Güzel Üslup Güzel Ahlak

29 May 2012 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

Güzel ahlakı yaşamayı amaçlamayan yüzeysel kimselerin nezaketten uzak üslup ve davranışlarını samimi müminlerde görmek mümkün değildir. İçinde Allah aşkı ve korkusu taşıyan bir insanın davranışları, çevresindekilere rahatlık verir. Sözleri kalplere hitap eder; sohbetinden nur akar, insanlarda sıcaklık oluşturur.

Samimi, mütevazı, ince düşünceli, şefkat ve merhametli, güzel sözlü, hoşgörülü ve nezaketli olmak İslam adabıdır; müminlerin Kuran’da övülen önemli özelliklerindendir. Kaynağında insana saygı, hürmet ve değer verme vardır. Ancak asıl amaç insanların beğenisini kazanma yönünde değildir. Müminin amacı her durum ve olayda olduğu gibi Allah’ın rızasının en fazlasıdır.

Peygamberimiz (sav) dönemindeki bir kısım Bedevîler gibi, bugün de din ahlakının inceliklerini kavrayamayan sığ yapıda insanlar oldukça fazla sayıdadır. Kur’an’ın tarif ettiği ve Peygamberimiz(sav)’in hayatında en güzel örneklerini gördüğümüz kaliteyi ve modernliği yaşayamayan kimseler, imanî zafiyet içindedirler, dar düşünce yapısına sahiptirler. Bu nedenlerle Kur’an ahlakını yaşamlarına uygulayamazlar.

Ağızları kilitlenmiştir adeta; Allah aşkından, sevgi, şefkat ve merhametten söz edemezler. Fitne çıkarır, nefret saçarlar. Kin ve öfke dolu karanlık ruh halleri bakışlarından, konuşmalarından, espri anlayışlarından, estetik ve güzellikleri takdir edemeyen kaba tavırlarından açıkça anlaşılır.

Allah’a ve Resulullah (sav)’e aşkını, Allah’ın yarattığı güzelliklere sevgiyi anlatmalı Müslüman. Sevgiyi yaşayamamak, ifade edememek korkunçtur. İnsanın imanı arttıkça sevgisinin gücü de artar. Allah, samimi isteyen kulunun kalbine bu nimeti ilham eder.

Kıstasımızı Kur’an’a göre belirlemeli ve her davranışımızın Allah Katında beğenilen bir salih amel olması için çaba göstermeliyiz. Çünkü Allah konuşmada, davranışta ve düşüncede hep en güzelin aranmasını buyurur.

Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Ali İmran Suresi, 148)

Evrimciler, doğada bir evrim başlatarak canlıya ihtiyaç duyduğu yeni özellikler ilave eden bir mekanizma olduğunu zannederler. "Tabiat Ana", "doğa" gibi isimler verdikleri bu hayal ürünü mekanizma, evrimcilerin sahte ilahı olan "tesadüf"tür. Onlara göre tesadüf, zaman ile birlikte akla gelebilecek her şeyi, muhteşem komplekslikte olan her sistemi meydana getirebilir. Oysa ne doğanın ne de tesadüflerin canlı yaratmak ya da canlıları geliştirmek gibi bir gücü yoktur.

Evrimci literatür bilim dışı, mantığa uygun olmayan sayısız hayali senaryoyla doludur. Bu senaryolara göre herhangi bir gün bir canlı aniden bir ihtiyacına yönelik olarak daha mükemmel organlara sahip olacak şekilde evrimleşebilir. Hikayelerin sebebi ve sonucu vardır ancak "nasıl?" sorusuna evrimciler asla cevap veremezler. Çünkü “nasıl” sorusu kanıt ister. Yaratılışın kanıtı olan 350 milyon fosil varken, evrimcilerin ellerinde, bu “nasıl”a kanıt olabilecek tek bir fosil yoktur. Kolun kanada, solungacın akciğere, ter bezlerinin süt bezlerine nasıl dönüştüğü ve bunlar gibi yüzlerce soru, 150 yıldır cevabını bulamamıştır.

Evrim, tüm evreni ve canlılığı yarattığını iddia ettiği tesadüfü ilahi bir akıl gibi sunar. Tesadüf, bütün insanların aklından daha üstün akla sahip muhteşem bir dehadır(!)

Evrim teorisyenleri, insanları kendi sahte ilahlarına inandırmak için adeta bir büyü metodu geliştirmişlerdir. Bu yönteme göre tesadüflerin hayali yetenekleri, bilimsel terimler kullanılarak anlatılır. Her canlının evrim süreci tesadüflerin oluşturduğu mucizevi aşamalarla doludur. Yalanları, daha ilk canlı hücrenin nasıl oluştuğu sorusuna verdikleri cevapla başlar: “İlk canlı hücre, bir çamur birikintisi içinde mucizevi bir şekilde kendiliğinden ortaya çıktı.”

Evrimcilere göre evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimdeki tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama (Big Bang) ile ortaya çıkışı mucizevi bir şekilde-tesadüfen-olmuştur. Evrendeki 300 milyara yakın galaksi ve bizim galaksimiz olan Samanyolu dahil tüm galaksilerdeki yaklaşık 300’er milyar yıldız mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur. Ve tüm bu gök cisimlerinin hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle dönerken ve hatta bazen birbirlerinin içinden geçerken mucizevi bir şekilde çarpışmamaları da tesadüfler nedeniyledir.

Evrimcilere göre insanın oluşumu sırasında babadan gelen 250 milyon spermden yalnızca 1000 kadarının yumurta hücresine ulaşması ancak yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurtanın spermlerin sadece birini kabul etmesi, diğer spermleri uzaklaştırmak için mucizevi bir şekilde elektrik yükünü değiştirmesi -tesadüf-tür. Yine insan vücudunda her biri dev bir fabrika gibi çalışan ve her birinde 200 bin çeşit ürün üretilen 100 trilyon hücre de mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur.

Peki bu denli büyük güce, akla ve bilince sahip(!) olan tesadüfler, neden mucizevi bir şekilde birbirinin aynı olan iki parmak izi yaratamazlar? Tek yumurta ikizleri de dahil, her insanın parmak izi kendine özeldir. Yani her insanın kimliği bugün kullanılan barkod sistemine benzer şekilde parmak uçlarında şifrelenmiştir.

Parmak izi, kalıcı bir yara olmadığı sürece ömür boyu sabit kalan çok önemli bir "kimlik kartı"dır. 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilen bu özelliği Kur’an 1400 yıl önce haber verir. İnsanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların parmak uçlarından söz edilir:

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 4)

Tesadüf-evrimciler artık random kelimesini kullansalar da, o da tesadüf anlamındadır-deneme yanılma yoluyla en doğruyu bulamaz, tasarım yapamaz, tedbir alamaz. Şuursuz, bilinçsiz tesadüfler hiçbir şey yaratamaz. Yeryüzündeki muhteşem çeşitliliğin tesadüfler sonucu meydana geldiğini düşünmek mantık ve bilim dışıdır, akledememektir.

150 yıldır insanlığı etkisi altına alarak Allah’ı inkara sürükleyen bu deccali büyü, bugün hala okullarda okutuluyor. Ancak deccalin bugün içine düştüğü tuzak dehşetlidir. Tesadüflerin ne denli akılsızca bir iddia olduğunu artık çocuklar da görmüştür. Oyun deşifre olmuştur.

Bu sapkın teori, bilime “rağmen” hala bir avuç evrimci tarafından savunulmaya devam ediyor. Evrimciler, yaratılışın kanıtlarını görmezden geliyor, Allah’ın apaçık varlığını kabul etmemek için büyük bir mantık çöküntüsü içinde yaşıyorlar. İlah edindikleri tesadüf açmazının girdabında kuşku içinde sürüklenip duruyorlar.

Ya, Biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar ’karmaşık bir kuşku’ içindedirler. (Kaf Suresi, 15)

PKK, Komünizm ve Darwinizm

29 May 2012 In:

Her ne kadar ısrarla gerçek kimliğini gizlemeye çalışıyor olsa da PKK’nın, Marksist-Leninist-ateist-Darwinist bir örgüt olduğu açıktır. Hedefi de Kürt vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerine kavuşması değil gerçekte bir komünist toplum oluşturmaktır.

Ancak bölge halkının bu konudaki bilgisi yok denecek kadar azdır. Bu yüzden adeta birer ölüm makinesi örgüt militanlarının, �Kürt Halkı adına savaşan, kürt milliyetçisi gerillalar� olduğunu zannetmektedirler. Kürt milliyetçiliği imajıyla insanlar aldatılmaktadır. Hareket etnik değil, komünist ve dinsiz bir harekettir.

Son günlerde PKK’nın Marksist-Leninist bir örgüt olduğu dile getirilmeye başlanması önemli bir gelişme. Katkıda bulunması amacıyla örgüt elebaşının bazı görüşlerini eklemek isterim:

�PKK, Marksizm-Leninizm geleneğine uygun bir gelişme yaşamıştır. Bundan sonrası açık ki etle tırnak gibi birbirinden ayrılmayan bu miras üzerine şekillenecektir.� (Kürdistan�da Halk Kahramanlığı, s.78)

�Lenin 1900’de ne ise ben de 21. yüzyıl sosyalizmini temsil ediyorum, reel sosyalizmle savaşarak, emperyalizmle savaşarak yeni sosyalizmi inşaa ediyorum.� (Özgür Yaşamla Diyaloglar, s. 201)

Örgüt elebaşının bir konuşmasından:

�Ama şunu iyi bilmeliyiz ki, Kürdistan tarihi bugün çağa ulaşmak istiyorsa, tamamıyla işçi sınıfı gerçeğine dayanmak zorundadır. Ne kadar elverişsiz koşulları yaşarsa yaşasın, işçi sınıfının objektif gücüne ve onun eylem kılavuzu olan bilimine, Marksizm-Lenınizm�e dayanmak zorundadır ve dikkat edilirse bizim varlık nedenimiz tümüyle bu gerçek etrafında oluşmuştur. �Eğer o aşiret duvarları, o feodal çitler aşılmasaydı, modern düşünce, en devrimci düşünce olan Marksizm-Lenınizm kafalarımıza sıçramayacaktı, onun için zemin bulamayacaktı.�

�Halkın engin değerlerini sağlam ve aydınlanmış komünist kişilikle birleştiren bu yoldaşımızın Kürdistan ulusal kurtuluş savaşçıları ve tüm devrimcilere yol gösterebilecek güçtedir.� (Kürdistan�da Halk Kahramanlığı, Çetin Yayınları,İstanbul, Mart 2004, s.43)

Örgüt elebaşı, Marksizm ve Leninizmi �soylu düşünce sistemi�, �soylu bilim� gibi tabirlerle şöyle över:

�Kapitalist-emperyalist sistem ve onun en zorba yönetim biçimi olan faşizm, halkalarda böylesine soylu bir isyan ve bu isyana yol gösteren Marksizm-Leninizm gibi soylu bir düşünce sistemine yol açmıştır.� (Kürdistan�da Halk Kahramanlığı, Çetin Yayınları,İstanbul, Mart 2004, s.22)

Örgüt elebaşı, eli kanlı komünist liderlerden övgü ile bahseder:

�İşte proletaryanın kahramanları Marks ve Engels. İşte onun teorik, siyasal dahisi Lenin ve yine onun pratik ustaları Stalin, Ho Chi Minh ve Mao. Ve bunların önderliğinde yürüyen birçok ulusal ve enternasyonalist kahraman. İnsanlığın özgürlük bilincini ayaklandıran, örgütlendiren ve halk ordusu denilen orduları ortaya çıkaran bu büyük kahramanların insanlık tarihindeki yeri gerçekten büyüktür.� (Kürdistan�da Halk Kahramanlığı, Çetin Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s.87)

Örgüt elebaşı ayrıca komünizmin bilimsel kılıfı ve kaynağı olan Darwinizm�i kesin bir gerçek gibi benimseyerek, örgütün tüm ideolojik alt yapısını bu aldatmaca üzerine kurmuştur:

"Başlangıçta insanın kendine yakın hayvan türlerinden pek farkı yoktur. Doğada hazır bulduklarını yer, ağaçlar üzerinde ve kavuklarda örgütsüz bir şekilde barınır. Ama düşünme ve konuşma yetisini kazanmasıyla birlikte, yiyecek toplamada, diğer hayvanlara karşı kendini savunmada, doğal afetlere karşı kendini korumada, bazı ilkel taş araçları geliştirmek ve hemcinsleriyle dayanışma içine girmek kaçınılmaz olur. Bu aşamaya kadar, hayvanlar arasında geçerli olan; biyolojinin evrimler kanunu hüküm sürmektedir." (Kürt Hümanizmi ve Yeni İnsan, Mem Yayınları, İstanbul, Nisan 2001, s.13)

Darwinizm, terörü meşru ve doğal bir yöntem olarak gören ideolojilere fikirsel zemin sağlar. Çünkü Darwinizm’e göre, şiddet, çatışma ve kanlı mücadeleler doğa kanunlarına uygun bir "gelişme" yöntemidir. Darwin, doğada kanlı bir yaşam mücadelesi olduğunu ve aynısı toplum içinde uygulandığında insanın evriminde ilerleme sağlanacağını öne sürmüştür. Kısacası bir toplumda kan dökülmesi, farklı gruplar arasında çatışmalar yaşanması, Darwinizm’e göre iyi ve doğru bir şeydir.

Komünist ve anarşistler ise, çatışma, şiddet ve teröre olan bağlılıklarını Darwinizm’in bu felsefesi ile desteklerler.

Terör örgütü de henüz çocuk yaşlarında vermeye başladıkları eğitimde militanlara, evrendeki her olayın "tez-antitez-sentez" şeklinde ve "diyalektik" formüle göre geliştiğini, bunların doğanın, canlıların ve tarihin diyalektiği olarak üçe ayrıldığını anlatır.

Doğadaki herşeyin evrimleşmesi doğanın diyalektiği, canlıların birbirlerinden türemesi canlıların diyalektiği ve toplumların komünist toplum düzenine doğru gelişmesi de tarihin diyalektiği olarak anlatılır. Sonunda ise Komünist Kürt Devrimi gerçekleşecektir. Canlıların diyalektiği kapsamında insanın maymunlarla ortak atadan geldiği, bir tür hayvan olduğu safsataları da aşılanmaktadır. Bir sonraki safha ise gerilla eğitimidir.

Allah’a ve ölüm sonrası sorgulanacağına inanmayan insan, her türlü zalimliği rahatça yapabilir. Bu nedenledir ki, Marksist liderler ve onları izleyenler, bebek, çocuk, genç, kadın, yaşlı ayırd etmeden masum insanları rahatlıkla öldürebilmişlerdir. Çünkü Darwinist görüş, karşılarındaki insanların gerçekte birer hayvan olduklarını, onları öldürmenin bir hayvanı öldürmek kadar kolay olduğunu telkin etmektedir.

İnsanların bu gerçekler konusunda aydınlatılmaları çok gerekli ve önemlidir. Bu konuda kendilerine sorumluluk düşen kurumlar, gönüllü sivil toplum kuruluşları ve vakıflarla birlikte hareket ederek bu görevi üstlenmelidirler.

Bu konuda bilinçlenen Kürt halkı gerçekleri görecek ve kendilerini inkara sürüklemeye çalışan bu kanlı örgüte yaşam hakkı tanımama mücadelesine gönülden destek verecektir.

Allah Kimleri Sever

24 May 2012 In: Kur'an Bilgileri

Sevginin asıl muhatabı Allah. İnsana şahdamarından yakın; kalplerimizde sevgi kılan. Bizi sevindiren, ruhumuza haz veren manzaraları yaratan, her sabah yeniden hayatımızı bahşeden, hastalandığımızda şifa veren, dualarımızı kabul eden, hatalarımızı bağışlayan O. Rahmeti üzerine yazan, kulunu sıkıntıdan kurtaran, zorlukta yardımıyla destekleyen, Kendisini seven sevmeyen her kuluna nimetlerini lütfeden yine Allah. Peki bizler Rabb’imizin sevgisini kazanabilmek için neler yapmamız gerektiğini biliyor muyuz?..

Yüce Allah hangi kullarını sevdiğini aşağıdaki Kur’an’da ayetleriyle haber veriyor:

*Allah İyilik Yapanları Sever

Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara Suresi, 195)

Allah, ihtiyacınızdan artakalanı verin, Yolumda harcayın derken bizler ne kadarını versek de kalanı yığsak diye düşünüyoruz. Oysa Allah bollukta da darlıkta da infak etmemizi emrediyor:

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Bizler yatıştırıcı olmamız gerekirken, kendimiz öfkenin seline kapılıyoruz. Oysa sabırlı ve ılımlı olmak önemli. Şefkat, merhamet ve hoşgörü olmadan, öfke dolu bir üslupla dinsizlik yaygınlaşır çünkü.

Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148)

Allah iyiliğin karşılığı 10 kat buyururken, biz O’nun rızası için iyilik yapmaktan kaçınıyoruz. Hep intikam peşindeyiz. Allah’ın Muntakim olduğunu, intikam alacağını unutuyoruz.

Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

Affetmenin ne büyük erdem olduğunun, sevginin önündeki engelleri kaldırdığının farkında bile değiliz. Bağışlayıcı olursak Allah da bizi bağışlayacağını bildiriyor. Bunun ne büyük nimet olduğunun bilincinde değil miyiz?

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar için korkup-sakındıkları, iman ettikleri ve salih amellerde bulundukları, sonra korkup-sakındıkları ve iman ettikleri ve sonra (yine) korkup-sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (yasaklanmadan önce) dedikleri dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 93)

Allah’ın, içimizde gizlediklerimizi hatta gizlinin gizlisini de bilen olduğundan gafletteyiz; aklımızdan kötü şeyler geçiriyor, korkup sakınmadan eyleme dönüştürüyoruz.

*Allah Tevbe Eden, Temizlenen ve Arınanları Sever

"... Şüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever." (Bakara Suresi, 222)

Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 108)

Her hatamızda "birşey olmaz, başkaları daha fazlasını yapıyor" diyerek tevilde bulunuyor, kendimizi yeterli görüyoruz. Güzel ahlakta ve imanda derinleşmede sınır yokken bizler kendimizi müstağni gördüğümüzden enaniyetle azgınlaşıyor, bu yüzden de temizlenmeyi, arınmayı düşünmüyoruz.

*Allah Sakınanları Sever

Hayır; kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever. (Ali İmran Suresi, 76)

Ahde vefanın ne olduğunu zaten unutmuşuz. Vefa mümin, vefasızlık münafık özelliği iken, biz küçük dünyevi çıkarlar peşinde koşuyor, ahdi yerine getirmekten ya da emaneti en güzel şekilde yüklenmekten kaçıyoruz.

Vefa, Allah’ın sahip olunan maddi manevi herşeyden daha çok sevildiğinin açık göstergesi. Bizler Allah’ın sevgisini kazanabilmek için, içimizde asla burkuntu olmadan herşeyimizi O’nun yolunda feda edebiliyor muyuz?

*Allah Sabredenleri Sever

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Ali İmran Suresi, 146)

Sabır, zor zamanlarda Allah’ı hatırlamak, zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. İsabet eden her zorluk, Allah’a yakınlaşmamıza vesile olacak ve gösterdiğimiz sabırdan zevk duyacakken biz acı olanı seçiyor, tahammülsüz davranıyoruz. Olayları, batınındaki hayır ve hikmetle değerlendirmek yerine görünen yüzüyle değerlendiriyoruz

Zorluk geldiğinde "neden ben, başkaları varken" diyor, dünyaya imtihan amacıyla geldiğimizi unutuyoruz. Allah’ın bizim için yarattığı kaderi beğenmiyor, aczimizi görüp boyun eğmiyor, yaşananlar karşısında sabır göstermiyoruz.

*Allah Tevekkül Edenleri Sever

... Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Ali İmran Suresi, 159)

Her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu düşünmüyor, kendimizi ve etrafımızdaki varlıkları Allah’tan bağımsız olarak görüyoruz. Halisane teslim olmamak, Allah dışındaki varlıkları ilah edinmeye götürür. Biz ise teslimiyeti, kenarından köşesinden yaşamaya çalışıyoruz.

Bilinçsizce, Allah’ı değil insanları vekil tutuyor, onlardan yardım bekliyoruz. Oysa biliyoruz ki tevekkül en büyük konfor. Bizi yaratan, yaşatan tek büyük güce dayanmak bizi de güçlü kılacakken, başka şeylere dayanıyor, olan gücümüzü de yitiriyoruz.

*Allah Adaletle Hüküm Yürütenleri Sever

Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Maide Suresi, 42)

En yakınlarımız hatta kendimiz aleyhine bile olsa adil olmamızı buyuruyor Allah. Biz ise yalnızca kendimiz için adalet bekliyor, adaleti değil çıkarlarımızı ayakta tutuyoruz.
Aklımız ve vicdanımız yerine duygularımızın yönlendirmesiyle hareket ediyoruz. Asıl ahirette Hakkın karşısına çıktığımızda vereceğimiz hesabı düşünmemiz gerekirken, dünyada hak arama telaşına düşüyoruz.

Mü’minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah’ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)

Müslümanların arasını düzeltmeye çalışmak bir yana, kendimiz ayrılık çıkarıyor, birbirimizin camiine gitmiyor, birbirimizle selamlaşmıyor, ufak fikir ayrılıkları nedeniyle birbirimize adeta düşman kesiliyoruz.

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)

Allah, bize düşmanlık yapmayan Ehl-i Kitab’a iyilik yapmamızı ve adil davranmamızı emrederken biz Kur’an ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in Ehl-i Kitap’a davranışlarını göz ardı ediyor, Allah’ın tüm Musevi ve Hristiyanları lanetlediğini iddia ediyoruz. Her fırsatta Ehl-i Kitap hakkında düşmanlık, savaş ve kan sloganları atıyoruz.

*Allah Muttaki Olanları Sever

... Şüphesiz, Allah muttaki olanları sever. (Tevbe Suresi, 4 ve 7)

Kalbimizi, Allah’tan ve O’nun anmaktan engelleyen her şeyden arındırmaya, hayatımızı Allah için yaşamaya çaba göstermiıyor, salih amellerimizle imanımızı eyleme dönüştürmüyoruz.

Takva, yalnızca zahiri bir özellik değil; insanın en fazla iç dünyasını güzelleştiriyor. Ama bizler, takva sahibi olmak için samimi niyet etmek yerine zahirinde de batınında da "çirkin" olmayı seçiyoruz.

*Allah, Birlik Olup Yolunda Çaba Gösterenleri Sever

Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)

Birlik olmayı emreden ayetlere itaat etmiyor, güçsüzleşiyoruz. İnkarcılar ve kötülükleri örgütleyip düzenleyenler çıkarları gereği birlikte hareket ediyorken, biz Müslümanlar, kan ve gözyaşının durması, acıların ve fitnenin sona ermesi, insanların huzuru için birlik olmaya çaba göstermiyoruz. Böylece Allah’ın emrini Peygamberimiz(sav)’in vasiyetini göz ardı etmiş oluyoruz.

Allah’ın Rahmetini ve Sevgisini Kaybetmekten Korkmuyor muyuz?

Allah, her samimi müminin sevgilisidir. O’nu darıltmak, O’ndan uzak olmak çok büyük bir azaptır, acıdır. Allah’ın sevgisini yitirmek, cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir. Tek gerçek dostumuz, velimiz, yardımcımız, destekçimiz olan Rabb’imizin sevgisi hiçbir sevgiyle kıyaslanmayacak kadar güçlü ve üstün olmalı. Diğer tüm sevgiler O’nun sevgisinden kaynak bulur çünkü...

İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ’eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Allah'ın Tuzakları

22 May 2012 In: Kur'an Bilgileri

İnkarcılar, insanlık tarihi boyunca hırsları, çıkarları ve nefsani tutkuları için hileli düzenler kurar, insanları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışırlar. Ancak inkarcıların kurdukları düzene karşılık, “Onlardan öncekiler de hileli düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun tümü Allah’a aittir...” (Rad Suresi, 42) ifadesinden anlaşıldığı gibi, en büyük düzeni Allah kurar.

Allah Makir (tuzak kuran)’dir, tuzak kuranların en hayırlısıdır, düzen kurmada daha hızlı olan ve inkarcıların tuzaklarını bozulmuş olarak yaratandır.

Allah’ın Kurduğu Tuzak Rahmani, İnkarcıların Tuzağı Şeytanîdir

Müminlere kurulan tuzaklara karşılık olarak, Allah Katında mutlaka Rahmani bir düzen vardır. Allah’a göre çok kolay olan bu düzen, müminleri korumak amacıyla kurulur. "... düzen kurmada (karşılık vermede) Allah daha hızlıdır. Şüphesiz, bizim resullerimiz, sizin ‘geliştirmekte olduğunuz düzenleri’ yazmaktadırlar." (Yunus Suresi, 21)

Allah, resulleri ve müminleri hedef alan tuzakları boşa çıkarır ve tuzaklarını, henüz kurulma aşamasındayken inkarcılara döndürür.

Kur’an’da Neml Suresi’nde kıssası anlatılan Semud halkı, "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." der ve peygamberleri Hz. Salih (as)’i öldürmek için şeytanî bir tuzak kurarlar. Ancak Allah, peygamberini kurtarmak için onlar farkında bile değilken Rahmanî bir tuzak kurmuştur.

Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. (Neml Suresi, 50)

Allah’ın kurduğu tüm düzenler, kötülerin ve zulmedenlerin tuzaklarını bozmak, etkisiz kılmak, tuzaklarını kendi tepelerine indirmek amacı taşır.

Kuşkusuz, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah’ın tuzak ve düzen kurmaya ihtiyacı yoktur. Zorunluluğu da yoktur; O, sebeplerden münezzehtir. Ancak bizler sebeplere tabiyiz. Kur’an, konuları daha iyi anlayabilmemiz için bizim dilimizle konuşur.

Allah, şeytanî olan tuzağı Kendi Rahmanî tuzağını sebep kılarak giderir. Sebeplerin yaratılmasındaki hikmetlerden biri, sürekli imtihan olmamızdır. Olaylar sebepsiz yaratılsaydı, imtihan ortadan kalkardı. Allah, oluşan her mucizeyi aklımızın kabul edeceği şekliyle yaratır.

Peygamberi tutuklamak, öldürmek ya da yurdundan sürmek amacıyla, tuzak tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen kurar. Hatta "onların düzenleri, dağları yerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen vardır.” (İbrahim Suresi, 46) Allah’ın, tüm evreni yarattığı gibi dilediğinde de yok edecek sonsuz gücü karşısında, inkarcıların dağları yerinden oynatacak kadar güçlü görünen tuzağı yok hükmündedir.

Allah, planlanan bütün tuzakları boşa çıkarandır. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoyabilmek için kurulan tuzaklar ne kadar büyük, kapsamlı ve etkili olursa olsun tümü Rabb’imizin kontrolü altındadır. Şeytan, onun itaatli ordusu ve kurdukları tüm düzenler de yalnızca Allah’ın dilemesi ile vardır. Allah dilemedikçe hiç kimse bir şey dileyemez ve tuzak kurmaya güç yetiremez.

Bugün de inkarcı felsefe ve görüşlerin insanları Allah inancından uzaklaştırmak için kurdukları tuzaklar, Allah’ın vaadi gereği bozulmuştur. İnkar edenler yaygınlaştırdıkları sapkın fikirlerin etkili olduğunu zannederek başarılı olacaklarını zannetmişlerdir. Kurdukları düzenin mağlubane yaratıldığının bilincinde olmadıklarından dünyaya hükmedeceklerini düşünüp müthiş aldanmışlardır. Allah’ın sünneti gereği bozguna uğradıkları gibi, alay konusu da olmuşlardır.

Deccalin ordusunun kurduğu bütün tuzaklar kendilerine geri döner, sapkın sistemi mutlaka yenilgiye uğrar:

Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) ’o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. (Tur Suresi, 42)

Bugün Materyalizm Darwinizm, Komünizm büyük yenilgi yaşamaktadır. Büyük tuzak bozulmuştur. Allah, hakkı gerçekleştirecek, İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılacaktır. Çünkü ... Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Minik Hacı:)

21 May 2012 In: Aile ve Çocuk

Emir Durmaksızın İner

17 May 2012 In: Kur'an Bilgileri

Allah’ın sonsuz gücünü ve azametini kavrayamayan kimselere göre Allah, her şeyi yaratmış, -haşa-gökyüzünde bir köşeye çekilmiştir. "Dünya işleri"ne hiç karışmaz veya ara sıra müdahalede bulunur. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim)

Bu yüzden, Allah’ın kudretini hakkıyla takdir etmek, iman zincirinin çok önemli bir halkasıdır. Samimi inanan insan Allah’a Kur’an’da tarif edilen özellikleriyle iman eder. 

Dünyada ve tüm evrende hiçbir şey rastlantı değildir. Allah "... Her işi evirip düzenler..." (Rad Suresi, 2), Göklerde ve yerde olan ne varsa O’ndan ister. O, her gün bir iştedir. (Rahman Suresi, 29), "halkı sürekli yaratmakta olan"dır (Neml Suresi, 64), "gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan"dır. (Ahkaf Suresi, 33) Ve "... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez" (En’am Suresi, 59). 

Bütün olayları yaratan, idare ve kontrolünde tutan, tüm olayları sebepleri ve sonuçlarıyla yaratan Allah’tır. "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık... " buyurur Allah ve bu hükmünü bildirir. (Kamer Suresi, 49)

Yaşadığımız her olay ise "Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22) ayetindeki ifadeyle, daha yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz’dadır:

Allah zaman ve mekandan münezzehtir; Katı’nda zaman yoktur. Bizler zamana tabi olduğumuz için geçmişin ve bugünün bilgisi hafızamızda ancak geleceğe dair bilgiye sahip değiliz. Bu sırların bilincinde yaşamak, "cehalet" boyutuna inmemek önemlidir. Geçmişi, bugünü, geleceği ve tüm olayları yaratan Allah, hepsinde müminler için hayır diler. 

Sebepleri de Allah Yaratır

Yaşamımızda birçok mucize vardır ve ’sebepler’ nedeniyle birçok insan bunları göremez. Örneğin ’gölge güneş nedeniyle oluşur’ düşüncesi gibi, her şeyin bir başka ’şey’ nedeniyle oluştuğu mantığı, insanın çevresine alışkanlık gözüyle bakmasına neden olur. Bu bakış açısıyla oluşan ülfet, birçok insanın gaflet içinde yaşamasının sebebidir.

Allah hem yarattığı olayları, hem de sebepleri her an kontrolü altında tutar. Kur’an’da Furkan Suresi’nde, gölgeyi yarattığını ve güneşi gölgeye sebep kıldığını bildirir. 


Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar, kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 42) ifadesiyle de de Allah, olacak olanı gerçekleştirmek için bir başka olayı delil kıldığını haber verir.


Olayları yaratan gerçekte Allah’tır ancak sebepler göz ardı edilmez. Örneğin bir trafik kazası da kaderin akışı içinde gerçekleşen bir olaydır ve ölüme sebep olan kişi yargılanır. Kaderde o kişi o olaya vesile olmuştur. Allah bize, neler yapmamız gerektiğini bildirir; aklımızı kullanmamızı, tedbirli olmamızı buyurur. Kötülükleri yapanlar dünyada ve ahirette cezalandırılarak yaptıklarının karşılığını alırlar.

Sebeplere sarılmak fiili duadır. Sebeplerin sonuçları ise yalnız Allah’tandır; Allah’ın iradesi kanun şeklinde tecelli eder, Allah sonsuz ilmi ve kudreti ile sonuçları yaratır. Örneğin fidanı dikmek fiili duadır ancak ürünleri/rızkı veren Allah’tır. Peygamberimiz (sav) de Uhud savaşında iki kat zırh giymiş ve sebeplere en güzel şekilde sarılmıştır. 

Allah dileseydi her şeyi sebepsiz olarak da yaratabilirdi. Ancak kılınan sebepler, bizlerin aklımıza uygun olması içindir. Herşeyin sebeplere bağlı yaratılmasındaki hikmetlerden biri, insanın sürekli imtihan olmasıdır. İnsan hem Allah’ın yarattığı olaylar hem de sebeplerle imtihan olur. Ve bunlar karşısında gösterdiği ahlak ile sınanır. Olaylar sebepsiz olarak yaratılsaydı, imtihan ortadan kalkardı. 

Allah, Kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir, ilmi sonsuzdur. Bizler, O ne kadarını dilerse o kadar bilebiliriz. Her durumda güvenip dayanılacak tek dost, tek vekil O’dur. Bize düşen, olaylar karşısında Allah’ın beğendiği davranışları sergilemek, yarattığı sebeplere sarılmak, bizim için yaratacağı sonucu da yine O’ndan beklemektir. 

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

İnfak, Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan harcama ve çok önemli bir ibadet. İsrafa ve gösterişe kaçmaksızın kişisel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra elde kalanın tamamının bağışlanması. İnsan yalnızca Rabb’inin rızasını amaçlayarak, sevdiği şeylerden vererek manevi kirlerinden arınır.

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Sahip olduklarımız da gerçekte Allah’a aittir, O’nun verdiği emanetlerdir. Bu gerçek ortadayken vermemek, emanete ihanettir.

Bakara Suresi, 219. ayette Allah, "... Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar De ki: "İhtiyaçtan artakalanı" Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz." buyurur. İnfak, maddi manevi her şeyi paylaşmak, bağışlanabilen her şeyi infak etmektir.

Çıkar gözetmeden infak etmeli. Toplumda, "ne çok infak etti" veya "takva sahibi" denilmesi için amelini şirke bulaştırmamalı. Allah rızası dışındaki farklı beklentiler nefsanidir.

Sevilmeyen, beğenilmeyen hatta atmak istenilen şeyleri vermek Allah Katında beğenilmeyen bir davranış. "Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır." (Bakara Suresi, 267) buyurur Allah. Yalnızca infak etmiş olmak amacıyla yapılıyorsa infakın hiçbir kazancı olmaz.

Malı yığıp biriktirmek ve ihtiyacı olanlara vermemek, dünyevi çıkarları ahiretten önde tutmaktır. Böyle davranan insan gelecek endişesi taşıyor ve Allah’a güvenip dayanmıyor demektir. İnsana yoksul kalma korkusu telkin eder şeytan, ancak aslında onun adımlarını takip etmek insanı kayba götürür.

Kazanmamız gereken ahlak Medine’deki Ensar’ın üstün ahlakıdır. Onlar, hicret edenleri severler ve kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. (Haşr Suresi, 9)

"Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (Ali İmran Suresi, 92) ifadesi de bu özverili üstün ahlakı tarif eder. İnfak iman sahipleri için Allah Katında gerçekten bir yakınlaşma ve O’nun rahmetini kazanmanın yolu.

Yalnız maddi değil, manevi olan şeyleri de infak edebiliriz. Kur’an’da, "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Ali İmran Suresi, 134) buyrulur. O halde bollukta da darlıkta da sevgi ve şefkat göstermek, merhamet etmek, bağışlamak neden infak olmasın? Neşe ve sevinç de sadakadır. Müslümanlar’a neşe ve sevinç sunmalı, gönül açıcı güzel sözler söylemeli. Vesvese ve kuruntu verecek, tedirgin edecek sözlerden kaçınmalı.

Samimi bir kalple sunulan nimetlere şükrettiğimizde, Allah vaadini yerine getirir, bahşettiği nimet ve güzellikleri artırır. Bize düşen, güzel bir ahlak göstererek yolda kalmışla, yetimle ve ihtiyacı olan kimselerle verilen nimetlerimizi paylaşmaktır. Yığmak için değil, vermek için istemektir.

"Fakirleri seviniz ve onlara yakın olunuz. Siz onları severseniz, Allah da sizi sever. Siz onlara yakın olursanız, Allah da size yakın olur. Siz onları giydirirseniz, Allah da sizi giydirir. Siz onları yedirirseniz, Allah da sizi yedirir. Siz cömert olunuz ki, Allah Teala da size karşı cömert olsun."[ G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt]

Zorluklar hayatımızın bileği taşıdır; onlara sürtüne sürtüne keskinleşiriz. (Gassion)

İnsan, güzel ahlakı kazanabilmesi için dünyada eğitimden geçiyor. Eğitim gereği yolda zorluklar var; acılar ve çile var. Başka türlü bir eğitim, insan aklının alabileceği şekilde mümkün değil, tek yöntem bu. Ancak Allah, insanları sadece güçlerinin yeteceği zorluklarla sınıyor.

Zorluğu boşuna vermez Allah, sevdiği ve merhamet ettiği için verir. Zorluk, insana yemek içmek gibi gereklidir, güzelliktir. Zaten bu zahirinde bir zorluktur. Çünkü zorlukla beraber kolaylık vardır. Allah kolay olanda başarılı kılacağını bildirir ancak kolay olanı kabul edersek kuşkusuz…

Bazen zorlanmak gerekir; gevşek kalınca kopabilir çünkü. Kur’an’da, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” buyrulur. Sımsıkı olmak için biraz zorlanmak, canımızın yanması gerekir. Bir ipe sımsıkı sarılıp beklemek yorar insanı ama yorulmanın sonunda rahatlık gelir.

Gün içinde ne yaparsak yapalım, Allah’a bağlarsak şeytan ve nefsimiz mesai yapamaz. Nefsimizi bir kenara bırakırsak, gelen herşeyi Allah’ın lütfu olarak görebiliriz. Hiçbir şey zor gelmez o zaman. Aklın, kalbin, ruhun temizi var ama nefsin temizi yok. Üzerimizdeki tek pislik nefsimizse pisliğinden kaçınıp, arınmamız gerekir. Allah hep nefsi arındırmanın yollarını öğretir. Nefis çıplak kalırsa donar zaten.

Allah bizim için herşeyin güzelini ve aslında kolayını yaratır. Biz nefsimize uyarak zorlaştırırız. Nefsi beslemek, ısıracağını bile bile kuduz köpeği beslemek gibi. Sen besle, o sana düşmanlık yapsın. Çileyi belayı sahiplenmeli insan, ama nefse lokma vermemeli.

“Yapacağın işte nefsine danışmak ve o ne derse aksini yapmak kemâldir” der Mevlana. Allah nefsimizi sonuna kadar sınar. Telkinlerinden etkilenmezsek yaşadığımız her nefsani zorluğun ardından Allah kolaylık vaat eder. Allah’a ne kadar yakın olursak gelen zorluklardan o kadar etkilenmeyiz.

İnsan genellikle zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Zorlukta da Allah’ı anmak önemli. İmtihan geldiğinde de Rabb’imizden hoşnut olmalı, zul görmemeli. Allah’tan hoşnut olmak hüzün, stres, acı, panik, korku gibi duygular yaşatmaz. Şer gibi de görünse, her olay inananlar için hayırla yaratılır. Karşımıza çıkan görüntülerle yüzleşme zamanında göstereceğimiz sabır ve güzel ahlakın, Allah Katında çok değerli olmasını umut ederiz.

Zor zamanlarda şeytan faaliyettedir. Ancak şeytan, istediği kadar eziyet etsin, vesvese versin; her an şuuru açık ve teyakkuzda tutmak onu zorlar. Şeytana karşı bilenmemiz gerekli. Allah’ın beğendiği davranış, ona yenik düşmemek. Zaten şeytan sadece çağırır, zorlayıcı gücü yok. Zorlanmadan gidiyorsak, sorun bizde demektir.

Sabır, zorluk zamanlarında Allah’ı hatırlamak, zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. İsabet eden her zorluk, Allah’a yakınlaşmamıza vesile olacak ve gösterdiğimiz sabırdan zevk duyacak iken biz acı vereni seçiyor, tahammülsüz davranıyoruz. Olayları, batınındaki hayır ve hikmetle değerlendirmek yerine görünen yüzüyle değerlendiriyoruz

Zorluk geldiğinde, "başkaları varken neden ben" diyor, dünyada bulunuş amacımızın imtihan olduğunu unutuyoruz. Aczimizi görüp boyun eğmiyor, Allah’ın bizim için yarattığı kaderi beğenmiyor, O’na dayanıp-güvenmiyoruz

Oysa sabır ve tevekkül göstererek yaşanan zorluklar, dünyada ve ahirette güzellik olarak karşılık bulur. Her şeyin Allah’ın kontrolünde olmasına teslim olamamak insanın kendine yaptığı zulüm iken, inanan insan için nimettir. Kur’an kıssalarında, Allah’ın vahyi üzerine annesinin Hz. Musa (as)’ı nehre bıraktığı, Hz. İbrahim (as)’ın oğlu İsmail’i rüyasına binaen kurban etmeye kalktığı anlatılır. Ama çocuklarına duydukları sevgiye rağmen halisane teslim olup, emrolunduklarına itaat ettikleri için Allah, her ikisini de çocuklarına tekrar kavuşturur. Önemli olan, kimi zaman zorlasa da Allah’a tam itaattir, tam teslimiyettir. Teslim olduğunda, arkası aydınlık olan tüm kapıların açılacağını unutmamalı insan.

Süreç zorlu da olsa bir operasyonla görmeyen gözlerinin açılacağını öğrenen insan her acıyı göze alır. İnanan insan da aydınlığa kavuşacağını umut ederek yaşadığı tüm zorluk ve sıkıntılara sabır gösterir. Ve ne kadar fazla zorluk isabet ederse, Rabb’ine olan aşkını kanıtlayacağı fırsatlar da artar. Kaldı ki Allah üst üste zorluk yaşatmıyor. Kolaylıkların arasındadır zorluklar ve belirlenmiş olan zamanda son bulur. 

Bitmeyen imtihan yoktur. Ancak bazen sarp yokuşlar hiç aşılamayacakmış gibi görünebilir. Yardım isteriz Allah’tan. O, dualara icabet edendir. Dua ederiz ki, icabet etsin. Kendi öngörümüzle olması imkansız gibi görünen her şeyi Allah, sonsuz gücüyle dilediği gibi ve dilerse sebepsiz yaratabilir. O, sebeplerden münezzehtir ve yarattığı hiçbir olay birbirine bağlı olmak zorunda değildir. 

Her an bir bela gelebilir. Nedenini de haber verir Allah; tevbe etmemiz ve öğüt almamız için. Allah’ın maddi ve manevi zorluklar vermesi, gafletten kurtulmamız, O’nun dosdoğru yoluna girmemiz için verdiği mesajlar. Dünya hayatına hırsla bağlanmak yerine sonsuz yaşam için hazırlık yapmak gerektiğinin mesajları. Mesajları alabilmek için görünür sebeplerin arkasındaki hikmetleri anlamaya çalışmalı. 

Allah hastalık verir; o, İlahi hediyedir. Böylelikle hep O’nu hatırlar, O’na daha yakın oluruz. Kolumuz kopsa bir şey olmaz; yeter ki kalbimiz tatmin olsun.

Zorluk zamanlarında insandaki aşk, sadakat ve vefa ortaya çıkar. Bu imtihanda hep iyi olanlar, hep güzel ahlaklı olanlar kazanır. Aklı başında, dürüst, kararlı, samimi insan zorluklardan asla etkilenmez, her zaman sadakatini sürdürür. Samimi inanan insan, Allah’a bir kez aşık olur, bir kez iman eder ve bir daha sonsuza kadar asla bırakmaz. 

Dünya hayatının en zoru, ahiretin anahtarı. Ki biz Peygamberimiz (sav) gibi zulüm mü gördük, Hz. İbrahim (as) gibi ateşe mi atıldık, Hz. Yunus (as) gibi balığın karnında, Hz. Yusuf (as) gibi önce kuyuda ardından yıllarca zindanda mı kaldık, Hz. Eyyub (as) gibi hastalıklar mı sardı bizi, Hz. Musa (as) gibi Firavun’un zulmüne mi uğradık, Hz. İsa (as) gibi tuzaklar mı kuruldu bizim için?... İmtihansız bir hayat hiç çekilir bir şey mi? O zaman neden iman ettik? Yalvarırız Allah’a, “bana zorluk göster ki Sana olan sevgimi, inancımı, sadakatimi kanıtlayayım.” 

Allah'a Kaçın!

6 May 2012 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Din gerçek anlamda Kur’an ile yaşanır. Allah, Kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi şirk koşmayı ve Kendisi hakkında bilmediğimiz şeyleri söylemeyi haram kılar. (A’raf Suresi, 33) Ancak derin değil yüzeysel düşünen, ürettikleri ilavelerle dini karmakarışık hale getiren bağnaz zihniyet sürekli yeni bir hurafe ortaya atar. Kur’an dışı yepyeni bir din geliştiren, ne Kur’an’da ne de Resulullah (sav)’in hayatında/sünnetinde bulunmayan hurafelere uyanların yaşadıkları din değil, kendi kabuslarıdır. 

Allah, "Kendilerine okunan bu Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” buyurarak, bağnaz müşrik ve münafıklara dine neden hurafeler ilave ettiklerini sorar. Onlar Kur’an’a değil, atalarından gördüklerine uyar, Kur’an’ı yeterli görmez, Kur’an’ın ifadesiyle "dillerinin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram" derler. 

Haramı helal, helali haram kılmanın, Kendisine karşı yalan uydurmak, iftira atmak olduğunu haber verir Yüce Allah. Ve böyle yapanların asla kurtuluşa eremeyeceklerine dikkat çeker. (Nahl suresi, 116)

Müşrikler, "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar... (En’am Suresi, 148) ayetinden de anlaşıldığı gibi samimiyetsizdirler. Şirk koşmayı kendilerinin istemediği mazeretini ileri sürerken diğer taraftan "haram kılmazdık" diyerek itirafta bulunurlar.

Yukarıdaki ayetin devamında ise Allah, "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz" ifadesiyle onların zanna uyan yalancılar olduklarına dikkat çeker.

Kur’an’ın, " Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?”, “Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın” gibi birçok uyarısı karşısında müşrik ve münafığın istekleri şu olur: "Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir." (Yunus Suresi, 15)

İslam adına ortaya çıkan bağnaz sevgisizdir, ruhu kapkaradır, anlayışsızdır. Her türlü güzelliğe, estetiğe, sanata, bilime, neşe, sevinç ve mutluluğa düşmandır. Kısacası hayata düşmandır. Bu zihniyetin hakim olduğu dünya adeta cehennem gibidir. 

Dine hurafe ilave etmek, dini içten vurmaktır, en acımasız yoldur. Bir ateistin, komünistin, Darwinist’in dışarıdan vurmaya çalışmasından çok daha etkilidir. Hurafe, sinsice vücuda yayılan kanser gibi içten çökertir.

Her dönem dine en büyük zararı veren bu karanlık zihniyet Allah’ın dilemesiyle, “Yalan yere iftira düzüp Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır.” ayetinde bildirilen acı sona uğrayacaktır. 

Çıkardıkları fitneler yüzünden dini fırkalara ayıran, kendileri de parça parça olan müşrik ve münafıklar en doğru yolda olanın kendileri olduğunu zannederler. Allah ise tüm Müslümanlara dini dosdoğru ayakta tutmayı, Kur’an’a sıkı sarılmayı, onda ayrılığa düşmemeyi, İslam aleminin parçalanmayıp birlik olmasını emreder. 

Kur’an’ı yeterli görmeyip, ilavelerde bulundukça daha takva sahibi olunacağını zanneden, her biri kendi dinini yaşayan müşrik kesime 1400 yıl öncesinden yapılan uyarılardır bu emirler. Sevgi, şefkat, merhamet, akıl, kültür ve görgüden yoksun, bilim ve sanata adeta düşman olan bağnazlığın ilacı tevhidi yaşamaktır. Bu zehrin panzehiri dini özüne döndürmektir. 

Peygamberimiz (sav)’in, ahir zaman konusunda "Son zamanlarda bir takım fitneler olacaktır" buyurduğu rivayet edilir.. Onu dinleyenler: "Ey Allah’ın Resulü, (o zaman) nasıl ederiz?" diye sorduklarında, Resûlullah’ın cevabı: "İlk durumunuza dönersiniz" olur. [Taberani]

Günümüzü tam olarak anlatıyor ve yapmamız gerekeni de bildiriyor Peygamberimiz (sav); ilk durumumuza dönmek. Yani Asr-ı Saadet’e dönmek. Bu dönüş nasıl gerçekleşecektir?.. Peygamberimiz (sav) bu soruyu da şöyle cevaplar:

"İnsanlara yalan söyleyip yemin ederek günaha girmeksizin hayatın (geçimin) çekilmez bir hale geleceği bir zaman gelecektir. O zaman gelince de kaçmak gerekir." Dinleyenler; "Ey Allah’ın Resulü kaçış nereye olacaktır?" diye sorunca, şöyle cevap verir Peygamberimiz (sav):

"Allah’a ,Kitabına, ve Peygamberinin sünnetinedir." [Deylemi]

Allah’ın emrettiği dinin gerçek anlamda yaşanacağı, dinin samimi müminler tarafından aslına döndürüleceği dönem yakındır. Üzerimizdeki zincirleri kaldıran, sıcak, sevgi dolu, özgürlüklerle dolu bir İslam anlayışı hakim olacaktır. İslam’ın sıcaklığı, sevgisi, güzelliği, medeniyeti, sanatı, bilgisi, özgürlük anlayışı, neşesi ve sevinci Allah’ın dilemesiyle tüm insanlığı saracaktır. Bugün, Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber(sav)’in sünnetine kaçma zamanıdır...

Öyleyse, Allah’a kaçın. Gerçekten Ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum. (Zariyat Suresi, 50) 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors