Namaz, kulun Allah’a yönelmesi ve bu yönelişle O’nu övüp yüceltmesi, yalnızca O’ndan yardım dilemesi, O’na bağlanmasıdır. Namaz insana, Allah’ın sonsuz kudret sahibi olduğunu, ölümün yakınlığını, Allah’ın huzurundaki sorguyu, cennetin ve cehennemin varlığını hatırlatır.

Sonsuz gücüyle kulları üzerinde gözetici ve koruyucu olan Rabb’ini tanıyan insan yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, dünyaya dair her şeyini bırakarak yalnız O’na yönelir, kıyam eder, namazla Rabb’ine hicret eder. İnanan insan Allah’ın doğru yolunda hicret ederek O’na boyun eğer, gönülden teslim olur, yardım diler, O’nun korumasına sığınır.

Dünyevi her şeyden bedenen, kalben, ruhen ayrılmak, zincirleri kaldırmak, yola çıkmaktır namaz. Amaç; sonlu olan her şeyi terk ederek, sonsuz olana yönelmektir.

Namazda, Allah huzurunda O’nunla güçlü bir manevi bağ kurulur. Namaz her gün düzenli yapılan bir ibadet olduğundan Allah ile kurulan bağ, kesintisiz ve canlıdır.

Namazda giderek artan bir saygı ve korku vardır. Kıyam, Allah’a karşı aczimizi hissettiğimiz ve huzuruna çıktığımız an. Rükûda Allah’ın huzurunda boyun eğeriz. Secde, korkumuzu en fazla hissedeceğimiz andır. Aczimizin bilincinde Allah’ı övdüğümüz secde anı, manevi anlamda en üst aşamadır.

Kur’an’da, "Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar..." (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle ’dosdoğru’ namaz emredilir. Yüce Allah, namazda yalnızca O’nu anmamızı, O’nu yüceltmemizi ve bütün noksanlıklardan tenzih ederek O’nu birlememizi buyurur. Namaz Allah’a yönelip dönmemizi sağlar ve Yaratıcımız olan Allah’ın buyruklarına uygun bir yaşam sürdürmemize yardımcı olur. Eğer namazla Rabb’e yöneliş, kişiyi çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoymuyorsa değeri olmayacaktır. ‘Dosdoğru namaz’, içten Allah’a yönelmek ve kulluk sorumluklarını da gereğince yerine getirmektir. “İşte (şu) namaz kılanların vay haline” (Ma’un Suresi, 4) buyurur Allah ve bu gerçeği hatırlatır.

Kur’an’da, namazda yaşanması gereken ruh hali, “Müminler gerçekten felah bulmuştur. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.” (Müminun Suresi, 1-2) ayetiyle bildirilir. Samimiyetle Allah’a yönelmeden, düşünmeden, bilinçsizce, yalnızca şeklen yapılan ibadetlerin Allah Katında bir değeri olmayabilir. Yapılan ibadet Allah’a olan yakınlığı, takvayı artırıyor, tefekkürü geliştiriyor, ahlakı güzelleştiriyor ve kötülüklerden engelliyorsa Allah’ın hoşnut olacağı umulur. Kur’an’da suçlu-günahkarlara; "Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"diye sorulduğunda,“Onlar:"Biz namaz kılanlardan değildik…Yoksula yedirmezdik. (Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik. Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk." dedikleri bildirilir. (Müddessir Suresi, 43,44,45,46) Dolayısıyla namazla birlikte diğer tüm yükümlülükler de yerine getirilmelidir.

Namaz müminin, Allah’a karşı boyun eğiciliğini göstermesi, her şeyden kendini çekerek O’na yönelmesi, huşu içinde Rabb’ini düşünebilmesi için bir fırsattır. Namazları konusunda da titizliğiyle örnek Peygamberimiz’in (s) de buyurduğu gibi "Bu dinin başı İslâm’dır, direği namazdır. " (Kütüb-ü Sitte, 4627)

Namazda huşu içinde Allah’a yönelmek imanda derinliği, samimiyeti ve Rabb’e olan yakınlığı artırır. Allah, namaz kılıp, Kendisi’ne dua eden kullarına rahmet kapılarını açar, onları kötülüklerden arındırır ve içinde kötü düşünce barındırmayan mümini ahlaken de güzelleştirir. Bu insanın Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlar sergilemesi -Allah’ın dilemesiyle- artık mümkün değildir. İşte bu durum, namazın ayette söz edilen çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyma özelliğinin tecellisidir. Namazla kuldan beklenen, Allah’ın sınırları içinde yaşamasıdır.

İnsan yalnızca Allah’a yönelerek ve O’nun sınırlarını koruyarak yaşadığında kalbi tatmin olur. Katıksızca Allah’a yönelmemek kulunun Rabb’i ile bağının kesintiye uğramasına/kopmasına neden olur. Bu yönelme tüm yaratılmışlar için geçerlidir. Kur’an’da, “Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a secde eder. Sabah akşam gölgeleri de (O’na secde eder).” (Ra’d Suresi, 15) ayeti ve diğer birçok ayette tüm canlıların Allah’a boyun eğip secde ettiği bildirilir; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, bitkiler, ağaçlar ve gölgelerin…Çok açıktır ki, her şey Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmuştur.

Ancak Rabb’i karşısında aczinin bilincinde olmayan insan, apaçık düşmanının telkinleri nedeniyle teslim olmakta direnir. Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti ve kendisini unutturabilir. Bütün bunları unutan kişi, kendisine insan vasfı kazandıran bütün özelliklerini kaybeder. Yaşam amacını unutturan şeytanın varlığı hiç unutulmamalıdır. Şeytanı hatırladığında insan, Rabb’ine daha fazla ihtiyaç duyar. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.

Şeytanın telkin ettiği bu gaflet halini engelleyen namaz, insanın Yaratıcısıyla olan randevusudur. Samimi mümin her randevusuna içinde hissettiği bu aşkla, Rabb’iyle buluşacak olmanın verdiği heyecanla gider. Namazla, en içten şekilde Allah’a yönelir, vicdanını en fazlasıyla kullanır ve Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamakta süreklilik gösterir. Günün belirli vakitlerinde Allah’a yönelen, üstün sıfatlarını/güzel isimlerini zikreden, rahmetine sığınan ve aczinin bilincinde O’ndan yardım dileyen bir mümin -Allah’ın dilemesiyle- iman derinliğine sahip olabilecektir.

Namazla kenetlenmiş bina gibi saf tutan, her türlü kötülükten arınmış, saf ve masum müminler arasında makamın ve zenginliğin kıstas alındığı ya da güçlünün üstün olduğu bir hiyerarşi yoktur. Güç, servet, ırk ve kimlik birlikte rükû eden, secdeye varan müminler arasında farklılık oluşturmaz.

Allah’a olan yakınlığımızın ve teslimiyetimizin kanıtıdır namaz ve Rabb’imize yakınlaşmamız için önemli bir yoldur. Namaz yalnızca fiili olarak yapılan bir ibadet değildir; amaç Allah’ın sonsuz gücü karşısında acizliğini kabullenmek ve O’nu yüceltmek olmalıdır.

Bizler “İbrahim’in makamı”nı namaz yeri edinelim. Namazın Allah’ın huzuruna çıktığımız an olduğunu her kıyamda hatırlayalım… Şeytanın yapabileceklerini düşünüp, imanımızın artması için ülfetleri kaldırmak çok önemlidir. Yaşamımızdaki, kulluk ve ibadetlerimizdeki, namazımızdaki aklı örten tüm perdeleri –Allah’ın dilemesiyle- kaldıralım.…

Çünkü ‘o gün’, dünyadayken Rabb’inin buyruklarını yerine getirmemiş ve O’na secde etmekten kaçınmış olanların, isteseler de secdeye kapanmaya güçleri yetmeyecektir:

Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri ’korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem Suresi, 42-43)

Yüce Allah o günün geri dönüşü olmayan pişmanlığından ve acıklı azabından esirgesin. Kur’an’da, “…Onları, rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir…” (Fetih Suresi, 29) ayetinde söz edildiği üzere, henüz vakit varken alnımızda secde izi taşımanın zamanıdır…

Namazı yaşam biçimi olarak gören, Rabb’i huzurunda kıyam eden, nefsani ve dünyevi tüm bağlarından koparak Allah yolunda hicret eden kulun yolculuğu, -Allah’ın dilemesiyle- sonsuz konaklama yerinde son bulacaktır.

Orada ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir. (Furkan Suresi, 76)

Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir. [Theokritos]

Hangi yaşlı insana sorsanız, yaşadığı yılların nasıl geçtiğini anlayamadığını söyler. Gerçekten de hayat göz açıp kapama süresi kadar. Benim için de aynı; yıllar hiçbir şey anlamadan geçip gitti. Gençliğimde ben de muhtemelen birçok insan gibi, yaşlanacağımı pek düşünmedim, hep kendimden çok uzak gördüm. Şimdi ise o çok uzak yılların ne de çabuk gelip beni bulduğunu şaşkınlık içinde izliyorum.

"Yaşamın süresince neler yaptın, anlat" deseniz anlatacaklarım birkaç saatte biter sanırım. Yaşlılık yüzünden unutmuş değilim; her şeyi hatırlıyorum ancak ne kadar az şey yapmış olduğumu görüyorum. Onca yıl, ama işte anıların hepsi bu kadar; birkaç satır.

Şimdi ise arkama dönüp baktığımda soruyorum; yaşamımın amacı neydi? Bugüne dek hiç sormadığım bir soru; "bu kadar yılı neden yaşadım?"

Ailem, çocuklarım, işim; hep bunlar için ömrümü tükettim. Sonrasında ne olacağını ise aklıma bile getirmedim. Belki de ölümü ve sonrasını düşünmeyerek sorumluluktan kurtulduğumu düşündüm ancak kendimi kandırdım. Ölümü herşeyin sonu, her şeyin bitişi olarak gördüm ama bu kez de yokluk düşüncesinden müthiş korku duydum.

Dünya çok kısa ve geçiciydi; o yüzden her anın tadını çıkarmaya, doya doya yaşamaya çalıştım. Dünya hayatının çekici ve geçici süslerine aldandım. Onlar karşısında acze düştüm. Anlamsız saplantılarla aklı baliğ olmayan çocuklar gibi "oynayıp oyalandım", onlara tutkuyla bağlandım. Hatta, "dünyada ne yaparsak kâr, Allah’ın verdiği nimetlerin tadını çıkaralım" gibi cahilce mantıkla, cahilce sözler bile söyledim.

Yığıp biriktirdiklerime sahip olduğumu zannediyordum. Oysa biriktirdiklerim benim sahibim oldu, emrime verilenlerin emrinde yaşadım; şimdi anlıyorum.

En zenginler bile her şeyini dünyada bırakıp gidiyor. Arkasından koşturduğum her şey yok olacak. Peki bu yok olacak şeyleri nasıl amaç edindim?

Yaşamım süresince yaptığım iyi işleri hep, "desinler" ya da "demesinler" diye yaptım. İnsanların gözünde bir yerlere gelebilmek, çevremden saygınlık kazanmak için yoğun uğraş verdim.

Kimi zaman güzel işler de yapmadım değil. Dünyada iyi bir şeyler bırakmak için de gayret ettim. Ama şimdi anlıyorum ki, önemli olan dünyada bıraktıklarım değil, önden gönderdiklerim. Çok açık ki değer verdiğimiz her şey gerçekte ölümle birlikte anlamını yitirecek değersiz şeyler.

Altında yaşadığım gaflet perdesi yüzünden dünya hayatının amacını değil, dünya hayatından yalnızca dışta olanını görebildim. Dünyanın "ölümlü, fani, üç günlük" olduğunu yalnızca dilimle söyledim. "Dünyaya bir kere gelinir" gibi sözlerim ise ahirete değil, yine dünyaya yönelik mantığımın ürünüydü. Samimiyet ve ciddiyetten uzak; kimi zaman espri konusu olan sözler. Öyle ya, dünya ölümlüyse yapılacak planlar da dünyayı hakkını vererek yaşamaya yönelik olmalıydı.

Oysa yapılan planların uygulanması ve amaçların gerçekleşmesi kesin miydi? Kimi gerçekleşse bile insanın doyumsuzluğunu artırmıyor muydu? Sahip olunanla yetinmek yerine hep daha iyisine, daha güzeline ulaşma isteği, hep benden çaldığını ve asla tatmin olmayacağını bile bile nefsi beslemek değil miydi? Ya sahip olunan dünyevi şeylerin, insanın gözünün önünde eskimesi, yıpranması ve bozulmasının verdiği acı?..

Dünyevi şeylerin ardında koşturmanın bana hiçbir getirisi olmadığını, hayatım süresince bir kısırgöngü içerisinde yaşadığımı görüyorum. Asla yarar sağlamayacak konularda yıllarca çaba gösterirken, başıma gelebilecek olası felaketler için önlem alıp, en şiddetli afet için bile sığınağımı hazırlarken, kaçıp sığınabileceğim tek bir güvenli yer dahi bulamayacağım o günü nasıl da göz ardı etmiş olduğumu anlıyorum.

Ölümün hiçbir şeyi kesip bitirmediğini aksine başlangıç olduğunu artık biliyorum. Dünyanın bir imtihan mekanı olduğunu, Allah’a kulluk amacıyla bu mekanda bulunduğumu, başıma gelen ve şans ya da tesadüf olduğunu düşündüğüm her şeyin, gerçekte imtihan amacıyla yaratıldığını, sınandığımı...

Yaşamın kısa ve geçici, ölümün ise her an gelebilecek oluşu ve dünyaya bir kez gelmek; hayatın asıl gerçekleri bunlarmış. Bugüne dek bu gerçeklerin bilincinde olmadan yaşadım. Bugün ise geçmişimi gözden geçirip, yaşamımı yeniden düzenliyorum. Binamın temelini göçecek yarın üzerinden alıp, Allah’ın rızası üzerine yeniden inşa ediyorum. Bu kısacık hayat için, sonsuzluk feda edilebilir mi?..

Barış ve huzur getirmesini umut ettiğimiz, "...bin aydan daha hayırlı" (Kadir Suresi, 3) olan Kadir Gecesi’nin bereketlendirdiği bir Ramazan daha. Mübarek olsun, güzellik ve iyiliklere vesile olsun.

"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız." (Bakara Suresi, 183) ayeti gereği oruç ibadetini samimiyetle yapan iman sahiplerini Peygamberimiz (sav) de bir hadisinde şöyle müjdeler:

"Bu ayı oruç tutarak, ibadet ederek ve hayır için harcamada bulunarak geçirenlere ne mutlu!"

Sahabelerden bazıları, " Ya Resulûllah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" derler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav), "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir yudum su ile, bir bardak süt bile olsa oruçluya iftar ettirene verir." buyurur ve hutbesine şöyle devam eder: "Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennem’den kurtuluştur."

Bu ay, oruç ibadetiyle samimiyetimizin sınandığı ay. İnsanın oruç ibadetini gereği gibi yerine getirip getirmediğini yalnızca "gizlinin gizlisini bilen" Allah bilir. Karşılığı da yine O’nun Katındadır.

Oruç ibadetinin insanlar için birçok hikmeti vardır. Allah için yaptığı bu ibadet, insanın manevi bir güç yaşamasına vesile olur. Samimi insan, Rabb’i ile kurduğu bağlantı nedeniyle O’nun hoşnutluğunu kaybedecek bir davranışta bulunmaktan ve nefsinin sınır tanımaz kötülüklerinden sakınır. Hayır düşünür ve salih amellerde bulunur. Allah’ın gizlinin gizlisini ve içindekini de bildiğini kavramış olduğundan, güzel ahlak özelliklerinden hiçbir durum ve koşulda ödün vermez.

Dünyevi küçük çıkarlar dışında büyük idealleri olmayan kişilerin sıklıkla düştükleri bir hata olan boş işlerden, inanan insanlar dikkatle sakınırlar. Ramazan ayının manevi havası, müminlerin boş ve yararsız işlerden sakınıp, daha çok düşünüp tefekkür etmelerine vesile olur. Tefekkür etmek, insanın Allah’a yakınlaşmasına bir yoldur.

Gelirinin ‘ihtiyaçtan artakalanı’ ne kadarsa içinde bir burkuntu duymadan ihtiyaç sahiplerine veren insan, bunu da Rabb’ine yakınlaşmak için yapar.

Orucun en önemli hikmeti, gün boyunca Allah’ı sık sık hatırlamak hatta akıldan hiç çıkarmamaktır. Diğer onbir ay insan, günlük yaşamdaki işlerinin yoğunluğu nedeniyle çoğu zaman gaflete kapılır; Rabb’ini unutur. Ancak yaşadığı açlık ve susuzluk insanı gün boyunca diri ve dikkatli tutar.

Oruç ibadetinin hikmetlerinden biri de kısa süreli de olsa açlık ve susuzluk çekmenin insana aczini hatırlatması. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için beslenmek zorunda; bu kimi insanlar tarafından doğal bir ihtiyaç olarak düşünülse de gerçekte hikmetle yaratılmış bir aczdir. İnsan, Rabb’ine ve O’nun bahşettiği nimetlere muhtaç olduğunu açlık hissettiğinde daha iyi kavrar. Henüz doğar doğmaz kulu için anne sütünü var eden Allah, yaşamı boyunca da onu sayısız nimetler içerisinde yaşatır.

"Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar. Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar. Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?" (Yasin Suresi, 71-73)

Orucun bir diğer faydası da insanların kötülüklerden uzak durup, nefislerini terbiye etmeleri. Bunun tek yolu, Allah’a samimi bir kalple iman edip, emirlerine itaat etmek, vicdanın sesini dinleyip, nefsin kışkırtmalarından uzak durmak. Böyle bir kişinin ahlakı zaman içinde güzelleşecek, imanı olgunlaşacak ve Allah korkusu daha da güçlenecektir.

İnsan oruçluyken acıktığı ya da susadığında sabreder. Allah’ı Ramazan’da daha fazla anar. İnsanlarla daha iyi iletişim kurar; öfkelendiğinde öfkesini yener. Allah karşısındaki aczini, O’na ve verdiği nimetlere ne denli ihtiyaç içinde olduğunu kavrar. Kazandığı güzel ahlak özellikler, nefsini terbiye etmesine ve ruhunu olgunlaştırmasına vesile olur.

Bediüzzaman 29. Mektub’unda orucun hikmetlerine şu sözleriyle dikkat çeker:

“İşte, Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır... Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan (özellikle) zengin olsa, ondaki derece-i nimet (nimetin derecesi) anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında (gözünde) çok kıymettar (kıymetli) bir nimet-i İlâhiye (Allah (cc)’ın verdiği bir nimet) olduğuna kuvve-i zâikası (tat alma duyusuyla) şehadet (şahitlik) eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerif’te o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye (manevi şükre) mazhar olur (kavuşur).”

Allah, "…Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır." (Bakara Suresi, 184) buyurarak, ibadetlerin gönülden yapılmasını ister. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, itaat etmek ancak samimi niyetle yapıldığında Allah Katında beğenilir. (Doğrusunu Rabb’im bilir.) İbadetler alışkanlıkla, gösteriş amacıyla ya da "desinler" mantığıyla yapılmamalı. Allah Kur’an’da, kullarının yalnızca takvalarının Kendisi’ne ulaşacağını haber verir:

"Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O’nun size hidayet vermesine karşılık Allah’ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver." (Hac Suresi, 37)

Oruç, vefanın kanıtıdır. Mümin oruç tutarak Allah’a verdiği söze sadakatini ve vefasını gösterir. Rabb’ine sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlıdır, ahdini ve dini sorumluluklarını yerine getirir.

Her ibadetimizi içten, samimiyetle ve gönülden yapalım. Samimi niyetle yapılan her ibadet, takvamızı artırarak Allah’a yakınlaştırır. Yalnızca Ramazan’da değil "Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cehd edin (çaba harcayın), umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide Suresi, 35) ayeti gereği her an Rabb’imize bizi yakın kılacak vesileler arayalım. Allah’ın sonsuz merhametiyle yarattığı her fırsatı değerlendirerek ecre dönüştürmeye gayret edelim. Ramazan vesilesiyle kazandığımız güzel ahlak özelliklerini bayramla birlikte sonlandırmayalım. Unutmayalım; hayatımız, ibadetlerimiz ve ölümümüz O’nun içindir:

"De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors