İşte Sen!

30 Oca 2012 In: İmani Konular, Yaşam

 "Ben yaptım."

"Ben çalıştım. Ben kazandım."

"Ben bitirdim. Ben başardım."

"Ben dua ettim; o yüzden oldu."

Ben, ben, hep ben... Bilmez misin ki her şeyi Allah yapar; bizi de yaptıklarımızı da O yaratır.

Attığımız zaman biz atmayız, Allah atar. Sıkıntıdan kurtaran, güldüren ve ağlatan O’dur.

Nutku verip konuşturan da Yüce Allah. O yüzden "ne güzel konuştum" demek ne kadar anlamsızdır.

Kalplerimizi O evirip çevirir. Dilerse kalbimize imanı sevdirir; dilerse inkarı.

Rızkı veren, yediren içiren, şifa veren Allah’tır. Uyutan, uyandıran, uykuda çeviren de O’dur.

Doğru yollarını Allah gösterir. Vicdanımız O’nun kalbimizdeki sesidir. Allah doğrularını bize vicdanımız yoluyla ilham eder; hep doğruyu işaret eder.

Sabrı ve kararlılığı kalbimize Allah rapteder. Gücün tümü O’nundur. Rabb’i karşısında hiçbir güce sahip değilken neden büyüklenir, gururlanır ki insan?

İlminden dilediği kadarını veren Allah... Serveti sana veren Allah... Güzelliğini veren yine Allah... Hiçbiri senin çabanla olmadı... O yüzden kendine benlik verme!

Allah dilemedikçe biz dileyemeyiz. Eğer dileyebiliyorsak, dua edebiliyorsak, Allah dilediği içindir. Allah kaderimizde o duayı yaptırmaktadır ve dua gerçekte bizi kaderimizde var olana doğru yönlendirir. İmam Rabbani bu konuda, "Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez." der. Allah diler ve duamıza icabet eder.

Göğsünde büyüklük isteği değil, Allah sevgisi ve korkusu olmalı. Nefis şeytanla birlikte; senin iyiliğini istemez. Nefsinle iyi geçinme, aksine ez! Nefsinin bencil isteklerini gözeterek yararsız ve dünyevi amaçlara yönelme, onun tutkularını gözetme ki ruhun olgunlaşsın.

Bediüzzaman’ın, "Ey taparcasına dünyaya yönelen nefsim!.. Sen yalnızca dünya için mi yaratıldın ki, bütün zamanını ona harcıyorsun? Sen en önemli görevini bırakıp, binlerce yıl yaşayacakmış gibi, gereksiz işlerle ömrünü geçiriyorsun." sözlerini hatırla...

Allah insanın göğüs boşluğunda iki kalp kılmadığını bildirir. Kalbin bir tane ve yalnızca Allah aşkıyla dolu olmalı. Diğer aşklar zaten O’nun aşkından kaynak bulur.

Allah, zaman ve mekandan münezzeh. Zamanı ve mekanı yaratan O. Kaderini sonsuz öncede hayır ve hikmetle belirleyen de O. İstese de istemese de, teslim olsa da olmasa da her insan kaderini yaşar. "Kaderimi değiştirdim" diyen de kaderinde olanı söyler, kaderinde olanı yaşar.

Şeytan isyanını kendinden bilir. Oysa onun isyanı da kaderi dahilindedir. Kıyamete kadar ona izni de Allah verir.

Kibir, enaniyet, benlik verme; hepsi şeytanın özelliği. Kendine benlik vermesi onu secde etmekten alıkoydu. Enaniyet, insanı zeki de olsa, tıpkı şeytan gibi ahmak durumuna düşürür.

Peygamberimiz(sav), "kibirliler kıyamette zerre gibi ayak altında kalır. Herkes onları çiğner" [Tirmizi] buyurur. O halde ölmeden önce öl.

Dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tut ve sonsuz ahiret yaşamın için hazırlan. Ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığın için pişmanlık duyacağın her şeyi yaşarken yap. Yaptığın için ahirette pişmanlık duyacağın şeyleri yaşarken yapma; dünyadan geç.

Ete kemiğe benlik verme, et yığını olmaktan çık. Allah’ın ruhundan üflediği müminsen, ruhunu iyi yönde besle. Nefsini beslersen ete dönüşürsün, ruhunu beslersen insan olursun.

Allah’ın senin için hayırla yarattığı kaderden hoşnut olup, teslimiyetin lüksünü yaşa. Rabb’ine yakın olur, tam bir iman, tam bir tevekkülle kendinde olan kötüyü iyiyle değiştirirsen, Allah birden görüntünü değiştirir.

Her şeyi Allah verir; O’nun emrindeyiz. Kenarından köşesinden teslimiyet olmaz. Bir yaprak bile yaratamazken teslimiyeti kabullenmez, hep "ben, ben" dersen... Kendine benlik verip, her şeyi kendinden bilirsen... Ömrün sana hiç bitmeyecekmiş gibi gelirse... Toprağın altındaki bedenini düşün. İşte "sen!"

Dünya hayatında amaç Allah’ın hoşnutluğunu, rızasını ve rahmetini kazanmak. Ancak, insan yaratılışı gereği zayıf ve unutkandır. Birçok eksiği, hatası ve günahı olabilir. Önemli olan hatasını fark edip Rabb’ine yönelmesi, tevbe etmesi ve davranışlarını düzeltmesidir.

İnanan insanın imanı arttıkça Allah korkusu da artar. İçindeki derin Allah korkusu ile bir yandan hatalarını tekrarlamamak için uğraşır, bir yandan da hataları için bağışlanma diler. Bağışlanma dilemek ve tevbe etmek, "Ve Rabbiniz’den bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine Kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım." (Hud Suresi, 3) ayetinden de anlaşıldığı üzere tüm müminlere farz kılınmış bir ibadet.

Allah sonsuz merhamet ve şefkat sahibidir ve samimi kullarının kötülüklerinden geçeceğini Kur’an’da haber verir.

İşte bunlar; yaptıklarının en güzelini kabul ederiz ve kötülüklerinden geçeriz; (bunlar) cennet halkı içindedirler. (İşte bu,) Onlara va’dolunan doğru bir vaaddir. (Ahkaf Suresi, 16)

Kuşkusuz bu müjde Allah’ın kulları üzerindeki sonsuz merhametinin bir tecellisi. Rahman ve Rahim olan Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir diğer müjde ise kötülükleri iyiliklere çevireceği.

Bu, günahların bağışlanmasından da öte, Rabb’imizin sonsuz merhametini kavrayabileceğimiz çok büyük bir müjde. Kur’an, "Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir... (Furkan Suresi, 70) ayetiyle bu müjdeyi verir.

Kuşkusuz önemli olan yaptığımız her davranışın Allah Katındaki karşılığı. Allah, kötülüklerini iyiliğe çevireceğini vaad ederek, kuluna Katında alacağı karşılığı artırma fırsatı sunar. Bu müjdeyi verdiği müminlerin özelliklerini de Kur’an’da tarif eder.

Büyük günahlardan ve harama girmekten kaçınan, salih amellerde bulunan, Allah’ın sınırları içinde yaşamaya çaba gösteren insanlar, Allah’ın bu lütfunu umut ederler. Unutarak ya da bir anlık gaflet sonucu hata yaptıklarında hemen tevbe eder, bağışlanma dilerler.

Kötülüklerimizi örterek iyiliklere çevirmesini diliyorsak, her an Allah’ın en çok razı olacağı tavrı seçelim. Bunun için ahirette Rabb’imizin huzurunda yapayalnız vereceğimiz hesabı düşünelim. Sanki ahiretteki sonsuz azabı görüp de yeniden dünyaya geri gelmiş gibi sınır koymadan, yeterli görmeden salih amellerimizi artıralım. Allah’ın dilemesiyle müjdelenenlerden olalım...

İslam ancak "bir lokma bir hırka" anlayışıyla yaşanabilir gibi yanlış bir inanış var. "Müslüman yoksul olmalı, fazlasını istememeli, kanaat etmeli, hatta gerektiğinde aç kalmalı ki daha takva sahibi olabilsin" diye düşünülür. 

Gerçekte kanaat, Allah’ın bahşettiği ile yetinmek değil, geçinmektir. Daha fazlasını kazanma çabası içinde olmak hata değildir. Bir İslam büyüğünün sözlerindeki gibi, dünya elimizde olmalı ama gönlümüze girmemelidir. 

Çoğu zaman zenginlik değil yoksulluk insana mutluluk getirir. Örneğin küçük bir ev, ama imanlı ve sevgi dolu bir yaşam, koca bir konakta yapayalnız yaşamaktan çok daha güzeldir. Refah ille de mutluluk getirecek değildir ancak samimi iman sahipleri için büyük nimettir. Allah mümin için fakirlik de dilese zenginlik de dilese hayır vardır. Mümin her durumda şükreder. 

Bütün güzellikler Kur’an’ın, "... dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır..." (Araf Suresi, 32) ayeti gereği, onları takdir edebilen müminler içindir ve çok daha muhteşemleri ahirette yalnızca müminlerindir. 

Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun ve Allah dilerse gideceğinin bilincinde olan mümin, sahip olduklarından dolayı kibirlenmez, büyüklenmez ya da şımarmaz. Kaybedeceğinden de endişe duymaz. Tümüne şükreder ve Rabb’inin yolunda kullanır. “Deniz gibi mal kazan, ama sen onun üzerinde gemi ol.” der Mevlana Celaleddin Rumî. Mümin yığıp biriktirerek mallarının esiri olmaz.

Kur’an’daki Hz. Süleyman kıssası, dünyevi servete, müminlerle gafletteki kişiler arasındaki farklı bakış açısını gösterir. Hz. Süleyman, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin." (Sad Suresi, 35) diyerek dua eder. Malları, Allah’ın rızası için seven Peygamber, yine Allah yolunda kullanmak için kimseye nasip olmayan büyük bir mülk istemektedir. 

O halde ayette de çok açıktır ki mümin, Allah yolunda harcamak için dünya hayatında zenginlik ve mülk isteyebilir. Ancak servetini Allah’a vakfeder, O’na hibe eder. 

Allah, mülkü bir nimet ve imtihan olarak verir. Bu, müminin Allah aşkını ve korkusunu daha da artırır. Çünkü bazı Kur’an ayetlerinde, mal sevgisinin insanı saptırabileceği buyrulur. "Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır." (Adiyat Suresi, 6-8) ayeti, mal sevgisinin insanların kalbini katılaştırıp onları dinden uzaklaştırabileceğine dikkat çeker. 

Servetinden şımaran, kendisine benlik veren kişi kulluk şuurunu yitirir. Mal, mülk müminin şükrünü ve ecrini artırırken, inkarcının azgınlığını ve azabını artırır. Çünkü gözü ve gönlü yoksul ise malları ne denli artsa da kişi tatmin olmaz. Hep daha fazlasına sahip olma hırsı içinde sınır tanımadan yaşar.

Müminlerin servet sahibi olmalarının bir hikmeti, insanların kalplerini İslam’a ısındırmadaki etkisidir. İhtişamlı mülkler, güç ve iktidar, dinden uzak olan kimseleri etkiler, dine ve dini yaşayan insanlara ilgi duyulmasını sağlar. Ayrıca İslam’ın izzetini vurgular, gücünü gösterir. Kur’an’ın bu konuda verdiği örnek, Sebe Melikesi’nin Hz. Süleyman’ın sarayının ihtişamından etkilenmesi ve hemen ardından İslam’ı kabul etmesidir.

Toplumda, Müslümanlar garibandır, eziktir, yoksuldur; parası olsa bile zevksizdir, giyinmeyi, eğlenmeyi bilmez, güzellikten, estetikten anlamaz gibi bir imaj var. Mümin her şeyin en güzelini elde ederek, bu görüşü yıkar. Bu inkarcılar için büyük öfke konusudur, müthiş azaptır. Çünkü müminlerin başarısı ve gücü onların çok ağırına gider, canlarını acıtır.

Eğer Müslüman servet sahibi olursa zekat, infak, sadaka gibi ibadetleri yerine getirirken çok daha fazla ihtiyaç sahibine, çok daha fazla verebilir. Mallardan eksiltme ile imtihan olurken, zor zamanlarında da Allah’a tevekkül eder kararlılıkla sabreder. Allah, "Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 17) buyurur. Zenginlikle imtihan, yoksullukla imtihandan daha zordur.

Kur’an’daki, “Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92) ayetindeki müminlerden olmak yerine, Allah yolunda canı ve malıyla mücadele eden bir mümin olmak, İslam için çok daha hayırlı olmaz mı?.. Alan el yerine veren el olmak çok daha iyi değil midir?.. 

Allah’ın, Katından bahşettiği zenginlik bazı kimseleri saptırır ve ortak koşmalarına sebep olur. Mal mülkü yalnızca dünya hayatı için şiddetle arzulayan kişi, her ne kadar iman sahibi olduğunu iddia etse de gerçekte imani zafiyet içindedir. Allah dünyada istediklerini verebilir ancak onun ahiretteki durumu çok farklı olur. (Doğrusunu Rabb’im bilir.)

Müminler ise "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" (Bakara Suresi, 201) ayetindeki duayla Allah’tan servet ve zenginlik isterler. Ancak müminlerin bu istekleri nefsani tutkularını tatmin etme amacı taşımaz. Onlar serveti, Hz. Süleyman gibi Allah’a yakınlaşmak, dini anlatmada güçlü ve etkileyici olabilmek için isterler. O halde duamız Allah yolunda harcamak için kullanacağımız ve şükretmemize vesile olacak bir zenginlik olmalı. 

"Rabb’imiz Sen, servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükten sonra da varlığı devam eden, servetlerin gerçek sahibisin. Canımız da, malımız da, paramız da Senin. Sen dilediğini zengin kılansın. Rızkımızı genişletip-yay ve Senin yolunda harcamayı nasip et."

Toplumda yerleşmiş ancak dine tamamen aykırı olan sözleri açıklamaya devam ediyorum. Yazacaklarım nedeniyle Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.

Birçok insan doğumu ve ölümü Allah’ın belirlediğine, insanı zorluktan kurtaranın ya da şifa verenin Allah olduğuna inanırken, günlük hayatta yaşananların Allah’tan bağımsız geliştiğini düşünür. "Allah’ın hiç işi kalmamış da -haşa-bu ufak şeylerle mi uğraşıyor" der kimileri. Oysa evrendeki küçük-büyük her detay, insan yaşamındaki her an, her yeni olay Allah’ın dilemesiyle, O’nun üstün aklıyla ve O’nun belirlediği şekilde meydana gelir.

Örneğin sıcak çaydanlığın devrilmesinin Allah’tan bağımsız bir olay olduğunu söylerken, aynı çaydanlıktaki kaynar suyla eli yandığında olayın kaderinde olduğunu düşünmesi kişideki mantık çöküntüsünü gösterir. Yaşanan olay -boyutu her ne olursa olsun- kaderde olandır. "Kaderini yendi" ya da "kaderini değiştirdi" gibi sözler de bu bilgiden yoksun kimselerin söyledikleri cehalet dolu sözlerdir.

"Allah ona çok veriyor bana ise şu kadar veriyor. Bu -haşa- adalet mi?" demek, sonsuz adil olan Allah’ın adaletini sorgulamaktır. İnsan imtihan amacıyla dünyadadır. Ve Allah kimi kulunu varlıkla kimini de yoklukla sınar. Dahası varlıkla sınanmak insanı daha fazla zorlar.

"Ben bu kadar iyilik ve hayır yapıyorum ama yine de bütün belalar beni buluyor. Her çeşit kötülüğü yapan da rahat rahat yaşıyor; bu nasıl adalet" gibi sözler de dünya hayatındaki imtihanı kavrayamamış kişilerin sözleridir. Tüm bu düşüncelere en güzel cevap yine Kur’an’dan gelir: Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azaplandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi, 85)

"Günahın benim boynuma" sözü de sıklıkla duyduğumuz bir söz. Kimin ağzından çıkarsa çıksın, gerçekte şeytanın fısıldadığı bir cümle. Kur’an’ın bildirdiğine göre ise kimse bir başkasının günahını yüklenemez.

"Allah’ın sopası yok" -haşa- sözü de sanırım söylenen sözlerin en cahilce olanlarından. Saniyelerle süren depremlerde beton blokları sallayan, yerle bir eden, volkanları patlatan ancak tümünü imtihan amacıyla ve hikmetle yaratan Allah’ın sonsuz gücünü gereğince takdir edememenin sonucudur bu söz.

"Üzerimde nazar var, sürekli başıma birşey geliyor?", "Neden belalar hep beni buluyor?"... Bu sözler, dünya hayatının gerçeğinden gaflette olan kişilerin yaşadıkları zorluklar karşısındaki ifadeleri. Dünyanın ve insanın yaratılış amacı imtihandır. İnsan imtihan olarak Allah’a bağlılığını kanıtlar. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda çektiği çilelerle insan eğitilir, imanı olgunlaşır.

Ya da tam aksine, "Ben Allah’ın sevgili kuluyum. Olmasam bana bu kadar güzel bir hayat yaşatmazdı." diyen bazı kişiler de rahat yaşamlarının verdiği güvenle doğru yolda olduklarını ifade ederler. Oysa bunun bir ölçü olmadığı Kur’an’daki "Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller . (Müminun Suresi, 55-56) ayetiyle haber verilir.

Yaşanması ihtimali bulunan tehlikelerden konu açıldığında, "işte Allah’a emanet yaşıyoruz" diyen insanlar görürüz. Kuşkusuz Allah’a emanetiz ancak bu söz, Allah’ın üzerimizdeki ve tüm evrendeki kontrolüne, gücü ve hakimiyetine -haşa- güvensizlik ifadesidir. Allah’a emanet olan, en büyük gücün koruması altındadır.

Yukarıdaki cümle gibi "işi Allah’a kalmış" sözü de aynı güvensizliğin sonucudur. Her insanın her işi Allah’ın kontrolündedir. Bu şekilde düşünen kişi de Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremez. Hatta bu sözü dahi söyleyemez.

Aynı şekilde "şansa yaşıyoruz" demek de uygun bir ifade değildir. İslam’da şans ya da talih yoktur. Her insan Allah’ın sonsuz öncede belirlediği kaderini yaşar. " Başına konan talih kuşu" da, başına gelen musibet de kişinin imtihanıdır. Hatta daha da ileri giderek söylenen "talihsiz, bahtsız, kadersiz" gibi sözler Allah’ın yarattığı kaderi beğenmemek-haşa- isyan etmek anlamındadır.

"Ben ibadetlerimi yapamıyorum ama kalbim temiz; önemli olan bu" sözü ise Allah’ın buyruklarını hafife almaktır. Bu sözler, ibadetlerini uygulamaktan kaçınan ve yanlış bir yaşam tarzını Müslümanlık olarak görmeye/göstermeye çalışan kişinin samimiyetsiz ifadeleridir. Kur’an’a göre kalbi temiz olan insan, Allah’a itaat eden, O’nun emir ve yasaklarına uyan, sürekli Allah’ı anan ve kalbi Allah’ın zikriyle "mutmain" olmuş (tatmin bulmuş) kişidir.

"Çalışmak ibadettir" sözünü de sık sık duyarız. Kuşkusuz inanan her insan temiz ve iyi bir ahlak göstererek çalışır. Ancak çalışarak zaten ibadet edildiğini ve Kur’an’ın hükümlerini yerine getirmeye gerek olmadığını düşünmek yanılgıdır. İbadet, Allah’a kulluktur; işi gereği insanlara yardımcı olmak ise yalnızca Allah’ın hoşnutluğu amacıyla yapılırsa ibadettir.

"Allah’ın unuttuğu yer"- haşa- "Allah’ın unuttuğu insan" gibi sözler de büyük yanılgıdır. Allah asla hiçbir şeyi unutmaz. Allah Hafız’dır.

Kimileri de "bu hacı hoca takımı..." diye başlayan cümlelerle bağnaz ve müşrik kesimi kıstas alır ve tüm Müslümanları aynı şekilde değerlendirirerek, kendince küçümsemeye çalışır.

Duygusallığın insanı nereye sürüklediğine iyi birer örnek olan sözler: "Eğer Allah bana cenneti bahşetse, sensiz girmem", "Onu o kadar seviyorum ki onunla cehenneme bile giderim.", "Öyle nefret ediyorum ki onun gittiği cennete gitmem"... Ya da inkarcı olduğu açık olan kişinin yaptığı dünyevi bir iyilik karşısında, "o cennete girmezse ben hiç girmem"...

Yakını ölen kimselerin söyledikleri "Allah’ım biz şimdi ne yapacağız; neden onu bizden aldın?", "vaktinden önce öldü, zamansız öldü, ölüm ona yakışmadı" gibi akıl ve din dışı sözler isyan içerir. Ölüm her insana yakışır; çünkü Allah’ın takdiridir. Toplumda "sıralı ölüm" denilen yaşa göre ölüm sırası, Kur’an’a uygun değildir. Sırayı da, ölüm şeklini de belirleyen Yüce Allah’tır.

Ahiretten söz edildiğinde, "oraya gidip de dönen var mı, nereden biliyorsun?" der kimileri. Anlatım Kur’an’dan ise "gidip dönmüş" olmak gerekli değildir. Çünkü Kur’an ölümü ve ahiret hayatını detaylı tarif eder.

Son olarak, "dünyada mekan ahirette iman" sözü, "dünyada iman" olmalı ki ahiretteki “mekan” en güzellerinden olabilsin.

Kimi zaman düşünmeden bilinçsizce söyleniyor da olsa dine tamamen aykırı olan onlarca söz yerleşmiş toplumda. Duyduğunuzda bir anda irkilmenize yol açan, Kur’an’a ve dine karşı saygısız üslup içeren sözleri söyleyen kişiyi kesinlikle uyarmak gerekir. Neden yanlış olduğu açıklanmalı ve kişi Kur’an’la uyarılmalıdır.

İnsanların en fazla düştükleri hata, yaşamın en ciddi konusu olduğu halde dinin hafife alınması. Din ve dini kavramlar konusunda espri yapmak, fıkra anlatmak ve bu konudaki espri, fıkra ve karikatürlere gülmek çok normal davranışlar gibi görülür. İnternette cennet, cehennem, şeytan kelimelerini arattığınızda karşınıza sayfalarca karikatür ve fıkra çıkar. Dahası muhafazakar olarak bilinen websitelerinde bile dini ögeler üzerine karikatür ve fıkralar görebilirsiniz. Allah, dini eğlence edinenleri azapla müjdelediği halde, bu tehlikeyi birçok insanın rahatlıkla göz ardı edebiliyor olması hayret vericidir.

İnsanlar arasında ağız alışkanlığı haline gelmiş sözlerden bir kısmını aşağıdaki satırlarda bulacaksınız. Tümü için Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.

Bazı kişilerden, "Kur’an bugüne cevap vermiyor, geçmişte kaldı" -haşa- sözlerini duyarız. “Kur’an’ı çağa uydurma” isteği, gerçekte insanların, Kur’an’ı kendi cahiliye sistemlerine uydurma çabasıdır. Kur’an bugünle içiçedir; anlatılan her olay karşılaşılacak bir olaydır. O dönemde yaşanmış bitmiş demek Kur’an’ın ruhuna aykırıdır.

"Din ve bilim ayrıdır" demek ise tam bir cehalettir. Bilim, üstün güç sahibi Allah’ın yarattıklarını incelemek için vardır. Kur’an, insanları bilimsel araştırmalar yapmaları yönünde teşvik eder, pek çok ayetle gökler, yer ve yarattığı her şey üzerinde derin düşünmeye, ‘alim’ olmaya yönlendirir. Allah’ın yarattığı her şey, Allah’ın yüceliğinin ve büyüklüğünün kanıtıdır.

Yukarıdaki çarpık görüşün bir sonraki aşaması bilim ve dinin çatıştığı düşüncesidir. Bilim, evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah’ın yaratışındaki üstünlüğü keşfederek insanlığa açıklamanın yoludur. Dolayısıyla sıklıkla gündeme getirilen bu gibi iddiaların anlamsızlığı da çok açıktır. Dinin, Allah’ın yaratmasındaki detaylara ulaşma yolu olarak benimsediği bilimle çelişebileceği düşüncesi yanılgıdır.

“İslam yüzünden ülkeler bu kadar geri kaldılar" inanışı da son derece cahilcedir. Asr-ı Saadetten bu güne geçen 14 yüzyılın ilk 12’sinde, Müslüman devletler, dünyanın en büyük güçleri arasında yer almıştır. Müslümanların siyasi, askeri, bilimsel, kültürel anlamda geri kalması, geçtiğimiz iki yüzyıla has, "olağandışı" bir durumdur. İslam dünyası bilim, teknoloji, kültür, sanat, düşünce gibi alanlarda, çok uzun süre dünyanın öncüsü olmasına rağmen diğer medeniyetlerden geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde üretilen birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan itibaren bazı Müslümanları etkisi altına almıştır. İslam’ı temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına tamamen aykırı vahşetler uygulayanlar ise İslam dışı radikallerdir.

Toplum genelinde, "din belli bir yere kadar yaşanır, aşırıya kaçmamak gerekir" gibi Kur’an dışı bir mantık yerleşiktir. Allah, “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.” (İnşirah Suresi, 7) buyururken, "aşırı"dan kastedilen ne kadarıdır ve bunun kıstasını insan mı koyacaktır? Kur’an’da tarif edilen mümin modeli, Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini bütün kişisel çıkarların üzerinde tutan, ahiretine yönelik ciddi bir çaba içinde olan samimi ve dürüst insan karakteridir.

"Din başka, dünya işleri başka" diyerek günün 23 saatini Allah’tan uzak yaşayan kimi insan, 1 saatten az bir vaktini namaz kılmaya ayırır ve bununla kendini yeterli görür. Oysa insanın ibadetleri, hayatı ve ölümü, tümü Allah içindir.

" Bu yaşta din yaşanır mı? Yaşlanınca nasılsa köşene çekilir, ibadetini yaparsın, hacca gidersin" gibi sözler de Kur’an’a terstir. Kur’an yalnızca yaşlıları değil, iyi ve kötüyü ayırt edebildiği, aklı olgunlaştığı ve şuuru açıldığı yaştan itibaren her insanı muhatap alır. Ve her insan ölene kadar Kur’an’dan sorumludur. Dahası yaşılıkta acz vardır. İbadete yönelme vakti gençliktir.

"Allah neden kötü ve zarar veren şeyler yaratıyor?" diye sorar birçok insan. Kuşkusuz en önemli sebeplerden biri, insanın dünya hayatında zorluk ve sıkıntıyla eğitilmesidir. Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir ve dünya hayatındaki eksiklikleri göstererek, insanları ahiretteki sonsuz azaba karşı uyarıp korkutur. İnsan böylece aczini ve Allah’ın yardımına ne denli muhtaç olduğunu daha iyi kavrar, verilen nimetlerin önemini daha iyi takdir eder. İmtihan anında ise iman eden ve etmeyen insanlar birbirinden ayrılır. Zorluk yaşayan kişi samimi iman sahibiyse sıkıntı duymaz, sabreder, tevekkül eder. Sıkıntısını giderecek olan Allah’tır; O’ndan yardım diler. Bu, iman sahibinin eğitim sürecidir.

Dini tam olarak yaşamayan birçok aile çocuklarına Allah’ı -haşa- “Allah Baba” olarak tanıtır. Adeta Hristiyanlıktaki teslis (üçleme) inancına benzeyen bu ifade, Kur’an ve İslam dışıdır; dine uygun olmayan bir üsluptur. Çocuk bu şekilde yanlış olarak yönlendirilmiş olur.

"Her şeyi Allah yarattı, peki -haşa- Allah’ı kim yarattı" gibi çarpık mantık ürünü sorularla ise bir yere varılamayacağı açıktır. Çünkü bu soruların sonu gelmez. Allah yaratır, yaratılmaz.

Allah’tan çok uzak yaşadığı halde kimi insan "Allah nasılsa bağışlar" diyerek hata ve günahlarına devam eder. "Allah, yarattığı kuluna azap etmez" düşüncesindeki bu kimse, "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi, 36) ayetinde söz edilen kişi gibi ahirette iyi bir yerde yaşayacağını zanneder.

Bir soruya verilen "İnşaAllah" cevabı genellikle olumsuz anlamda anlaşılır. Karşılığında "İnşaAllahı, maşaAllahı yok" der kimi insan. Oysa inşaAllah, Allah dilerse anlamındadır ve Rabb’imiz bir iş yapılmadan önce bu kelimenin söylenmesini emreder.

Birçok insan da, "cehennemde biraz yanıp cennete girerim" diyerek cehennemi hafife alır, günah işlemeyi kendine meşru görür. Oysa, "... kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır . (Bakara Suresi, 81) Parmağının ucu yandığında bile acı duyarken, insanın, cehennem konusunda bu denli çirkin cesaret sergilemesinin asıl nedeni ahirete kesin bilgiyle iman etmiyor olmasıdır.

"Bu kadar günah işleyen insan var, cehennemde bana yer kalmaz" diyerek kendini rahatlatan kişilerin ise bilmedikleri bir şey vardır: "O gün cehenneme diyeceğiz: "doldun mu?" O da: "Daha fazlası var mı?" diyecek. (Kaf Suresi, 30) İlginç olan, kendince dar bir mekan olduğu için cehenneme girmeyeceği tahmininde bulunan kişinin, aynı şeyi cennet konusunda düşünmemesidir.

Devam Edecek…

"İyi insan olmak"; öğrendiğimiz ilk ve en önemli kavram. İnsan, küçük yaşlardan başlayarak iyi bir insan olmak için çaba gösterir. Ancak farkında olmasa da gerçekte kötülük de insana çok yakındır. Farkında değildir; çünkü insanın ölçüleri, Kur’an’daki gerçekler değil, toplum bireylerinin kendi belirlediği ölçülerdir.

Dünyadaki tüm kötülüklerin kökeninde, Allah’a olan başkaldırı ve dünyevi çıkarlar elde etme tutkusu vardır. İyilik ise ancak Allah’a derin sevgi ve saygıyla, Allah korkusuyla, ahirete imanla ve Allah’ın hoşnutluğu amaçlandığında gerçek anlamda yaşanabilir. Tüm olayların Allah’ın kontrolünde olduğunu bilmek, her şeye hayır ve hikmet gözüyle bakmak, her davranışından sorgulanacağının bilincinde olmak insanı sürekli iyiye ve güzele yönlendirir.

Çevrenizde din ahlakını yaşamadığı halde "iyi insan" olduğunu iddia eden ya da toplumun kıstaslarına göre "iyi insan" olarak nitelendirilen çok sayıda kişiye rastlarsınız. Toplumda yerleşik "iyilik" anlayışı ile Kur’an’ın tarif ettiği gerçek iyilik, kuşkusuz birbirinden farklı kavramlar. Bakara Suresi’ndeki bir ayette oldukça detaylı bir iyilik tanımı yapılır:

" Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve mücadelenin kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır. "(Bakara Suresi, 177)

Yukarıdaki ayetle de açıklandığı gibi Kur’an gerçek iyileri, "ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler" ifadesiyle tarif eder. Vefa, bir mümin özelliğidir; samimi, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Örneğin, ’Ben Müslümanım", "Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim..." ifadeleri söz vermedir. "İyi insan", vefalı olan, bu sözleri fiili olarak da doğrulayarak sadakatle Allah’ın sınırlarını koruyan, kulluk sorumluluğunun bilincinde olan ve Allah’ı derin bir aşkla seven insandır.

Kur’anî ölçülere göre, diğer güzel ahlak özelliklerinin yanı sıra iyilik ve yardımı karşılıksız yapan, başkalarını da iyiliğe özendiren, kendi ihtiyacı olsa bile yoksula ve yetime yardım eden, sevdiklerinden özveride bulunan samimi kul, Allah’ın iyi kuludur. Ve onun asıl hedefi, "Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz." (İnsan Suresi, 9–10) ayetiyle de bildirildiği gibi, Rabb’inin hoşnutluğudur.

Kimi insanlar rahat yaşamlarının verdiği güvenle ’Allah’ın sevgili kulu’ olduklarını düşünür, "Allah beni sevmeseydi bu aileyi, evi, malı, mülkü, vermezdi" ya da "Allah her dileğimi kabul etti" diyerek doğru yolda olduklarını ifade ederler. Oysa bunun bir ölçü olmadığı Kur’an’daki, "Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56) ayetiyle haber verilir.

Dünya bir imtihan mekanı ve insan imtihan amacıyla bu mekanda yaşar. İmtihan gereklidir; Allah’ın huzuruna arınmış olarak çıkabilmek için insan bir şeyleri aşmalıdır.

Allah, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu...( Bakara Suresi, 214) buyurarak cennete girebilmek için zorlu imtihanlar yaşamış olmak gerektiğini haber verir. O halde insan imtihan olmalıdır ki Allah’a bağlılığını, sadakatini ve sevgisini kanıtlayabilsin.

Bazı kişiler de yaptıkları bir iyilikten sık sık söz ederek, haklarında "ne iyi insan" denilsin isterler. Böylece karşılarındaki kimseler üzerinde "iyi insan" izlenimi bırakmaya çalışırlar.

Birçok insan kendilerince, bir "iyi Müslüman" kavramı üretir. Allah’ın tarif ettiği iyi insan modelinin özelliklerinden olan ibadetlerini yerine getirmez, gerekçe olarak da "fırsatım olursa namazımı kılar, ibadet ederim, kimse hakkında kötülük düşünmem, hırsızlık yapmam, iyi bir insanım, neden ahirette azap göreyim?" gibi din dışı sözler söylerler. Oysa Müslümanlık , yalnızca ’insanlara kötülük yapmamak’ değildir. Gerçek Müslümanlık samimiyettir; ihlasla Allah’ın sınırlarını koruma çabasıdır.

Toplumda "iyi insan" olarak nitelendirilen birçok insanın, gerçekte Kur’an’ın iyilik kıstasına uygun yaşamadığı açıktır. Kur’an’ı ölçü alan insan, Kur’an’a tabi olur. Ve onun işaret ettiği ölçüler ve doğruları benimser.

İnanan insanlar yaşamları süresince çok farklı karakterde insanla karşılaşabilirler. Ancak karşılarındaki kişilerin davranışlarına göre, ahlak özelliklerini değiştirmezler. Mümin, alaycı konuşan, çirkin sözler söyleyen, öfkelenen, kötülük ya da düşmanlık yapan kişiler karşısında da efendiliğini, mütevazı, merhametli ve yumuşak başlı tavrını her zaman korur. Yapılan davranışa aynısıyla karşılık vermez. Allah’ın buyruğu gereği, kötülüğü iyilikle uzaklaştırır. Allah’ın beğendiği ahlak budur. Peygamberimiz (sav)’in bize örnek olduğu ahlak da budur. O (sav), şu hadisiyle bu konuyu müminlere hatırlatır:

Hiçbiriniz: "Ben insanlarla beraberim. İnsanlar iyilik yaparsa ben de yaparım, kötü davranırsa ben de kötü davranırım" diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın!’ Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak, kötü davranırlarsa, haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.”(Tırmizi, Rudani, Büyük Hadis Külliyatı Cem’ul-fevaid, cilt 5)

İyilik konusunda birbirine destek olan, hayırda yarışan samimi müminler, hem dünyada hem de ahirette güzel karşılık alırlar. Allah, iyi ve güzel davranışlarda bulunarak örnek olan, diğer insanlara da iyiliği tavsiye edenlerin iyiliklerini artıracağının müjdesini , "... Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği arttırırız... (Şura Suresi, 23) ayetiyle verir.

Yapmamız gereken; Allah’ın buyruklarına uymak, her ortam ve koşulda iyiliği yaşamak ve iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak... Allah’a yakın olmak ve O’nunla birlikte olmayı istemez miyiz?

Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl Suresi, 128)

Yüce Allah, herşeyi yarattığını, ona bir düzen verdiğini ve belli bir ölçüyle takdir ettiğini bildirir. (Furkan Suresi, 2) Evrende Allah’ın kusursuz yaratmasına, olağanüstü düzenine ve ölçüye sayısız işaret vardır. Canlı ve cansız mükemmel yaratılmış her şey, sahip oldukları muhteşem düzen ve ölçü, Allah’ın üstün yaratmasının kanıtlarıdır.

Bediüzzaman, her şeyin bir sınırı olduğunu, o şeyin o ölçü ile bağlandığını, kaderin her şeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp verdiğini, Feyyaz-ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kabiliyetinin o kaliba göre olduğunu söyler. Ve mealen şöyle devam eder:

"Güzel bir çiçeğin dakik programını, küçücük bir tohumunda toplamak, büyük bir ağacın hayatındaki bütün amel sayfalarını küçücük bir çekirdekte manevi kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir." 

"Nakkaş-ı Ezeli gözümüzün önünde kışın beyaz sayfasını çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, yeryüzü sayfasında üçyüzbinden fazla çeşit mahlukatı kudret ve kader kalemiyle en güzel şekilde yazar. Birbiri içinde birbirine karışmaz; beraber yazar birbirine mani olmaz. Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz." 

Evet Yüce Allah kudret ve kader kalemini öylesine kusursuz kullanır ki gözle göremediğimiz mikroskobik alanlarda muazzam rakamlar ve detaylar saklar. Örneğin atomun çekirdeğinde evrendeki en büyük kuvvet saklı. Minik bir tohumda devasa bir ağaca dair tüm bilgiler kodlu. Yine çıplak gözle göremediğimiz kar tanelerinin herbiri bir diğerinden farklı ve her biri birer sanat harikası. Evrende ise Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık, atmosferdeki gazların insan yaşamına en uygun oranları, güneş ışığının özelliklerinin fotosentez için uygunluğu, gece ve gündüzün oluşumu, suyun canlı yaşamına olan uyumu, hayvanların, bitkilerin, dağların, bulutların, hücrelerimizin ve her birindeki DNA’nın yapıları; tümü birbirinden ayrı ve tümü muhteşemdir...

Şu an etrafınızdaki insanlara bir bakın ve özelliklerinin neler olduğunu bir an için düşünün. Boyları, göz ve saç renkleri, seslerinin tonu gibi tüm bilgiler, her birinin DNA’larında kayıtlıdır. Bilgi bankası DNA, vücuttaki hücrelerin yapıları ve ihtiyaçları hakkındaki bilgileri içerir. Bedenimizin eksiksiz bir plan ve projesi her hücremizin çekirdeğinde bulunan DNA’larımızda kayıtlıdır. 

Vücudumuzda sayıları 100 trilyona varan hücrelerimizin her birinin ortalama çapı milimetrenin yüzde biri kadardır. DNA da, hücrenin ortasındaki çekirdekte titizlikle korunur. Ne kadar küçük bir alandan söz edildiği kuşkusuz çok açıktır. DNA, Allah’ın mucizevi yaratma sanatının en önemli kanıtlarındandır. 

İnsanın tek bir DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını ya da yaklaşık 1000 kitabı dolduracak bilgi bulunur. 1.000.000 ansiklopedi sayfası ya da 1000 kitap. Bu, hafife alınacak gibi bir sayı değildir. Her bir hücremizin çekirdeğinde, vücudumuzun işlevlerini denetlemeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedideki bilgiye denk miktarda bilgi kodludur. 

Mikroskobik hücrenin içinde, çok daha küçük olan çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dev bir bilgi deposu DNA’daki bilginin kitap haline getirildiğini varsayalım. Üst üste koyduğumuzda bu kitapların yüksekliği 70 metreyi bulacaktır. Ya da DNA’daki bilgileri kağıt üzerine yazılı hale getirirsek, kağıtların uzunluğu Kuzey Kutbu’ndan Ekvator’a kadar uzanacaktır.

Çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde bir molekülün böyle muazzam bir bilgi içermesi ve bir canlının tüm yaşamsal fonksiyonlarının bu bilgiyle sürdürülmesi Allah’ın sonsuz ilminin kanıtlarındandır. Kaldı ki burada yalnızca DNA’dan söz ettim. Allah’ın evrende ve canlılardaki yaratması kusursuzdur ve O’nun koyup kontrol ettiği belli bir ölçü iledir. 

... Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 3)

Yaşamdan Zevk Almak

18 Oca 2012 In: Kur'an Ahlakı, Tefekkür, Yaşam

İnanan insanın yaşamını farklı kılan, tüm işlerini Allah’tan korkarak ve vicdanını kullanarak yapmasıdır. O, her an Allah ile birlikte olduğunu ve gerçekte hoşnut edilmesi gereken tek varlığın Allah olduğunu bilir. Tüm davranışlarını, yaşam tarzını Allah’ın rızasını kazanmak amacı ile planlar ve kesin bir bilgiyle ahirete iman eder. Dünya hayatının yaşanılacak asıl yer olmadığının, sonsuz ahiret hayatı ile kıyaslandığında çok kısa ve geçici bir süreç olduğunun bilincindedir.

Yaşanan mutsuzluklardan ve stresten, ancak Allah’ın rahmeti ve kulları üzerindeki lütfu iyice kavrandığı ve din ahlakı yaşandığında kurtulunabilir. Dünya hayatından ancak bu şekilde gerçek anlamda zevk alınabilir, bu şekilde güzelliklerin değeri tam olarak anlaşılabilir. 

İman edenler, yaşadıkları imtihan ortamında zorluk gibi görünen olayların, sadece dünya hayatının bir parçası olduğunu ve Allah tarafından kendileri için bir hikmetle yaratıldığını bilirler. Eğer dünya hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşarlarsa, sonsuz ahiret hayatında Rabbimizin hoşnutluğunu kazanmış olarak cennette olmayı umarlar. Bu da sonsuz zamanlar boyunca güzellikler, nimetler ve hepsinin üstünde Allah’ın rızasını kazanmış olarak yaşamak anlamına gelir.

İman edenlerin yaşadıkları en büyük güzelliklerden biri de, Allah’ın -büyük ya da küçük- her olayı kendileri için hayırla yarattığına iman etmelerinden kaynaklanan kadere teslimiyetleridir. Önemli bir sınavda veya yoğun trafikte birçok insan heyecanlanır veya öfkelenirken, iman edenler Allah’a tevekkül etmenin derin rahatlığını yaşarlar. Başlarına her ne gelirse gelsin, bunun ’her işi evirip çeviren’ Yüce Allah’tan olduğunu bilirler. 

Ancak bazı insanlar iman etmemekte adeta direnirler. Allah’a teslim olup, huzurlu bir hayat yaşamak varken, bu insanların inkârda direnmeleri, kendilerine zulmetmeleri, şeytanın bir oyunudur. 

Allah’a yakınlaşmak için çaba gösteren müminler, bu kısa dünya hayatında Allah’ın rızasını kazanabilecekleri ne kadar çok salih amelde bulunurlarsa, karşılığının o kadar fazla olduğunu bilirler. Rabb’imiz de, müminlerin bu samimi davranışına karşılık kalplerine ’güven ve huzur’ duygusunu indirerek onların imanlarını daha da artırır. 

Müminlerin kalplerine, imanlarına iman katıp artırsınlar diye, ’güven duygusu ve huzur’ indiren O’dur... (Fetih Suresi, 4) 

Her insan, Allah’ın lütfuyla bütün güzelliklere sahip olabilir ve yine O’nun rahmetiyle bunlardan zevk alıp, hoşlanabilir. Ve insanlar, toplumun dayattığı ‘hayatın gerçekleri’ni değil, ‘imanın gerçekleri’ni yaşadıklarında hayatları karmaşa olmaktan çıkar, önce dünyada, daha sonra ahirette sunulan güzellikleri yaşarlar.

Asıl Düşük Akıllılar

18 Oca 2012 In: Kur'an Bilgileri, Toplum

İnsanlık tarihinin her döneminde kötüler, iyileri yok etmek, onların hayra yönelik faaliyetlerini durdurmak, Kur’an ahlakını yaymalarına ve insanlara faydalı olmalarına engel olmak için yöntemler geliştirir, uygulamaya koyarlar. Yöntemlerinden biri de onlarla alay etmek, onları insanların gözünde küçük düşürmeye gayret etmek ve önemsiz kimseler olarak göstermeye çalışmaktır. 

Samimi ve vicdan sahibi iyi insanlar, yaşadıkları toplumdaki diğer insanlara ahiretin, hesap gününün varlığı, Allah sevgisinin ve korkusunun önemi gibi konuları anlatır, onları Kur’an ahlakının güzelliklerini yaşamaya davet ederler. Samimiyetleri insanları olumlu etkiler ve toplumda zamanla Allah inancı, güzel ahlak, iyilikler, güzellikler, dostluklar, saygı ve sevgi artmaya başlar. İnsanların kalpleri birbirine ısınır. 

Kuşkusuz bu durum kötülerin, fitne ve hasetçilerin, ahlaki ve imani zafiyet içindeki kişilerin hoşlanmadıkları bir gelişmedir. Bu yüzden iyileri yollarından alıkoymak için onları düşük akıllı, deli, yobaz, sığ görüşlü, gerici olarak nitelendirirler. Deli ya da sığ görüşlü birinin görüşlerine değer verilmeyeceğini bildikleri için özellikle bu taktiği çok yoğun kullanırlar. 

Kötüler, müminlerin toplumdaki saygınlıklarını yok etmek için hesaplar yaparlar. Ancak hesaplayamadıkları bir konu vardır ki, bu sahtekar, ikiyüzlü, sinsi, şeytani karakterli kişiler hiçbir zaman sonunda başarıya ulaşamazlar.

Yaşanan durum Allah’ın kanunudur, bir sınamadır. Peygamberler, elçiler, sahabeler, Allah yolunda çalışan her Müslüman bu uygunsuz üslup, alay ve suçlamalarla karşılaşmıştır. 

Kalpleri hastalıkla kararmış bu kişilerin, müminlere karşı içlerinde besledikleri kin ve nefretin dozu, alaycı ve hakaret dolu sözleriyle deşifre olandan daha fazladır: 

Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (Al-i İmran Suresi, 118) 

İnkarcılardaki saldırganlık ve nefretin nedeni, müminlerin, iftiracı, ahlaksız, vicdansız ve Allah’ın sınırlarını çiğneyen bu kimselerle birlikte olmamalarıdır. Her durumda Allah’ın buyruklarını kendi çıkarlarından üstün tutmaları da bir başka nedendir. Bu yüzden samimi her mümine elleri ve dilleriyle zarar vermeye, kendilerince aşağılamaya çalışırlar. 

"Delilik" suçlamasında bulunan kötüler, salih müminlerin gerçekte akıllı, basiretli ve dengeli insanlar olduklarını bilirler. Ancak insanların gözündeki saygınlıklarını zedeleyebilmek amacıyla bu saçma iftirayı atarlar: 

Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki: "Gerçekte biz seni ’aklî bir yetersizlik’ içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Hud:) "Ey kavmim" dedi. "Bende ’akıl yetersizliği’ yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir elçiyim" dedi. "Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm." (Araf Suresi, 66-68) 

İnkarcılar, iyileri küçük düşürmeye çalışırken onlara çirkin lakaplar takar, onlarla birlikte olan müminlerin de düşük akıllı ve sığ görüşlü olduklarını iddia ederler. Böylece müminleri değersiz hale getirebileceklerini zannederler. Kur’an ise asıl düşük akıllıların kimler olduğunu haber verir:

Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13) 

Alaycılık ve çirkin söz söylemek karakterlerinin bir parçası olan kötüler, samimi müminleri alaya aldıkları gibi, onların savundukları değerlerle de alay ederler. Bu çirkin davranışlar karşısında mümin, kendinden önceki elçi, peygamber ve diğer müminler gibi davranır. Onlar gibi sabreder, Allah’ın bir kanununa şahit olduğu için tevekkülle karşılar. Gösterdiği güzel ahlakın, derecesini artırmasını ve ahirette en güzel karşılığı almayı umut eder. 

Allah, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.." (Bakara Suresi, 214) buyurur. Mümin, kendisinden önce gelip-geçenlerin durumu başına geldiği için aynı zamanda şükreder. Kendisine inkarcıların yaptığı çirkinliklerin, güzelliklere dönüşeceğinin bilincindedir. 

Orta yere kitap konduğu o gün, peygamberler ve şahidlerin getirildiği ve aralarında hak ile hüküm verildiğinde kimse haksızlığa uğratılmaz. O gün mümini, Rabb’inin, Katından rahmetle yarattığı sonsuz nimet ve güzellikler sarmıştır. Kötüleri ise sarıp kuşatan, sonsuz azaptır. 

Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp-kuşatıverdi. (Enbiya Suresi, 41)

İnsanın, kişisel çıkarlarının bir diğer insanın ya da toplumun çıkarlarıyla çatışması durumunda, kendi çıkarlarından özveride bulunması Allah’ın rızasına en uygun olan davranış. Yaşadığımız ortamda ise kişisel çıkarlara dayalı bir toplum modeli görürüz. Çarpık görüşlerle örülü toplumda yetişen kişi de, çocukluğundan başlayarak çıkarcı ve bencil bir karakter edinir; aldığı telkinler bu yöndedir. Gördüğü örnek insan modeli fırsatçı, her koşulda kendi çıkarlarını gözeten bir modeldir. Böylece kişi zamanla bu en önemli özelliği kazanır ve ‘gemisini kurtaran kaptan’ haline gelir. ‘Babasına bile güvenmez’, ‘önce can, sonra canan’ sözüne uygun olarak sevdiklerinin beklentileri yerine kendi isteklerine öncelik tanır.


Cahiliye toplumunda, Kur’an ahlakı yerine fırsatları kendi lehine değerlendirmeye dayalı genel bir ahlak oluşmuştur. Herkes hazır bulduğu hiyerarşi içinde kendisinden bir kademe altta olanın omuzlarına basarak -ve dahası o kişiyi ezerek- yükselmeye çalışır. Allah korkusunu içinde taşımayan bu kişilere göre her fırsat değerlendirilmelidir, ne pahasına olursa olsun… Uyanıklık olarak görülen bu çıkarcı zihniyet, Allah’ın beğendiği güzel ahlak yerine insanlara basit ve güvenilmez bir karakter kazandırır.


Bu kişilerin de zaman zaman özveride bulunduklarını, yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardım ettiklerini görebiliriz. Ancak yaptıkları yardımı müminler gibi Allah’ın hoşnutluğu için değil, insanlara gösteriş amacıyla ya da toplumda iyi bir yer edinebilmeyi hedefleyerek yaparlar. Kur’an bu konuda, oldukça hikmetli olan şu örneği verir:


"Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. " (Bakara Suresi, 264)


Bu kişiler yaptıkları bağışların bilinmesini, hatta medyada yer almasını arzu ederler çünkü çok fazla insan bu ‘hayırseverlik’ gösterisine tanık olacaktır. Bu durum hem enaniyetlerine hoş gelir hem de toplumda iyi bir imaj oluşturduklarını ve böylece karlı bir ticaret yaptıklarını düşünürler. Rabb’imiz, gerçekte cimri olan söz konusu kişileri Kur’an’da bahçe sahipleri örneğiyle tarif eder:


"Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi. (Bu konuda) hiçbir istisna yapmıyorlardı." (Kalem Suresi, 17-18)

"Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler: "Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp-çıkın." Derken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler: "Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın" (Kalem Suresi, 21-24)


Ayetlerde söz edilen bahçe sahipleri, yoksullarla karşılaşmadan bahçelerine gitmeye çalışmaktadırlar. Çünkü bir fakirle karşılaşmaları durumunda, ona yardım etmek zorunda kalacaklardır. İnsanların yardım etmediklerini görmemeleri için böyle davranmaktadırlar. Ancak bu samimiyetsiz ve ikiyüzlü kişiler sonunda Allah’ın azabıyla karşılaşırlar.


Gerçek anlamda ‘uyanıklık’, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözetmek, şeytanın telkinlerine ve nefsinin bencil tutkularına aldanmamak, imanını ve güzel ahlak özelliklerini artırmak, dinin ve müminlerin çıkarları için çaba göstermektir. Tüm bunları rahmani bir yarış olan ‘hayırlarda yarış’ içinde yerine getiren samimi mümin de gerçek anlamda ‘uyanık’ olan insandır. Çünkü müminin aklı ve şuuru son derece açıktır, gaflet uykusunda değildir.


Kendi ihtiyacı olduğu halde yalnızca Rabb’ini hoşnut etmek amacıyla yoksullara veren özverili müminlerin alacakları karşılık ise, parıltılı bir aydınlık ve sevinç olacaktır.


Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.
"Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür."
"Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz’den korkuyoruz."
Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. (İnsan Suresi, 8-9-10-11)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors