İşte Yıkıma Uğrayanlar

28 Şub 2012 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

Toplumda yaygın olarak yaşanan hayat şekli, dinden uzak bir sistem olan ’şeytanın sistemi’dir. İnsanların büyük çoğunluğu, Kur’an ahlakının olmadığı yerde hayat bulan bu sistemin yanlışlarla dolu olduğunun farkında olsa da Allah’tan uzak, samimiyetsiz ve mutsuz bir yaşamı kabul eder ve sürdürürler.

Aslında bu sıkıntılı yaşamdan kurtulmak son derece kolaydır. İnsan, Allah’ın üzerindeki rahmetini ve korumasını kavradığı ve ancak Kur’an ahlakını yaşadığında huzura kavuşabilir.

Ağzıyla iman ettiğini söylemesi, insanı içinde yaşadığı sıkıntılı durumdan kurtarmaz. Bunun için iman kalbe gerçek anlamda yerleşmelidir. İnsan, kalbini Allah’a tam bir teslimiyetle bağlamadığı ve Kur’an’a uymadığı sürece yaşadığı hüzün, karamsarlık, ümitsizliktir; kısacası azaptır.

Bu insanların kendi elleriyle oluşturdukları mutsuzluk, Kur’an’ın, "Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler. Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 45-47) ayetleriyle bildirdiği gerçektir. Allah, yaptıklarının karşılığını ahiretten önce dünya hayatında da verir; bu durum sonsuz azabın henüz başlangıcıdır.

İnkarcı, çeşitli bedensel acıların yanında, ruhsal olarak da azabı yaşar. Olumsuz tüm duygular, ahirette yaşayacağı azabın benzeridir. Ahiretteki sonsuz mekanı ise bedenine ve ruhuna acı tattırmak için özel olarak yaratılmış cehennemdir.

İnkar içinde yaşayanlar Kur’an’ı dinlemez ve Kur’an ayetlerinde söz edildiği gibi okunurken üstün gelmek için "yaygaralar" koparırlar. İslam’dan Kur’an’dan bahsedildiğinde itiraz eder, karşı koyar ya da ortamı terk ederler. Allah’ın varlığını ve yaratmasını savunan Müslümanları dayanaksız ve kanıtsız ifadelerle suçlar, sahtekarca çirkin davranışlar sergilerler.

Yalanladıkları Kıyamet gününde, Allah onları korku içinde süründürür. Yer gök dehşetli sarsıntılarla sallanır, yeryüzündeki herşey yıkılır, dağlar erirken inkarcılar adeta sarhoş gibidirler. Korkunun şiddetinden elleri ayakları dolanır, konuşamazlar.

Dünya hayatında Allah’a, dine yönelik uygunsuzca konuşan, kendilerince ayetleri yalanlayan kişilerin cesaretinden şimdi eser yoktur. “Gebelerin çocuğunu düşüreceği" yani insanların bedensel fonksiyonlarını yitirecekleri o gün, panik içindedirler. Meleklerin saf saf inmesiyle, yalanladıklarının; kıyametin, meleklerin kısacası her şeyin gerçekte var olduğunu anlarlar. Verecekleri hesabın da gerçek olduğunu düşünürler ve şok üstüne şok yaşarlar. Allah onlara, dünya hayatındaki korkularla kıyaslanamayacak şiddette korkular tattırır.

Allah’ın, inkarcılara Kendi varlık delillerini kavramaları için verdiği işitme, görme duyuları ve derileri ahirette aleyhlerine şahitlik eder. Onlar dünyadayken, ahirette organlarının aleyhlerinde şahitlik edeceğine inanmaz ve sakınmazlar. Yaptıklarının birçoğunu -haşa-Allah’ın bilmeyeceğini zannederler.

… Şimdi sen; kendini büyük gören, aklını üstün zanneden, dinin bir dogma olduğunu, bilimle çeliştiğini ve her şeyin Allah’ın “Ol!” demesiyle değil tesadüfler sonucu olduğunu iddia eden inkarcı! Gücün yeterse kıyameti durdur! Dinin de, bilimin de ve senin de asıl sahibinin Allah olduğunu sonunda anladın ama artık çok geç.

Güneş batıdan doğmuştur, artık tevbe kapısı kapalıdır. İmtihan bitmiştir. "Ben şimdi inandım" dersen sana söylenecek olan Firavun’a söylenendir: "Şimdi öyle mi?"

İnkarcının işlediği suç, en büyük suçtur. Kendisini yaratan, can veren, sayısız nimetler içerisinde yaşatan Allah’a karşı isyanı ve nankörlüğü, olabilecek en büyük günahtır. Cehennem de bu suçun karşılığıdır; Allah’ın adaletinin tecelli edeceği mekandır. Allah’a kul olmak yerine, yaratılış amacını reddederek büyüklenen kişiler, "... Cehennem’e boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mü’min Suresi, 60)

Ahirette onlar, "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, ayaklarımızın altına alalım, en aşağılarda bulunanlardan olsunlar." (Fussilet Suresi, 29) derler. Kendilerini Darwinizm’e, materyalizme, komünizme, terörizme çekenleri ayakları altına almak isterler. Kendilerini yoldan çıkaranların, en aşağılarda, cehennemin en derin tabakasında olmalarını isterler. Kafirler birbirlerini cehenneme düşürmüş olmakla suçlar, cehennemde kendi aralarında tartışır, şiddetli ve kıyasıya kavga ederler.

Kur’an’ın haber verdiğine göre iman sahiplerinin sayısı her dönemde azdır ve insanların çoğu cehenneme gidecektir. O halde insan için en büyük tehlike cehennemdir. Dolayısıyla dünya hayatında, cehennemden kurtulmak için yapılacak işlerden daha önemli bir iş yoktur.

Bu çok açık gerçek olduğu halde, önemsiz bir konu için aylarca, yıllarca çalışan insan, kendisi için en büyük tehlike olan cehennemden korunmayı aklına bile getirmez. Ateş hemen yanıbaşındadır ama o gaflet içinde, çocuklar gibi oynar, oyalanır:

İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır... (Enbiya Suresi, 1-3)

Dünyada, Allah’a karşı büyüklüklenmiş, inananlara düşmanlık beslemiş olanlar, karikatür, espri ve fıkralarda konu ettikleri cehennemin hayali bir kavram olmadığını anlarlar. Cehennem gerçektir, hem de öylesine gerçektir ki; bin yıl, 2 bin yıl, 1 milyon yıl değil, sonsuza dek sürecektir.

Dolayısıyla cehennemin en ürkütücü özelliği, azabın sonsuz olmasıdır. İçine bir kez giren inkarcı için çıkış yoktur. Allah’ın Kahhar (kahredici) sıfatının tecellisi olan cehennem gerçeğiyle yüzleşen kişi, en büyük yıkıma uğrar. Pişmandır, çaresizdir, hiçbir umudu kalmamıştır.

Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular. (Mü’minun Suresi, 48)

Son Perde

25 Şub 2012 In: İmani Konular, Tefekkür, Yaşam

Ömür göz açıp kapama süresi kadar. Birçok insan ise sonsuz yaşamını belirleyecek olan bu kısacık süreyi gaflet perdelerinin altında geçirerek heba eder. Peki siz, kısacık dünya hayatını mı, sonsuz cenneti mi tercih ediyorsunuz?

Dünya hayatında sahip olmak için çaba gösterdiğiniz ve zamanla eskimeyen, bozulmayan ya da çürüyüp yok olmayan bir şey var mı?

Bu listeye ömrünüz boyunca bakım yaptığınız, görünümüyle övündüğünüz, herhangi bir özelliği nedeniyle gurur duyduğunuz kendi bedeniniz de dahildir…

Dünyada yapılanların hepsi bir gün yok olacak ve yalnız Allah rızası için yaptıklarınızla Rabb’in huzurunda hesap vereceksiniz. Ya hatanızı ‘o gün’ fark ederseniz?

Allah’ın sınırlarına uygun bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde ya çok geç kalmışsanız?

Yeni ve güzel bir eve sahip olma arzusuyla gösterdiğiniz çabayı, cennet mülklerine ulaşmak için gösteriyor musunuz?..

Gaflet, tüm uyarılara rağmen, bunda ısrarcı olanları tarifi imkansız, sonsuz bir azaba doğru hızla sürükler. Gaflet içindeki kişiler, imtihan dünyası olduğunu göz ardı ederek sımsıkı sarıldıkları dünya hayatının ardından, sonsuz yaşamlarına azap ehli olarak devam ederler.

Oysa gerçekleri anlamak ve uygulamak her insanın en önemli sorumluluğudur. Gaflette ısrar etmesi durumunda ise kişi, dünyadaki tüm canlılardan daha akılsız bir duruma düşer. Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti ve kendisini unutturabilir. Bütün bunları unutan kişi, insan vasfı kazandıran bütün özelliklerini kaybeder. O zaman bitki bile ondan daha vasıflıdır.

İnsan şeytanın varlığını hiç unutmamalı. Şeytanı hatırladığında Allah’a ihtiyaç daha fazla olur. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.

“Varım” diyor musunuz? “Varım” diyorsanız, bu çok önemli… O zaman ruhu terbiye etmek gerekir. Bedeniniz sürekli bakım yaptığınız, temizlediğiniz, aciz, vaktinizi alan bir şeydir. Bedeninize gösterdiğiniz özenin ve bakımın daha da fazlasını ruhunuza yapmanız gerekir...

Şuur kapanıklığından kurtulup, ciddi bir çaba göstererek Allah’a yönelmediğinde, ateş ehli olmaktan kurtulamaz insan. İşte oradaki şuursuzluk ve şaşkınlık ise daha da fazla olur.
Oysa gaflet perdelerinin altındaki insan, yaşamından bir perdeyi daha kaldırdığında nasıl huzur bulur…

Şuurumuzu açmalıyız. O zaman önümüze bambaşka bir perde açılacaktır. Son perdenin arkasının güzel olması için ise burada biraz çaba harcamalıyız…

Hayatın kaynağı su. Olmazsa olmazımız. Yaşam için gerekli işlemlerin gerçekleştirilmesi için, sıvı bir ortamın varlığı zorunlu. Sıvıların en ideali daha doğrusu tek ideal olanı ise su.

Suyun genel doğa kanunlarına aykırı gibi görünen aşağıda kısaca değineceğim bazı özellikleri, onun yaşam için özel yaratıldığının kanıtıdır.

*Bilinen tüm sıvılar, ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve katılaşan madde daha ağırlaşır. Ancak su, tam aksine, +4°C’ye düşene kadar büzüşür, sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, bilinen fizik kurallarına göre ve diğer sıvıların katı halleri gibi suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer. Bu sayede, buzun altındaki canlılar için kışın bir barınak oluşmuş olur.

Peki su diğer sıvılar gibi, katılaştığında yoğunluğu artarak suyun dibine batsaydı ne olurdu?

Bu durumda Dünya’daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelirdi. Denizlerin yüzeyinde yalnızca birkaç metrelik bir su tabakası kalır ve hava sıcaklığı arttığında dahi, dipteki buz çözülmezdi. İçinde dünyanın nefes almasını sağlayan fotosentezi gerçekleştiren canlıların yaşayamadığı, denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da söz konusu olamazdı.

Suyun +4°C’ye kadar büzüştükten sonra neden genleşmeye başladığı ise, halen cevaplanamamış bir soru.

*Suyun bir diğer önemli özelliği, yüzey geriliminin bilinen sıvıların hepsinden daha yüksek olması. Yüzey gerilimi, sıvılardaki moleküllerin birbirlerini çekim kuvvetlerinden kaynaklanır.

Suyun yüzey geriliminin özellikle bitkilerdeki etkisi çok önemli. Bitkilerin köklerindeki ve gövdelerindeki kanallar, suyun yüzey geriliminden yararlanacak şekilde tasarlanmış. Böylece toprağın derinliklerindeki su, tıpkı binalardaki hidrofor sisteminde olduğu gibi, metrelerce yukarı taşınır.

*Vücudumuz yaklaşık 100 trilyon hücreden oluşur. Dışarıdan aldığımız havanın ve enerjinin, hücrelerimize damarlarımız yoluyla dağıtılması, artıkların da yine damarlar tarafından toplanması gereklidir. Kalp tarafından pompalanarak damarlarımızda akan kan, asıl olarak sudan oluşur.

Suyun akışkanlığı, dolaşım sisteminin düzgün çalışabilmesi için çok önemlidir. Eğer suyun akışkanlığı katranınkine hatta zeytinyağınınkine benzer bir değerde olsaydı, kalp bunu pompalayamayacaktı. Kalp pompalasa bile, vücudun her yanını kaplayan milyarlarca kılcal damarın içinde kan akışı zor olacak ya da kan, damarların içine bile giremeyecekti.

Kanın bu kadar dar olan damarlarda tıkanmadan hareket edebilmesi, suyun akışkanlığının yüksek olması nedeniyledir. Böylece kılcal damarlar, vücuttaki hücrelere oksijen, besin, enerji, hormon gibi yaşam için gerekli maddeleri kolaylıkla taşırlar.

*Suya bir oksijen atomu katıldığında H2O olan formülü H2O2 haline gelir. Bu, hidrojen peroksittir. Güçlü bir oksitleyicidir; onunla temas eden tüm canlı bileşikleri ya yok eden ya da onlara ciddi zararlar veren bir maddedir. Tek bir oksijen atomu, rahatlıkla içip kullanabildiğimiz, yaşamımızın en önemli parçası olan suyu, havadaki sis ve kirliliğin oluşmasında etkili olan, zehirli bir madde haline getirmektedir.

Bilim adamları yıllar süren çabalarına rağmen en gelişmiş laboratuvarlarda bile su üretmeyi başaramamışken, etrafınıza bir bakın. Başta bedeniniz, musluğunuzdan akan su, denizler, göller, nehirler, şelaleler; Allah asla bir benzeri oluşturulamayacak özel bir yaratılışı sergilemektedir. Tek bir atomun bile dengeleri değiştirdiği sudaki bu eşsiz tasarım ve yaşam için uygunluğu, Allah’ın üstün iradesinin ve ilminin kontrolündedir. İçtiğimiz her yudum suda bu mucizeleri hatırlayalım...


Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68, 69, 70)

İnanan insan akleden, vicdanı diri olan, kalbi Allah aşkı ile dolu olan kişidir. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Ayetlerde ‘akleden kalpler’ ifadesi sıkça geçer. Allah’ın tarif ettiği akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan farklıdır. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir.

Kalpler Allah'ın elindedir; O, 'Mukallib'dir. Samimi olan ve Kendisi'ne ulaşmak için yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve Allah aşkını yerleştirir. Samimiyetsiz olan, uyarılara kulak vermeyen kulunun ise kalbini çevirerek, dilerse imandan geri döndürür.

Kuran'da insan davranışlarının kalple olan ilişkisinin konu edildiği pek çok ayet vardır. “Allah'ın kişi ile kalbi arasına girmesi”, “kalplerin uzlaşması”, “kalbe sindirilmesi”, “kalplerin takvası”, “kalbin ısındırılması”, “kalbin tatmin bulması”, “kalbin sağlamlaşması”, “kalbin öfkeyle kabarması”, “kalbin boş olması”, “kalplere korku salınması”, “kalbin meyletmesi”, “kalplerde onulmaz bir hasret kılınması”, “kalplerde olmayanın ağızla söylenmesi”, “kalplerin parçalanması”, “kalplerde gizli tutulması”, “kalbin kayması, benzemesi, karşı koyması”, “kalplerde hastalık olması”, “imanın kalbe girmemesi”, “kalbin katılaşması, mühürlenmesi” gibi konulardaki ayetler çok açık bir gerçeği ortaya koyar: İman, insan kalbinin duyarlılığıyla ilgilidir.

Her kalp Allah’ı anmak ister ancak sinesindeki kalbi körelen kişi bunu yapamaz. Mühürlenmemiş kalbe ise Allah lafzı girer; işte o kişi Yüce Allah'ı tanıyabilir ve vicdanını devreye sokarak öğüt alabilir. Dini bilmiyor da olsa, kendisine anlatıldığında, hakkı, vicdanı ve kalbiyle görür, iman eder.

Sahabe hanımlardan Ufeyre b. el-Velid'in şöyle söylediği rivayet edilir: “Kalbin Allah Teala'ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah'a yemin ederim ki, Allah Teala'nın beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim.” (es-Safedî, Nektu'l- Himyân)

İman etmeyen kimseler, çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah'ın varlığının apaçık delillerinden gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, kalpleri üzerindeki kavramalarını engelleyen mühürdür.

Kin ve nefret gibi duygular kalbinde hastalık olanlarda bulunur. Kalpleri hasta kişiler kine, nefrete, öfkeye, dedikoduya, tartışmaya ve saldırganlığa yatkındırlar. Kin, bu kişilerin içlerinden gitmez; adeta bir tutku gibidir. Müminin kalbinde ise bu duygulara yer yoktur.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını bildirir. O güzel hayat boş ve amaçsız işlerle geçirilen tatlı hayat değildir. Mümin Allah’ı anarak, Onun rızası için çalışarak mutlu yaşar. O zaman mutmain olur kalbimiz ve daha dünyadayken –Allah’ın dilemesiyle- cenneti batınında da yaşarız. Rabb’ini kalpten zikreden müminin bu nedenle şuuru açık, kalbi de mutmaindir…

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad suresi, 28)

Sevgi, merhamet, şefkat, hoşgörü ve tevazu imanın en önemli kanıtlarındandır. Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman, Allah sevgisi ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi inananların kalplerini yumuşatır, Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.

Allah’ı  anmak;  yemek, içmek, soluk almak kadar hayati önem taşır. Kalbi tatmin olmayan kişi şuursuzca, gaflet perdeleri ardında yaşar... Kalbi içtenlikle Allah’a bağlamak, her şeyi Allah’ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insanın gerçekleri görmesini engelleyen perdeleri bir bir kaldırır; dünya ve ahiretin güzelliklerini önüne serer.

Şunu asla unutmayalım; gerçek mutluluk için Rabbimiz’e gönülden, tam bir teslimiyetle bağlanmamız ve yaşamımızın her anını Kuran ahlakına uygun bir şekilde yaşamamız gerek... Böyle bir ahlakı yaşadığımızda, dünya hayatında ne denli zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşılırsak karşılaşalım, kalbimizde Allah'a güvenmenin, tevekkülün, O'nun hoşnutluğunu umut etmenin huzurunu ve mutluluğunu yaşayabiliriz…

Allah dilerse bizim de kalbimizi mühürler. Bir saat sonra kalbimizin mühürleneceği söylense, panik halinde dua ederiz. O halde Allah'ın sonsuz merhametiyle yaptığı hatırlatmalardan, çevremizdeki inanan insanların uyarılarından ders çıkarmamız gerektiğini gözardı etmeyelim. Kalbimize iyi bakalım!..


Çocuğun Din Eğitimi

18 Şub 2012 In: Aile ve Çocuk, İmani Konular, Yaşam

Doğduğu andan itibaren, öğrenme isteği içinde sürekli etrafını araştıran çocuk, bilgiye 'aç'tır. Allah, insanı din fıtratı üzerine yaratmıştır. Batılı psikologların, “doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel” adını verdikleri kavramlar, İslam inancındaki fıtrat prensibinin karşılığıdır. Son dönemde birçok psikolog, tarafsız ve önyargısız yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmiştir.

Anne ve çocuğu arasındaki ilk hayat köprüsü plesentadır; anne bebeğini bu yolla besler. Doğduktan sonra da sütüyle onu doyurur.

Ama hep sevgiyle doyurur. İletişimin en güzel dilidir sevgi. Hazırladığı yemeği, verdiği suyu sevgiyle sunar. Ancak bedenini sevgiyle beslediği gibi, çocuğun ruhunu da beslemeli. İmam Gazali’nin ifadesiyle çocuk kalbi bomboş ve saftır, ne verilirse onu alır. Anne sevgiyle versin ki, onun ruhu lezzete doysun. Sevgiyi, şefkati, merhameti ve dostluğu versin ki çocuğunun ruhu açılsın.

 

İlk Öğretmen: Anne

 

Eğitimde ilk aşama ailedir ancak çocuk babadan çok annesiyle bir aradadır. Bu nedenle çocuğun ilk öğretmeni annesidir. Bediüzzaman Lem'alar’da, insanın en etkili öğretmeninin annesi olduğunu söyler ve annesinin önemini şu cümlelerle ifade eder:

 

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum."

Çocuk İnancını Kendisi mi Seçmeli?

Anne babalar çocuklarının hangi sosyal faaliyette bulunacağı konusunu dahi genellikle çocuğa sormaz kararı kendileri verirken, neye inanacağını çocuğun kendisine bırakırlar. Oysa çocuk bu önemli konuda kafasındaki soru işaretlerinin cevaplarını kendi kendine bulamaz. Kaldı ki inanç, yaşam için en değerli ve öğrenilmesi en gerekli şeylerdendir ve çocuk da bu önemli şeyi kendi çabasıyla bulmaya itilemeyecek kadar değerlidir.

İnançlı yetiştirilen çocuk ruhsal yönden dengeli olur. Çocuk zaten cevabını bilemediği/anlayamadığı olayları, göremediği bir güce bağlar. O güç bazen izlediği çizgi filmdeki bir karakter bile olabilir. O halde 'gizemli' bir gücün olduğunu düşünen çocuğa, bu sorunun birden fazla değil, yalnızca bir tek bir gerçek cevabı olduğunu anlatmak gerekir.

Çocuğa Neler Nasıl Anlatılmalı?

 

Dinin özü güzel ahlaktır. Allah katında beğenilen üstün ahlak özellikleri, özellikle çocukluk döneminde şekillenir. Çocuk, fıtrat itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli ve Allah’ı bulup kavrayacak güce sahip olduğundan, Allah inancı küçük yaşlarda öğretilmelidir. 

 

Çocuklar; derin sevgiyi yaşatan Allah’ın güzel tecellileridir. Çocuk muhabbetle, aşkla sevilir. Değer veriyorsanız, yaşına rağmen saygı duyuyorsanız, ona Allah’ı tanıttıysanız, sevdirdiyseniz, Allah’ın koruması altında olduğunu söylediyseniz çocuk dünya tatlısı olur. 

 

"Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras güzel ahlaktır" buyurur Peygamberimiz(sav). Çocuğumuza güzel ahlakı tanıtmaya Allah sevgisini ve Allah’ın onun için yarattığı güzel nimetleri hatırlatarak başlayabiliriz. En sevdiği meyveleri Allah'ın yarattığını, örneğin iç açıcı sulu portakalların çamurlu topraktan çıktığını, kocaman bir portakal ağacının tüm özelliklerinin tek bir portakal çekirdeğinin içinde saklı olduğunu... Ufacık bir çekirdeğin toprağa atılmasıyla devasa bir ağacın oluştuğunu; onlarca dal, yüzlerce çiçek ve meyve verdiğini... On yılda büyüyen bir ağacın, gözlerimizin önünde on saniyede büyümesinin nasıl büyük bir mucize olacağını. Yıllara bağlı olarak büyümesinin de aslında mucizevi bir olay olduğunu ve bu mucizeyi Allah'ın yarattığını...

 

Çocuğa hayvanları sevdirebiliriz örneğin. Çevresinden başlayarak kedilerdeki sevimliliğe, kuşlardaki çeşitliliğe, kelebek kanatlarındaki yanar döner renklere dikkatini çekebiliriz. Kendi yüzü ve bedenindeki oran ve simetriyi anlatır, "bütün bunlar kendiliğinden meydana gelebilir mi?" sorusunu yöneltebiliriz. Çocuk böylece aklını kullanır, mantık örgüsüyle kendiliğinden oluşamayacağını anlayabilir. Bu şekilde bir anlatımla çocuk daha dengeli ve tutarlı olur, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kur'an ahlakının anlatılması daha da kolaylaşır.

 

Çocuğa güzel ahlakı anlatırken, sevginin yanı sıra saygılı olmalı ve ona değer verdiğimizi hissettirmemiz de önemlidir. Büyük bir insan gibi davranırsak o da saygılı olacaktır. Çocuk olduğunu hissettirecek tarzda konuşmak, ona, kendisine değer verilmediğini düşündürür. Çocuk yerine konmak kimi zaman hoşuna gitse de sorumluluk duygusunu ortadan kaldırır; her şeyi artık size yüklemeye başlar.

 

Çocukla bire bir konuşmak kadar güzel ortamlarda konuşmak da önemlidir. Çocuk, hoşuna gidecek bir yerde, sevdiği yiyecekler eşliğinde daha güzel eğitilir. Güzellikleri kapsamlı anlattıktan sonra ona, dünyada kötülüklerin de olduğunu ayrıca anlatmalıyız. İyiliği, kötülüğü ve akılcılığın ne olduğunu anlatmalı, iyi ve kötü insanları tanıtmalıyız. Kendisi akıllı, olgun ve güzel davranışlar sergilediğinde onu ödüllendirebiliriz. Örneğin akıllı konuştuğunda, akılcı bir seçim yaptığında sevdiği bir yiyecek ya da istediği bir oyuncak alabiliriz.  Akıllı ve güzel davrandığında, temiz ve düzenli olduğunda ödüllendirmek, onun ruhsal yapısını güçlendirir.

 

Ölüm konusu ise çocuğa çok dikkatli anlatılmalıdır. Çocuk, kendisinin, anne ve babasının bir gün ölerek yok olacağını düşünürse, psikolojik açıdan dengesini yitirir. Ölümü yok olmak olarak anlaması çocuk için yıkımdır. Annesini ya da babasını kaybeden bir çocuk için, onların bir daha asla gelmeyecek olması dehşet verici bir düşüncedir. Dolayısıyla “bizleri Allah yarattı, ahirette, cennette yine hep birlikte olacağız” denildiğinde, çocuk ruhen ve bedenen sağlıklı olur.

 

Çocuk Eğitiminde Yapılan Yanlışlar

 

Çocuğa özenle, şefkatle, akılcı bir şekilde ve samimi ilgiyle yaklaşmak güzel sonuç verir. Bağırıp çağırmak olumsuz etki yapar; çocuk hem bize hem kendisine saygısını yitirir.

 

Çocuklara din, gerici ve tutucu bir üslup ile anlatılmamalıdır. Hurafe dolu bir anlatım, çocuk için din değil, aklının alamayacağı bir kâbus olacaktır. Dini Kur’an ve sünnet çizgisi dışında hurafelerle yorumlayan kişiler, kendi ruhlarındaki karanlığı ve şirk düşüncesini Kur’an'a ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerine uygulamaya çalışırlar. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğa “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak konuyu açmaza götürür. Çocuğa baskı, dayak, şiddet uygulanmamalıdır. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh (as), peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah’a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.

 

Dini tam olarak yaşamayan birçok aile çocuklarına Allah’ı -haşa- "Allah Baba" olarak tanıtır. Onlara göre Allah her şeyi yaratmış, sonra bir köşeye çekilmiştir. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim) Adeta Hristiyanlıktaki teslis (üçleme) inancına benzeyen bu ifade İslam dışıdır, çocuğu yanlış yönlendirecek uygun olmayan bir üsluptur.

 
Ülkemizde geleneksel tarzda bir eğitim uygulayan ailelerin bir kısmı ise çocuklarına bilinçli bir eğitim veremezler. Çocuklara ilk dini bilgileri verenler genellikle aile büyükleridir. Allah’ı, Peygamberimiz (sav)’i, Kur’an’ı tanıtmadan, yalnızca dua ezberletir, yaptıkları her hatayı "günah" olarak nitelendirir ve sık sık cehennemi hatırlatırlar. Çocukları Allah ile korkutur, "Allah seni taş eder", "Allah seni cehennemde yakar" gibi tehditlerle ıslah etmeye çalışırlar. Çocuklar bu yüzden Allah sevgisinin ne olduğunu bilmeden hatta Allah’ı tanıyamadan büyük bir korku duyarlar. Bu hatalar nedeniyle çocuk, ileride inancını yitiren ya da ibadetlerini yapmayan bir insan haline gelebilir.


Çocuğa, Cehennemde yakan Allah değil, Cennetinde güzellikler sunacak olan Allah anlatılmalı. Çocuk öncelikle Allah’ı sevmeli. Allah’ın sevgisini ve rahmetini kaybetmekten korku duyulması gerektiği daha ileriki yaşlarda anlatılmalı.

 

Çocuklarımızı Allah’a Adayalım

 

Din ahlakı sevgidir, şefkattir; özveri, merhamet ve dostluktur. Allah, insanları, bitkileri, hayvanları, tüm yarattıklarını aşkla sevmemizi ister. Kur'an ahlakı, sevmenin sanatıdır. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşırsak – Allah’ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alırız.

 

Güzel ahlaka sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. Bu güzel ahlakın yaşandığı evlerde, anne- babaya itaatli, onlara "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine de sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

 

İman yaşanmıyorsa önce insanların, ardından ailelerin, daha sonra da toplumların sağlığı bozulur. Çevremize baktığımızda, insanların ne kadar mutsuz olduğunu görmemek mümkün değildir. Bu, toplumda din eğitiminin gerçek anlamda ve yeterli düzeyde yapılmamasından kaynaklanır.

 

Çocuğa yapılan en büyük iyilik, Allah’ı dost edinmesini sağlamak yönünde eğitmektir. Çocuk inançlı yetiştirilirse karakteri sağlam olacaktır. Tek güç sahibinin Allah olduğunun bilincinde olmayan çocuk, yaşamı süresince insanlardan korkacak, insanlara hoş görünmeye çalışacak, Allah yerine onlardan yardım umacaktır. Allah'a yakın yetiştirilen çocuk, yaşı küçük de olsa, olgun bir mümin aklına ve ahlakına sahip olur. Yaşadığı her şeyin Allah'tan geldiğinin bilincinde yaşar ve olaylar karşısında güzel tavır sergiler.

Kur'an'da, İmran'ın karısının, "Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et.” (Ali İmran Suresi, 35) diyerek dua ettiği haber verilir. Hz. Meryem'i annesi nasıl Rabb'ine adadı ise, bizler de çocuklarımızı Allah'ın rızası için Allah'a adayalım. Çocuk henüz hiçbir şekle girmemiş temiz toprak gibidir. O toprağa hangi tohumu ekersek, onun meyvesini alırız.  Ne kadar iyi bakarsak, meyvesini kat kat fazlasıyla verir; Rabb'imizin dilemesiyle güzellik, nimet, bereket, sağlık ve sıhhat gelir.

 

“Cennette ferahlık ve sevinç evi denilen öyle gösterişli bir yer vardır ki, oraya yalnız çocukları  sevindirenler girebilir." Hz. Muhammed (sav)

 

İslam barıştır ve her türlü şiddetin karşısındadır. İnanan insanlar asla "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığına aldanmaz, çevrelerinde yaşananlara tepkisiz kalmazlar. Allah’ın yolunda ve iyiliğin temsilcileridir müminler ve dünyanın dört köşesinde uygulanan zulme duyarsız kalamazlar. Suçsuz insanlara yönelik her türlü zulmün en önemli ve güçlü düşmanları samimi inananlardır. 

Yaşanan olaylar karşısında umursuz davranan, çıkarlarına dokunmadığı sürece rahatsızlık duymayan kişiler, özveri, dürüstlük, dostluk gibi Kur’an ahlakının kazandırdığı özelliklerden yoksundurlar. Ömürlerini bencilce tutkularını tatmin etmeye çalışarak, nimet ve güzellikleri tüketerek sürdürürler. Oysa Allah’ın beğendiği ahlak, çevresine hayırlı olan, olaylara duyarlı ve insanları iyiye ve doğruya davet eden ahlaktır. Bu üstün ahlaka sahip insanlarla, içi boş/yeşermeyen bir kütük gibi hiçbir yararı olmayan kişiler arasındaki farktan Kur’an şöyle söz eder:

"Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi?" (Nahl Suresi, 76) 

Adil olan ve Allah’ın dosdoğru yolu üzerinde bulunan, içinde Allah korkusu ve sevgisi taşıyan, kutsalları önemseyen insanın, yaşadığı topluma büyük yararlar getireceği açıktır. Dolayısıyla insanların Kur’an’da işaret edilen güzel ahlakı yaşamaları çok önemlidir.


Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayan insan, Allah’ın razı olacağı ahlakı kazanmak için ciddi bir çaba gösterir. Çabası sonucu merhamet, şefkat, adalet, dürüstlük, affedicilik, tevazu, özveri, sabır ve hoşgörüyü kazanır. İnsanlara güzellikle davranır, hayırlarda yarışır, "… Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran." (Hicr Suresi, 85) hükmü gereği iyilikte ve özveride bulunur.

Samimi inanan insan insan, Rabb’inin dosdoğru yolundadır ve gerçek anlamda iyiliği temsil eden kişidir. Dünyanın dört köşesinde uygulanan zulme ve şiddete karşı duyarsız olamaz. İnanan insan anarşinin asıl ve en büyük düşmanıdır. Toplumda barış ve adaletin hakim olması için mücadele eder, insanları fitne ve bozgunculuktan sakındırır. Dinin amacı zaten sevgidir; Allah sevgisidir, Allah korkusudur, kardeşliktir. Yüce Allah cinayet işleyeni bile affetmemizi isterken, böyle bir dinde şiddet ve terör nasıl olabilir?

Samimi mümin, terör ve anarşi yanlısı beyinlerdeki yanlışlığı düzeltmek için çaba içerisindedir; doğruları anlatır, fikir yoluyla mücadele eder.

Kur’an ahlakını yaşayan insanın adalet anlayışında kişisel çıkarlar, dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar, insanların fiziksel farklılıkları asla etkili olmaz. Kararları yalnızca haktan ve doğrudan yanadır. Kur’an ahlakının tam olarak yaşandığı toplumlarda gerçek adalet ve güvenin hakim olacağı çok açıktır. Çünkü yalnızca içinde Allah korkusu taşıyan ve hesap günü Rabb’inin huzurunda yapayalnız sorgulanacağının şuurunda olan insan gerçek adaleti sağlayabilir. 

Allah birçok ayette insanlara adaletin ayakta tutulmasını buyurur. Nisa Suresi 48. ayette "insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi ” bildirilir. Kuran’da adaletin tam bir tarifi yapılır, iman sahiplerine kişiler ve olaylar karşısındaki davranışları ve adaletin nasıl uygulanacağı bildirilir. Bu müminler için Allah katından çok büyük bir kolaylıktır. Bu sorumluluğun bilincinde olan samimi müminler, Allah’ın rızasını kazanmak ve huzur, güven, barış içinde yaşayabilmek için insanlar arasında adaleti eksiksizce uygulamaya çalışırlar.

Allah’ın Kur’an’da emrettiği adalet, tüm insanlar arasında eşit olarak uygulanır. Yer, zaman ve kişilerin dil, din, ırk ya da etnik kökenlerine göre değişmez. Oysa bugün birçok yerde insanlar ırkları ya da tenlerinin rengi nedeniyle zulme uğratılmaktadırlar. Kur’an’da farklı halklar yaratılmasının hikmetlerinden birinin, insanların "birbirleriyle tanışmaları" olduğu haber verilir. Farklı ırk ve milletlerin bulunmasının amacı, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir. 

Bu çeşitlilik Allah’ın yaratmasındaki bir güzelliktir, bir renktir. Taşıdığı hiçbir özelliği insana üstünlük kazandırmaz. Bu farklılıklar Allah Katında önemli değildir. Üstünlük yalnızca takva ile, yani Allah korkusu, Allah sevgisi ve O’nun sınırlarını korumadaki titizlik iledir.

Bütün bu sorumluluklarımızın bilincinde olmamız çok önemlidir. Sadece “iman ettik” diyerek cennete giremeyiz. Dünya ehline has davranışlarımızı ezmezsek, o zaman sadece beden oluruz; et ve kemik oluruz. Tavırlarımızı vicdanımızın süzgecinden geçirmeli, bedenimizden fazla ruhumuzu beslemeliyiz…


Ahir Zamanla ilgili hadislerin zaman içerisinde aynen gerçekleşiyor olması, kaynağı konusundaki kuşkuları giderir. Peygamberimiz (sav)’in Ahir Zamana dair söylediği hadislere baktığımızda tümünün bugün birebir gerçekleştiğini ve yaşandığını görmek mümkün. O halde Resulullah’ın söz ettiği o "zaman" gelmiştir.

"Bir zaman gelir; insanların dertleri-tasaları mideleri, şerefleri malları-mülkleri, kadınları kıbleleri, paraları dinleri olur. İşte onlar Cenab-ı Allah’ın nezdinde nasibi olmayan en kötü yaratıklardır." [Sülemi]

Peygamber(sav) buyurur: "Obur kimselerin sofralarına üşüşmelerine benzer bir halde, diğer milletlerin sizin üzerinize üşüşmelerine az kaldı." Dinleyenlerden biri; "Ey Allah’ın Resulü! Biz o gün az olduğumuzdan mı bu duruma düşeceğiz?" diye sorar. Peygamber efendimiz: "Aksine sizin o zaman sayılarınız çok olacak fakat selin üzerindeki çör-çöp gibi değeriniz olmayacaktır. Allah onların sizden duyduğu korkuyu kalplerinden çekip alacak, sizin kalbinize de "vehen" verecektir " buyururlar. Dinleyenlerden biri: "Vehen"nedir?" diye sorunca Peygamber efendimiz: "Dünya sevgisi ve ölüm isteksizliğidir" buyururlar. [Buhari, İbni Mace, Ebu Davud]

Ahir Zaman’da ümmetinin durumuna dikkat çektiği diğer hadisler de ne kadar gerçekleri yansıtıyor.

"Ümmetimin son zamanlarında mescidlerini süsleyip kalplerini harap bırakan, elbisesini sakınıp koruduğu kadar dinini sakınıp korumayan, dünya işlerinin yolunda gitmesi uğruna dinini vasıta yapmaya aldırış etmeyen bir takım insanlar türeyecektir." [Hakim]

"Şüphesiz ki benim ümmetime de nankörlük,azgınlık,şımarıklık,bollukla övünmek,dünya işlerinde birbirleriyle rekabet etmek,birbirlerinden yüz çevirmek,birbirine haset etme (çekememe) hastalığı sirayet edecektir.Sonunda hududu aşacaklar ve sıkıntılar baş gösterecektir." [İbn-i Ebid-dünya] 

"Ümmetimin zalim bir kimseye "sen zalimsin"demekten çekindiğini gördüğün zaman, onlara veda edilmiş demektir." [Taberani, Hakim]

"İnsanlara bir zaman gelir ki; camilerinde toplanıp namaz kılarlar. Fakat aralarında mü’min bulunmaz." [Hakim]

"Şüphesiz Allah kullardan ilmi çekip almaz. Fakat alimleri almasıyla ilmi de almış olur. Hiç alim kalmayınca da insanlar, bir takım cahilleri baş edinirler. Onlar da bilgileri olmadığı halde soruldukları şeylere fetva verirler. Bu durumda hem kendileri sapmış hem de başkalarını saptırmış olurlar." [Ahmet b.Hanbel, Buhari, Müslim, Tirmizi]

"İnsanlara bir zaman gelir ki Kuran-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar." [Hakim,Tirmizi]

"İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, Kur’an-ı Kerim’in yalnız resmi, İslam’ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar, İslam’dan en uzak insanlar oldukları halde, İslami isimlerle isimlenecekler, mescitleri görünüşte mamur olduğu halde, hidayet yönünden harap olacaktır. İşte o devrin alimleri gök kubbenin altındaki alimlerin en kötüleridir. Fitne (kargaşa) onlardan çıkmış, yine kendilerine dönecektir.” [Hakim, Deylemi]

Dinimiz, "… O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir... [Hac Suresi, 78] ayetiyle de haber verildiği gibi kolaylık üzere kuruludur. Peygamberimiz de birçok hadisinde dinin kolay olduğunu belirtiyor. 

“Allah beni ruhbaniyetle görevlendirmedi. Allah yanında dinin hayırlısı kolay tevhid yoludur.” [Ramuz-El Ehadis, 2/498]

Toplumda derin değil yüzeysel düşünen, dini hurafelerle karmakarışık hale getiren ve yepyeni din geliştiren, zorlaştırdıkça daha takva sahibi olunacağını zanneden müşrik kesime 1400 yıl öncesinden verilmiş bir cevaptır bu hadis. Sevgi, şefkat, merhamet, akıl, kültür ve görgüden yoksun, bilim ve sanata adeta düşman olan bağnazlığın ilacı tevhidi yaşamaktır. Kısacası dini özüne döndürmektir. 

Müslümanlar arasına sokulan fitneler ve ne yapılması gerektiği konusunda Resulullah: "Son zamanlarda bir takım fitneler olacaktır." der. Dinleyenler: "Ey Allah’ın Rasulü, (o zaman) nasıl ederiz?" diye sorarlar. Peygamber efendimiz: "İlk durumunuza dönersiniz" buyururlar. [Taberani]

Bugünü ne güzel anlatıyor ve ne yapmamız gerektiğinin cevabını da veriyor Peygamberimiz (sav). "İlk durumumuza dönersiniz" buyuruyor. İlk durumumuza dönmek, Asr-ı Saadet’e dönmektir. Nasıl olacak bu dönüş? Peygamberimiz (sav) bunu da şöyle cevaplıyor:

"İnsanlara yalan söyleyip yemin ederek günaha girmeksizin hayatın (geçimin) çekilmez bir hale geleceği bir zaman gelecektir.O zaman gelince de kaçmak gerekir." Dinleyenler; "Ey Allah’ın Resulü kaçış nereye olacaktır?" diye sorunca Peygamberimiz:

"Allah’a ,Kitabına, ve Peygamberinin sünnetinedir"buyururlar. [Deylemi]

Allah’ın emrettiği gerçek dinin eksiksiz olarak yaşanacağı, dinin samimi Müslümanlar tarafından aslına döndürüleceği dönem yakındır. Asr-ı Saadet dönemini yaşamak her Müslümanın hayali, özlemi ve duasıdır. O halde zaman, Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber(sav)’in sünnetine kaçma zamanıdır...

Öyleyse, Allah’a kaçın. Gerçekten Ben sizi, O’ndan yana açıkça uyarıyorum. (Zariyat Suresi, 50) 


 

 

"Gerçek aşkı hiç tatmadım", "Gerçek aşk gün be gün inancımı yitirdiğim bir şey" gibi sözler işitiriz insanlardan, “Gerçek aşkı buldum” diyen insan bile bir süre sonra onun da diğer tüm aşklar gibi geçici ve sonlu olduğunu anlar. Dahası başlangıçta ’o olmadan yaşayamayacağını’ söyleyen çiftler, ayrılırken ağır sözlerle, düşmanca hatta birbirlerine iftiralar atarak ’aşk’larına son verirler.

Yaşadığımız toplumdaki sistem içerisinde insanların ’sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, kaynağı ve dayanağı sağlam olmayan, karşılıklı çıkarlarla orantılı olarak artan/eksilen bir bağ. Manevi derinlikten uzak ve daha fazla maddi değerlere bağlı olan bu ’sevgi’ye gerçek sevgi denebilir mi?

Allah’tan uzak yaşam süren insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları zordur. Kaynağını kalbindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanın yaşamında çok zorlu olaylar da oluşsa, sevgisi asla bitmez. Sevdiği insan hatalar da yapsa, imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır. 

İnanan insanın sevgisi, Allah’a olan güçlü ve samimi sevgisinden kaynak bulur. Tüm güzellikleri yaratanın ve hepsinin gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunun bilincinde olarak sevgiyi yaşar. 

Gerçek aşk; temeli Allah aşkı ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş olan aşktır diyebiliriz. Aşkın ete kemiğe dönüştüğü dünyada, birbirlerindeki Allah aşkından yansıyan güzelliği görebilenlerin aşkıdır gerçek aşk. Bu aşk iman ve Allah’a olan yakınlık doğrultusunda artar. İmanı gönülden yaşayan insanın Rabb’ine karşı hissettiği coşkulu aşk, kişiye O’nun sevdiği bir kul olma umudu verir. Bu aşk, ruhundaki coşkuyu, huzur ve mutluluk duygusunu sürekli diri tutar. 

Allah’ın tecellilerindeki güzellikleri ancak Allah aşkıyla sarhoş olanlar görebilir ve onlardan derin bir zevk alabilirler. Allah’a duyduğu aşk, O’nun yarattıklarına karşı da insanın büyük sevgi duymasına neden olur ve Allah’ı seven insanlara karşı sevgisini artırır. Bu yüzden karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Aksine insanın şefkat ve merhamet duygularını da artırır ve sevgisi daha da derinleşir. 

Sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanıyorsa o sevgide vefa, sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah sevgisinden kaynaklanmayan sevgide şefkat, merhamet ve sabır olmaz. İnançsızlıkla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır. 

Mutluluk ancak Allah aşkıyla olur; bunun dışında kalp tatmin olmaz, kurtuluş yolu bulunmaz. Onlarca yol dener insan ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, bu samimi ve gerçek aşktır. Bu, ruhun ihtiyacı olan gıdadır, ruh ve iman bu döngü ile sürekli beslenir.

Dünyevi aşklar genellikle romantizme dayalıdır ve imani boşluktan kaynaklanır. Gerçek aşkın taklididir; geçici, kısa süreli ve sonludur. Allah için yaşanan sevginin ise belli bir süresi ve sonu yoktur. Bu sevgi kesintisi olmayan, asla bitmeyen, sonsuz yaşamda da devam edecek olan tutku dolu sevgidir. İnsanın kalbinde hem imani coşkuyu tetikleyen ve hem mutmainlik oluşturan başka bir aşk yoktur. 

Bu aşk Allah’ın iman eden kullarına bahşettiği bir nimettir. İnsan bu aşkı doruğunda yaşıyor da olsa, ahirette yaşayacağı çok daha büyük bir güzelliktir ve çok daha haz vericidir. Allah, “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) buyurarak, gerçek sevginin ve muhabbetin ancak imanla yaşanabileceğinin sırrını verir.

Aşk, çok yüksek duygulara dayanan sevgidir. Karşılığı olan sevgi, aşk değildir; maddi karşılığı olan sözde sevgiye aşk denmez. Aşk çok saf, çok temiz, çok asil duygudur. Allah, bir göğüste iki kalp kılmadığını haber verir; o tek kalp Allah aşkı ile dolu olan kalptir. Diğer tüm aşklar onun türevleridir; O’nun yarattıklarına duyulan aşktır. Bu gerçek aşkı içinde hisseden, kalbini O’na tam olarak teslim eden insan, dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur. 

O, sevginin asıl muhatabı iken insan O’ndan uzak yaşar, yaşamı boyunca gerçek sevgi ve dostluğu arar. Bilmez ki, tek ve gerçek ’Sevgili’ ona şahdamarından daha yakındır...

Ey gönül! Ne tuhaf değil mi? Bir ömür, şah damarından daha yakın bir Sevgiliyi aramakla geçiyor.” (Mesnevi V 3272)

Onlar, kendilerinin inkara sapmaları gibi sizin de inkara sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız... (Nisa Suresi, 89)

Her dönemde inkar edenler çıkarları gereği birlik olurlar. Birlikte hareket etmelerinin asıl amacı, Allah’ın beğendiği üstün özellikler olan özverinin, samimiyetin, dürüstlüğün, vicdanın ve adaletin, kısacası Kur’an ahlâkının yeryüzünde hakim olması için çaba gösteren müminleri engellemektir.

Çünkü, Kur’an ahlâkının yaşanması bu kişilerin çıkarlarını, dünyevi hırslarını engelleyecektir. Bu nedenle Kur’an ahlâkının yaygınlaşmasına ve dindar insanların sayılarının artmasına engel olmak için var güçleriyle çalışırlar. Ayrıca dürüst ve iyi insanların da kendilerine katılıp, doğru yoldan sapmalarını isterler. İyi insanların da kendileri gibi dünyevi çıkarları için çalışan, gerçeklerden yüz çeviren, yalnızca nefislerinin bencilce tutkuları peşinde koşan insanlar olmalarını amaçlarlar.

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi, 2)

Eğer iyi insanları kendi saflarına katamazlarsa, bu defa da onları çeşitli yöntemlerle iyi ve hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar. Alay etme, küçük düşürmeye çalışma, dağıtmak için uğraşma, iftira atma, yurtlarından sürme ya da ölümle tehdit etme gibi birçok yöntemi denerler.

Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir. (Tevbe Suresi, 107)

Ancak Kuran’da Allah, “Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, ’batıla-dayanarak’ mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış? (Mümin Suresi, 5) ayetiyle dinini yalanlayan ve elçilerine başkaldıran bu kimselerin çabalarının boşa çıkacağını haber verir.

Kalpleri kararmış, acıma duygusunu yitirmiş, değerleri hiçe sayan, dini alay konusu edinen kimselerin kötülüklerine son vermek için, vicdan sahibi samimi inananların, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliği ve güzelliği öngören Kur’an ahlâkının yaygınlaşmasına çalışmaları gerekir. Allah, “…(birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73) buyurarak müminlerin birbirlerine yardım etmemeleri durumunda yeryüzünde bozgunculuk olacağına dikkat çeker.

Bu, müminler için çok önemli vicdani bir sorumluluktur. Gerçekten vicdan sahibi olan insan, iyilikten yana çaba içinde olmalıdır. Müminler kötülüklerle mücadelede birlikte hareket etmeli, kararlılıkla tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Çekimser ve duyarsız kalmak, kötülerin tarafına geçmek demektir. Yaşanan dönem, insanın kendi çıkarları için değil, diğer insanlar için de ciddi bir çaba gösterme zamanıdır.

Toplumları uçuruma sürükleyen inkârcılara ve zalimlere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine, Müslümanların birbirleriyle çekişmeleri büyük bir yanılgıdır, vakit kaybıdır. “…çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…” (Enfal Suresi, 46) buyruğuyla Allah, samimi insanların birbirleriyle tartışmaları durumunda, zamanın yanı sıra güç kaybına da uğrayacaklarına dikkat çeker. Allah’a samimi ve kesin bir bilgiyle iman eden insanların, çekişmeden, istişare ile, birlikte ve uyum içinde hareket ederek, içten ve hikmetli sözlerle dini anlatmaları vicdanları harekete geçirecektir.

Barışın, hoşgörünün, dostluğun, özverinin, huzur ve güvenin, kısacası Kuran ahlâkının yerleşik olduğu bir ortam için tüm inanan insanlar birlikte olmalıdır. Vicdanlı insanların üzerine düşen görev çok açıktır; ”fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar” mücadele etmek...

Yüce Allah, iman edenlerin aralarındaki bağın nasıl olması gerektiğini, "... birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi..." ifadesiyle açıklar. Bu saflar halindeki fikir mücadelesi müminlerin, Allah’ın vaadi olan en güzel hayatı yaşamalarına vesile olacaktır.

Peygamberimiz’in(sav) veda hutbesinde; “Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler...” sözleriyle vasiyet ettiği gibi, Allah sevgisinden kaynak bulan bu sevgiyle müminler kalplerini doldurmalı ve birlik ruhunu yaşamalıdırlar.

Dinin Çıkarlarını Gözetmek

11 Şub 2012 In: Bediüzzaman

İnanan insan akılcıdır; dinin çıkarlarını en iyi şekilde gözetir ve kollar. Fitneye bulaşmadan, en güzel şekilde, sevgiyle, akılla, bilimle, Kur’an’ı ve İslam’ı anlatır.

Peygamberimiz (s.a.v.) bizim için en güzel örnektir; O hep akılcı tavır almıştır. Düşmanlıkla, kanla, şiddetle değil, şefkat, merhamet ve akılla İslam’ı anlatmıştır.

Mümin, çıkılacak yol uzun da olsa, sabır ve kararlılıkla cihada, tebliğe devam eder. Amacı mallara, çocuklara, rahata kavuşmak değil, yalnızca Allah’ın rızasına ulaşmaktır.

Bencilce çıkarlarını gözetmek münafık özelliğidir. Kur’an’da, “Onlar ki: ‘Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,’ derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar.” (Münafikun Suresi 7) buyrulur. Münafık kendi çıkarlarıyla çatıştığı için imkan sağlamadığı ve destek olmadığı gibi, başkalarını da müminlere yardımcı olmaktan alıkoymaya çalışır. Müminlerin dağılıp gitmesini ister.

Allah yolunda harcamada bulunmak ona müthiş ızdırap verir. Harcamada bulunulduğunda ızdırabı daha da artar. Müminlerin küfre karşı faaliyet yapmalarını asla istemez. Onlara baktıkça kendi sahtekarlığını, alçaklığını anlar. Kendisinden intikam alınacağı düşüncesi onu müthiş korkutur. Oysa asıl intikam alacak olan Allah’tır. Ancak o kendisini -haşa- Allah’tan büyük görür, bunalımlar yaşar.

Münafık mücadeleden kaçmak için savaşmayı bilmediğini söyler, oysa yalnızca çıkarlarını gözetir. Örneğin karşılığında para verilse savaşa çıkacaktır; bu tam bir münafık karaktersizliğidir.

Peygamberimiz (sav) mücadeleye çağırdığında, münafıklar "bu sıcakta biz çıkamayız" derler. Kur’an’da, “Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi.” (Tevbe Suresi 42) buyrulur. Gerçekte çıkarlarına uygun olmadığı için mücadeleden kaçarlar. Bir kısmı da "evimiz açıkta" diyerek, ailelerini bahane eder. Samimi insan, kendi ailesi ve çocuklarını düşündüğü kadar, diğer çocukları da düşünmelidir.

Tarih boyunca tüm kutlu peygamber ve elçiler, onlarla birlikte hareket eden müminler, yaşamlarını Allah yolunda hizmet, gayret ve mücadeleye adamışlardır. Peygamberimizle birlikte hicret eden müminler, ailelerini de bırakarak tehlikeleri göze almış ve sonsuz ahiret saadetini kazanmışlardır.

Bediüzzaman’a göre, bencillik ve kişisel menfaat düşkünlüğü fıtrata aykırıdır. Ona göre, insan “gayrın elemiyle müteellim” (başkalarının acısıyla acı duyan) bir varlıktır. “Müslümanların himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklamaları”, Bediüzzaman’ın teşhis ettiği hastalıklardan biridir. Böyle bir davranış ve amaç hem içinde yaşanılan topluma ve hem de insanlığa yapılmış bir zulüm olur.

İnanan insanın amacı; her şeyin üzerinde Allah’ın rahmetidir, rızasını kazanmaktır. Bazı insanlar yalnızca okulun, işin, paranın, malın, evlenmenin peşinde olur. Allah yolunda çaba içinde olan, kendini feda eden müminlerin zayıf akıllı olduğunu düşünüp kendisini uyanık ve akıllı görür.

Dünya hayatı çok kısadır. İnsan imtihan mekânı olan dünyaya yalnızca doğup, büyüyüp, çoğalıp, ölmek için gelmemiştir. İnsan doğar, Allah’a kul olur, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma çabasıyla yaşar, Kur’an ahlakını yaşamaya ve yaygınlaştırmaya çalışır, Allah rızası için kendini feda eder.

Kur’an ne buyuruyorsa doğrudur, her şey haktır, emirdir, farzdır. Allah nefsimizi sonuna kadar sınar. Yaşadığımız her nefsani zorluğun ardından Allah kolaylık vaat eder. Kişisel hırslarımız ve çıkarlarımızı bir yana koymalı, herşeyde Allah’ı düşünmeli, çıkarlarımızla çatışsa da İslam’ın yararına olanı seçmeliyiz.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors