Kuran’da samimi inanan insanlar için ‘boş vakit’ diye bir kavram olmadığını görürüz. Müminin her gün yaptığı ibadetlerin çok fazla vaktini almaması, günün geriye kalan vaktini dünyevi istekleri peşinde geçirebileceği anlamına gelmez. İman sahipleri, yaşamları süresince nefislerinin bencil tutkuları ve inkarcı felsefe ve görüşlere karşı fikir mücadelesi vermekle yükümlüdürler. 

Müminin samimi ve ciddi çabasının bir sınırı, bir kesintisi de yoktur. Bu önemli yükümlülüğü yerine getirmek amacıyla bitirilen bir iş, yapılan bir salih amel dinlenmek ya da ara vermek için bir sebep değil, aksine, yeni işlere başlamanın zamanının geldiğinin işaretidir. Yüce Allah bu görevi şöyle haber verir: 

"Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. " (İnşirah Suresi, 7) 

Allah’ın dinine hizmet etmesi karşılığında Rabb’inin rızasını kazanma umudu müminin şevkle başka bir iş için çaba göstermesine neden olur. Yalnızca güç toplamak için gereği kadar dinlenir.

Kur’an’da Hz. Musa’nın genç arkadaşıyla yaptığı yolculuğun anlatıldığı kıssada geçen bir ayette, “…(Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk." (Kehf Suresi, 62) der. Ayetteki ifadeden yorulduklarını, dinlenirken de yemek yediklerini anlıyoruz. Bazı insanlar yemeğe çok fazla zaman ayırır, saatlerce masada kalırlar. Bu ayetten, müminin yemek ve dinlenme zamanını birleştirerek zamanını daha iyi kullanabileceği dersini de çıkarabiliriz. 

Hz. Musa’dan söz edilen bir diğer kıssada yine hayvanlarını sulama işi sırasında dinlenirken de Allah’ı andığını, boş oturmadığını görüyoruz.

Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24) 

Müminin, Kuran ahlakını yayma yolundaki çabasında durmaksızın yorulması ile din dışı cahiliye toplumu bireylerinin ‘yaşam mücadelesi’ sırasında yaşadıkları zorluk, sıkıntı ve ümitsizlik içindeki çabası asla birbirine benzemez. İnkar içinde yaşayan kişinin sıkıntı, yorgunluk ve azabı, ahirette karşılaşacağı sonsuz azabın ilk basamağıdır. Oysa Allah’ı büyük bir aşkla seven müminin Rabb’i yolundaki çabası da, sonsuz cennette yaşayacağı mutluluğun başlangıcıdır. 

İnanan insanlar boş ve amaçsız konuşmalar yapmadıkları gibi, ahiretlerine yönelik yararı olmayacak, hatta zararı olacak boş işlerle de zaman yitirmezler; “Onlar, ’tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir ; (Mü’minun Suresi, 3)

Söyledikleri her yararlı ve hikmetli söz, yaptıkları her hayırlı davranış inananları ahirette kazançlı çıkaracak, orada da –Allah’ın dilemesiyle-gereksiz söz işitmeyeceklerdir.

Onda boş bir söz işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır. (Meryem Suresi, 62) 

Apaçık düşmanımız şeytan önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan sokulur. Sürekli yorulalım ve imanımızı derinleştirelim…Derin iman önemlidir; mümindeki imanî derinliği gören şeytan açığını bulup, ona sokulamaz. Çünkü şeytan sığdakilere yanaşır, onlarla uğraşır.

Dua ve ibadetle yorulmaya devam edelim; ahirette -Allah’ın dilemesiyle- sonsuz huzur ve rahatlığı bir ödül olarak yaşamayı umut ederek… 

 

O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165) 

Zulüm, Kur’an’da sık kullanılan bir kelimedir. Zulüm adaletin karşıtıdır; eziyet etmektir, haksızlık yapmak, haktan ve adaletten sapmak, sınırları aşmaktır. 

İnsanlara haksızlık, eziyet ve işkence yapmak, haksız yere cana kıymak, hırsızlık yapmak, Allah’ın sınırlarını aşarak insanların hakkına tecavüz etmek, müminleri yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak, tüm bu eylemler Kur’an’da verilen zulüm örnekleridir.

Zulmedenler, içinde bulundukları refahın peşine düşen, hiç bir bilgiye dayanmaksızın kendi istek ve tutkularına uyan suçlu-günahkarlardır.

Adaletle hükmeden Allah, sonsuz adaletiyle bütün insanlara uyarıcı gönderir ve dünyada öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar süre verir. Ancak yaşadıklarından ders çıkarmayan, öğüt almayan dolayısıyla da kendisini düzeltmeye kalkmayan kişi için, pişmanlıkla ne kadar yalvarsa da ahirette hiçbir yardımcısı yoktur. 

Kuşkusuz Allah, zulmedenler üzerinde de adaletini tecelli ettirir. İnkârcıların tüm nankörlükleri, isyankârlıklar ve işledikleri zulümler, Allah huzurunda hesap anında kendilerine geri döner. İşte o gün, “…zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir.” (Rum Suresi, 57)

Yugoslavya eski diktatörü Tito’nun son günlerinde söylediği bazı sözler zulmedenlerin yaşadığı ruh halini oldukça iyi yansıtır: "Ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza ve mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir?" 

"Yoldaşlarımın kalplerine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım yahut alkışlanacakmışım, neye yarar? Ben mahvolduktan sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor. İtiraf etmek zorundayım: Ben Allah’a, Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün şu kâinatın bir yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır... Mazlumca gidenlerle zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Haklarını almadan cezalarını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insana yaptığımız eza ve zulümler şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların "ah"larına kulak verecek bir merci olmalı...Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı..." 


Tito’dan aktarılmış olan bu cümleler, zalimlerin ölüm anında hissettiklerini açıkça ortaya koyar. Tıpkı Firavun gibi. O da Kızıldeniz’in sularına gömülürken, "İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlah’tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım." (Yunus Suresi, 90) demiştir.

Allah sonsuz bağışlayıcıdır ve tevbeleri kabul edendir; ancak tevbe ölüm anında edilirse kabul edilir mi? Kur’an’ın,"tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil... (Nisa Suresi, 18 ) ayetinden açıkça anlaşılır ki; hayır!.. Allah, hatasından dolayı hemen pişman olan, samimi bir şekilde bağışlanma dileyen, tevbe eden ve o günaha tekrar dönmemekte kararlı olan insanı bağışlar: 

"Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Maide Suresi, 39) 
Allah’ın Gaffar (merhametlilerin en merhametlisi), Halim, (kullarına karşı çok yumuşak olan) ve Tevvab (bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul edip günahları iyiliklere çeviren) isimleri, ne denli büyük günah işlemiş de olsa pişmanlık duyan ve samimi tevbe edip Rabb’ine yönelen kulları üzerinde tecelli eder. 

Ancak dünyada yapılan hataların, işlenen günahların ölüm anında olduğu gibi öldükten sonra da -Allah’ın dilemesi dışında-bağışlanması mümkün değildir. Zamanı belli olmasa da her insan bir gün mutlaka ölecek ve dünyada yapıp ettiklerinden Rabb’i huzurunda sorgulanacaktır. Bu yüzden insan, yaşamını dikkatle gözden geçirmelidir. 

Dünyadaki ömrü süresince insan, Allah’tan ve yaratılış amacından uzak, kayıtsız ve şuursuzca yaşayarak kendisine de zulmeder. Kendisine ya da çevresine karşı zulüm içerisinde yaşayan kişilerin, ahirette merhamet beklentisi içinde olmalarının yanılgı olduğu ise açıktır. O zulmetmekte olanlara,"Sürekli azabı tadın" denilecek. Kazandıklarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız?" (Yunus Suresi, 52)

Allah kullarını, yaşadıkları sürece çok çeşitli yollarla cehennem azabına karşı uyarır. Kur’an’da tüm detaylarıyla tarif ettiği azaptan insanları sakındırır. Her insanın cehennem ve bitmeyen azabı konusunda bilgisi vardır. Dünyadayken yapılan uyarıları, verilen öğütleri göz ardı eden kişiler, onun içinde pişmanlıkla şöyle seslenirler: 

İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur. (Fatır Suresi, 37) 

Zalimler kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerler; yaptıkları da üstlerine çöküvermiştir. Cennet gibi cehennem de Allah’ın sonsuz adaleti gereğidir. Şu kesin bir gerçektir ki, zalimler o gün merhametle değil, kendi yapıp ettiklerinin acı sonucuyla karşılaşacaklardır. 

"Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ’hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur." (Ali İmran Suresi, 192) 

Kur’an, Hz. İbrahim (as)’ın Allah’a olan kayıtsız şartsız itaatinden, teslimiyet ve gönülden bağlılığından söz eder. Yüce Allah’ın ‘dost’ edindiği kutlu peygamber Hz. İbrahim (as)’ın, oğlu İsmail (as)’ı Rabb’i için feda edebileceğini kanıtlaması, güçlü ve derin imanının kanıtıdır. Bu üstün ahlak bizler için çok güzel bir örnektir. Bu nedenle, “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır…”(Mümtehine Suresi, 4) ayetinde haber verildiği üzere onun ve diğer tüm peygamberlerin yolunu izlemek ve Allah’ın ayetlerini uygulamadaki titizlikleri, sabırlı ve tevekküllü kişilikleriyle onları örnek almak önemlidir. 

Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. (Bakara Suresi, 131) buyrulur Kur’an’da. Hz. İbrahim (as), Rabb’ine halisane teslim olmuş, itaatle emrolunduğunu yerine getirmiştir. O, görevini evlat sevgisinden önde tutmuştur. 

Yaşadığımız ahir zamanda, Bediüzzaman’ın ifadesiyle en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam’dır. Dünyanın dört bir yanında Müslümanların gördüğü zulmün tek çözümü İslam Birliğidir. O halde önceliğimiz, Kur’an ahlakının yayılması, İslam’ın hakim olması için gayret etmek olmalıdır.

Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyetini istemek yerine ‘kendini kurtarma’ peşinde yaşanan bir din yoktur. “Bana dokunmayan bin yaşasın” mantığındaki bencilleri Allah hep helak etmiştir. 

Yalnızca kendini düşünen kişi de kurtuluşu için Kur’an’ın hakim olmasını istemelidir. Kendisi için hayal ettiği huzurlu ve rahat hayat ancak bu şekilde gerçek olacaktır. Allah’ın vaadi ve Peygamberimizin(sav) müjdesi olan İslam ahlakının dünya hakimiyetini önemsiz görmek yanılgıdır. Bugün en hayati konu budur; önceliklidir ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Bu konudan kaçınılması iman zafiyetinden kaynaklanır. 

Dünyada büyük çapta bir çalışma var. İslam’ın dünyaya hakimiyetinin gerçekleşmemesi için dünya çapında önlemler alınıyor… Bu konuları önemsemeyen insan, Kur’an’ı da kendince önemli görmüyor demektir.

Kur’an, İslam’ı dünyaya hakim kılmak için geldi, "fitne yeryüzünden kalkıncaya ve dinin hepsi Allahın oluncaya” kadar mücadeleyi emrediyor. (Enfal Suresi, 39) Ne fitne yeryüzünden kalktı ne de dinin hepsi Allah’ın oldu. Hemen hergün dünyanın dört bir yanından Müslümanların ölüm haberleri geliyor. Örneğin bir köpeğin öldürülmesi haberi bile günlerce medyada yer alırken, bu olaylar genellikle konu bile edilmiyor. 

İnkarın kaynağı ve günümüzün putları olan Darwinizm ve materyalizm ile mücadele önemsiz görülüyor. Oysa bu inkar putlarını kırmak zorunludur. İnsanı mahveden, evini yıkan, bombalayan, aşağılayan putlar yok edilmelidir. Televizyon kanallarındaki dini programlarda hurafe dolu, uydurulmuş hikayelerle zamanı israf etmek yerine bu konular anlatılmalıdır. 

Müslümanların şehit edilmesinin yeterince önemsenmemesi utanç vericidir. İman ve akıl zafiyetidir, cehalettir. Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyeti, sürekli gündemde tutulması gereken en öncelikli konulardandır. 

Samimi mümin, Allah’a tam teslim olup, emrolunduğunu itaatle yerine getiren insandır. Peygamberler ve onlarla birlikte hareket eden müminler, hayatları süresince Allah yolunda hizmet, gayret ve mücadele içinde olmuşlardır. Peygamberimiz (sav)’le birlikte hicret eden müminler, ailelerini de bırakarak tehlikeleri göze almış, sonsuz ahiret mutluluğunu kazanmışlardır. Kendilerini tehlikeye atmaktan çekinerek, evlerinde oturmayı seçenlerin ise şu an hiçbir izleri yoktur. 

Allah, Kendisine yönelmiş, halisane teslim olmuş samimi kullarının izleri üzerinde, doğru olana, hidayete yönelenlerden kılsın biz Müslümanları. Dünyevi çıkarlarıyla çatışsa da hep Allah’ın tarafını seçen, O’nun yolunda malını-canını hiçe sayarak mücadele eden, Rabb’ine aşkla bağlı müminlerden kılsın. Ve ihsanda bulunan bütün hayırlı ve şerefli isimlere Selam olsun…

Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır. (Saffat Suresi, 108-111)

Kur'an'daki Ecir Müjdeleri

30 Nis 2012 In: Kur'an Bilgileri

İnsanın samimiyeti, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için gösterdiği çaba ile ölçülebilir. Allah’a ve ahirete içten iman eden kişi, Allah’ın rızasının en fazlasını ve O’na yakın olabilmeyi arzu eder. Aklını ve vicdanını kullanarak Allah’ın beğendiği ahlakı en güzel şekilde yaşamaya çalışır. Dünya hayatındaki az bir çıkar ve geçici bir rahatlık uğruna, Allah Katındaki ecri ve üstün dereceleri feda etmek akıllıca bir davranış değildir.

Rahmeti sınırsız olan Yüce Allah, hayatını Kendisi’nin hoşnut olacağı şekilde geçiren, korkup sakınan, sınırlarını koruyan ve Kur’an ahlakının yayılması için çaba sarf eden salih kullarına, Katındaki güzel karşılığı, ecri müjdeler. Kur’an ayetlerinden aldığım bölümlerle ecir konusunu inceleyelim...

Ecirler Noksansız Ödenir 

Mallarını -gece, gündüz; gizli ve açık- Allah yolunda infak edip, sonra infak ettikleri şeyi başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirlerinin Katında olduğunu müjdeleyen Allah, onlara korku olmadığını ve mahzun olmayacaklarını bildirir. (1)

Allah, iman eden kularına ve Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler’den Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amellerde bulunanlara Katındaki ecirleri müjde verir. Onlara korku olmadığını ve mahzun olmayacaklarını haber verir. (2)

Allah, Kitap Ehlinden, Kendisine, Müslümanlara indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarak- inananlar olduğunu, ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almadıklarını ve onların Rabb’leri Katında ecirleri bulunduğunu bildirir. (3)

İman edip güzel amellerde bulunan, namazı dosdoğru kılan ve zekatı verenlerin ecirleri de yine Rabb’lerinin Katındadır. Onlara da korku yoktur ve mahzun olmayacaklardır. (4)

Allah’a ve Resûlü’ne inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayanlara da Allah ecirlerini verecektir. (5)

İman edip salih amellerde bulunanların ecirlerini ise Allah eksiksiz ödeyecektir. (6)

Allah’a ve O’nun Resûlü’ne iman edenler, Rableri Katında sıddîklar ve şehidler (veya şahid)lerdir. Onların da ecirleri ve nurları vardır. (7)

Büyük ve İki Kat Artırılan Ecir 

Yüce Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. Allah, Kur’an ayetlerinde bazı salih kullarına "büyük bir ecir" olduğunu, bazılarına ise "ecirlerini iki defa vereceğini" bildirir. 

Kendisine ve elçisine iman edip, sakınan kullarına Allah büyük bir ecri müjdeler. (8)

Mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, özür olmaksızın oturanlara göre derece olarak üstündür. Allah, tümüne güzelliği cenneti vaat eder ancak cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılar. (9)

Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için ise büyük bir ecir olduğunu buyurur Allah. (10)

Dünya hayatına karşılık ahireti satın alan, Allah yolunda savaşan ve Allah yolunda savaşırken, öldürülen ya da galip gelenlere de büyük bir ecir vardır. (11)

Sadaka vermeyi, iyilikte bulunmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenler, Allah’ın rızasını isteyerek böyle yaparlarsa, onlara da büyük bir ecir vardır. (12)

Tevbe eden, ıslah eden, Allah’a sımsıkı sarılan ve dinlerini katıksız olarak Allah için halis kılanlar mü’minlerle beraberdir buyurur Allah. Ve mü’minlere büyük bir ecir müjdesi verir. (13)

İlimde derinleşen, Peygamberimiz (sav)’e indirilene ve ondan önce indirilene inanan, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, Allah’a ve ahiret gününe inanan müminlere de büyük bir ecir vardır. (14)

Allah, ’dileğimiz bağışlanmadır’ diyen kullarının hatalarını bağışlar, iyilik yapanların ecirlerini artırır. (15)

Allah, iman eden ve salih amellerde bulunanlara bir bağışlanma ve büyük bir ecir vaad eder. (16)

Sabredenler ve salih amellerde bulunanlar; bağışlanma ve büyük ecir onlarındır. (17)

Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan müminlere gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir. (18)

Kur’an dosdoğru bir Kitap’tır. Allah, Kendi Katından şiddetli bir azapla uyarıp-korkutmak ve salih amellerde bulunan mü’minlere müjde vermek için onu indirmiştir. Ve şüphesiz onlara güzel bir ecir vardır. (19)

Mallar ve çocuklar bir fitne, bir denemedir. Büyük ecir ise Allah Katında olandır. (20)

Rablerinden gayb ile, O’nu görmedikleri halde içleri titreyerek-korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır. (21)

Allah, iman eden kullarına hayır olarak kendi nefisleri için önceden takdim ettikleri şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir olarak Katında bulacaklarını müjde verir. (22)

Allah’ı, Resûlü’nü ve ahiret yurdunu isteyen ve içlerinden güzellikte bulunan kulları için Allah, büyük bir ecir hazırlamıştır. (23)

Müslüman, mü’min, gönülden Allah’a itaat eden, sadık olan, sabreden, saygıyla Allah’tan korkan, sadaka veren, oruç tutan, ırzlarını koruyan, Allah’ı çokça zikreden erkek ve kadınlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (24)

Kur’an’a uyan ve gayb ile Rahman olan Allah’a içi titreyerek korku duyan ve uyarılabilen kimse, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdelenir. (25)

Allah’a verdiği ahdine vefa göstermek de büyük bir ecir vesilesidir. (26)

Allah’ın Resûlü’nün yanında seslerini alçak tutanların kalplerini Allah takva için imtihan eder ve onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vaat eder. (27)

Allah’a ve Resûlü’ne iman edip infak edenler için de büyük bir ecir vardır. (28)

Allah’a güzel bir borç verecek olana Allah, onun için kat kat arttırır. Onun için de kerim, üstün ve onurlu bir ecir vardır. (29)

İman eden ve salih amellerde bulunanlara, Allah ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara Kendi fazlından da ekleyecektir. (30)

Allah kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp, rızık olarak verdiklerinden infak eden kullarına sabretmeleri dolayısıyla ecirlerini iki defa vereceğini müjdeler. (31)

Kesintisiz Ecir 

Yüce Allah kesintisiz salih amellerde bulunan kullarını ise "hesapsız ve kesintisiz bir ecirle" ödüllendireceğini müjdeler. 

Allah, bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik olduğunu ve ancak sabredenlere ecirlerinin hesapsızca ödeneceğini haber verir. (32)

Allah, iman edip, salih amellerde bulunan kulları için Katında, kesintisi olmayan bir ecir olduğunu bildirir. (33 )

Kuşkusuz insan için en büyük müjde Allah’ın hoşnut olduğu bir kul olarak sürdürdüğü hayat karşılığında, ahirette cennet kapılarının açılması ve meleklerin "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." sözleriyle selamlanmaktır. 

... "Bize olan va’dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir." (Zümer Suresi, 73-74) 


Alıntı Yapılan Ayetler: 

1- Bakara Suresi, 262-274
2- Bakara Suresi, 62
3- Ali İmran Suresi, 199
4- Bakara Suresi, 277
5- Nisa Suresi, 152
6- Ali İmran Suresi, 57
7- Hadid Suresi, 19
8- Ali İmran Suresi, 179
9- Nisa Suresi, 95
10- Ali İmran Suresi, 172
11- Nisa Suresi, 74
12- Nisa Suresi, 114
13- Nisa Suresi, 146
14- Nisa Suresi, 162
15- Kasas Suresi, 54, Bakara Suresi, 58
16- Maide Suresi, 9
17- Hud Suresi, 11
18- İsra Suresi, 9
19- Kehf Suresi, 2
20- Tegabün Suresi, 15
21- Mülk Suresi, 12
22- Müzzemmil Suresi, 20
23- Ahzab Suresi, 29
24- Ahzab Suresi, 35
25- Yasin Suresi, 11
26- Fetih Suresi, 10
27- Hucurat Suresi, 3
28- Hadid Suresi, 7
29- Hadid Suresi, 11
30- Nisa Suresi, 173
31- Kasas Suresi, 54
32- Zümer Suresi, 10
33- İnşikak Suresi, 25-Tin Suresi, 6-Fussilet Suresi, 8

Korkularımız

30 Nis 2012 In: İmani Konular, Tefekkür

Kimi insanların hayatları boyunca yoğun olarak hissettikleri ve onlara en sıkıntı veren kavramlardan biridir korku. İnsanların çoğu yalnız kalma, yoksullaşma, mallarını, işlerini, sevdiklerini kaybetme, toplumda küçük görülme, amaçlarına ulaşamama, çirkinleşme, yaşlanma, hastalanma, ölme gibi korkularla mücadele ederek ömür sürdürürler. Ancak saydığımız bu korkular dünyevidir. Tümü Allah’ın imtihan amacıyla yarattığı ve sonsuz ahiret yaşamına geçmeden önce bekleme salonu hükmünde olan dünya hayatına ait korkulardır. Ancak bu korkular kimilerinin hayatını kabusa çevirir.


Korku çok küçük yaşlarda aile ve çevrenin telkinleriyle öğrenilir. Küçükken genellikle “öcü” kavramıyla korkutulan çocuk, büyüdükçe korkunun diğer çeşitleriyle tanışır. Korkuları yaşıyla doğru orantılı olarak sürekli büyür. Hemen her çocuğun yaşadığı karanlık korkusu yerini, üniversite sınavı korkusuna, daha sonra gelecek korkusuna bırakır. Bu kabus samimi iman etmeyen kişinin yaşamı boyunca sürer. İnsanların yaşamlarındaki en büyük korku, ölüm korkusudur. Ahirete kesin bilgiyle iman etmeyen, dünya hayatının tek bir yaşam olduğu gafletindeki kişiler için, ölüm bir sondur. Oysa ölümle birlikte yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış geçici yaşam bitecek, sonsuza dek sürecek olan ahiretteki yaşam başlayacaktır. Ölüm korkusu, insan yaşamına her döneminde hakim olan en önemli korkudur.


Çok cesur olduğu, hiçbir şeyden korkmadığı iddiasında olan kişi dahi, korkunun bir çeşidini kesinlikle yaşar. Örneğin işini yitirmekten korkmayan insan, hastalanmaktan korkar. Kimi mallarını değil, ailesini yitirme korkusunu içinde taşır. Az ya da çok her insan yaşamı boyunca bir şeylerden korkar. Kendisini ölüme yakın hissettiğinde, “ölmekten korkmuyorum” diyen kişi de, hangi şekilde öleceğinin korkusunu yaşar. Korkularıyla kabusa çevirdikleri yaşamları sona erdiğinde ise, bu kişiler sorgulanmak üzere yapayalnız Rabb’leri huzuruna çıkarlar.


Birbirinden farklı gibi görünse de tüm korkular aynı ruh halinden kaynak bulur. Bu ruh hali Allah’a ve ahirete kesin bilgiyle iman etmemek, samimi Allah sevgisini ve korkusunu taşımamak, ölümle her şeyin bitireceği gibi düşünceler barındırır. İnsan, Allah’ın tek güç olduğunun, O’nun dilemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmadığı ve O’na güvenip dayanmadığı sürece tüm bu korkular kaçınılmazdır. Gaflet halindeki kişiler korku duydukları her şeyi bağımsız birer güç olarak düşünürler. Oysa tüm kişiler ve olaylar sonsuz güce sahip Allah’ın kontrolündedir. 


Samimi imanın getirdiği Allah korkusu tüm bu korkuları ortadan kaldırır. İnsan yalnızca Allah’tan çok korktuğunda bu korkular yerini Allah’a tevekküle bırakır. Kendinde güç görüp, kaygı içinde tek tek korkularla boğuşmak anlamsızdır. Korku duyulan herkesi ve her şeyi Allah’ın yarattığının şuurunda olmak, korkuları yenmenin çözümüdür. 


Korku duyulan insanlar Allah’ın dilemesi dışında hiçbir şeye güç yetiremeyen, nefes bile alamayan aciz varlıklardır. Korku duyulan hastalıklar, Allah’ın imtihan etmek ve kişinin imanını olgunlaştırmak için yarattığı acizliklerdir. Allah dilemediği sürece hiçbir insan hastalanmaz, işini, mallarını, ailesini yitiremez. Geleceğe dair insanın yaptığı planlara Allah dilememişse kimse müdahale edemez. Ve yine Allah dilemediği sürece, O’nun belirlemiş olduğu vakit gelmeden kimse ölemez. 


Her şeyin tek ve gerçek sahibi, sonsuz güç sahibi olan Yüce Allah’tır. Korku duyulan her şey O’nun iradesi ve kontrolündedir. O halde Yüce Allah’ın dışında korkulacak, mutlak güç sahibi hiçbir şey yoktur. Dünyayı, ahiret hayatını ve evrendeki her şeyi yaratan Allah’a duyulan korku, tüm korkuların önündedir ve diğer korkulara son verir. 


Yaşamımız boyunca karşımıza çıkan her şeyi Allah’ın yarattığının bilincinde olduğumuzda, hiçbir olay bizim için korku sebebi olmayacaktır. Allah’tan gelen her şeyi, sabır ve tevekkül içinde, O’ndan hoşnut olarak, en güzel tavırla ve nezaketle karşılayalım. O zaman Allah’ın iman eden samimi kullarına vaat ettiği üzere, yaşayacağımız başka bir korku kalmayacaktır.


Haberiniz olsun; Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. (Yunus Suresi, 62) 

‘Kafayı Dağıtmak [mı] Lazım?

28 Nis 2012 In: Tefekkür, Yaşam

İnsanın ruhu ve bedeni din ahlakını yaşayacak şekilde yaratılmış. Yaratılışına uygun davranmadığında insan, maddi ve manevi yönden bozulur, çöker. Allah’a yakın olmadıkça, O’nu gücü yettiğince sevmedikçe insanın kalbi bunalır. Din ahlakından uzak olmak, insana ’stres’ denilen azabı yaşatır.

Kimi zaman yaşanan bir soruna çözüm bulamaz insan. Hele bir de üst üste gelmiş ve sorunlar yığılmışsa, çözümü genellikle yanlış yerde arar. 

Ne yapar?.. Kendisine en yakın dost olan Rabb’ine sığınmak yerine apaçık düşmanı olan şeytanın telkinine kulak verir.

Şeytan şunları söyler: “Kafayı dağıtmak lazım.” Bu söz gerçekte, “boş işlere yönel” anlamındadır. Telkin işe yarar; çözüm, ya insana hiçbir şey katmayan bir kitap okumak ya da sıradan bir film izlemektir.. Veya kafa dağıtmaya en uygun bir eğlence mekanında her şeyi unutmaktır. 

Film izlenir, kitap okunur, gidilen eğlence mekanından kafa içkiyle bitkinleşmiş, sigara ve dumanıyla sersemleşmiş halde eve dönülür. Ancak sorun hala çözülmemiştir.

Sorunların, musibetlerin tek çözümü vardır; Allah’a yönelmek, O’na güvenip dayanmak, O’nu çok sevmek ve Kur’an’ı yaşamak... Sıkıntıların kaynağı Allah’tan ve Kur’an’dan uzaklaşmaktır. İnsan Kur’an’ı yaşam rehberi olarak aldığında mutlu olur. Allah, mutluluğu hak kitaba uyulup uyulmamasına bağlamıştır. 

Kur’an, insana doğruyu, yanlışı, iyiyi ve kötüyü haber verir. Aklını nasıl kullanacağını, iyi ve kötüyü nasıl ayırt edebileceğini, nasıl düşünmesi gerektiğini bildirir. Yaşamının merkezine Kur’an’ı yerleştiren insan, bu İlahi mesaj doğrultusunda yaşadığında, gerçek akla ve vicdana sahip olur. 

Allah, Kendisini dost edindiği, yalnız O’ndan yardım dilediği, beğendiği ahlakı yaşadığı takdirde, kulu için en hayırlısını yaratacaktır. Çözüme ulaşmak için gösterdiği çaba da kişinin fiili duası olacaktır; tek çözüm Allah’ın elindedir. 

İnanan insan şuurlu olarak düşünmeli, araştırmalı ve okumalı. Kur’an, insanları bilimsel araştırmalar yapmaları yönünde teşvik eder; “İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez.” (Ankebut Suresi, 43) ifadesiyle ve pek çok ayetle, yarattığı herşey üzerinde düşünmeye yönlendirir. Allah’ın, benzersiz sanatıyla göklerde ve yerde yarattığı her detay, insanın Rabb’ine olan sevgisini, saygı dolu korkusunu artırır, imanını derinleştirir.

Bir din adamından işittiğim, "derin düşünmeye gerek yok, kocakarı imanı yeterli" söylemi oldukça tehlikeli. Bu amiyane tabirle kastedilen, şuursuz, fazla düşünmeyen, araştırmayan, okumayan, yalnızca "inandım" diyerek kendisini yeterli bulan insan modeli. Allah kulundan yüzeysel değil, gerçek, derin ve yıkılmaz bir iman ister.


Samimi inanan insan, aklı açık, bilinçli, ayrıntılı düşünüp en uygun kararları alabilen insandır. Şeytan, vesvese vererek anlık da olsa kafasını karıştırmaya, onu gaflete düşürmeye çalışabilir. Ancak tüm bunların şeytanın vesvesesi olduğunun bilincindeki mümin, Rabb’ine yönelir, O’na sığınır. 

Peygamberimiz (sav) bir hadisinde "Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonraki (hayatı) için en güzel şekilde hazırlanan. İşte onlar en akıllı-şuurlu olanlardır" şeklinde buyurur. (İbni Mace, Cilt 10, Syf.540) 

Dini yaşamak, beraberinde tevekkülü ve kadere teslimiyetin huzurunu getirir. İnanan insan işlerinde yalnızca Allah’ı vekil tutar, yaşadığı olaylar karşısında Allah’ı hoşnut edecek tavırları sergiler. Olumsuz gibi görünen bir olayla bile karşılaşsa, bunun Allah’tan bir imtihan olduğunun bilincindedir. Bu yüzden, ümitsizliğe, üzüntü ve strese kapılmaz. Güçlü inancı nedeniyle hiçbir olumsuz olaydan etkilenip güçsüzleşmez. Kur’an’a uygun davranmış olmanın vicdani rahatlığını ve kadere tevekkülün lüksünü yaşar. 

İnsan, “kafasını "dağıtmak" yerine aklını kullanmayı seçmeli. O takdirde aldığı kararlar da hikmetli ve isabetli olacaktır. 

Bugün inkara dayalı felsefe ve görüşlerin karşısında güçlü bir dava vardır. Bu, müminlerin davasıdır. Dünyadaki zulmü durduracak, insanlığa barış ve huzur getirecek olan İslam Birliği davasıdır. Allah’ın vaadi ve Peygamberimiz (sav)’in vasiyeti olan İslam ahlakının yeryüzü hakimiyeti davasıdır. Bütün Müslümanların sıkı sıkıya sarılması gereken bu dava, dev bir idealdir. 

Davası olmayan, heyecanı ve ideali olmayan bir hareket mutlaka kaybeder. Küfrün, batıl da olsa bir davası vardır. Türk ve İslam aleminin birleşerek, Türkiye’nin liderliğinde dev bir topluluk oluşturması ise çok büyük bir davadır. Müslüman pasif, dini anlatmada çekimser, İslam Birliği idealine ve Allah’ın vaadine inancı zayıf bir yapıda olmamalıdır. Bu ideal, inanan her insanı motive etmeli; insana heyecan ve mücadele azmi vermelidir.

İman sahipleri, her zaman doğruyu işaret eden vicdanlarının sesini dinlerler. Ancak din, insanın sadece kendi içinde yaşaması gereken bir olgu değildir. "Dini herkes kendi vicdanında yaşamalıdır" yaygın görüşüyle dini bir yerlere hapsetme düşüncesi, Kur’an’dan habersiz olan ya da Allah’tan yüz çevirerek yaşayan kişilere ait çarpık bir iddiadır. 

Allah’ın emridir; her iman sahibi insan, Rabb’inin nimetini durmaksızın anlatmakla, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla ve "yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar" fikir mücadelesi yapmakla sorumludur. Allah’ın buyruğu doğrultusunda iyi, doğru ve güzel olanı insanlara anlatmak, tavsiye etmek; işte müminin asıl görevi, asıl işi, asıl davası budur.

Ancak Allah’ın sünneti ve imtihanıdır; fikir mücadelesi içindeki samimi müminler her dönemde çeşitli baskı, engelleme ve iftiralarla karşılaşırlar. Müminlere dayanaksız iftiralar atılır, çok çirkin iddialar öne sürülür ve her devirde bunlara inanan vicdanı zayıf insanlar olur. Diğer Müslümanlar bu iftiralara inanıp inanmamakla ve korktukları için İslam’ı yaymaktan kaçınıp kaçınmadıklarıyla sınanırlar.

Samimi müminler, her dönemde Allah’a olan derin imanları, aşkları ve yalnızca O’nun rızasını kazanmayı amaç edinmeleri nedeniyle, aldıkları tepkilerden asla korkmaz, örnek bir cesaret ortaya koyarlar. Dini yayma faaliyetlerinde samimi ve cesurdurlar. Din ahlakını yaşamayanların yaptıkları baskılar, eziyetler, attıkları iftiralar müminleri korkutmaz aksine daha da şevklendirir ve motive eder. 

Yaşadığımız ahir zamanda Müslümanlar arasında yaygın bir korku görüyoruz. Bu yüzden İslam’ı anlatmayı, İslam’a hizmeti ve dolayısıyla davayı bırakıyorlar. Kimi kaçıyor, kimi saklanıyor, kimi susuyor, kimi hakkın tam aksi yönde konuşuyor, kimi inkarın asıl kaynağı olan Darwinizm’in propagandası yapmaya başlıyor. Yaşadıkları korku yüzünden her biri farklı davranış sergiliyor, Müslümanlardan ayrı saflarda yer alıyor.

Müslümanlar umutsuzluğu, ürkekliği, teslimiyetçiliği ve korkaklığı bırakmalıdır; korkulacak tek güç Yüce Allah’tır. Küresel güç edebiyatı yapan ve Müslümanları pasifize etmeye çalışanlar kaale alınmamalıdır. İslam alemini dayanaksız "öcü"lerle korkutmaya çalışanlar, şeytanın görevlendirdiği kişilerdir. 

Bediüzzaman bu konuda Mektubat’ta şunları söyler: "İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hissi havf’tır (korku hissidir). Dessas(gizli hilelerle aldatan) zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafifiyeleri ve ehl-i delaletin propagandacıları, avamın (halkın) ve bilhassa ulemanın, bu damarlarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar. Çok ehemmiyetsiz evham ile çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer." 

Dünya ehli insanların şüpheli bakmaları nedeniyle, bazı dostlarının kendisinden çekindiklerini hatta onlara hoş görünmek için kendisini olumsuz eleştirdiklerini ifade eder Bediüzzaman. Ve şöyle devam eder: 

"Ben de derim: Ey Ahiret dostlarım! Benim Kuran’a hizmetkarlığımdan teberri edip (uzaklaşıp) kaçmayınız. Çünkü, inşaAllah benden size zarar gelmez. Eğer, faraza musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberriyle kurtulamazsınız. O hal ile müsibete ve tokada daha ziyade istihkak kesb edersiniz (hak kazanırsınız). Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?" 

Korku damarı şu an daha da şiddetlenmiş durumdadır. Çünkü Müslümanlar, geçmişte sadece insanlar arasında, daha yakın zamanlarda ise gazetelerde haber oluyorlardı. Ancak bugün internette, radyo ve televizyonlarda daha yaygın şekilde haber olabiliyorlar. Bu nedenle korkunun şiddeti daha da fazladır. Onun içindir ki kınayıcının kınamasından korkmadan, tepki alacağından çekinmeden, samimi olarak İslam’ı savunan insanların sayısı azdır. 

Bu Dava İman Davasıdır

Müminin davası iman davasıdır; bu dava Peygamberimiz (sav)’in, sahabelerin davasıdır. Bu, ecdadın davasıdır. Bu dava Allah’ın davasıdır. Bu davada bir insanı kurtarmak için her şey feda edilir. Bu davada benlik olmaz bu davada nefsin arzu ve tutkuları olmaz; insanın kendi zevkleri olmaz. Bu dava özveri ister. Bu dava insanı ve imanını kurtarmaktır. Kaldı ki imanını kurtarmak, insanı ölümden kurtarmaktan binlerce kat daha büyük ve değerlidir. 

Bu, kutsal ve yüce bir davadır. Dava sahibi de olsa insan acizdir. Ancak Allah’a güvenip-dayanarak yaratılışı ve yeniden dirilişi kanıtlayarak insanların imanını kurtarmak için mücadele eden her bir mümin, bin nefer kuvvetindedir. Engellemek için önüne set de kurulsa, kurtulacak olan yalnızca bir kişi bile olsa mümin, seve seve Kur’an’a davet eder. Yeter ki o bir kişi sonsuz azaptan kurtulsun...

Müminler Kur’an ahlakını yaygınlaştırmak için hakkı, hakikati, güzelliği var güçleriyle anlatırlar. Peygamberimiz (sav) İslam’ın hakimiyeti konusunda şöyle buyurur: "Muhakkak ki, bu iş (bu dinin hakimiyeti) gece ve gündüzün ulaştığı yerlere ulaşacaktır. Allah ne bir kerpiç ev ne de bir keçe çadır bırakmayacak; azizi aziz ederek, zelili zelil ederek, bu dini ona dahil edecektir. Allah’ın bu işte aziz edeceği İslâm’dır. Allah’ın bu işte zelil edeceği küfürdür." (Ahmet b. Hanbel - Taberani - İbni Hibban)

İnkarcılar, müminlerin gücünü kırmak için onları dağıtmaya çalışsalar da müminler dağılmazlar aksine dağıtırlar. Kur’an ahlakının hakimiyetine engel olan küfrü dağıtırlar. Fitne yeryüzünden kalkmadan, din Allah’ın olmadan, İslam ahlakı dünyaya hakim olmadan davadan vazgeçmezler.

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Ali İmran Suresi, 173) 

İnsan Hayatı Sonsuzdur

28 Nis 2012 In: Tefekkür, Yaşam

Ahirette sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatını Kur’an oldukça detaylı olarak bildirir. İnsan akılcı bir bakış açısıyla gerçekleri düşündüğünde, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu görebilir. Ancak birçok insan çok kısa süren dünyaya yönelir, küçük nefsani çıkarlarını ve bencil tutkularını gözeterek ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar.

Kendince bu geçici dünya hayatını doya doya yaşamak amacındaki kişi, aslında düşündüğü şekilde hayatın tadını da çıkaramaz. Eksikliklerle dolu olan dünya hayatında, Allah’a tevekkül etmediği için sürekli sıkıntı ve endişe içinde yaşar. Şeytanın etkisiyle, her zaman içinde gelecek korkusu taşır. Oysa insanın asıl endişelenmesi gereken,"Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım" (dedi).” (Hud Suresi, 26) ayetiyle haber verildiği gibi, kıyamet ve hesap gününün gelecek olmasıdır. “Ancak insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de ’fücurla sürdürmek ister.’ (Kıyamet Suresi, 5) 

Bazı kişiler Rabb’imizden uzak yaşamalarına ve ibadetlerini yapmamalarına mazeret olarak, işleri nedeniyle çok yoğun olduklarını ya da ailevi durumları nedeniyle vakit bulamadıklarını ileri sürerler. Bunlar yalnızca, şeytanın sözcülüğünü yapan nefislerinin bahaneleridir. Allah’ı anmaya, namaz kılmaya, insanlara iyiliği emretmeye zaman bulamadığı mazeretine sığınan bir kişinin, düşünce yapısında büyük bir çarpıklık vardır. Çünkü kişi, yaşamındaki öncelikler konusunda büyük yanılgıya düşmüştür. 

Din, arta kalan zamanlarda yaşanacak bir olgu değildir. Bir mümin için, “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162) ayeti gereğince, böyle bir durum asla söz konusu olmaz. Mümin tümüyle Rabb’i için yaşar ve hayatı boyunca O’nun hoşnutluğunu gözetir. Allah’a kulluktan kaçınan insanların karşılaşacağı son, mutsuzluk olacaktır: 

Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi. Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamışlardır. (Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır mı? (Ahkaf Suresi, 35) 

İman eden insan, hayatı boyunca Allah’ın sınırlarını gözetmiştir ve O’na teslimiyetin verdiği huzur ve mutluluğu yaşar. Yalnızca Rabb’inin hoşnutluğunu kazanmayı amaçlayarak çaba gösteren insan, Allah’ın dilemesiyle nimetlerle donatılmış sonsuz ağırlama konağında sonsuza kadar mutluluğu yaşayacaktır.

Dünyadaki hayatımız, en büyük azap ve sıkıntıları çekiyor bile olsak 60-70 yılın sonunda biter. Ama unutmayalım, ahiretteki azap sonsuzdur; milyarlarca trilyonlarca 70 yılla açıklanamayacak kadardır. 

Gerçekten cehennem, bir gözetleme yeridir.
Taşkınlık edip-azanlar için son bir varış yeridir.
Bütün zamanlar boyunca içinde kalacaklardır. (Nebe Suresi, 21-23) 


Sonsuzluk kavramını tam olarak kavramamız zordur. Çünkü hayatımız süresince hep sınırlı zaman, sınırlı uzaklık veya belirli büyüklüklerle düşünürüz. 

Geçici, sonlu, kısacık bir hayatı yerine sonsuza kadar sürecek olan kalıcı hayatı üstün tutmak ise en kârlı alışveriştir, en akıllıca olandır. Neyi neye tercih ettiğimizi çok derin düşünelim…

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A’la Suresi, 16-17)

Doğruluk, özveri, dürüstlük, dostluk gibi Kur’an ahlakının kazandırdığı özelliklerden yoksun ne çok insan var. Ömürlerini bencilce tutkularını tatmin etmeye çalışarak, nimet ve güzellikleri tüketerek sürdüren... Oysa Allah’ın beğendiği ahlak; çevresine hayırlı ve olaylara duyarlı olan, insanları iyiye ve doğruya davet eden güzel ahlaktır. Ve dinin özü olan bu üstün ahlakı yaşamada kararlı olmaktır. 

Yüce Allah iman edenlerden iyi ve güzel davranışlarda bulunmalarını, iyilik konusunda yardımlaşmalarını, bozgunculuktan kaçınmalarını ister. Ve “Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?” (Meryem Suresi, 65) ayetiyle, ibadet ve kullukta kararlı olmalarını buyurur.

Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayan insan, güzel ahlakı kazanmak için ciddi çaba gösterir. Karşılığında merhamet, şefkat, adalet, dürüstlük, affedicilik, tevazu, özveri, sabır ve hoşgörüyü kazanır. İnsanlara güzellikle davranır, hayırlarda yarışır, "…Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran." (Hicr Suresi, 85) hükmü gereği iyilikte ve özveride bulunur.

İnsan kullukta samimi olmalı, dünyevi çıkar kaygısıyla ihlası zedelememeli. Bedîüzzaman’ın ifadesiyle, ibâdetin temel sebebi Allah’ın emri, sonucu da Allah’ın rızasıdır. Faydası ve meyvesi ise ahirete dönüktür. Fakat birinci gaye olmamak ve kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ibadet anlayışına ters düşmez. Davranışlarımızda hareket noktamız doğrudan Allah’ın rızası olmalı, O’nun hoşnutluğunu kazanmak olmalı. O razı olduktan sonra dilerse ahirette, dilerse dünyada ödüllendirir. Takdir O’nundur. (Lem’alar, s. 183)

Müminin en temel özelliklerinden biridir kulluk ve ibadette sabırlı olmak. Allah Kur’an’da, "Rabb’in için sabret" buyurur ve sabrın, Katındaki değerine dikkat çeker. Güzel ahlakta, güzel tavırda, sevgide, her konuda sabır gerekir. Toplumda sabırla tahammül karıştırılan kavramlardır. Sabır, tahammül gibi insana sıkıntı vermez. İbadet heyecanıyla sabır gösterilir. Saygıda, hürmette, temizlikte, cömertlikte, affedicilikte, iyilikte, namazda, oruçta, bütün kulluk ve ibadetlerde sabırlı ve kararlı olunmalıdır. 

"Ben yıllardır hep affedici oldum, artık bağışlamayacağım" ya da "hep cömert davrandım, artık yapmayacağım” gibi düşünceler sabır ve kararlılıktan uzaktır. Sabır, tahammül gibi belirli bir noktaya kadarsa geçerli olmaz; insanın ömrünün sonuna kadar sürmelidir. Allah için sabretmek güzelliktir. İnsanın, sayısız nimet bahşeden Rabb’i için yaptığı güzellik.

Güzel ahlakı yaşamak ibadettir. Bu bilince sahip olan, Allah’ın dosdoğru yolu üzerinde, tali yollara sapmadan yaşamaya çalışan, içinde Allah korkusu ve sevgisi taşıyan, kutsalları önemseyen insanın, yaşadığı topluma büyük yararlar getireceği açıktır. Dolayısıyla insanların Kur’an’da işaret edilen güzel ahlakı yaşamaları çok önemlidir. 

Mümin olmanın ölçüsü, Allah’tan korkup sakınmak, O’na aşkla bağlı olmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için derin bir istek duymak ve bu yolda özveriden kaçınmamaktır. Bu yüzden din ahlakına sahip insanların yaşadıkları ortamlarda, huzur ve güven hakimdir. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder. 

Allah’a teslim olan mümin, Rabb’inin dosdoğru yolundadır ve gerçek anlamda iyiliği temsil eden kişidir. Dinin amacı sevgidir; Allah sevgisidir, Allah korkusudur, kardeşliktir. Din, yaşamın her anını kapsar ve insana Kur’an ekseninde güzel ahlak özellikleri kazandırır. 

Dini hayatımıza hakim kılmak için samimi ve kesin bir niyetle yeni bir sayfa açabilir, bu güne kadar "bir ucundan" yaptığımız kulluğumuz için Rabb’imize kesin bir tevbeyle tevbe edip, kararlı olmaya niyet edebiliriz. 

Dünya, Allah’a gönülden bağlanarak O’ndan korkup sakınanlarla, nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamı. Ahirette alacağımız karşılık, hayatımız boyunca Allah’a gösterdiğimiz sadakat ve O’nun rızasını kazanmadaki kararlılığımız oranında olacak.

Hz. Adem (as)’ın, şeytanın telkinine kanması konusunda Allah, "Andolsun, biz bundan önce Adem’e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık." (Taha Suresi, 115) buyurur. Hz. Adem (as)’ın, kararlı olamaması, rahat bir yaşam süreceğini bildiği halde unutması ve şeytanın vaadine aldanması bir zelledir. Allah bu olayla bize, cennet benzeri bir hayat yaşıyor da olsak, kararlı davranmadığımızda neler olabileceğini gösterir. Bunun için, dünya hayatının çekici süslerine karşı dikkatli ve şuurlu olmak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma isteğimizin verdiği coşkunun olumsuz etkilenmesine izin vermemek önemlidir.

Kur’an imanlı, sadık ve kararlı olmanın önemine çokça dikkat çeker. Cennette de sonsuza kadar Allah’a iman eder mümin, asla Allah’tan kuşkusu olmaz. Her zaman Allah’a sadakat ve kararlılıkla bağlıdır. 

Kehf Suresi 14. ayette, “Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik” buyurur Rabb’imiz. Allah dilemezse kararlı olamayız; sabrı ve kararlılığı veren O’dur. Gönülden O’na yönelip samimi dua ile istersek Mucib olan Allah icabet edecektir…

“Rabb’imiz, günahlarımızı bağışla; üzerimize güven ve yatışma duygusunu indir, kalplerimiz üzerinde sabrı ve kararlılığı raptet...” 

Arılar Yok Olursa?..

26 Nis 2012 In: Allah'ın Sanatından, Bilim

Albert Einstein, “arılar yeryüzünden kaybolursa insanın 4 yıl ömrü kalır” demişti. Wurzburg Üniversitesi’nin arı uzmanı Prof.Tautz, Einstein’ın sözlerinin bilimsel bir gerçek olduğunu ifade ederek : “Arılar taşıdıkları polenlerle 130 bin farklı bitki türünün üremesini sağlar. Bir kovandaki arılar 1 günde 400 kilometrelik bir alanı dolaşarak 1 milyon çiçeğin döllenmesini sağlar. İşte bu sona erdiğinde yenebilen bitkiler ve meyveler ortadan kalkar. Bitkiyle beslenen hayvanlar ve daha sonra da insanlar ölür” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Yaşamımızın, minik bir böceğin hayatına bağlı olması çok ilginçtir. Gerçekte doğada birbirine bağımlı ortak yaşam sürdüren birçok canlı vardır. Bütün bu mucizevi yaşamlar, üstün ilim sahibi Allah’ın yaratma sanatının örnekleridir. 

O halde yalnızca "arılar bal yaparlar" deyip geçemeyiz. Onlar, üzerlerine ciltlerce kitap yazılan canlılar. Arıların, kusursuz bir organizasyonla onbinlercesinin hep birlikte uyum içinde yaşamaları dışında, oldukça mucizevi özellikleri var.

Kur’an’da Nahl (Arı) Suresi’nde ayetlerdeki arı kelimesiyle dişi arıdan söz edilir. Allah dişi arıya nasıl bal yapacağını vahyeder. Ve tıpkı ayetteki gibi yuva yapımı, nektar toplama, bal üretme, petek yapımı işlerini dişi arılar yapar. Dolayısıyla yeni bulunan bu gerçeklerin 1400 sene önce Kur’an’da yer almış olması, Kur’an’ın Allah sözü olduğunun kesin bir kanıtlarından biridir.

Arıların barınmak, yiyecek stoklamak ve yumurtalarını büyütmek için yaptıkları binlerce altıgen bölmeden oluşan petekleri ise tam bir mimari şaheseridir. Yaptıkları petekler, daire, üçgen ya da kare değil, altıgen şekillerden oluşur. Diğer şekillerde olsaydı balmumu daha fazla kullanılacaktı. Matematiksel olarak en az malzemeyle en fazla depolama için en ideal şekil altıgen. Bu da yeni keşfedilen bir gerçektir. 

Arılar balmumu üretimi için gereken sıcaklığı nasıl elde ederler dersiniz? Birbirlerine kenetlenerek kanat çırpar ve ısıyı artırırlar. Daha sonra ürettikleri balmumu plakalarını ağızlarında şekillendirerek her biri diğerlerinin aynı olan petekleri örerler.

Bir değil, iki değil, binlerce petek gözün hepsini 120 derece açıyla yapar ve inceliğini de tam, kaliteli ve düzgün olarak oluştururlar. İnsanlar, ellerinde bir açı ölçer olmadan, göz kararıyla asla yapamazlar. Dahası binlerce petekte bunun yapılması gerekir. 

Bir balarısının kusursuzca yaptığı ve insanları şaşkınlığa düşüren işleri kısaca özetlersek:

Kovanda bir dizi karmaşık işi yapar: Yavruları besleme, temizlik yapma, havalandırma, onarma, yarıkları kaplama gibi;

Özellikle dost ve düşman arıları ayırt edebilir.

Güneş’in açısına göre yön belirleyebilir.

Ultraviyole ışınlarını fark edebilir.

Taşıdığı polen (çiçektozu) ağırlığını hesaplayabilir.

Göğün parlaklığına, yeryüzündeki işaretlere bakarak ve yolu üzerindeki kokuları algılayarak doğru bir uçuş rotası tutturabilir.

Uçuş sırasında katettiği uzaklığı hesap edebilir.

Besin bırakmak için kovanın en uygun bölümünü tespit edebilir.

Kovanda yapılan dansta hareketlerin frekansını ölçebilir ve bu yolla yiyecek kaynağının uzaklığını anlayabilir.

Dikine konulmuş bir kovanda dans edildiğinde Güneş ile yiyecek kaynağı arasındaki açıyı hesaplayabilir.

Son derece kusursuz düzgünlükte altıgen petekler inşa edebilir.

Arılar yazının başında da değindiğim gibi ekosistem için büyük önem taşırlar. Arıların yok olması, bütün ekosistem zincirinin mahvolması anlamında. Arıların yeryüzünden yok olması durumunda yaşamın yalnızca 4 yıl süreceğini bilmek, korkumuzu ve şükrümüzü artırmalı. 

Charles Darwin bu küçük canlıların, yaşadığı dönemde pek azı bilinen mucizevi özellikleri karşısında şaşkınlığa düşerek şöyle demişti; "Balarısına dair ne söyleyebiliriz ki?..

Söylenebilecek olan, arıların davranışlarının her birinin, tüm evreni bir plan doğrultusunda var eden ve canlılara kusursuz yetenekler veren Allah’ın varlığının delilleri olduğudur. 

Evet, arılar bal yaparlar; ihtiyaçlarının çok üstünde ve Kur’an’da dikkat çekildiği gibi Allah’ın ilhamıyla...

“Rabbin bal arısına vahyetti. Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü- uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68, 69)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors