavrayabilir.

Birçok Kur’an ayetinde takva sahiplerinin yaptığı hatalar anlatılır. Dahası Allah, seçip beğendiği peygamberlerinin yaptıkları hatalardan örnekler verir. Bu örnekler iman sahiplerinin şevklerini artırır ve kalplerini yatıştırır. Allah, yaptıkları hata sonrası pişmanlık duyup tevbe ettiklerinde onları bağışlayacağını haber verir. Bu da inananların bir hata sonrası ümitsizliğe kapılmalarını engeller.

Bu konuda Hz. Ali (as) ile ümidini kaybetmiş biri arasında geçtiği rivayet edilen konuşmayı örnek vermek isterim. Yaptığı hatalar yüzünden ümitsizliğe düşmüş kişi, Hz. Ali (as)’ın tevbe etmesi tavsiyesine, günahlarının tevbe ile bağışlanamayacak kadar çok olduğu cevabını verir. Ardından şöyle sorar Hz. Ali (as):

"Hiç düşündün mü, senin günahın mı çok, yoksa Rahman olan Rabb’imizin affı mı?"

-Kuşkusuz Rabb’imizin affı çok!.

-Öyle ise affı senin günahından çok olan Rabb’inden ümidini kesmeden tevbe ile yoluna devam et.


Günahkar kişi, "Ya imam! Ne zamana kadar bu tevbe?" diye sorunca Hz. Ali (as) şu net vevabı verir:

- Tevbe ettiğin günahı terk edinceye kadar tevbe!..

Ne kadar Rabb’inden uzak yaşamış ve ne kadar günahkar olursa olsun, insan, samimi bir tevbe ile Allah’a gönülden yönelerek, bağışlanmayı umut edebilir. Allah’ın razı olduğu bir kul olmak için niyet ederek, yeni bir sayfa açıp, yeniden başlayabilir.

Allah’ın rahmetinden umut kesmenin inkarcı özelliği olduğunu Hz. Yakup’un, oğullarına ümitvar olmaları yönünde verdiği öğütte de bunu görebiliriz:

"Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87)

Rahmetinden umut kesen inkarcıları bekleyen ise, “Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ’yok sayıp inkar edenler’; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azap onlarındır” (Ankebut Suresi, 23) ayetiyle bildirildiği üzere azaptır.

Bizi yaratan, rızıklandıran, bize görme, işitme ve düşünme yeteneklerini veren, soluk almamızı, yürümemizi, koşmamızı sağlayan, bize sağlık veren, sayılamayacak kadar fazla nimet bahşeden Allah’tır. Her türlü zorluktan kurtaran, zifiri karanlıklardan aydınlıklara çıkaran O’dur. O’nun rahmetini umut etmemek, her şeye gücü yeten olduğunun şuurunda olmamaktır. Her şeyi borçlu olduğumuz Rabb’imize karşı büyük nankörlüktür. Allah, kendi öngörümüzle gerçekleşmesinin imkansız olduğunu düşündüğümüz her şeyi, dilerse sebepsiz olarak yaratmaya gücü yetendir. O, merhamet eden, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükafatlandıran, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyuran, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan, onları rahmet ve rızasına erdirendir.

Kadın Sorunlarına Çözüm

23 Tem 2012 In: Kadın

Bugün tüm dünyada kadın-erkek eşitsizliği konusu son derece önemli bir sorun. Özellikle adaletin gerçek anlamda yaşanmadığı toplumlarda bu eşitsizlik oldukça belirgin. Birçok ülkede kadın ikinci sınıf vatandaş gibi görülür. Kadın güçsüz ve korunmaya ihtiyacı olan bir varlık olarak kabul edilir ancak korunmak yerine ezilir, dışlanır.

Toplumdaki yaygın görüşle kadın fikir üretemeyen, kendine güveni olmayan, doğru karar veremeyen, kişiliği gelişmemiş insandır. Kadına biçilen bu imaj yüzünden yaptığı her hata cinsiyetine bağlanır.

İş başvurusunda bulunan erkek ve kadından, eğitimleri ve deneyimleri aynı da olsa, erkek tercih edilir. Toplumdaki genel kabuller nedeniyle tüm bunlar, kadınlar tarafından da olağan karşılanır.

Geri kalmış ülkelerde ise durum daha da vahimdir. Birçoğunda kadın, ikinci sınıf olmak bir yana vatandaş bile değildir. Eğitim, seçme-seçilme gibi haklardan yoksundur. Günlük hayatta da onun adına kararlar alan bir erkek vardır. Kendi kararını almak şöyle dursun, fikrini bile açıklayamaz.

Bağnaz zihniyet, baskının kadını mutlu edeceğini düşünür. Kadına güvenleri olmayan bu yapıdaki kişiler kadının yerinin yalnızca evi olması gerektiğine inanırlar. Onların gözünde kadın potansiyel tehlikedir. Dışarıya çıkmasına izin vermez, kapıları pencereleri kapalı tutarlar. Özellikle cadde ya da sokağa bakan pencerelerin perdeleri hiç açılmamalıdır.

Sevgiden doğan kıskançlık ya da koruma olarak açıklasalar da bu aslında sevgisizliktir. Gerçekten seven insan, karısının rahatını ve huzurunu sağlamaya çalışır. Bağnaz erkek, kadınları güvenilmez görür. Her şeyi kendi lehine düşünür. Oysa Kur’an’ın tam aksine hep kadını savunan bir üslubu vardır. Allah hep kadının korunması yönünde hüküm koyar. Bütün ağırlık erkeğin üzerindedir. Ancak bağnazlığın sistemi erkeği korumaya, kadını da koruma adı altında ezmeye yöneliktir.

Çözüm Nedir?

Kadın haklarını korumak adına dernekler, sivil toplum kuruluşları yıllardır faaliyet içinde. Konferanslar, paneller, televizyon programlarında hep bu konu tartışılıyor ancak bu arayışlardan yıllardır hiçbir sonuç çıkmıyor. Çünkü çözüm yanlış fikir, görüş ve kavramlarda aranıyor. Çözüm, toplumda yaşanan diğer tüm sorunların çözümünde olduğu gibi Kur’an ahlakının yaşanmasındadır.

Kuran ahlakı gerçek anlamda yaşandığında bireyler arasındaki ayrım ortadan kalkar. Kadın, erkek, zengin, yoksul olmanın ya da yaşın bir önemi olmaz. Makam, mevki, mal-mülk, hayat şekli değil insanın yaptığı iyi ve güzel işlerdir önemli olan. Kur’an’a göre insanı üstün yapan Allah’a yakınlığıdır. Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamasıdır, takvasıdır.

Allah kadın ve erkek için farklı mümin karakteri çizmez. Mümin erkekler ve mümin kadınların birbirlerinin dostu ve yardımcısı olduğunu bildirir, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, Kendisine ve Resûlü’ne itaat eden kullarına rahmet edeceğini ve cennetini müjdeler.

Gönülden itaat eden erkekler ve kadınlar, sadık olan erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, saygıyla Allah’tan korkan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar için bağışlanma ve büyük bir ecir vardır.

Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ’çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır. (Nisa Suresi, 124)


Hayırlı Ramazanlar

20 Tem 2012 In: İmani Konular

Kutlu Annelerimiz

12 Tem 2012 In: Kadın, Peygamberler

 

 

Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir...(Ahzab Suresi, 6)

Rabb’ine yakın insanın üzerinde O’nun sıfatları tecelli eder. Kadın ya da erkek, eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı gördüğünde, gerçek aşkı yaşar. Allah sevgisi ve rızası üzerine kurulan evlilikte farklı bir tutku ve aşk olur. Kur’an’ın, "Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt” (Vakıa Suresi, 37) ayetinde söz edilen, cennet ehline has bir duygudur tutku. Dünya hayatında nefsin heva ve hevesi anlamına gelen tutkudan kuşkusuz tamamen farklıdır.

Mümin kadın ve erkeğin, Allah aşkından kaynaklanan ve ruhlarını açan derin aşk, dünyevi aşklar gibi geçici ve sonlu değildir. Bu özel duyguyu Allah, inananlar için yaratır, yalnızca onlara yaşatır. Sonsuzluğa kilitlenmiş bir aşktır bu ve sonsuz ahiret hayatında da sürer.

Evlilik, Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalı. Aksinde Allah mutluluk vermez. İnsanların büyük çoğunluğu bunu aramadıkları, beklentileri dünyevi ve nefsani olduğundan mutsuzdur. Bizler, evliliğe bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, Kur’an’dan ve Peygamberimiz(sav)’in hayatından öğreniriz.

"Alemlere Rahmet" Peygamberimiz (sav) şakacı, güzel ve hikmetli espriler yapan bir insandı. Çok yakışıklıydı; tertemizdi ve hep gül kokardı. Yüzü pembe-beyaz, gözleri simsiyah ve sürmeli, sakalı siyah, kirpikleri uzun ve kıvrıktı. Ortadan ayırdığı ve zaman zaman ördüğü simsiyah saçları omzuna kadar uzanırdı. Vefatı sırasında bile saçlarında çok nadir beyaz vardı. Boynu kalın, omuzları genişti. Acı bir güce sahipti; bölgenin en ünlü ve güçlü pehlivanını bir karşılaşmada birkaç kez yere vurduğu rivayet edilir.

"Bana 3 şey sevdirildi; gözümün nuru namaz, güzel koku ve kadınlar" buyurur Peygamberimiz (sav). O, gerçek aşk ve tutkuyu en güzel ve en derin yaşamış insandı. Eşlerine çok düşkün ve onlara karşı sevgi doluydu. Eşlerinde Allah’ın tecellisini görerek, onlara gereken değeri vermiş, Bazı kişiler onun çok evlenmiş olmasını kendilerince eleştirirler. Oysa bunu sevgili Peygamber(sav)’ine Allah nasip etmiştir. Peygamberimiz (sav) ile evlilik, eşleri için çok büyük bir nimetti. Onun yanında çok güzel eğitilir, onun vesilesiyle kalpleri temizlenirdi. Bu yüzden onlar Ezvâc-ı Tâhirât’tır, ‘temiz zevceler’dir.

Bediüzzaman Ezvâc-ı Tâhirat’ı, "esrar-ı din (dini sırlar) ve ahkâm-ı şeriatın (şeriat hükümlerini) hameleleri (yüklenenler) ve râviler (hadis nakledenler) olarak tarif eder. Ve dinin sırlarının ve hükümlerin yarısının onlardan geldiğini ifade eder. (7. Mektup)

Peygamberimiz (sav)’in eşleri, onu Allah’ın tecellisi olarak görür, ona büyük aşk ve sevgi duyarlardı. Peygamberimiz (sav) ile evlenmelerinin asıl amacı Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bu halis ve tertemiz hanımlar -Allah’ın dilemesiyle-sonsuza kadar onunla beraber olacaklardır.

Peygamberimiz (sav), ikindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi. Peygamberimiz (sav)’in geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, o, yatsı namazından dönünceye kadar aralarında konuşur, sohbet ederlerdi.

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında son derece adaletliydi. Bu konuda Hz. Aişe (ra) şöyle söyler:

"Resulullah (sav) adalete riayet eder ve derdi ki: "Ey Allah’ım. Bu taksim benim iktidarımda olanda yaptığım bir taksimdir. Senin muktedir olup benim muktedir olmadığım şeyden dolayı beni levmetme (kınama)." (Ebu Davud., nikah 39, (21347); Tirmizi. Nikah 42, (11407); Kütüb-i Sitte)

Peygamberimiz (sav), eşleri arasında en çok 25 yaşında iken evlendiği Hz. Hatice’yi severdi. Hz. Hatice’nin, evlendiğinde 40 yaşında olduğu iddia edilse de 27 yaşında olduğu rivayeti gerçeğe daha yakındır. Çünkü 40 yaşındaki bir kadının öyle sıcak bir iklimde ve o günün koşullarında 6 çocuk doğurması zordur. Allah Resulü 25 yıl yalnızca Hz. Hatice ile mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir adet olduğu halde onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin ölümünden sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı. En ufak bir hatıra, onu sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu.

Hz. Hatice’nin ölümünden sonra bir gün kız kardeşi Hale, Peygamberimiz (sav)’i ziyarete gelir. Sesini içeriden işiten Peygamberimiz (sav), sesi Hz. Hatice’nin sesine benzediği için heyecanlanır ve "bu gelen muhakkak Hale’dir" der. Yanında bulunan eşi Hz. Aişe, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne manası var, Allah sana daha hayırlı zevceler verdi" der. Resûlullah’ın (sav) cevabı şöyledir: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; kimse bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah’a ortak koşarken o Müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"

Hz. Hatice, insanlara yakın, soğuk durmayan, ötekileştirmeyen, ayrım yapmayan, köle vasıflı insanları kendi özel misafirleri gibi ağırlayan annemiz. Peygamberimiz (sav)’in ilk vahiy halinde duygusal davranmayıp, onun halini çözmeye çalışan kutlu kadın. Onun vahiy anındaki heyecanına ortak olur, aynı zamanda onu rahatlatacak sözler söylerdi. Resulullah (sav)’i her görüşünde ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanır, "Can Güneşim” gibi güzel sözlerle karşılardı. Onun hissettiklerini hisseder, onu korur ve onunla aynı mekanı ve yalnızca onu yaşardı. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamber Efendimiz (sav)’de de aynı incelik, fedakarlık ve vefa ile karşılık bulurdu...

Allah aşkıyla yanan mübarek insan Peygamberimiz(sav). Allah’ın en güzel tecellilerinden. Onunla evlenmek annelerimiz için çok büyük bir şereftir. Hem dünyada hem de ahirette çok büyük bir şeref. O kutlu kadınlar en güzel seçimi yaparak Allah’ın “Habibim” buyurduğu insan ile evlendiler. O dönemde yaşayan bir kadın için Allah’ın sevgilisi ile Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan evlilik, ibadettir. Dünya ve ahiret nimetidir, iftihar vesilesidir.

Peygamberimiz (sav)’in evliliklerini suç gibi görerek eleştirme nedeni akledememek, aşağılık kompleksi ve ille de o sevgisizliktir. İçi coşku ve aşkla dolu bir insan Peygamberimiz (sav) ve baktığı her şeye o aşkla bakıyor. Gül yetiştiriyor, güle o aşkla bakıyor, o aşkla onları kokluyor, gözleri doluyor. Torunlarını o aşkla kucaklıyor, o aşkla seviyor. Allah, kalbine gerçek aşkı ve insan sevgisini yerleştirmiş.

Eleştirenlerin evlilikten anladıkları ise bambaşka bir şey. Allah aşkından gafletteki erkek için evlilik; yemeğini pişiren, çamaşırını bulaşığını yıkayan, evi temizleyen, çocuk doğurup büyüten ve diğer isteklerini karşılayan bir kadınla resmi birliktelik. Kadın için de maddi-manevi isteklerini tatmin eden bir erkekle birlikte süren ortak bir hayat. Her ikisi için ise genel olarak evlilik; balayı döneminin bitmesiyle sevgi ve saygının da sona erdiği, birlikte kavga edeceği, boğuşacağı, çirkin sözlerle tartışacağı biriyle ortak yaşamak.

Peygamberimiz (sav) gerçek aşk ve muhabbeti doruğunda yaşamış insan. Onunla, o mübarek insanla evlenerek en hayırlısını yapmış annelerimiz. Sonsuza kadar Peygamberimiz (sav)’le yaşayacaklar. Böyle büyük bir nimeti, böyle bir güzelliği neden tercih etmesinler? Dünyanın yok olmayacak nesi var? Dünyanın nimetleri binlerce kat fazla da olsa, Allah’ın sevgilisine ve onunla sonsuz mutluluğa tercih edilir mi?

O'na Döndürüldüğümüz Gün...

11 Tem 2012 In: Kur'an Bilgileri

Rabb’imize döndürüldüğümüz gün, dünya hayatındaki tüm konuşmalarımızı, davranışlarımızı ve görüntülerimizi içine alan bir kitap verilir elimize. Bütün yapıp-ettiklerimiz bize gösterilir. O kitap küçük-büyük demeyip her şeyi sayıp döker.

İman edenlerin kitabı sağ ellerine, iman etmeyenlerin ise sol ellerine verilir. Kitabını sağ eline alan mutludur. Önünde ve sağ yanında ışık vardır. Cennet ehli olduğunu şiddetle umut eder. Zaten ölüm anında da canının ölüm melekleri tarafından güzellikle ve selamla alınmasından her şeyin zincirleme çok iyi gideceğini anlamıştır. İnsan ölüm anında canının yanacağını, korkacağını düşünür. Ancak Allah, ölüm şekli nasıl olursa olsun, iman sahibine bu duyguları hissettirmez. Çünkü imtihanı bitmiştir ve artık zorluk, sıkıntı ve çilenin bir gereği yoktur.

Ahirette de herhangi bir korku, ürperti, tedirginlik yaşamak iman sahibi için söz konusu değildir. Ancak küfrün, tam aksine yaşadığı her an sıkıntı, acı ve azaptır. Canının, yüzüne ve sırtına vurularak alınması ayrı bir acıdır, ahirete gidiş anı ayrı bir acıdır, cehennemin kenarında beklediği an ayrı bir acıdır, sürüklenerek ve aşağılanarak yüzükoyun azaba götürülmesi apayrı bir acıdır. Bundan sonra onu bekleyen ise yüreklere tırmanan, pişmanlık dolu sonsuz bir acı ve sonsuz bir azaptır.

Dünyada yaşanan hiçbir azap ve hiçbir acı, kapıları sonsuza kadar kilitlenmiş o mekandakiyle mukayese bile edilemez. Her hücresi acı duyar insanın. Azabı beş duyusuyla yaşar. Gözleri en iğrenç görüntüleri görür, kulakları en iğrenç sesleri işitir, burnu en iğrenç kokuları alır, dili en iğrenç tatları tadar, derisi kavurucu azabı hisseder. Yok olmayı ister ancak ne ölü ne de diridir.

En büyük acı da azabın bitmeyecek olduğunu bilmesidir. Sonsuza kadar pişmanlıkla ve ümitsizce acıyı yaşayacak olmasıdır. Bu acının ne bir benzeri ne de çıkış için bir yol yoktur…

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors