Şu an dünyanın dört bir yanında savaşlar yaşanıyor, insanlar sakat kalıyor, ölüyor, evini ya da ülkesini terk etmek zorunda bırakılıyorlar. Mazlumlar zor ve insanl��k dışı koşullarda açlık, susuzluk, salgın hastalıklarla mücadele ederken, zalimler rahat yaşamlarını sürdürüyor, yemeklerini yiyor, çocuklarını seviyor ve rahat yataklarında vicdanları sızlamadan huzur içinde uyuyabiliyorlar. Bu insanlar adaletle hükmedilmesi gerektiğine inanmıyorlar mı? 

Çoğu insan adaleti kabul ettiği ve önemini bildiği halde, çıkarlarıyla çatıştığında reddeder. Bu yüzden adaletin uygulanmasında aksaklıklar kaçınılmaz olur. Örneğin rüşvetin ahlak dışı ve adil olmayan bir davranış olduğu çok açıktır. Bazı kişiler bunun çirkin bir davranış olduğunu bildikleri halde, çıkarları gereği ve kendilerince akla uygun bahaneler ileri sürerek hiç çekinmeden rüşvet alabilirler. 

Ya da şahitlik yapan insanın kesinlikle doğruyu anlatması gerektiğini bildikleri halde, bazı insanlar kendilerinin veya yakınlarının çıkarları nedeniyle yalan söylemekten kaçınmaz. 

Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu nedenle toplumların genelinde çıkarlar adalete üstün gelir. Mağdur durumda kalan insan hemen adaletten dem vurur, ancak kendisi adalet yerine çıkarlarını ‘ayakta tutar’. Bu şekilde davranan insanlar toplumda çoğunluğu oluşturdukları için de, adalet soyut bir kavram olarak yaşanmaya devam eder.

Adaletin gerçek anlamda uygulanabilmesi için, adaleti çıkarlarına tercih edebilecek üstün ahlaka gereksinim vardır. Bu ahlak, insanlar arasında kesinlikle ayrım gözetmeden, yalnızca haktan yana, gerçek bir adaleti emreder. İşte bu ahlak, Kur’an ahlakıdır:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135) 

Kur’an ahlakını yaşayan kişinin adalet anlayışında kişisel çıkarlar, dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar, insanların fiziksel farklılıkları asla etkili olmaz. Kararları yalnızca haktan ve doğrulardan yanadır. İçinde Allah korkusu taşıyan ve hesap günü Rabb’inin huzurunda sorgulanacağının şuurunda olan insan gerçek adaleti sağlayabilir. Dünyada hak arama telaşında olan birçok insanın, asıl ahirette Hakkın karşısına çıktığında ne yapacağını düşünmesi gerekir. İşte Allah’tan içi titreyerek korkan insan, ‘o günü’ düşünerek hareket eder. 

Bazı insanlar sevmedikleri kişilere karşı her türlü adaletsizliği yapabilirler. Bu kişilere iftira atar, suçsuzluklarını bilseler dahi aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Bazı kişiler de gerçekte suçsuz olduğunu bildikleri halde, haksız yere suçlanan insanlar lehinde tanıklık yapmazlar. 

Kur’an ahlakını yaşayan insanın ise, karşısındaki kişiye olan yakınlığı ya da duyguları aldığı kararları asla etkilemez.

Her durum ve koşulda güzel ahlaktan asla taviz vermemeyi fısıldayan vicdanımızı dinleyelim. Duygularımız, aklımızın ve vicdanımızın önüne geçmesin. Hakkı ayakta tutalım, adaleti uygulayalım; çünkü "... Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever." (Maide Suresi, 42) 

İnsanların pek çoğunun bir hedefi olmaksızın, gerçek amaçlarından uzak yaşadıklarına şahit oluruz. Aile kurmak, ev sahibi olmak, para kazanmak hemen hepsinin en önemli amaçlarıdır. Daha büyük ve daha önemli hedefler ise, daha iyi eve sahip olmak ya da daha fazla para kazanmaktır. Toplumun büyük bir kesiminde amaçsızlık ve boşluk hakimdir. 

Söz konusu insanlar hayata dar bir pencereden bakar, yalnızca o günü geçirmeyi amaçlarlar. Erkekler genellikle zamanlarını kahvehanelerde, kadınlar da televizyonda kadın programları ve dizi filmleri izleyerek geçirirler. Herhangi bir nedenle bunları yapamadıklarında ise müthiş hayıflanır, boş işlerle çocuklar gibi oyalanırlar.

Kitap okumak ve kendilerini geliştirmek gibi bir düşünceleri yoktur. Kitap ve gazete okuma oranının düşüklüğü, magazin gazetelerine, dergi ve programlarına olan yoğun ilgi toplumdaki yozlaşmanın bir göstergesidir.

Tüm bunlardan daha tehlikeli olan ise, insanların büyük bir kesiminin toplum için zararlı ve batıl fikirleri savunuyor olmalarıdır. Amaçsız ve boş yaşayan kişiler, bu batıl görüşlerin önderlerinin etkisine girmeye çok açıktırlar. Ki zaten ne tarafa çekilirlerse o yöne gidecek kadar hiçbir şeyin farkında olmayan bir ruh haline sahiptirler.

İşte bu nedenlerle hem başıboş yaşayan kişilere, hem de batıl fikirlerin ardında sürüklenenlere, dünyada varoluş nedenlerinin ve Kur’an ahlakının anlatılması gereklidir. Kur’an’da müjdelenen müminlerin niteliklerinden olan iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, Allah’ın farz kıldığı bir ibadettir.

Kuran ahlakında, insanın gerçek iyiyi ve kötüyü yalnızca kendisinin bilmesi ve yaşaması yeterli değildir. Müminler, diğer insanları da din ahlakını yaşamaya davet etmekle sorumludurlar. Ayrıca, karşılarındaki kişinin nefsine ağır gelebilecek de olsa, Kur’an dışı davranışlarını engellemek amacıyla uyarılarda bulunurlar. Çünkü mümin, hiçbir insanın sonsuz hayatını dönüşü olmayan azap içinde yaşamasını istemez. Bu nedenle de Rabb’imizin hoşnutluğunu kazanacağı üstün ahlaka sahip olmaları için diğer insanlara uyarılarda bulunur. Bu aynı zamanda üstün bir merhamet örneğidir de. Çünkü asıl merhametsizlik, karşısındaki insanın ahiretini düşünmeksizin, hatalarına göz yummak ve öğüt vermemektir. 

Ölüm son değildir; insanın sonu yoktur. Birçok insanın zannettiği gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. Ölümle sonlu olan dünyevi şeyler bitecek, her insan için gerçek ve sonsuz yaşam başlayacaktır. Dünya hayatının asıl amacı, Yüce Allah’a gereği gibi kulluk edebilmek ve O’nun hoşnutluğunu kazanmaktır. 

Müminler, emrolundukları üzere, yaşamları boyunca insanlara iyilik ve kötülüğün arasındaki büyük farkı anlatır, onları kötülüklerden sakınmaya çağırırlar. Çünkü Rabb’lerinin hoşnutluğunu ve gerçek kurtuluşu umut ederler.

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır. (Al-i İmran Suresi, 104) 

Münafıklar ve müşrikler söz dinlemez gruplardır. Kur’an’ın, "Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (kitabı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi 24) ayetiyle haber verdiği gibi yüz çevirir, öğüt almazlar. Onlar kendi dinlerini yaşar, kendi helal ve haramlarını koyar, kendi hurafelerine inanırlar. Allah’ın vahyetmediği, Peygamberimiz(sav)’in bildirmediği hükümlere uyarlar. Onlar, Allah dışında ilahlar edinmişlerdir ve o ilahları Allah’a ortak koşarlar.

Ayetteki ifadeyle onlardan kesin kanıt getirmeleri istenir. Ancak getiremezler, getirdikleri hak olmayan şeylerdir; çünkü kesin kanıt Kur’an’dır. “Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz.” Kesin kanıtları yoktur ve onlar, Kur’an’ın da haber verdiği gibi “zan ve tahminle yalan söylerler." 

Müşrik ve münafıklar Kur’an’ı bilmezler. Onların bildikleri "bir sürü asılsız şeylerden başkası değildir ve yalnızca zannederler." (Bakara Suresi, 78) Kur’an’a uymaz, Kur’an’ı eşsiz bir kitap olarak görmezler. Onların bildikleri hak olmayan şeylerdir; yalnızca yalan, uydurma ve hurafedir.

Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah’a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mü’min Suresi 56) ayeti bu kişilerin ruh halini detaylı açıklar. Mücadele içindeki bu tartışmacı kimselerin göğüslerinde, kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük isteği bulunduğundan söz edilir. Bu, ilahlık isteğidir. Onlar, hükümlerini eleştirdikleri Allah’ı -haşa- beğenmez, Allah’tan da üstün olmak isterler. Allah’ın merhametinden, şefkatinden, koruyuculuğundan ve rahmetinden hiç söz etmez, Allah’ı her an zulmeden bir varlık gibi görürler. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim)

Hadid Suresi 27. ayette söz edildiği gibi bu kişiler Allah emretmediği halde kendi “türettikleri ruhbanlığa", yani uydurma inançlara kendileri de uymazlar. Müşrik ve münafıklar kendi hurafe dinlerini kendileri de uygulamazlar, yalnızca ağızlarıyla söylerler.

"Kendi aleyhlerinde dinlerini karmakarışık kılmak için” (En’am Suresi 137) uğraşırlar. Ancak kendileri de içinden çıkamazlar. Dini öylesine karmaşık hale getirirler ki, o din ne kavranabilir ne anlaşılabilir ne de yaşanabilir. Çabaları hem kendi aleyhlerine hem de toplumun aleyhine olur. Kendi yaşamlarını ziyan ettikleri gibi insanların mutluluğuna da engel olurlar.

Şirk koşanlar, "... Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var?.." (En’am Suresi 148) ayetindeki gibi mazeretler ileri sürerler. İlim sahibi olmadıkları halde samimiyetsizce, “Allah diledi, biz de yaptık” der, sapkınlıklarına kendi düşük akıllarınca bahaneler üretirler.

Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar)... (Enbiya Suresi, 93) buyurur Allah. Ayetin devamındaki "hepsi Bize döneceklerdir” ifadesi ise Allah’ın Muntakim sıfatını hatırlatır. Allah intikam alıcıdır.

İnsanları Allah’tan uzaklaştıran inkarcı görüşlere karşı mücadele etmek yerine, Müslümanlarla uğraşan ve onları dinden soğutmaya çalışan münafık ve müşrikler, gerçekte sürekli aşağılanır, rezil olurlar. Kur’anı yeterli görmeyen, Kur’an’dan kanıt getirmeyen, Müslümanları bölüp, parçalamaya çalışan, Kur’an’daki ifadesiyle "ayetler konusunda acze düşürücü çabalar harcayan" bu kimseler, "alevli ateşin halkıdır ”lar. (Hac Suresi, 51)

Müşrik ve münafıklar ahirette artık öğrenmiş olacaklardır ki, "hak, gerçekten Allah’ındır ve düzüp uydurdukları, kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır." (Kasas Suresi, 75)

Onların hesabı Rabb’leri katındadır. Allah’ın kahredici (Kahhar) sıfatının tecellisiyle yüz yüze geldiklerinde sonsuz yıkıma uğrarlar. Artık hiçbir umut kalmamış, kurtuluş yolları kapanmı��tır.

Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir İlah’a taparsa, artık onun hesabı Rabbinin Katındadır. Şüphesiz inkar edenler kurtuluşa eremezler. (Mü’minun Suresi, 117) 

Sevgili arkadaşlar, bu yazım sizler için... Kırlarda dolaşırken helikoptere benzeyen böceklerin uçtuğunu görmüşsünüzdür. İşte bunlar sevimli yusufçuklardır. Onlara şekillerinden dolayı helikopter böceği diyenler de vardır. Ama kanatları hareket ettirme şekli diğer böceklerinkinden farklı olduğu için yusufçukların "ilkel böcekler" olduğunu iddia eden kişiler de vardır. Bunlar, Allah’ın üstün yaratmasını inkar eden kimselerdir. 

Çünkü onların "ilkel böcek" dedikleri yusufçukların bedenine Allah, harika bir uçuş sistemi yerleştirmiştir. Dünyanın önde gelen helikopter üreticisi Skorsky, en gelişmiş modellerinin tasarımını yusufçuğu örnek alarak gerçekleştirir. 

Doğa fotoğrafçısı Gillian Martin de yusufçukları incelemek amacıyla 2 yıl çalışmıştır. Bu çalışma sonunda, bu canlıların son derece kompleks uçuş sistemlerine sahip oldukları ortaya çıkmıştır. 

Yusufçuğun bedeni, metalle kaplanmış gibi görünen halkalı bir yapıya sahiptir. Bordo renkten buz mavisine kadar çeşitli renklerdeki gövdenin üzerinde çaprazlama yerleşik iki çift kanat bulunur. Bu yapı sayesinde, yusufçuk çok iyi bir manevra yeteneğine sahiptir. Ön kanatlar ile arka kanatlar farklı bir zamanlama ile hareket etmektedir. Bu kanatların hareketi ise, birbirleri ile uyum içinde çalışan özel kaslarla sağlanır.

Uçuşu hangi hızda ve hangi yönde olursa olsun, yusufçuk aniden durup ters yöne uçabilir. Ya da havada sabit durup avına saldırmak için uygun bir an bekleyebilir. Bu durumdayken olduğu yerde ani bir şekilde avına doğru dönüş yapabilir. Çok kısa bir zamanda, böcekler için hayret verici sayılabilecek bir hıza; saatte 40 km’ye ulaşır (Olimpiyatlarda 100 m. koşan atletlerden bile hızlı).

İşte arkadaşlar, yusufçuk bu hızla avına çarpar. Çarpmanın şoku oldukça şiddetlidir. Ama yusufçuğun zırhı hem çok sağlam hem de çok esnektir. Zırhın esnek yapısı çarpmadan dolayı böceğin zarar görmesini engeller. Ama yusufçuğun avı, çarpmanın oluşturduğu şokla ya bayılır ya da ölür. 

Çarpışmadan sonra ise yusufçuğun diğer etkili silahları olan arka bacakları devreye girer. Uçuş sırasında arkaya doğru kıvrık olan bacaklar, hızla öne açılarak sersemlemiş olan avı havada yakalar. Artık sıra çelik gibi güçlü olan alt çeneye gelmiştir. Avını kısa sürede yer. 

Çok yüksek hızlarda uçarken ani manevralar yapabilen yusufçuğun görme yeteneği de üstündür. 

Gördüğünüz gibi arkadaşlar, Allah yusufçuğu her biri tek tek mükemmel yapıya sahip kusursuz sistemlerle yaratmıştır. Ayrıca bu sistemleri insanların örnek almasını da sağlamış ve helikopter üretmelerine sebep kılmıştır. 


İslam ve Savaş

24 Mar 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Hemen her gösteri ya da yürüyüşte savaş kışkırtıcılığı yapanlara tanık oluruz. Yahudilerle, Hıristiyanlarla, Rusya ya da İran’la savaş sloganları atanlar olur. Oysa İslam’da şiddet ve saldırı yoktur; İslam’da savunma savaşları vardır. Fitne, kavga ya da savaş çıkarmak; bunlar İslam dışı tavırlardır. 

İslam’da durup dururken fetih savaşı yapılmaz. Saldırı yapıldığında can güvenliği olarak Müslümanlar kendilerini korurlar. Peygamberimiz (sav)’in zamanında yapılan savaşların tamamı savunma savaşıdır. Örneğin Hendek Savaşı; adını, korunmak amacıyla kazılan hendekten alan savaştır. 

Dönemin inkarcıları cahil kişilerdir; kin ve nefretten gözlerini kan bürümüş, eli kanlı katillerdir. Müslümanların namusuna, onuruna, kişiliğine yönelik saldırıda bulunduklarında Peygamber (sav)’imiz Müslüman genç kızlar, çocuklar, anneler için en doğru olanı seçmiş savunma savaşları yapmıştır. 

Bütün peygamber ve elçiler kan dökerek, savaşarak değil fikri cihadla dini yaymışlardır. Peygamberimiz (sav), 23 yıllık peygamberlik yaşamı süresince yalnızca 2 ay savaşmıştır. Bu savaş da yukarıda da belirttiğim gibi saldırı değil, savunmaya yöneliktir. 

İslam’ın şiddet dini olduğunu iddia edenler, kendileri bir saldırıya maruz kaldıklarında nasıl bir yöntem izlerlerdi acaba? Bundan makul ne olabilir? Bu düşüncedeki kişi, annesi, babası, eşi, çocuğu ya da yakınları öldürülse nasıl davranırdı? Her ülke, her insan bir saldırı karşısında nefsi müdafaa yapar. Cahilce, halkın bir kısmının bilgisizliğinden yararlanarak İslam’a, Kuran’a, dine, Peygamber (sav)’e saldırmaya kalkışmak, kılıç ve kanla yayıldığı iftirasını atmak çok ilkelce bir davranıştır. 

Kur’an ayetleri, Kur’an’ın bütünü göz önünde bulundurularak değerlendirilmeye çalışılmalıdır. İslam’da, insanları din değiştirmeye zorlamak, "Dinde zorlama yoktur" (Bakara Suresi, 256) ayetiyle yasaklanmıştır. 

Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 5) ayeti kaynak alınarak Müslümanların, baş eğdirdikleri bir düşmandan salıverilme koşulu olarak Müslüman olmasının beklendiği iddia edilemez. Dinde zorlamanın olmaması buyruğu bu olasılığı ortadan kaldırır. Ayetteki, "Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse" ifadesi, onların düşmanlıktan vazgeçme yollarından birinin ifadesidir. Dolayısıyla düşman, "ya İslam ya ölüm" gibi tehdit ve zorlama dolu bir seçim yapmak durumunda bırakılmaz. 

Bakara Suresi 190. ayette, "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez." buyrulur. Ayette çok açıktır; savaş, savaş açanlara, saldıranlara karşı yapılır. Savaş izni savunma amacıyla verilir. Nisa Suresi’ndeki "... Fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama) dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde apaçık olan ’destekleyici bir delil’ kıldık.(Nisa Suresi, 91) ayeti ise hangi durumda düşmanların öldürülebileceği iznini gösterir.

Tevbe Suresi’nde anlatıldığı üzere müşrikler Müslümanlarla saldırmama konusunda anlaşma yapmışlardır. Ancak bu anlaşmayı ihlal ederek haram aylarda Müslümanlara saldırmış ve öldürmüşlerdir. Allah, Müslümanlara haram aylar çıktığında müşrikleri buldukları yerde öldürme izni vermiştir. 

"... Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara Suresi, 191, 192) ayetinde ise savaşın hangi durumda sona erdirileceği bildirilir. Ayetin sonundaki Allah, bağışlayandır esirgeyendir" ifadesinden Allah’ın barışı istediği açıkça görülür.

Yine Bakara Suresi’ndeki ,"(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur." (Bakara Suresi, 193) ifadesiyle düşmanın savaştan vazgeçmesi durumunda düşmanlığın da bitirilmesi emredilir. 

Diğer yandan, " Eğer müşriklerden biri, senden ’eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ’güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir." (Tevbe Suresi, 6) ayeti, müminlerin yardım isteyen inkarcılara karşı nasıl bir tutum izleyeceklerinin güzel bir ifadesidir. 

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir. (Mümtehine Suresi, 8,9) ayetleri de yukarıdaki ifadeyi pekiştirir.

Allah savaşı değil barışı beğenir. Allah sevgiyi, güzelliği beğenir; kardeşliği, dostluğu beğenir. Allah insanları düşmanlık etsinler diye değil, tanışmaları amacıyla ayrı ayrı halklar olarak yarattığını haber verir. 

Savaş, girdiği ülkeyi felç eder. Savaş nefsi müdafaa amacıyla yapılır ve Allah orada zafer verir, mutlaka galip kılar. Düşman atom bombası da atsa, son teknolojik silahları da kullansa, Allah mazlum olanı sonunda kesin olarak zafere ulaştırır. 

... Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kafirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141) 

Ehl-i Kitab'a Tebliğ

23 Mar 2012 In: İmani Konular

Kur’an, Hristiyan ve Musevilerin çarpık inançları, bozuk ahlakları hakkında detaylı bilgi verir. Bu nedenlerle Allah onları birçok ayette kınar ve davranışlarından razı olmadığını bildirir. Ancak bu durum, söz konusu çirkin davranışları yapanları kapsar. Yaşamış ve şu an yaşayan tüm Ehl-i Kitab’ın, bu ayetlerin muhatabı olduğunu söylemek yanılgıdır. Ehl-i Kitap’tan küfre sapanlar Allah’a şirk koşan, puta tapan, peygamberlerine isyan eden ya da peygamberlerini ilah edinenlerdir.

Ehl-i Kitap’la ilgili Kur’an ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in Ehl-i Kitap’a davranışlarını göz ardı eden bağnaz kişiler, Allah’ın tüm Musevi ve Hristiyanları lanetlemiş olduğu gibi sapkın bir görüşü ileri sürerler. Ve bu inancı yaygınlaştırarak, Ehl-i Kitap ve Müslümanlar arasına kin ve nefret tohumları ekmeye çalışır, savaş ve kan sloganları atarlar. Devirlerinin en azgın kimseleri olan Firavun ve Nemrut’a bile tebliğ yapılmış, güzel sözle Allah’a davet edilmişlerken Ehl-i Kitab’a neden İslam anlatılmasın?

Birçok Kur’an ayeti bize Ehl-i Kitab’ın hepsinin aynı olmadığı, içlerinde iman edenlerin bulunduğu bilgisini verir. Söz konusu ayetlerin bir kısmını veriyorum:

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır.... (Al-i İmran Suresi, 110)

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-114-115)

Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah’a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

...Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "hristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir. (Maide Suresi, 82)

Bu (Kur’an)dan önce, kitap verdiklerimiz buna inanmaktadırlar. Onlara okunduğu zaman: "Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimiz’den olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de Müslümanlar idik" derler. (Kasas Suresi, 52-53)


Yukarıdaki Kur’an ayetleri kuşkusuz Allah lafzıdır. O halde "bütün Museviler ve Hristiyanlar lanetlidir, onlar düşmanımızdır" gibi sözlerin büyük hata olduğu açık değil midir?

Allah sonsuz adalet sahibidir. İçlerinde suç işleyenler, kötülük ve sapkınlık yapanlar olması nedeniyle bütün bir kavmi lanetleyip cezalandırmaz. Müslümanların Ehl-i Kitap’la ilişkilerinde batıl ve hurafeye dayalı görüşler değil, Kur’an ayetleri ve Peygamberimiz (sav)’in uygulamaları esas alınmalıdır.

Müslümanlar, "Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.)..." (Maide Suresi, 5) hükmü gereği Ehl-i Kitab’ın kadınlarıyla evlenebilir ve yemeklerini yiyebilirler. İnsan, evlilik bağıyla akraba olduğu ve yemeğini yediği kimseleri düşmanı olarak görebilir mi?

Allah Kur’an’da, Müslümanların Kitap Ehli’ni "La İlahe illAllah" demeye davet etmelerini emreder. "La İlahe illAllah" diyen Ehl-i Kitap, Allah’a bir olarak iman ettiğini ifade etmiş olur. Samimi olarak bu sözü söyleyen insan, Allah’a kalpten bağlılığını diliyle de tasdik eder.

Ehl-i Kitab’ın "Allah birdir" demesine vesile olan Müslümanın bundan sonraki sorumluluğu ise Hz. Muhammed (sav)’in son hak peygamber ve Kur’an’ın da son hak kitap olduğuna iman etmeye ve Kur’an’ı yaşamaya davet etmektir.

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Al-i İmran Suresi, 64)

Bu davet hikmetle ve güzel öğütle yapılmalı ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele edilmelidir. (Nahl Suresi, 125) Ayrıca din konusunda savaşmayan, Müslümanları yurtlarından sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapılmalı ve onlara adaletli davranılmalıdır. (Mümtehine Suresi, 8 )

Peygamberimiz (sav)’in de Ehl-i Kitab’a karşı şefkatli, anlayışlı ve nezaketli davrandığını, onlara karşı koruyucu olduğunu, dinlerini rahatça yaşamaları için imkanlar sağladığını görürüz. Peygamberimiz (sav)’in hazırladığı Medine Vesikası, Necran Hristiyanlarıyla yapılan anlaşmalar, Hristiyan ve Musevi kabilelere verdiği emannameler bunun en önemli kanıtlarıdır.

Peygamber (s.a.v.), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka’b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde;

"Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam’a icbar edilmeyecektir. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra: "Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin...(Ankebut, 29/46) ayetini okur. (İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, (v.218/834), es-Siretü’n-Nebeviyye, Daru’t-Turasi’l-Arabiyye, Beyrut, 1396/1971, IV/241-242; Hamidullah, el-Vesaik, s.154-155, No.96-97; Doğu Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.95)

Peygamberimiz (sav) Mekke’de her düşünceden, her ırktan, her inançtan insanla görüşmüştür. Bu çaba Medine’de de sürmüş, Hristiyan ve Musevi din adamlarını da İslam’a davet etmiştir.

Müslümanların, Musevi cenazesi geçerken ayağa kalkan, Mescid-i Nebevi’de Hristiyanların kendi ibadetlerini yapmalarına izin veren, kendisini ziyarete gelen Hristiyanların oturması için abasını çıkarıp altlarına seren Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uygun davranmaları gerekir.

Her insan potansiyel Müslümandır. "La İlahe illAllah"a davet Rahmanî olandır. Ayetleri görmezden gelmek, Kur’an’a uygun olmayan hakaret, kin ve nefrete dayalı politika ise şeytanîdir.

Emri bi’l-maruf nehyi ani’l-münker, her Müslümanın sorumluluğu. Tebliğ, Peygamberimiz (sav)’in yaptığı gibi, Ehl-i Kitap da dahil, insanlar arasında ayrımcılık yapmadan yerine getirilmeli. Çünkü İslam ahlakı tüm insanlığı kapsayacaktır.

Allah Katında din İslam’dır. Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as)’ın tebliğ ettiği hak dinler, zamanla tahrif olmuş, Allah’ın hak dinine uygun olmayan bazı kavramlar ilave edilmiş, bazı hak kavramlar da çıkarılmıştır. Bu yüzden Allah’ın hak dinine tabi salih bir mümin olmak isteyen Ehl-i Kitap, Muhammedi olarak Kuran’a uymalıdır.

Bir Müslüman Hz. Muhammed (sav)’e iman ettim, ama Hz. İsa (as)’a ya da Hz. Musa (as)’a inanmıyorum derse dinden çıkar. Çünkü Allah, peygamberlerine ayırt etmeden imanı emreder. Dolayısıyla Ehl-i Kitap, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini kabul etmeli ve onu Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as) gibi sevmelidir.

Ancak bunun aksini düşünen Ehl-i Kitab’a baskı yapmak kuşkusuz İslam’a uygun bir davranış değildir. Allah’ın buyurduğu gibi güzel sözle daveti reddeden her insana Müslüman şöyle söylemelidir:


"Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun Suresi, 6)

İnsanlar gelecekte yaşayacaklarını düşündükleri olaylar hakkında endişe ve korkulara kapılırlar. Oysa ki geçmişi ve şu anı olduğu gibi, geleceği de yaratan Allah’tır. Her insanın doğumu, hastalıkları, öğrenimi, mesleği, yakınları, geçireceği bir kaza gibi önemli olayların yanısıra küçük olaylar da Allah Katında Levh-i Mahfuz adlı kitapta yazılıdır. Kuran’da bu gerçek, “Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.” (Hadid Suresi, 22) ayetiyle haber verilir.

Kesin bilgiyle iman etmeyen kişiler, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde kendilerini nelerin beklediğini merak eder, özellikle olumsuz olaylar yaşamaları olasılığını düşünüp, sıkıntı duyarlar. Bu düşünceler onların ciddi şekilde huzurlarını kaçırır, strese sokar. Ayrıca bir de yaşanan günlük korkular vardır. Bu korkular kişilerin yaş gruplarına göre değişkenlik gösterir.

Küçük yaşlardaki endişeler genellikle arkadaş ilişkileri, anne babalarının her istediklerini yerine getirmemesi, okulda yaşadıkları olaylar, dersleri, ödevleri gibi konularda basit, ancak onlara göre çok önemli sorunlardır. Yaş ilerledikçe insanların sorun haline getirip endişe duydukları konular da artar.

Ergenlik döneminde ve ardından lise çağlarında genç kız ya da erkeğin arkadaşlarıyla arasındaki sorunlar, grup içindeki popülerliği, giyeceği giysi, derslerindeki başarısı ve aile ilişkileri en büyük ve en önemli sorunlarıdır. Genç bu konularda olumsuz bir durumla karşılaştığında derinden etkilenir, strese ve bunalıma girer. Tüm sorunların doruk noktası ise üniversite sınavı olacaktır. Bu sınavın kazanılması kesinlikle zorunludur; çünkü kazanılmadığında ardından gelen sorunlar daha da büyük olacaktır. Kendisini o yaşa kadar getirmiş, dersaneye yollamış, yedirmiş içirmiş olan anne-babasına nasıl hesap verecektir? Hem sonra bu durum akrabalara, eşe dosta, çevrelerindeki insanlara nasıl açıklanacaktır? Tüm bu ortak kaygılar, genci oldukça yıpratır. Hatta o denli yıpratır ki, her yıl üniversite veya kolej sınav sonuçlarının açıklanmasının ardından bunalıma giren gençlerin intihar haberlerini duyarız. Bu son derece yersiz endişeler, ne kadar büyümektedir ki, bir insan yaşamına son verebilmektedir. Her insan başarılı olmak, iyi bir öğrenim görmek isteyebilir. Ancak elinden geleni yaptığı halde bir başarı elde edemiyorsa bu durumda Allah’a güvenip dayanarak, kendisine daha güzel bir sonuç vermesi için dua etmelidir.

Dinden uzak kişilerin yaşlarının ilerlemesiyle birlikte, geleceğe ilişkin korkuları daha da artar. Bu kişiler yalnızca gelecekle ilgili konularda değil, gün içinde yapacakları işlerdeki detayları da düşünüp bunalıma girerler. En önemli sorunları çocuklarını özel okula gönderip gönderemeyecekleri, tatile gidip gidemeyecekleri, işlerinde terfi edip edemeyecekleri, yeni bir araba alıp alamayacakları gibi konulardadır. Bu kişilerin kavrayamadıkları gerçek; dünya hayatında elde edilen maddi ya da manevi herşeyin, kısa bir yaşamın ardından ölümle birlikte anlamını yitirecek olmasıdır. Bu kişiler, “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum Suresi, 7) ayetiyle bildirildiği gibi, dünyanın yalnızca görünen yüzünü bilirler. Dünyevi olan herşeyden geriye, insanın yalnızca Allah’a olan tevekkülü ve imanının kalacağı gerçeğinden gaflettedirler.

Para konuları da dinden uzak bu kişileri en çok meşgul eden, onları en çok endişelendiren konuların başındadır. Paralarının yetip yetmeyeceği, ya da biteceği konusu hem günlük yaşamlarındaki hem de geleceğe yönelik en önemli korkularından biridir. Taşıdıkları dünyevi hırs nedeniyle kısıtlı imkanlara sahip olmak istemezler. Bu nedenle de imkanları olsa dahi paralarını harcamaktan kaçınırlar, ihtiyacı olanlara vermez, insanlara yardım etmezler. Bu kişilerden, parası çok olan da az olan da aynı korkuyu duyar. Oysa, “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlara rızkı verip onları besleyen tek güç Rabbimiz’dir. Allah’a tam anlamıyla güvenseler bu kişiler hiçbir zorluk yaşamazlar. Ancak “rızkı Allah’ın Katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17) buyruğunu göz ardı eden bu kişiler, Allah’a güven ve teslimiyeti yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar.

Rabbimiz, insanlara verdiği mallarla onları imtihan eder ve verdiklerini Kendi yolunda kullanmalarını ister. Ancak geleceğe ilişkin bu cahilce korkuları nedeniyle pek çok insan maddi imkânlarını Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek kullanmaz ve bencilce davranır. Allah pek çok konuda olduğu gibi, geleceğe dair vesveseleri verenin de şeytan olduğuna bir ayette şöyle dikkat çeker:

"Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 268)

Sahip olduğu maddi serveti kendi kazandığını düşünen ve Rabbimiz’in kudretini hakkıyla takdir edemeyen kişi, Kuran’daki bir sırdan da habersizdir. Yüce Allah nimetlere şükredip ihtiyacı olana verdiğinde insanın malının artacağını vaad eder:

"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

İnsanların bu saydıklarımızdan başka geleceğe dönük korkulardan biri de yaşlanmadır. Alınan hiçbir tedbir insan bedenindeki kırışıklıkları, sarkmaları, saç dökülmesini, beyazlamasını, görme ve işitme kusurlarını, yaşa bağlı olarak yeni hastalıkların ortaya çıkmasını engelleyemez. Yaşlılık nedeniyle meydana gelebilecek bu olasılıkların bir tanesi dahi, dinden uzak yaşayan bu kimselerde ciddi korkulara neden olur. Kişi iyice yaşlandığında ise, ciddi bir hastalıkta ya da bakıma muhtaç olma durumunda, çocuklarının kendisine bakıp bakmayacağının endişesini taşır. Bu kimseler ayrıca ölümünün şekli ve yeri konusunda da kaygılanırlar. Yaşlıların en önemli endişelerinden biri de eşinin kendisinden önce ölmesi durumunda yalnız kalma korkusudur.

İnsanların gerçek Kur’an ahlakını yaşamadıkları takdirde bu gibi korku ve endişe duymaları kaçınılmazdır. İman edenlerin durumu ise çok farklıdır, onların yaşamında bu tür korkulara yer yoktur. Çünkü herşey Allah’ın kontrolündedir; insanın başına gelen herşey O’nun izniyledir ve mümin için hepsi hayırla yaratılır.

“Gaybın anahtarları O’nun Katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır.” (En’am Suresi, 59) ayetiyle bildirildiği üzere Rabbimiz’in bilgisi dışında hiçbir olay gerçekleşemez, yer altındaki bir tohum çatlayamaz, bir yaprak dahi dalından düşmez. Dolayısıyla insanın yapması gereken, Allah’ın yaratmış olduğu kadere güvenmek ve kesin bir teslimiyet göstermektir. İnsanlar ancak bu şekilde korkularından arınabilir ve huzurlu bir yaşam sürebilirler.

Rabb'in Dilediğini Seçer

21 Mar 2012 In: İmani Konular



Allah Hadi’dir; hidayet verendir. Rab’dir; eğitip yetiştirendir. Cebbar’dır; dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır. Rafi’dir; yukarı kaldıran, yükseltendir. Hafıd’dır; yukarıdan aşağıya indiren, alçaltandır. Kaim’dir; idare edip ayakta tutandır. Mukallib’dir; kalpleri çevirendir. Saik’dir; cehenneme sürendir. Mutahhir’dir; şirkten, kötülükten temizleyendir. Müzekki’dir; her kusur ve ayıptan, manevi kirlerden kullarını temize çıkarandır. Müzil’dir; zillete düşüren, hor ve hakir edendir. Latif’tir; lütuf sahibi, lütfedici olandır. Rakıb’dır; bütün işleri kontrolü altında tutandır. Rahman-Rahim’dir; ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyurandır.

Allah hayır, hikmet ve irade buyurarak dilediği kulunu doğruya yöneltir. İman edenler, Latif olan Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu insanlardır. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurur:

"Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir..." (Kasas Suresi, 68)

Kur’an’da Hz. Yusuf kıssasında bu gerçeğe işaret edilir. Hz. Yusuf, Mısır’da iktidar sahibi olduktan sonra kardeşleriyle karşılaşır. Onu önce tanımayan kardeşleri bir süre sonra onun kim olduğunu anlarlar. “... Dediler ki: "Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik." (Yusuf Suresi, 89-90-91) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Hz. Yusuf’un kardeşleri, pişmanlıklarını ve hatalarını itiraf ettikten sonra, Allah’ın Hz. Yusuf’u seçtiğini kabul ederler. Burada önemli bir gerçek vurgulanır; seçmek. Seçim, dilediği kulunu Kendi dosdoğru yoluna yönelten Rabb’imize aittir.

İnsanın sahip olduğu bilginin kendisinden kaynaklandığını zannetmesi yüzeysel bir bakış açısıdır. Bu şekilde düşünmek, ilmin ve bilginin gerçek sahibinin Allah olduğu unutmak demektir. Sahip olunan her bilgi Allah’ın öğrettiği bilgidir ve dilediği anda tümünü geri alabilir. Bunu göz ardı eden insan, kendisinin ve tüm insanların, Allah karşısındaki aczini kavrayamamış demektir. Oysa insanlar, “Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.” (Bakara Suresi, 255)

Bu yüzeysel düşünen karaktere dikkat çekici bir örnek de Kuran’da kıssası anlatılan Karun adlı kişidir. Karun, “... Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu…” (Kasas Suresi, 76) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın büyük bir hazineye sahip kıldığı, ancak şükretmek yerine bundan dolayı ‘azgınlaşan’ biridir.

Elindekileri ‘hak ettiği’ni düşünen, Allah’ın gücünü takdir etmeyen Karun’un azgınlığının sonu ise yıkım olmuştur:

Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır...” (Kasas Suresi, 78)

Cennet de cehennem de Allah’ın adaleti gereği vardır. İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Kendilerine can veren, sayısız güzellikle nimetlendiren Allah’a isyan edenler o en büyük azaba ‘müstahak’ olurlar. Sonsuz şölen yurdu olan cennete ise, ancak Allah’ın lütfu ve bağışlaması sayesinde girilir. Yüce Allah, cennetine sokacağı müminleri seçer, onlara lütufta bulunur, onları eğitir, günahlarını bağışlar ve hatalarını örter.


Mümin, bu seçilmişliğinin her an farkında olmalı, kendisine bu en büyük nimet olan imanı verdiği için her zaman Allah’a şükretmelidir. Bu şereflendirilme onun tüm davranışlarına yansımalı, güzel ve üstün ahlak özellikleriyle diğer insanlara örnek olmalıdır. Mümin yeryüzünde gaflette yaşayan insanlar arasında, ‘ziyanda’ olmayan pek az sayıdaki insandan biridir.

İmanı yaşamayan kişiler sonsuz azaba doğru giden bir ‘ziyan’ içindeyken, Rabb’i mümini kurtarmış, üstün kılmıştır; kuşkusuz bu en büyük ‘kazanç’tır.

Dünyadaki milyarlarca insanın Allah’ın huzurunda dizildiğini düşünelim. Ve Allah’ın bazılarını tek tek seçtiğini… Orada seçildiğimizi… Yaşanabilecek en büyük mutluluk bu olurdu. İnsan bundan daha önemli başka ne isteyebilir ki Rabb’inden…

Deccal Nerede mi?

21 Mar 2012 In: İmani Konular, İttihad-ı İslam

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Ahir Zaman’da anarşi, karmaşa ve zulmün yaşanacağı bir deccaliyet döneminden söz eder. Hadislerinde tarif ettiği deccal, Kur’an’daki suçlu-günahkâr karakteri ile çok büyük benzerlikler gösterir. Kötü ahlâk özellikleri olan acımasızlık, yalancılık, adaletsizlik, zalimlik, bozgunculuk, şiddet uygulamak, insanları din ahlakından uzaklaştırmak için çaba gösteren deccalî ideolojilerin de en belirgin özelliklerindendir.

Deccaliyetin insanlık tarihinin en büyük fitnesi olduğunu bildiren Peygamberimiz (sav), bu tehlikeye şu hadis-i şerifiyle dikkat çeker:

“Allah’ın Hz. Adem’i yaratmış olduğu günden bu yana, deccalin fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır.” (Muhammed B. Resul El-Hüseyni el Berzenci, Kıyamet Alametleri)

İşte şeytanın mantığıyla hareket eden deccal, bozgunculuk çıkararak, huzur ve düzeni bozarak faaliyettedir. Tüm dünyada iç çatışmalar ve savaşlar yaşanır, Müslümanlar zulüm görür, tecavüze uğrar, yurdundan sürülür, şehit edilir, yüz binlerce insan açlık sınırında yaşarken, hala ’’Deccal yok, nerede?’’ demek gaflet değilse nedir?

Deccaliyet, kitleleri Allah’tan ve dininden uzaklaştırır, onları mutsuzluk, huzursuzluk, sevgisizlik, güvensizlik ve zulmün hakim olduğu bir ortama sürükler. Tüm bunların, dünyanın sonunun yaklaştığını işaret eden alametlerden olduğu rivayet edilir. Ancak deccalin ortaya çıkması beraberinde büyük bir müjdeyi de getirmektedir. O müjde, dünyanın deccaliyetin şeytani ruhundan kurtulması, insanların yeniden aydınlığa kavuşması demek olan Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyetidir.

Alametlerin birçoğunun hadislerde tarif edildiği şekliyle gerçekleşmiş olması ise çok değerli, önemli ve kutlu bir dönemde olduğumuzun göstergesidir.

Bugün hak ile batılın büyük ilmi mücadelesi başlamıştır. Dolayısıyla herkes, bu mücadelenin hangi tarafında yer alacağına karar vermek durumundadır. Samimi her Müslüman deccale karşı yürütülen büyük fikri mücadeleye destek olmalıdır. Allah’ın buyruğu olan iyilikleri tavsiye edip kötülüklerden insanları sakındırmak, Allah’ın varlığının delillerini anlatmak, Kur’an ahlakını yaymak ve tüm yıkıcı/sapkın ideolojilerin sözde bilimsel zemini olan Darwinizm’i ve inkarın kaynağı olan materyalizmi fikren yıkmak için çaba göstermek, yapılacak mücadelenin ana hatlarıdır.

Unutmayalım zulme suskun kalmak; zulme rıza göstermek ve deccaliyet sistemini desteklemek demektir. Yalnızca din karşıtı konuşma ve faaliyetle deccaliyete destek sağlanmaz. Yapılanlar karşısında suskun kalmak da ona destek olmaktır. Bu da insan için çok büyük yükümlülüktür.

Deccaliyet, insanlık tarihi boyunca görülmemiş büyüklükte bir fitneyi tüm dünyaya yaymıştır. Bu şeytani sistem insanlara iç çatışmalar ve büyük savaşlar yaşatmış, 1 milyardan fazla kişinin ölümüne sebep olmuş, insanları tutsak etmiş, ekonomik krizlerle sarsmış, kimseye güvenemez, huzur içinde yaşayamaz, soluk alamaz duruma getirmiştir. Deccaliyet, insanın ailesini, sevdiklerini öldürmekte, insanı yoksul bırakmakta, onursuz, sevgisiz ve mutsuz yaşamaya mahkum etmektedir.

Deccal böylesine yoğun faaliyet halinde iken Müslümanlar, dünyayı etkisi altına alan bu mücadelenin neresinde? Derin uykuda olan Müslüman kardeşlerimizin, deccalin tüm dünyayı kan gölüne çevirdiğini artık görmeleri gerekir. Bu kadar belaya tanık oldukları halde, gaflet perdesi altında yaşayan ve hala göremeyenlere deccalin nerede olduğunu açıklayalım...

Deccal nerede mi?.. Deccal Doğu Türkistan’da. Son 60 yıl içinde 35 milyon Uygur Müslümanının soykırıma maruz kaldığı Doğu Türkistan’da. Önceki yıl bir ay içinde 796 Müslümanın idam edildiği, bir gecede 10 bin Müslümanın ortadan kaybolduğu, 100 bin Müslüman genç kızın evlerinden zorla alındığı Doğu Türkistan’da. Geçtiğimiz günlerde 156 Uygur’un çoğunun güvenlik güçleri tarafından tek kurşunla kafalarından vurulup cansız yere serildikleri Doğu Türkistan’da...

Deccal nerede mi?.. Deccal Nepal’de. Camilerin bombalandığı, Müslümanlara ait ev, iş yeri, dernek ve camilerin ateşe verildiği Nepal’de...

Deccal nerede mi?.. Deccal Afganistan’da. 6 ay içinde 1013 sivilin öldürüldüğü Afganistan’da...

Deccal nerede mi?.. Deccal Filistin’de. Müslümanların kendi vatanlarında esir gibi yaşadıkları, hemen her gün ölüm tehdidi altında oldukları Filistin’de...

Deccal nerede mi?.. Deccal Çeçenistan’da. Yüzlerce sivilin öldürüldüğü, binlercesinin yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldığı Çeçenistan’da...

Deccal nerede mi?.. Deccal Irak’da. Asker- sivil ayrımı yapılmaksızın uranyum kullanılan, Felluce’deki kanser vakalarında 4 kat artış olan Irak’da. Hiroşima’daki saldırı sonrası lösemi oranında 17 kat artış varken 38 kat artışın yaşandığı Irak’da...

Deccal nerede mi?.. Deccal Patani’de. Budist Tayland ordusu tarafından kız çocuklarının tecavüze uğradığı, alimlerin katledildiği, camilerin yakıldığı ve hemen her gün Müslüman kanının akıtıldığı Patani’de.

Deccal nerede mi?.. Deccal, Müslümanların zorluk ve sıkıntılar altında yaşadığı Kırım’da. Deccal, her gün Müslümanların ölüm haberlerinin geldiği Afganistan’da. Deccal, binlerce Müslümanın zor koşullarda mülteci konumunda yaşamlarını sürdürdüğü Pakistan’da.

Deccal nerede mi?.. Deccal Somali’de. Ramazan’da halkının gün boyu oruç tutup, iftar yapacak yiyecek bulamadığı Somali’de.

Ve Deccal dünyanın dört köşesinde... Tüm şeytanî yönleriyle açıkça ortadadır Deccal ve insanlığı kıskacı altına almıştır.

Bediüzzaman da Ahir Zamanın bu büyük şeytanî sisteminin, inkarcı ideolojileri telkin ederek fitne çıkaracağı konusunda Müslümanları şöyle uyarır:

“Tabiiyyun (tabiatçılık, Darwinizm), maddiyyun (maddecilik, materyalizm) felsefesinden tevellüd eden (kaynaklanan) bir cereyan-ı Nemrudane (inkarcı akım), gittikçe ahir zamanda felsefe-i maddiye (materyalizm felsefesi) vasıtasıyla intişar ederek (güçlenerek) kuvvet bulup, uluhiyeti (Allah’ın varlığını) inkar edecek bir dereceye gelir... Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hadisatı nev’inden (hipnotize edici ve büyüleyici) müdhiş harikalara (olağanüstü özelliklere) mazhar (sahip) olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarane suri (şiddete dayalı) hükümetini bir nevi rububiyet (üstünlük) tasavvur edip (sanıp) uluhiyetini (ilahlığını) ilan eder.” (Mektubat, s. 55)

Tüm bu gerçeklere rağmen Kur’an ahlakını, İslam’ın güzelliklerini anlatmak yerine Müslümanların büyük çoğunluğu yalnızca kendi işine gücüne bakmaktadır. Bencillik eden Müslümanlar, uyanmak için ne kadar daha bela/musibet isabet etmesini beklemektedirler. Namaz, oruç gibi ibadetleri farz kabul edip, "Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın... (Al-i İmran Suresi, 103) ayeti gibi birliği emreden ayetleri göz ardı etmek büyük yanılgı değil midir? Hakkı, iyilik ve barışı hakim kılmak için "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmek yerine, birlik olmayı dile getirmemeleri ve hatta arzu etmemeleri hata olmaz mı?

Peygamberimiz’in(sav) hadislerinde ve İslam alimlerinin yorumlarında bildirildiğine göre, İslam ahlakının hakimiyetinin en önemli aşamalarından biri İttihad-ı İslam’dır. Bediüzzaman, beşeriyete tam bir bayram getireceğin ifade ettiği İttihad-ı İslam’ın, zamanın en büyük farz vazifesi olduğunu söyler. Samimi Müslümanlara düşen; deccaliyeti enkaz haline getirmek ve İslam Birliği’nin bir an önce gerçekleşmesi için gayret etmektir. Bu çok önemli ve çok acildir.

Kuşkusuz tüm yaşananlar Allah’ın kaderidir. Allah, deccaliyet sistemini yıkacak, insanlığı huzur ve güvenliğe kavuşturacak, Kur’an ahlakının sıcaklığının insanları sarmasını gerçekleştirecektir. Ancak bu süreç her Müslüman’ın imtihan sürecidir. Hepimiz bunun için ne kadar çaba gösterdiğimizle sınanıyoruz. Müslüman Asr-ı Saadet Müslümanlığını ister; ne kadar istediğimizle imtihan oluyoruz.

İslam’ın galibiyeti kesin bir kaderdir. Allah mutlak galip olandır çünkü. Deccalin insanları din ahlakından uzaklaştırmak için sürdürdüğü savaş, Allah’ın dilemesiyle yenilgiye uğrayacaktır. Allah’ın vaadi haktır, gerçektir; O, vaadinden dönmez.

"Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9

Hayat Bir Tiyatro Sahnesi mi?

20 Mar 2012 In: İmani Konular, Yaşam

Bir televizyon dizisinin, "sahne aynı sahne ama roller farklı" diye başlayan jenerik müziğinin sözleri gerçekten de toplumda çoğunluğun ortak görüşü. Birçok insandan, "hayat bir tiyatro sahnesidir" diyerek başlayan ve yaşamın ne denli acımasız olduğu ve kimi zaman bir kukla, kimi zaman oyuncu gibi her insana farklı roller yüklediği sözlerini duyarız. Hayret verici sıklıkla kullanılan bu klişe sözleri söyleyenler, muhtemelen kendilerini rollerine fazla kaptırmış kimseler olmalı… 

Rol yapmayı "hayatın gerçeği" olarak gören birçok kişi, genellikle kendisini diğer insanlardan üstün görür ya da göstermeye çalışır. Konuşması, davranışları, sözleri hatta bakışlarıyla samimiyetsiz, yapmacıktır. Gün içinde rolünü başarıyla oynar, akşam olduğunda anne babası, eşi ya da çocuklarıyla birlikteyken de rolünü kesintisiz sürdürür. Gece oyunun perdesi kapanır ancak sabah yeniden maskesini takıp yaşam sahnesindeki rolünü alır. 

İnsan, rolünden ne kadar sıyrılır ve kendisi olursa o denli güzeldir. Ancak birçok insan etrafındaki insanları hoşnut etmeyi hedeflediği için, kendisinden beklenen neyse o hayatı yaşar. Doğru, iyi, güzel ve yararlı olan yerine, çevresindekilerin beğenisine uygun olarak kendisine hangi kimliği uygun görüyorsa, o kimliğin gerektirdiği rolü üstlenir.

Bu sahnede ortama uygun olduğu düşünülen konuşma, mimik ve davranışlar sergilenir; her insan üzerine düşen rolü başarıyla oynamaya çalışır. Nerede nasıl davranılacağı önceden belirlenmiş olan bu yaşam şekli hiç sorgulanmaz, üzerinde düşünülmez, yanlışları düzeltilmeye çalışılmaz.

Söz konusu insanların sevgiye bakış açıları da farklıdır. Sevgi anlayışları çıkarlar ve beklentiler üzerine kuruludur; bu yüzden sevgiyi gerçek anlamda hiçbir zaman yaşayamazlar. Kendilerine yardımı dokunan, beklentilerini karşılayan insanlara sevgi duyarlar. Kuşkusuz bu temelleri çürük sevgi, gerçek ve samimi değildir. 

Samimi sevgi en derin hissedilebilen duygulardan biridir; Allah’ın, dünya hayatında insanlar için yarattığı en güzel nimetlerdendir. 

Çıkarlar devam ettiği sürece yaşanan sevgi ise, sevilen kişiye haz veremez. Gerçekten çok sevdiğini söyleyen kişilerin sevgi sözcükleri bile içten samimi sözler değil, belli, kalıplaşmış ifadelerdir. Özel günlerde gönderilen telefon mesajlarında ya da alınan hediyelerin üzerinde hep önceden belirlenmiş cümleler vardır. Maddi ya da manevi çıkarlar sona erdiğinde ise bu sahte sevginin de sonu gelmiş demektir. 

Rol yaparak, oyun oynanarak süren sahte sevgiler, çok aşağılayıcı ve eziyet vericidir. Karşılıklı olarak mutluluk gösterisinde bulunsalar da oynanan, her insanın canını yakan kötü bir tiyatrodur. 

Gerçekten seven insan ise sevdiği kişiye duygularını ifade ederken içinden geldiği gibidir; içten ve samimi sözler söyler. Nezaketle davranır, onore eder. İyiliğini ve rahatını düşünür; zarar verecek şeylerden sakındırır. 

Zaman Sevgiyi Yıpratır mı? 

Toplumdaki yanlış düşüncelerden biri de, "zamanın sevgiyi yıprattığı" görüşü. Samimi sevgi yaşanmadığında birliktelikler zamanla sıkıcı bir hale dönüşür. Gerçek sevgide ise aksine zamanın rolü hep olumludur. İnsanlar birbirlerinin güzel ahlak özelliklerine tanık olduklarında sevgileri daha da artar. Ahlakını güzelleştirme, kişiliğini daha da olgunlaştırma çabası içinde olan insanların birbirlerine duydukları sevgi, zamanla daha da derinlik kazanır. 

Yitirilen güzellikler ya da maddiyat, sevginin azalması için bir sebep değildir. Ancak çoğunluğun kıstası görünüm ve maddi beklentiler olduğu için her kayıp, ilişkileri yıkıma doğru sürükler. 

Maskeler Her Ortamda 

Kalplerdeki inanç bozuğu nedeniyle birçok insan güzelliklerden gerçek anlamda zevk alamaz, sevgisiz bir dünyada yaşar. İnsanların çoğu bu azap içinde, samimiyetin verdiği zevkten yoksun bir yaşam sürer. Sevgi, saygı, sadakat gibi güzel duygular kalpten değil, taklidi olarak yaşanır. 

Doğallık, dürüstlük ve samimiyet insan fıtratına ve vicdanına en uygun olandır; bu ruha zevk verir. Ancak içinde kötü ahlak özellikleri taşıyan kişi dürüst olamaz; çünkü bunların açığa çıkması durumunda insanların tepki vermesinden çekinir. Katıdır; şefkat ve merhamet duygularından uzak karaktere sahiptir. Az da olsa merhamet eden kişi ise karşılığında başa kakar, minnet altında bırakır ya da bir beklenti içine girer. Hatta kimileri en yakınlarına dahi, yaşlandıklarında karşılaşabilecekleri zor koşullar nedeniyle ilgi gösterirler.

Çalışma ortamlarında da durum aynıdır. İş arkadaşları genellikle birbirlerinin yüzüne güler, arkalarından ise olmadık suçlamalarda bulunur, dedikodu yaparlar. Rekabet eder, birbirlerinin "kuyusunu kazar", "ayaklarını kaydırmaya" çalışırlar. Ancak bunlar da gizli yaşanır, yüzlerdeki maskelerle oyun sürer gider. 

Sonuç Olarak; 

Bu batıl sistem, insanların gözünde belirli bir yere gelebilmek adına, kendine karşı bile samimi olamayan, yapmacık, sahte kişilikli insan modelleri oluşturur. Her açıdan insanı zorlayan bu durumdan sıyrılmadıkça, dini gerçek anlamda yaşamak zordur. Çünkü İslam’ın ana koşulu samimi ve doğal olmaktır. İnsanın gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, Allah’a, insanlara ve hatta kendisine karşı samimiyeti ölçüsünde mümkündür. 

Yapmamız gereken, bu batıl sistemi ne kadar yaşayıp yaşamadığımız konusunda kendimizi gözden geçirmemiz. Çünkü her ne kadar üzerimize alınmak istemesek de, etkilenmiş olabiliriz. Yaşamımızın her anına sızabilecek bu karanlık sistemden korunmak için, öncelikle dikkatli ve samimi olmamız gerekir. Samimiyet zemini üzerine kurulan inanç sağlamdır; sarsılmaz, -Allah’ın dilemesi dışında- yıkılmaz. 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors