Cennet Yurdunun Anahtarı

12 Ara 2011 In: Bediüzzaman, Tefekkür, Yaşam

Yüce Allah’ın dünya hayatında yaratmış olduğu sistemin kilit noktası Allah’ın hoşnutluğudur. Çünkü Allah, yalnızca rızasına uyanları doğru yola iletir. Onları Kur’an’la kurtuluş yollarına ulaştırır ve karanlıklardan nura çıkarır. (Maide Suresi, 16)

Mümin, Rabb’inin hoşnutluğunu amaçladığı için mümindir. Bu özellik mümini diğer insanlardan ayıran en önemli farktır. Mümin için din ahlakı, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için izlenecek yoldur. Ancak birçok kişi için din, bazı inançları içeren kurallardır ve yaşamlarında önemli bir yer tutmaz.

Samimi mümin, yaşamının her anında, karşısına çıkan alternatifler arasından Allah’ı hoşnut edecek olanı seçer. Allah’ın en fazla beğeneceği davranışın hangisi olduğunu da vicdanının sesini dinleyerek belirler.

Mümin her koşulda vicdanına tabidir. İnkar edenler ise nefislerinin bencil tutkularını gözeterek yaşarlar. Apaçık düşmanı olan şeytan ve onun sözcüsü olan nefsi mümini de etkilemeye çalışır. Çünkü "gerçekten nefis, var gücüyle kötülüğü emredendir" ve her insanı Allah’ın yolundan saptırmaya gayret eder. Ama şeytan ve nefis yalnızca iman etmeyen ya da imanî yönden zayıf kişiler üzerinde zorlayıcı güce sahiptir. Gönülden Rabb’ine yönelen insanı etkisi altına alamaz.

Mümin yaşamını tümüyle Allah’a adar. Attığı adımı Allah için atar, Allah için çalışır ve Allah için sever. ‘Allah için sevmek’ Rabb’ini tanımayan kişiye oldukça yabancı bir kavramdır. Rabb’ine yakınlaşma çabası duymayan kimse, sevginin asıl muhatabının Allah olduğunu, diğer varlıkları da onlarda Allah’ın tecellilerini gördüğü için sevmeyi bilemez.

Ancak Allah’ın sayılamayacak kadar fazla nimetini gören, tümüyle O’na muhtaç olduğunu ve her şeyin O’ndan geldiğini kavrayan mümin, Allah aşkına ve O’nun için sevmenin güzelliğine ulaşır.

İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ’eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)

Bediüzzaman bu sevgiyi şöyle bir örnekle anlatır. Kişi, elindeki ayna yardımıyla güneşe bakan bir adama benzer. Elindeki ayna kırılıp da, güneşten yansıttığı ışık kesilince, adam ışığı kaybetmenin korkusuyla kendini yer bitirir. Ama akılsızlık yapmaktadır: Aynadaki ışık, aynaya ait değildir ki, o kırılınca ışık da yok olsun. Işık güneşe aittir, aynalar onu yalnızca yansıtır.

Yaşayan tüm insanlar gibi, ilerleyen her saniye ölüme ve sonsuz yaşama daha da yaklaştırıyor bizi. Bu kaçınılmaz... Bir gün, bir şekilde dünya hayatımız son bulacak ve burada yapıp ettiklerimizden Allah katında sorgulanacağız.

Bugüne kadar din ahlakını yaşamaktan kaçınmış ve hatalar yapmış olabiliriz. Ancak kesin ve samimi bir tevbe sonrası Allah’a yönelebiliriz. Bu kararı aldığımızda ise ‘güzel bir yaşam’a kavuşmamız mümkün olabilir.

Sıkıntısız, üzüntüsüz, korku ve endişe duyulmayan bir yaşam ütopya değildir. Huzurlu, güven dolu ve mutlu bir hayat, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu, cennetini ve rahmetini amaç edinerek yaşayan müminler içindir.

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Allah’a sığınarak dini yaşayan insanın yaşamındaki tüm zorluklar, sorunlar, sıkıntılar son bulur. O artık ‘kopmayan bir kulba’, Allah’ın ipine sarılmıştır. Rabb’inin rahmeti ve koruması altında, en iyiye, en güzele erişir ve ahirette de nimetler içinde, sonsuz güzellikleri yaşar.

Sonsuz barınma yurdunun anahtarı –Allah’ın dilemesiyle- dünyayı değil ahireti seçen, Allah’tan içi titreyerek korkan, Kur’an’a uyan ve Rabb’inin sınırları içinde yaşayan takva sahibi müminin elindedir.

Ölüm herkese gelecek. Kendisinden korkan, kaçan, hiç düşünmeyen, hatırladığında unutmaya çalışan herkese... Ondan asla kaçış yok; ölüm yaşamın tek kesin gerçeği...

Allah’ın sınırları içinde yaşayan kişilerle, Allah’ın sınırlarını ihlal ederek yaşayanların hayatları ne denli farklı ise ölüm anları da kuşkusuz birbirinden farklıdır. Hiç ummadıkları anda ölüm meleklerini karşılarında bulan inkarcılar dehşetli bir korkuya kapılır, canları içlerinden sökülür gibi alınır.

İnkar eden kişi, dünya hayatının çok uzun süreceğini zanneder, ölümü hep çok uzak görür. Ancak dünya hayatı onu aldatmıştır. Diriltildiğinde, “yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" sorusuna verdiği cevap, "bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık" olur.

Ahirette ise dünya hayatında hırsla elde etmek için çaba gösterdiği herşeyin önemini yitirdiğini görür. Ailesi, arkadaşları, evi, otomobili, fabrikası hepsi değersizleşir. Tüm yaşamını boşa geçirdiğini ve Allah’ı hoşnut etmek için hiçbir şey yapmadığını anlar ve müthiş pişmanlık duyar. Azaptan kurtulabilmek için, çocuğu da dahil olmak üzere tüm sevdiklerini feda etmek ister.

(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 10-15) ayeti, kişinin ruh halini yansıtır.

Ancak fidye vermeye kalkıştığı hiçbir şey kabul edilmez. Dünyevi hiçbir şeyin ona artık yararı yoktur. Allah’ın sınırlarını çiğneyerek yaşamış diğer insanlarla birlikte sonsuza dek yaşayacağı mekan, maddi ve manevi acıların tadıldığı cehennemdir. Kendisini yaratan ve ona ‘işitme, görme duyuları ve kalp’ veren, sayısız nimetle nimetlendiren Allah’a nankörlüğünün karşılığında, sonsuz azabı hak eder. Allah sonsuz adalet sahibidir ve cehennemi adaleti gereği yaratmıştır.

İnsanların birçoğu cehennemden hayali bir kavrammış gibi espriyle söz eder. Oysa cehennem asla hayali bir kavram değildir, yaşadığımız dünyadan da gerçektir. Çünkü dünya, sonunda yok olur, cehennem ise sonsuza dek sürer. Allah’ın üstün kudretini kavrayamadıkları içindir ki bu kişiler, öldükten sonra kendilerini bekleyen azabın şiddetini akledemezler. Oysa "…o zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Kaynayıp-feveran eden, öfkesinin şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak olan cehenneme girdiklerinde, cehennem bekçileri, “size bir uyarıcı gelmedi mi?” (Mülk Suresi, 8 ) diye sorarlar. Uyarıcı kuşkusuz gelmiştir ancak onlar uyarıları dinlememiş, yüz çevirmişlerdir.

Cehennem, ‘kapıları kilitlenmiş’ sonsuz azap yurdudur. Ve iman etmeyenler "bütün zamanlar boyunca içinde kalacaklardır." (Nebe Suresi,23) Birçok insan, ‘cehennemde biraz yanıp, sonra cennete girme’ gibi bir yanılgıyla Allah’tan uzak yaşar. Bu düşünceyle kendilerini rahatlatmaya çalışmış olanlara Kur’an cevap verir: ”... Allah Katından bir ahid mi aldınız?-ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar ateşin halkıdırlar,orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 80-81)

Yüzüstü sürüklenerek ve aşağılanarak cehenneme giren inkarcılar, kazandıkları günahların derecesine göre farklı azap tabakalarındaki yerlerini alırlar.

Cehennemde korkunç görüntüler, uğultular, inlemeler, en iğrenç kokular, en tiksinti verici tadlar ve en dayanılmaz acılar vardır. “Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” (Fecr Suresi, 25-26)

Kur’an, cennetten olduğu gibi cehennemden de “İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.” (Vakıa Suresi, 56) ayetindeki gibi şölen ifadesiyle söz eder. Cehennem, inkar içinde yaşamış kişiler için gerçekten hayal edilemeyecek kadar görkemli bir şölendir. Dünya hayatındaki imtihanın kaybedilmesinin ve yapılanların karşılığının alınmasının şölenidir bu!..

Cehennemde manevi azaplar da vardır. Aşağılanma, horlanma, rezil olma, çaresizlik ve pişmanlık. Allah’ın rızasını ve rahmetini amaçlayan insanlar dışında herkes, ahirette büyük ve dönüşü olmayan bir pişmanlık yaşayacaktır.

Cehennem insan için en büyük tehlikedir. Kuşkusuz Allah’ın hoşnutluğunun en çoğunu arayan insanın en önemli amaçlarından biri bu tehlikeden uzak kalma isteğidir.

Korkunç uğultusunu , cehennem ehlinin bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını, kısacası sonsuza dek yaşanacak olan bu şiddetli azap ortamını samimiyetle düşünmek, Allah korkusunu artırır, şuuru açar. İnsan gerçekleri fark ettiği ve gönülden Rabb’ine yöneldiğinde, artık O’nun bağışlamasını umabilir.

Kur’an ahlakına göre, inanan insanların her konuda bilgi alışverişinde bulunmaları, birbirlerine danışmaları yani istişare etmeleri en önemli özelliklerindendir. Kur’an “...Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır” (Yusuf Suresi, 76) buyurur ve insanı ne denli bilgili olursa olsun, bir başkasının daha da bilgili ya da daha iyi bir görüşü olabileceği konusunda uyarır. Bu nedenle inanan insanlar karşı tarafın görüşlerini önemser ve önerilerini dikkate alırlar. Karar almaları gereken durumlarda, aklına ve vicdanına güven duyduğu samimi insanlara danışır; onlarla istişare ederler.

Müminleri tarif eden bir Kur’an ayetinde istişare etmeye "namaz" ve "infak" gibi iki ibadetin yanında yer verilmesi, bu konuda müminlerin duyarlı olmaları gerektiğinin işaretidir.

Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler. (Şura Suresi, 38)

Peygamberimiz (sav) de, "Kim bir işe girişmek ister de, o hususta Müslüman biri ile müşavere ederse Allah onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar." (Kütüb-i Sitte, 16. Cilt) hadisiyle konunun önemini hatırlatır.

İstişare etmedeki asıl hikmet, müminlerin Allah’ın hoşnutluğu için birlikte bir ibadeti yerine getiriyor olmalarıdır. Fikir alışverişi, yalnızca en isabetli kararı alabilmek için değil, diğer tüm ibadetlerde olduğu gibi, Allah’ın hoşnutluğu hedeflenerek yapılır. Bu amaçla yapılan istişare, Allah’ın dilemesiyle en hayırlı sonuca ulaşmaya sebep olur.

Bediüzzaman’a göre de istişare çok önemlidir; sosyal ve siyasi hayatımızın hürriyet ile birlikte olmazsa olmazlarından biridir. “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i islamiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer’iyedir. ‘Ve şavirhum fi’l-emr’ ayet-i kerimesi şûrayı esas olarak emrediyor” (Hutbe-i Şamiye, 65) sözleriyle istişarenin(meşveret) önemine dikkat çeken Bediüzzaman, yaşamında da uygulayarak Müslümanlara örnek olmuştur.

İnsan istişare ederek ’aklını beğenme’ anlayışından sıyrılır. Düşünceleri insanın aklına ilham eden Allah’tır ve farklı insanlara farklı fikirleri ilham eder. Herşeyin en doğrusunu bilen Alim olan Allah’tır ve her insan ancak Rabb’inin ona öğrettiği kadarını bilebilir. Bilginin kendisinden kaynaklanmadığı gerçeğini kavramış olan insan, kendisine benlik vermez.

Kur’an’dan uzak yaşayan kişinin en önemli özelliklerinden biri, her durumda son sözü söyleme isteği ve kendisinin haklı olduğunu iddia etmesidir. Karşısındaki insanın fikrine katılmak bir yana, ne dediğini anlamaya dahi çalışmaz hatta dinlemez bile. Oysa bilgili olmayan insandan da öğrenilebilecek şeyler olabilir. Ya da o an bilgisiz görülen kişi çok daha isabetli görüşler ileri sürebilir.

Peygamberimiz (sav) her konuda olduğu gibi istişare konusunda da bizler için güzel örnektir. “Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran Suresi, 159) buyruğu gereği onun üslubu da mükemmeldir. Bizler Peygamberimiz (sav)’i örnek almalı, iddialaşma ve tartışmadan kesinlikle kaçınmalıyız.

Sonuç Olarak;

İstişare, inanan insanların güzel davranışlarını ve güzel sözlerini gösterecekleri önemli fırsattır. Karşı tarafı dinleyip güzel fikirlerinden yararlanmak yerine insanın kendini övmesi, Kur’an ahlakına uygun olmaz.

Akıl almak, eleştiri kabul etmek, güzellikleri övmek, güzel sözle onore etmek, Allah Katında beğenilen, çok güzel özelliklerdir. Müminler, birbirlerinin görüşlerine saygılı olarak, birbirleriyle istişarede bulunarak kararlar alırlar.

Bu güzel tavırlar inanan insanları birbirine ısındırır, tesanütlerini artırır, kardeşlik ruhunu pekiştirir. İslam dünyasını bekleyen aydınlık dönemin bir an önce gerçekleşmesinde bu güzel davranışların rolü önemlidir. Kur’an’ı yaşayan müminlerin bu güzel ahlakı, aynı zamanda Peygamberimiz (sav)’in ahlakının onlar üzerindeki yansımasıdır.

Allah Katında insanı değerli kılan takva sahibi olmasıdır. Takva sahipleri Allah’tan korkup sakınan, Allah’ın her an kendileriyle birlikte olduğunun bilincinde olarak hareket eden müminlerdir. 

Din dışı cahiliye toplumunda üstünlük ölçüsü "takva" değildir; aksine üstünlük kavramı zenginlik, makam, soy gibi yanlış kıstaslara dayanır. Bu toplumlarda, güç ve iktidar sahibi olan, insanları kendi görüşlerince yönlendiren, zenginliği ya da gücü ile tanınan kişiler vardır. Kur’an bu kişilerden, "kavmin önde gelenleri" olarak söz eder. 

"Kavmin önde gelenleri" kavramı, insanlık tarihi boyunca her dönemde, her toplumda var olan seçkin/elit kesimi ifade eder. Bu kesimin en önemli özelliği, çok zengin, güçlü ve sözü geçen kişilerden oluşmasıdır. Ancak sahip oldukları "zahiri güç", akledemeyen bu kimselerin kendilerine benlik vermelerine yani enaniyetlerine sebep olur. Onlara göre takva değil, mal, servet, güç, iktidar gibi özellikler üstünlük sebebidir. Aksini kabul edemezler çünkü o zaman ne denli değersiz olduklarını kabul etmiş olacaklardır. Vicdanları kabul etse de, içlerindeki şiddetli büyüklenme isteği yüzünden inkar ederler. Sahip oldukları servetin ve gücün, ahirette kendilerine hiçbir yarar sağlamayacağını akledemezler. İçinde yaşadıkları toplumun, kendileri gibi aklı ve şuuru kapanmış olan bireyleri, işte bu kendilerince üstün gördükleri "önde gelenler"in peşlerinden gider, her konuda körü körüne onları takip ederler. Önde gelenler yöneten, onlara "boyun eğenler" de yönetilenlerdir.

Kur’an bu ilginç yönetenler-yönetilenler ilişkisini çok detaylı tanımlar. Örneğin Firavun, dönemin yöneteni, kavmi de yönetilenidir. Firavun’u yöneten konumuna getiren, elindeki maddi ve askeri güçtür. Kendi fikirlerini kabul etmiş olan kavmine Firavun şöyle seslenir: 

"... Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum." (Mümin Suresi, 29)

İlahlık iddiasında olan Firavun, kendince tek "yol gösterici"dir. Doğru yoldan çıkmış olan kavmi de, "Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. (Zuhruf Suresi, 54) ayetinde ifade edildiği üzere, ona itaatle boyun eğer. 

Tüm cahiliye toplumları gibi Firavun kavminin "boyun eğişi" de, "önde gelenler"in yönlendirdiği ortak sürü psikolojisinin bir örneğidir. Ve bu boyun eğiş, yönetilen hiçbir kavmi doğruya ulaştırmaz; Kur’an’ın "... onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi." (Hud Suresi, 97) ayetinde ifade edildiği gibi... Din dışı yaşam şeklini benimsemiş olan önde gelenlere itaatle boyun eğen çoğunluk, -doğruları görmemeleri ya da görmezden gelmeleri nedeniyle- cahiliyenin çarpık sisteminde yaşamını sürdürür. 

Kur’an’da, her ülkede hileli düzenler kurdukları haber verilen ve suçlu- günahkarlar olarak tarif edilen önde gelenlere dini tebliğ yapılması çok önemlidir. Çünkü bu kimselerin Kur’an ahlakını benimsemeleri, onların ardından giden çoğunluğun da dine yönelmesine sebep olacaktır. 

Yüce Allah, tarih boyunca tüm peygamber ve elçilerini öncelikle bu kesime ayetleriyle göndermiştir. Peygamber kıssalarında bütün elçilerin bu emre itaat ederek önde gelenleri uyardıklarını görürüz. Örneğin Zuhruf Suresi’nde Allah, "Andolsun, Biz Musa’yı, Firavun’a ve onun ’önde gelen çevresine’ ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: "Gerçekten ben, alemlerin Rabbinin elçisiyim." (Zuhruf Suresi, 46) buyurarak bu gerçeği haber verir.

Kuran’da, diğer birçok peygamberin de hep kavimlerinin önde gelenleriyle muhatap oldukları bildirilir.

Önde gelenler, kapsamı oldukça geniş bir kavramdır. Cahiliye bireyleri üzerinde etkisi olan, örnek alınan, herkes tarafından tanınan her insan bu tanıma girer. Güç ve iktidar sahibi olan büyük iş adamları, aydınlar, sanatçılar, sosyete olarak tanımlanan kesimden insanlar gibi toplumun, sözlerine değer verdiği kişiler önde gelenlerdir. Çok açıktır ki bu insanlardan birinin bile din ahlakını yaşamaya başlaması, onun yolundaki pek çok insanın da imanına vesile olabilir. 

Mümin, bir insanı takvası dışında farklı bir kıstasla değerlendirmez; insanlara takvası ölçüsünde değer verir. Ancak Kur’an ahlakının yayılması ve dinin çıkarları için en yararlı ve en uygun yöntemleri izler. Müminin dini tebliğ ettiği toplum, kuşkusuz mümin değil cahiliye toplumudur. Cahiliye toplumunda yaşıyor da olsa, akıl ve vicdan sahibi insanlar olacaktır; din bu kişilere de anlatılacaktır. Tebliğ, Allah’ı tanımayan, O’nu gereği gibi takdir edemeyen, ihtiyaç içindeki herkese yapılır. Tebliğde sınırlama yoktur. Ancak Kur’an’da, önde gelenlerin uyarılmasına dikkat çekilmesindeki amaç, bu kesim tarafından yönlendirilen insanların da gerçekleri görebilmesine sebep olabileceğidir.

Kur’an ayetlerinde Allah’ın yarattığı birçok mucize haber verilir. Bu mucizelerden biri de müminlerin kalplerinin sağlamlaştırıldığı, inkar edenlerin kalplerine ise korku verildiğidir.

Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkar edenlerin kalblerine amansız bir korku salacağım…" (Enfal Suresi, 12)

Rabb’imiz, yukarıdaki ayetlerde, Allah’a ve din ahlakına karşı mücadele içindeki inkarcıların kalplerine korku duygusu salarak, onların güçlerini azalttığını bildirir. Müminin bu ayetle düşünmesi ve ders alması gereken konu, kalplerin Allah’ın elinde olduğu ve dilediği kalbe dilediğini ilham ettiği gerçeğidir. Mümin samimi olduğunda Allah onu sağlamlaştıracak, Kendi yolundaki çabasının karşılığında da onu Kendi Katından gönderdiği yardımlarla koruyacaktır. Bu ayette de bildirildiği gibi düşmanlarının kalplerine korku salacak ve müminlerin üzerindeki tehlikeleri kaldıracaktır.

Yüce Allah, inkar edenlerin kalplerine ölüm korkusu, gelecek korkusu, aç kalma korkusu, felakete uğrama korkusu gibi yüzlerce korku verebilir.

İnkar edenler, ellerindeki maddi olan herşeyin tek sahibi olarak kendilerini görmeleri, Rabb’imizi dost edinmemeleri ve dünya hayatına sıkıca bağlanmaları nedeniyledir ki bu korkulara rahatça kapılırlar. Ahirete de kesin bilgiyle inanmadıkları için ölümü de bir son, hatta kaçınılmaz bir son olarak görürler ve müthiş korkarlar. Bir hiç olacaklarını, yok olacaklarını ve kendilerini dünyaya bağlayan şeyleri kesip bitireceğini düşündükleri ölümden duydukları korku, onları güçsüzleştirir. Kuran’da, “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür.” (Al-i İmran Suresi, 151) ayetiyle bildirildiği üzere Allah, Kendisi’ne ortak koştukları için inkar edenlerin kalplerine korku salmaktadır ve bu insanların uğrayacakları son, sonsuz azap olacaktır.

Mümin yalnızca Allah’ı dost ve vekil edinmiştir ve zorluk durumunda yardım edecek olan tek güç Allah’tır. Müminler için dünya hayatında korkulacak hiçbir konu yoktur ve “İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Benden korkun.” (Ali İmran Suresi, 175) ayeti gereği yalnızca Allah’tan korkarlar.

Bu korku, inanan insanların Rabbimiz’e olan sevgilerini ve O’nun hoşnutluğunu kazanma yönündeki çabalarını artırır. Müminlerin bakış açıları Kur’anîdir; Allah’ın kendileri için yarattığı kadere teslimdirler. Bilirler ki Rabb’leri, kendileri için her an en güzelini ve en hayırlısını dilemektedir.

De ki: "Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Dua etmek, Allah ile kurulan bağdır ve O’na teslim olmanın bir yoludur. Bütün insanların duaya, dolayısıyla bu bağa ihtiyacı vardır. Buna en hikmetli örnek, Kur’an’da verilen Peygamber dualarıdır. Peygamberimiz’in ve diğer peygamberlerin dualarında, her konuda Allah’a yöneldiklerini, O’na gönülden teslim olduklarını, yalnızca O’ndan yardım dilediklerini ve Allah’ı en güzel şekilde övgüyle yücelttiklerini görürüz.

Hz. Nuh (a.s.)‘ın Duası

Büyük bir kararlılıkla yıllar boyu kavmini Allah’ın dinine davet eden Hz. Nuh (a.s.), düşmanlık eden kavmine karşı büyük bir mücadele verir. Allah’ın yardımını umut ederek ettiği dua, Kur’an’da şöyle bildirilir:

“Sonunda Rabbine dua etti: “Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan) intikam al.” (Kamer Suresi, 10)

Allah, duasına icabet eder ve ona kopacak tufan’ı haber verir. Allah’ın buyruğuna itaat eden Hz. Nuh (as), kavminin baskılarına aldırmadan büyük bir gemi yapar. Yakında bir deniz veya göl olmadığı halde Allah’ın vaadi üzerine tufan felaketi meydana gelir. Hz. Nuh (as)’ın, kendisiyle birlikte gemiye binmeyip boğulan oğlunun ailesinden olduğunu söylemesi üzerine Allah, "o kesinlikle ailenden değildir" buyurur. Hz. Nuh (as) da hemen Rabb’inden bağışlanma diler:

Dedi ki: "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud Suresi, 47)

Hz. İbrahim (as)’ın Duası

Allah’ın dost edindiğini bildirdiği ve "tek başına bir ümmet" olarak tarif ettiği Hz. İbrahim (as) ve oğlu Hz. İsmail (as) ile birlikte Kabe’yi inşa ederken şöyle dua ederler: "... "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin". (Bakara Suresi, 127)

Yine oğlu Hz. İsmail (as) ile birlikte ettikleri bir başka dualarında hem kendi dönemlerinde yaşayan, hem de gelecekte yaşayacak insanlar için istekte bulunurlar:

Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin. Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin. (Bakara Suresi, 128-129)

Hz. Lut (as)’ın Duası

Hz. Lut (as) uzun yıllar kavmine tebliğ yapar. Ancak eşcinsel ilişkilerde bulunan sapkın kavminin Hz. Lut(as)’a cevabı hep olumsuz olur. Hz. Lut (as), kendisini elçi olarak tanımayıp meydan okuyan kavminden Allah’a sığınarak şu duayı eder:

Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et." (Ankebut Suresi, 30)

Allah, onun duasını kabul eder ve bu sapkın kavim helak edilir.

Hz. Eyüp (a.s.)‘ın Duası

Hz. Eyüp (a.s.), inananlara sabrı ile örnek olan bir peygamberdir. Çok ciddi bir hastalığa yakalanır ve oldukça zorlu bir imtihanla sınanır. Ancak her koşulda sabrını ve tevekküllü tavrını korur. Onun samimi duası Kur’an’da şöyle haber verilir:

“Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.” (Enbiya Suresi, 83)

Allah’ın, çok farklı bir şekilde imtihan ettiği Hz. Eyüp’e cevap ise şöyledir:

"Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona Katımız’dan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik." (Enbiya Suresi, 84)

Hz. Yusuf (as)’ın Duası

Hz. Yusuf kıssasında, dua konusunda güzel örnekler oldukça fazladır. Hz. Yusuf (as), yaşadığı tüm zorluklara rağmen sabır ve tevekkülünü koruyan, sadakatinden ödün vermeyen bir peygamberdir. Ölmesi için kuyuya atılan, iftiraya uğrayıp yıllarca zindanda kalan Hz. Yusuf (as), gösterdiği güzel davranışların karşılığını alır ve hazinenin başına geçirilir. Şükreder ve Rabb’ine şöyle dua eder:

Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat. (Yusuf Suresi, 101)

Kur’an’da, adıyla anılan suredeki kıssasında Hz. Yusuf (as)’ın, karşılaştığı her zorlukta teslimiyet gösterdiğini ve Allah’a olan güçlü imanını kanıtladığını görürüz.

Hz. Şuayb (as)’ın Duası

Hz. Şuayb (as)’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halkı sınır tanımaz kavimlerdir. Kavminin duyarsızlığı ve kendisini tehdit etmeleri yüzünden Hz. Şuayb (as), Rabb’ine yönelir ve şöyle dua eder:

Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah’a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. ’Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında ’Sen hak ile hüküm ver,’ Sen ’hüküm verenlerin’ en hayırlısısın. (A’raf Suresi, 89)

Yüce Allah bu dua üzerine hükmünü verir ve inkarcı kavim helak edilir.

Hz. Süleyman (as)’ın Duası

Kendisine verilen güç, iktidar, servet, cinleri, rüzgarı ve şeytanları yönetmek, hayvanların dilini anlamak gibi özelliklerden dolayı Hz. Süleyman (as) Allah’a şükreder ve şöyle dua eder:

"... Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)

Ayrıca ettiği, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. "(Sad Suresi, 35) duası dünyevi bir istek gibi görünse de aslında ahirete yöneliktir. "... Gerçekten ben mal sevgisini Allah’ı zikretmekten dolayı tercih ettim..." (Sad Suresi, 32) ifadesi, serveti Allah yolunda kullanmak için istediğini gösterir.

Hz. Zekeriya (as)’ın Duası

Hz. Zekeriya (as), yaşı ilerlediğinde ölümünün ardından kavminin durumu hakkında endişe eder ve Allah’tan bir varis ister:

Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; Demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi Katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu razı olunan kıl." (Meryem Suresi, 3-6)

Allah, görünürde çocuk sahibi olması imkansız olan Hz. Zekeriya (as)’ın samimi duasına icabet eder ve ona salih bir oğul verir.

Hz. Yunus (a.s.)‘ın Duası

Hz. Yunus (a.s.), çağrısına cevap vermeyen kavmini terk eder ve bir gemiye biner. Ayetlerde bildirildiği üzere, bindiği gemide yolcular arasında kura çekilir ve kura sonucunda onun denize atılmasına karar verilir. Denizde dev bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus (a.s.), balığın karnında Allah’a sığınıp dua eder. Kur’an’da bu olay şöyle anlatılır:

Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: “Senden başka İlah yoktur, Sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum” diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya Suresi, 87–88)

Hz. Yunus (a.s.), samimi olarak Rabb’ine dua eder, sabırla yardımını umut eder. Sonsuz merhamet sahibi Allah, hatasını itiraf eden Hz. Yunus (a.s.)‘ın tevbesini kabul eder ve onu balığın karnından kurtarır.

Hz. İsa (as)’ın Duası

"... Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada ve ahirette ’seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır.." (Al-i İmran Suresi, 45)

Gökten bir sofra inerse kalplerinin daha da tatmin olacağını söyleyen havarilerin bu istekleri üzerine Hz. İsa (as), Allah’a şöyle dua eder:

... "Allah’ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Senden de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (Maide Suresi, 114)

Bir başka duası ise Allah’ın "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve anneni Allah’ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" sorusu üzerinedir.

Şöyle cevap verir Hz. İsa (as):

"Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) ’Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sendin. Sen herşeyin üzerine şahid olansın." Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakim olan Sensin Sen." (Maide Suresi, 118)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Duası

Peygamberimiz (s.a.v.) dualarında Allah’ı güzel sıfatları ile birlikte anar. Bu duaların geçtiği Kur’an ayetlerinden biri şu şekildedir:

“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.” (Al-i İmran Suresi, 26)

Rivayete göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in dualarından biri ise şöyledir:

"Ey, Rabbim! Gayb ilminle ve halk üzerine kudretinle, hayatı benim için hayırlı gördükçe beni yaşat, ölümü benim için hayırlı gördüğün zaman da beni vefât ettir. Ey Rabbim! Gizlide ve açıkda senden haşyetini istiyorum. Rızâ hâlinde de, gadab hâlinde de ihlâs sözünden ayırmamanı istiyorum, fakirlikte de zenginlikte de i’tidâlden ayırmamanı istiyorum. Senden tükenmez bir ni’met, kesilmez bir göz ferahlığı (yüzde açıkça görülen neş’e ve huzûr) istiyorum. Senden beni kazâna râzı kılmanı, ölümden sonra yaşamanın serinliğini istiyorum. Senden yüzüne bakmanın lezzetini; sana kavuşmanın şevkini istiyorum. Bütün bunları zarar vericinin zararından, sapdırıcı bir fitneden uzak olarak vermeni istiyorum. Ey Rabbim! Bizi îmân zîynetiyle süsle, bizi doğru yolda olan hidâyet rehberleri kıl.” (el-Camiu’s Sağir)

Allah Dualara İcabet Eder; Yardımını Ulaştırır

Yüce Allah Kur’an’da, Peygamberlerimizin kıssalarını örnek vererek dilediğinde her şeyin mümkün olabileceğini kullarına gösterir. En zor anlarda, hatta artık hiçbir çözüm bulunamayacağı zannedilen durumlarda bile Allah yardımını ulaştırır. Allah’ın dilediğini dilediği gibi yaratmaya gücü yeter.

Yüce Allah örneğin sayıca az bir topluluğa, çok sayıdaki düşmana karşı zafer kazandırır. Firavun ve askerleri tarafından yakalanmak üzereyken Hz. Musa (a.s.) ve İsrailoğullarını Kızıldeniz’i açarak kurtarır. Allah’ın bir mucize olarak yarattığı olay sonucunda Hz. Musa’nın asası büyük bir yılana dönüşür ve büyücülerin attıklarını toplayıp yutar. Böylece sihirbazların hilesi ortaya çıkar, Hz. Musa’ya tuzak kurmak isteyen Firavun ve yakınları, halklarının önünde yenilip küçük düşerler. Kendisi ve karısı yaşlı olduğu halde Allah, Hz. Zekeriya (a.s.)’ın duasına icabet ederek ona soyunu devam ettirecek bir çocuk verir. Allah, Hz. İbrahim’in duasına da bir mucizeyle karşılık verir; kendisi çok yaşlı ve karısı da kısır olmasına rağmen ona salih bir çocuk müjdeler. Hz. Yunus (a.s.)’u balığın karnından sapasağlam bir şekilde kurtarır. Kendisini kıskanan kardeşleri tarafından kuyunun dibine bırakılan Hz. Yusuf (a.s.)’u, bir kafilenin bulması fırsatını yaratır.

Kur’an, Allah’ın sonsuz yaratması ve samimi kullarına olan yardımları konusunda birçok ayet içerir. Verdiği örneklerin hikmeti de bizlerin Allah’ın sonsuz gücünü, rahmetini ve dilediğinde hiç ummadığımız yerden yardımını ulaştırabileceğini kavramamızdır. Allah, Kendisi’ne gönülden iman eden ve halisane teslim olan kullarının dualarına icabet edendir:

“Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” (Bakara Suresi, 186)

Duyarsız Yaşayanlar

7 Ara 2011 In: İmani Konular, Yaşam

Toplumda, duyarsızlığı yaşam felsefesi haline getirmiş, kendi küçük dünyalarında yaşayan birçok insan vardır. Hiçbir şeyi düşünmeme ve yalnızca bulundukları anı yaşama felsefesi üzerine kurdukları bu yaşam şeklini asla değiştirmek istemezler. Çünkü düşünmek onlara gerçeklerin kapısını açacak ve sorumluluklarını hatırlatacaktır. Bu insanlar günlük yaşamda Allah’ı, ölümü ve yakınlığını hatırlatan yüzlerce olaya karşı duyarsız kalır ve sıradan olaylar olduğunu düşünürler. Oysa insanın yaratılış amacı imtihan üzerine kuruludur ve her şey, ders çıkarıp öğüt alması için yaratılmaktadır.

İçinde bulundukları gaflet hali nedeniyledir ki bu kişiler, hastalıkları, ölümleri, kazaları ve doğal felaketleri yaşamın bir gereği olarak düşünürler. Aslında insanlara ibret olması için hikmetle yaratılmış bu olaylar, bu kişilere göre, geçmişte yaşanmış, gelecekte de yaşanacak olan ve bugün de aynen yaşanan doğal olaylardır.

…"Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen da) refah ve genişlikler dokunmuştu"... (A’raf Suresi, 95) diyerek, olayları düşünmek ve bir sonuç çıkarmak yerine, duyarsız ve umursuz davranan bu kişilere, sergiledikleri ilgisiz tavırları hiçbir yarar sağlamayacaktır.

Bu insanlar konuşmalarında, insanların doğdukları gibi bir gün de öleceklerini ve kendilerince çok doğal bir sonuç olan ölümden korkmaya gerek olmadığını söylerler. Ölümü bir son gibi görür, sonsuz ahiret yaşamından hiç söz etmezler. Asıl yaşamın ahiret olduğundan gaflettedirler. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, dünyaya ve geçici metaına sıkı sıkı bağlanırlar. Sonsuza dek yaşayacaklarını düşünürler; evet sonsuza dek yaşanacaktır ama onların düşündüğü gibi dünyada değil, ahiretteki gerçek yurtta…

Ölüm, kıyamet, Allah’ın huzurunda yapayalnız hesap verme, bu kimselerin hiç akıllarına dahi getirmedikleri konulardır. Hatırlatıldığı zaman da, Kehf Suresi’ndeki kıssada söz edilen inkarcı bahçe sahibi gibi, "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi, 36) şeklinde konuşurlar. Bu sözler, kişinin ahiretten şüphe içinde olduğunun ve kesin bilgiyle iman etmediğinin açık kanıtıdır; yalnızca samimiyetsizce kendisini kandırmaktadır. O, sonsuz ahiret hayatında cennetle ödüllendirileceğinden emindir, ancak onu bekleyen telafisi imkansız bir pişmanlıktır.

Duyarsız ve umursamaz bu kişiler kendi başlarına gelen musibetlerden ders alıp, Allah’a yönelip- sığınmazlar. Bu kimselerin uyarılardan sonuç çıkarmamalarından Kuran’da, "İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar." (Enbiya Suresi, 1-2) ifadeleriyle söz edilir. Yüce Allah’ın, insanların düşünmeleri, sakınıp korkmaları, Kendisi’ne sığınmaları amacıyla yarattığı deprem, sel, yangınlar, salgın hastalıklar gibi felaketler bu kimseleri etkilemez. Yüce Allah bu doğal afetlerle, insanlara ne denli acz içinde olduklarını gösterir, üzerinde yaşadıkları dünyaya hiçbir hakimiyetleri olmadığını insanlara hatırlatır. Ancak tüm bu gerçeklerden yalnızca aklını kullanabilen duyarlı insanlar öğüt alabilirler.

Kur’an’da bu konu ile ilgili olarak denizde kaza geçiren, ancak kurtulduktan sonra yine eski duyarsızlıklarına geri dönen kişiler örnek verilir:

“…Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ’gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (Yunus Suresi, 22)

Ayette anlatıldığı gibi denizde fırtınaya yakalanarak çaresiz kalan bu insanlar, o an Allah’a sığınırlar. Ancak karaya çıktıklarında, "Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O’nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür." (İsra Suresi, 67) sözleriyle dikkat çekildiği gibi, yaşadıkları acizliği unutur, tekrar eski duyarsız, Kur’an’dan uzak yaşamlarına geri dönerler. Felaket anında Allah’tan başka sığınacak güç olmadığını anladıkları halde, ders almazlar.

Başlarına gelen musibetler, belalar, felaketler bu kişilerde hiçbir iz bırakmaz. Bela üzerlerinden kalktığı an, öğüt almak bir yana, yaşadıklarını tamamen unuturlar. Kendilerinden oldukça emindirler; oysa Yüce Allah’ın azabından asla emin olunamaz.

Uyarılara kulak tıkayan, öğüt almayan bu kişiler, sonunda ölümle birlikte çok önemli gerçekle yüz yüze gelirler. Eğer yaşamlarında boş amaçlar yerine, kendilerini ve her şeyi yaratan Yüce Allah’ı hoşnut etmeyi hedefleselerdi, onları bekleyen ödül sonsuz cennet olacaktı. Ancak onlar dünya hayatında yanlış olanı seçmişlerdir. Şimdi ölüm, dünya ile olan tüm bağlarını koparmıştır ve ahiretteki pişmanlıklarının boyutları ne denli büyük olursa olsun, artık geri dönmeye bir yol yoktur.

“O gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 23-24)

Dinden uzak yaşayan duyarsız kişiler yalnızca bu önemli olaylara karşı değil, etraflarındaki sayılamayacak güzelliğe karşı da ilgisiz davranırlar. Güzellikleri takdir etmemek, beğendiğini belli etmemek, sevgi göstermemek bu kişilerin diğer özellikleridir.

Bize düşen ise, vicdanımızı her an devrede tutarak Allah’ın bizim için yarattığı olaylardaki hikmetleri düşünmek, bize her an sunduğu genelleme dahi yaparak sayamadığımız güzellikleri görmek ve O’nun eşsiz yaratma gücünü takdir etmektir.

Şahid Ol Ya Rab!

6 Ara 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı, Tefekkür

De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)

Yüce Allah ezeli ve ebedidir. Mutlak olandır. Zamandan ve mekandan münezzehtir. Geçmiş de gelecek de O’nun Katında birdir. Geçmişte olanı da gelecekte olacak olanı da bilir. Evreni yarattığı andan, yok edeceği son ana kadar herşeye şahit olandır.

Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz. Ra’d Suresi’nde haber verildiği gibi, "Sözü saklı tutan da, onu açığa vuran da, geceleyin gizlenen de ve gündüzün ortaklıkta gezen de" O’nun Katında bilme bakımından birdir. Gündüzün aydınlığında ya da gecenin karanlığında; işlenen bütün suçlara Allah şahittir. Hiç kimse şahit olmasa da Allah şahittir.

Kötüler, insanlardan gizleseler de Allah’tan gizleyemezler. Onlar geceleri Allah’ın hoşnut olmayacağı kötülükleri düzenleyip planlarken, Allah onlarla beraberdir. “... Allah, bütün yapılanları kuşatandır.” (Nisa Suresi, 108)

Kur’an, “göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun?" diye sorar. Ve kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyenlere de Allah’ın şahit olduğunu haber verir; "Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Allah her an, kalplerimizde sakladığımız niyete, aklımızdan geçen her düşünceye şahittir. Doğduğumuz andan itibaren, son nefesimize kadar yaşadığımız her olaya şahit olan Allah, ahirette tüm yapıp ettiklerimizin karşılığını vereceğini şöyle bildirir; " Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid olandır." (Mücadele Suresi, 6)

Allah’ın bilgisi dışında hiçbir düşünce ya da hiçbir iş olmadığını, "Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın." (Yunus Suresi, 61) ayeti haber verir.

Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın yaratılış amacı Allah’a ve ahirete iman etmek, Kur’an’da emredilen güzel ahlaka sahip olmak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba göstermektir. Allah’a gerçek anlamda iman eden insan, Allah’ın varlığına, birliğine, gücüne, adaletine, yaratmasına şahit olacaktır. Gerçek yaşamın, ‘içinde temelli kalınacak ahiret yurdu olduğunun bilincindeki müminler, "hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele ederler.

İnsanlık tarihi boyunca süren bu mücadele Allah’ın "devrettirip durduğu" sünnetidir. Nedeni de, "Bu, Allah’ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir..." (Ali İmran Suresi, 140) ayetiyle haber verilir.

İlerleyen her saat insanı ahirete yaklaştırır ancak samimi müminler zaten dünyaya karşılık ahireti satın almışlardır. Bu alışverişlerinden dolayı, ahdini yerine getiren kerem ve ikram sahibi olan Allah, onlara en büyük ödülü olan gerçek kurtuluşu ve sonsuz cennet hayatını lütfetmiştir.

Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ’büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 111)

Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyen mümin, seve seve malından canından geçer; bedenini ve ruhunu Allah’a emanet eder. O’nun rızasını hiçbir dünyevi nimete değişmemek, bu uğurda her şeyi feda edebilmek; işte bu şehit olmaktır. Bu, dünya hayatındaki en büyük erdemdir.

Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah’tan olan bir bağışlanma ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır. (Al-i İmran Suresi, 157)

Allah, yolunda mücadele eden kullarını yeryüzüne mirasçı kılacağını Kur’an’da haber verir. İslam ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın müjdesi ve vaadidir. Bu müjde, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şereftir. Müjdelenenlerden olmak için buna vesile olmalı, gerçekleşmesi yönünde çaba göstermeli ve içten dua etmeliyiz.

Allah, peygamberlerle birlikte yolunda mücadele eden ancak isabet eden güçlüklerden dolayı ne gevşeklik gösteren ne boyun eğen Rabbaniler gibi yaşatsın bizleri. Özür olmaksızın oturanlardan olmaktan esirgesin. Yolunda malı ve canıyla çaba gösteren ve derece olarak üstün kıldığı kullarından olmayı nasip etsin.

"... Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (En’am Suresi, 162)

Allah yolunda olduğumuza, herşeyin üzerinde Rabb’imizin şahid olması yetmez mi?

Şahid ol Ya Rab!..

“Evrenin şu anki yapısının tümüyle bir tesadüf eseri olabileceği düşüncesi, tümüyle delice bir düşüncedir. Delilik kavramını argovari bir hakaret niyetiyle değil, tamamen psikolojideki teknik anlamıyla kullanıyorum. Gerçekte bu tür bir düşünce ile şizofrenik düşünce tarzı arasında büyük benzerlikler vardır.” [Karl Stern, Montreal Üniversitesi Psikiyatristi]

Evren, derin düşünmemize ve Allah’a yaklaşmamıza vesile olabilecek örneklerden biri. Dünyanın ve uçsuz bucaksız evrenin yaratılışını düşünen insan, tüm evreni saran ihtişamı ve kusursuz dengeyi daha iyi anlar. İnsan uzayın sonsuz boşluğunda asılı duran küçücük bir kürenin üzerinde yaşar. Dahası bu küre her an uzaydan gelebilecek tehlikelerle karşı karşıya. İnsanın ise bu tehlikelere karşı alabileceği hiçbir önlem yoktur.

Örneğin milyonlarca ton ağırlığındaki göktaşları uzayda başıboş dolaşır. Bunların herhangi biri dünyaya çarparak yaşama zarar verebilir. Dünyayı tehdit eden bir başka tehlike kaynağı, güneşte oluşan patlamalar.Güneşteki patlamalar artabilir ve dünyaya gelen zararlı ışınların oranı yoğunlaşabilir. Yalnızca gökyüzünde değil yeryüzünde de insan yaşamını tehdit eden birçok tehlike vardır.

Yer kabuğunun biraz altı, mağma dediğimiz çok sıcak bir "ateş tabakası"yla kaplı. Ve yer kabuğu bir elmanın kabuğuna oranı ölçüsünde mağmadan korunur. Bu yüzden, her an bir yanardağ patlamasıyla yer altından lavlar yeryüzüne çıkabilir. Ya da yerkabuğunda meydana gelecek bir kırılma büyük bir depreme neden olabilir... İnsan, her an bu gibi tehlikelerle birlikte yaşadığını hiç unutmamalı. Dünyamız, bu olası tehlikelerden çok hassas dengeler sayesinde korunur. Bu gerçekleri düşünen insan anlar ki, dünya üzerindeki tüm canlılar, Allah’ın dilemesiyle ve O’nun yarattığı kusursuz bir denge sayesinde yaşarlar.

Uzay boşluğu alıştığımız yaşam biçiminden tamamen farklı. Şu anda oturduğunuz yerin 560 km yukarısında güneşteki patlamalardan kaynaklanan ve hızı saatte 100 binlerce kilometreyi bulan radyasyon fırtınaları gerçekleşmekte. Bir de uçsuz bucaksız uzay boşluğundaki kendi konumunuzu düşünün. Bunun için öncelikle dünyadaki uzaklık kavramıyla, evrendeki uzaklıkları kıyaslayalım.

Evrende en yakın iki yıldız arasında 30 trilyon km uzaklık var. Gökyüzünde parıldayan yıldızların en yakını ise sizden 500 trilyon km uzaklıkta.

Bir de kendi galaksimizin içindeki yerimize bir bakalım. Samanyolu Galaksisi, içinde yaklaşık 300 milyar yıldız barındırır. Bu 300 milyar yıldızdan yalnızca biri bizim Güneşimiz. Güneş’in etrafında 9 ayrı gezegen büyük bir uyum içinde dönerler. 12 milyar km2’den geniş bir alanı kaplayan Güneş sistemi içinde, Dünyamız çok küçük bir yer tutar.

Uzayda her an devam eden hareketlilik ise daha da dikkat çekici. Dünya, saatte 1670 km hızla kendi çevresinde döner. Aynı anda kendisinden 103 kat büyük olan Güneşin çevresinde de tam dönüş yapar. Bu sırada Dünyanın hızı saatte 108 bin km. Yani silahtan çıkan bir merminin hızının yaklaşık altmış katı… Dünya aynı zamanda Güneşle birlikte saniyede 200 km. hızla Vega yıldızına doğru hareket eder. Bu da, saatte 720.000 km gibi olağanüstü bir hız. Bu sırada galaksimiz de hareket halinde. Bizim ise her an yaptığımız bu kapsamlı yolculuktan bizim haberimiz bile olmaz.

Şu an oturduğunuz yerde hiçbir sarsılma olmuyor. Yatağınızda yatarken ya da yolda yürürken de dünyanın döndüğünü anlamıyorsunuz… Ancak dünyamız uzayda dev kütlesiyle saniyede 200 km. gibi muazzam bir hızla yol alıyor. Şu an 200 km. yol aldık bile ve 400... 600...

Allah’ın kurmuş olduğu kusursuz dengeler sayesinde bu yolculuğu hiç hissetmeyiz. Nasıl olup da böyle bir hareketliliği bir an bile hissetmediğinizi hiç düşündünüz mü?..

Yalnızca sayılar bile Allah’ın evrendeki muhteşem yaratmasını sergiler. Bilim, yaratılış gerçeğini kanıtlamıştır. Şimdi sıra, bilim dünyasının bu gerçeği görmesi ve öğüt alıp-düşünmesinde. Bu gerçeklere karşı kayıtsız kalmak, bir tür "büyülenme"den başka birşey değildir.

Temiz Akıl Sahibi miyiz?

4 Ara 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Kur’an’da "Ulul elbab" olarak geçen "temiz akıl sahipleri" tamlamasındaki temiz aklın, farklı Kur’an meallerinde meselenin özüne vakıf olmak, akl-ı selim, sağduyu, derin kavrayış, gerçek akıl, temiz vicdan, öze ermiş, bilginin ve eylemin özüne sahip olarak tercüme edildiğini görürüz.

Temiz akıl kısaca, derin düşünebilmek, zahirinde kalmayıp batını görebilmek, hikmetli konuşabilmek, doğru ve yanlışı ayırt edebilmek, yaşanan olayları doğru değerlendirip, doğru kararlar alabilmektir. Vicdanının yönlendirmesiyle hareket eden, Allah’a iman eden, O’nu aşkla seven, O’ndan derin bir saygıyla korkan ve O’nun sınırlarını gözeten her samimi insan bu akla sahip olabilir.

Akıl, Allah korkusu ve vicdanı güçlendirme ile doğru orantılı olarak insanın yaşamının sonuna kadar gelişebilir. Allah korkusu insanın vicdanını harekete geçirir, aklını artırır. Bu nasıl olur?..

İçinde derin Allah korkusu taşıyan insan, şeytana ve nefsinin bencil tutkularına karşı her an dikkatlidir ve vicdanını hep diri tutar. Dünyevi korkular insanı telaşa kaptırır, doğru karar almasını engellerken, Allah korkusu insana, ‘doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış’ yani akıl ve basiret kazandırır. Akıl ise imanı derinleştiren önemli bir etkendir.

Allah, samimi olan ve hoşnutluğunu kazanmak için ciddi çaba içinde olan kullarının "doğruyu yanlıştan ayırma" özelliklerini artırabilir. Böylece insan, hem dünyada hem ahirette temiz akıl sahiplerine sunulan ayrıcalıkları kazanabilir.

İnsan temiz bir akla sahip olabilmek için yaşamının amacı, dünya hayatı, imtihan, ölüm ve ahiret konularında derin düşünmeli, hikmetlerini kavramaya çalışmalıdır. Bu soruların cevapları ise Allah’ın insanlığa mesajı olan Kur’an’dadır. Kur’an kapalı kapıları açan anahtardır. İnsan, kafasındaki tüm soru işaretlerini Kur’an’la giderebilir; hatalarını görüp, yaşamının temelini Allah’ın hoşnutluğu temeli üzerine kurabilir. Fıtratına en uygun yaşam şekli budur. Kur’an’ın İlahi ışığının aydınlattığı yola uyması, "İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır." (İbrahim Suresi, 52) ayetiyle bildirildiği gibi, insanın aklını ve kavrama gücünü geliştirir.

Bu arada şeytan boş durmaz kuşkusuz. İnsanı yolundan alıkoyup boş işlere yöneltmeye çalışır; Kur’an dışı sözler söyleme ve hoş olmayan davranışlarda bulunma yönünde telkinler verir. Ancak Allah’tan sakınan temiz akıl sahibi müminler, "... şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir..." (Araf Suresi, 201) ayetindeki ifadeyle çözümü bilirler.

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191) ayetinde tarif edilen derin düşünen müminler, derin bir kavrayışa da sahip olurlar.

Etrafındaki deliller üzerinde düşünen insan, her şeyin bir varoluş nedeni olduğunu görür, kendisinin de bir amaçla yaratıldığını anlar. İnsan yalnızca Allah’ın evrende yarattığı varlık delilleri üzerinde değil, “Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı?..” (Rum Suresi, 8) buyruğu gereği kendi nefsi konusunda da derin düşünmelidir. Rabb’inden bir ağırlanma olarak O’nun hoşnutluğunu umut eden insan, gün içinde attığı her adımı Allah için attığında, nefsinin bencil dünyevi tutkularından uzak olacaktır.

Dünyanın geçici nimetlerini değil, ahiretin sonsuz nimetleri tercih etmek, üstün bir akledebilme yeteneğidir. Vicdanlı insanlar arınmayı samimiyetle diledikleri için, Kur’an hükümleri doğrultusunda kendilerine yapılan her hatırlatmayı dinler, itaat ederler.

Kur’an akıl sahibi müminleri, "Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (Zümer Suresi, 18) ifadesiyle tanımlar. Mümin, kendisini güzel sözle uyaran kardeşinin kendisi için hayırlı düşündüğüne inanmalı ve güven duymalıdır. "Acaba bu uyarıyı yaparken samimi ve dürüst mü?” gibi şüpheyle yaklaşmak her iki taraf için de ruhen çok yorucudur. Şüphe, sağlıklı düşünmeyi engeller; insan aklı bu tür olumsuzluklara uygun değildir. Temiz akıl sahibi olmaktan alıkoyan şüphe, insanı vesveseye boğar. Karşısındaki insanın Kur’an’a uyması, Allah’ın hoşnutluğu için yaşaması ona güvenmek ve uyarılarına hüsn-ü zan ile bakmak için yeterli olmalıdır.

Güzel söze uyup uymamak arasında bir seçim, mümin için söz konusu değildir. Çünkü en güzel söze uymak, karşılık olarak mutluluk yurdunda sonsuza dek sürecek bir yaşam demektir. Allah’ın dosdoğru yoluna tam olarak uyan, Kur’an hükümlerini bir ucundan değil titizlikle yerine getiren, vicdanına tabi olan ve Rabb’inin sınırları içinde yaşayan samimi inanan insan, temiz akıl nimetiyle ödüllendirilir.

Allah, "Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a’ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. (Ra’d Suresi, 19) ayeti ve diğer birçok ayetle ancak temiz akıl sahiplerinin öğüt alabileceklerini açıklar. Onlar Kur’an ayetlerinden, Kur’an’da haber verilen kıssalardan, gökler ve yer, gece ile gündüz, sararıp kuruyan yeryüzü, yağan yağmur, topraktan çıkan çeşitli renklerde ürünler gibi Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı mucizeler üzerinde tefekkür eder, öğüt alırlar.

Sonuç olarak; Akıl, pek çok nimet ve güzelliği insanın önüne seren çok önemli bir özelliktir. Akıllı insan olaylardan en isabetli sonucu çıkarır. Hikmetli konuşur, güzel söz söyler; bulunduğu ortamda saygı ve hayranlık uyandırır.

Allah, insanların genellikle alışkanlık gözüyle baktığı pek çok şeyin ardındaki güzellikleri, muhteşem detayları temiz akıl sahibi müminlerin görebildiklerini haber verir. Bu yüzden akıl sahipleri, aynı zamanda güzelliklerden çok daha fazla zevk alabilen ruh derinliğine sahiptirler.

Allah, insanı temiz bir akılla düşünebilecek özellikte yaratmıştır. Temiz akıl, hiçbir yararı olmayan boş düşüncelerden arınmış, gereksiz kuruntulardan uzak, yalnızca Allah’ın hoşnutluğuna odaklanmış akıldır. Aklın, kalbin, ruhun temizinden söz eder Kur’an. Nefsimiz ise kışkırtarak düşüncelerimizi kirletir, sağlıklı düşünmemizi engeller. Üzerimizdeki tek pislik nefsimizin fücuru ise arınmanın ve temizlenmenin yollarını düşünmeliyiz. Olaylara Kur’an penceresinden hayır ve hikmet gözüyle bakar, olumlu düşünür ve her an teyakkuz halinde olursak Allah’ın dilemesiyle temizlenip arınabiliriz.

"Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. "(Bakara Suresi, 269)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors