İnsanların düşünmekten alıkoyan birçok neden var. Bunlar insanı gerçekleri görmekten alıkoyabilir. Bu yüzden, her insanın kendisine olumsuz yönde etki eden sebepleri teşhis etmesi ve bunların etkisinden kurtulması önemli. Aksi takdirde, dünya hayatının gerçek yüzünü göremez. Bu ise ahirette ona büyük kayıp getirir.

Kur’an, yüzeysel düşünme alışkanlığına sahip insanların durumunu, “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır. Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 7-8) ayetiyle haber verir.

Düşünmeyi engelleyen nedenlerden biri, çoğunluğa uymanın getirdiği zihinsel uyuşukluk. İnsanları en çok yanıltan konulardan biri "çoğunluğun" yaptıklarının doğru olduğuna inanmaları. İnsan genellikle, doğruları düşünerek bulmak yerine hep çevresindeki insanların öğrettiklerini kabullenmeye yönelir. Çoğu zaman kendisine ilk başta garip gelen şeyleri diğer insanların doğal karşıladıklarını görür ve bir süre sonra kendisi de bunları benimsemeye başlar.

Örneğin televizyonlarda, dergilerde her gün yüzlerce felaket, haksızlık, adaletsizlik, zulüm, intihar, cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık haberi okunur, binlerce yardıma muhtaç insandan söz edilir. Ancak birçok insan bu haberleri izleyip kanalları gönül rahatlığı ile çevirir. Genellikle insanlar bu tarz haberlerin neden bu kadar çok olduğu, bunların engellenmesi için neler yapılması, nasıl önlemler alınması gerektiği, hatta kendilerinin bu konuda neler yapabileceklerini düşünmezler. Çünkü çevrelerindeki diğer insanların büyük bir çoğunluğu da bunları düşünmez. Çoğu kişi "dünyayı ben mi kurtaracağım?" mantığı içerisinde sorumluluğu başkalarına atar.

İnsanı düşünmekten alıkoyan bir diğer neden de tembellik. Düşünme konusundaki tembelliğinden dolayı insanlar herşeyi hep gördükleri ve alıştıkları şekilde yaparlar. Düşünerek en uygun, en güzel, en hayırlı olanı arayıp bulmaz, hep gördüklerini taklit ederler.

Ancak öyle önemli konular vardır ki, insanların bu konularda düşünmemeleri onları büyük ve sonsuz yıkıma uğratır. İnsanın dünyada varoluş amacını düşünmemesi, ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu, ölümün ardından ise sorgulanacağını gözardı etmesi bu hüsranın kaynağıdır. Allah Kur’an’da, Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17) ayeti ve benzer birçok ayetle düşünmeye davet eder.

Düşünmekten alıkoyan bir başka unsur da toplumdaki derin düşünmenin iyi olmadığı telkini. Kuşkusuz bu, dinden uzak insanların uydurdukları batıl bir düşünceden başka bir şey değil. İnsanın kaçınması gereken şey düşünmek değil, olumsuz düşünmek, kuruntulara ve vesveselere kapılmaktır.

Allah ve ahiret inancı güçlü olmayan, Kur’an’ı iyi bilmeyen insanlar genellikle olumsuz yönde düşündükleri için, pek faydalı sonuçlara ulaşamazlar. Allah’a iman eden, akıl sahibi bir insan ise konuyu hayır ve güzellik yönünde düşünür ve çok güzel sonuçlara varır.

İnsanın herşeyden önce dünyanın geçici olduğunu anlaması, ahiretteki gerçek ve sonsuz hayatı için çok şevkli bir çaba içerisine girmesine neden olur. Buradaki yaşamın er ya da geç biteceğini bildiği için dünyevi çıkarların ve hesapların hırsına kendini kaptırmaz. Son derece tevekküllü olur. Bu geçici hayatta meydana gelen hiçbir olay onu üzmez. Daima sonsuz ve güzel bir hayata kavuşmanın umudunu taşır. Dünyadaki nimetlerden ve güzelliklerden de çok fazla zevk alır. Çünkü Allah dünyayı insanları denemek için eksik ve kusurlu yaratmıştır. “Bu eksik ve kusurlu dünyada bile insanın hoşuna giden çok sayıda güzellik varsa, cennetteki güzellikler hayal edilemeyecek kadar muhteşemdir” diye düşünür. Her gördüğü güzelliğin ahirette aslını görebilmeyi umar. Ve bunların tümünü ancak derin düşünerek kavrar.

Sorumluluklardan kaçma isteği de insanı düşünmekten alıkoyar. Çoğu kişi düşünmekten, konular üzerinde kafa yormaktan uzak durarak Rabb’ine karşı olan sorumluluklarından kaçabileceğini zanneder. Ancak insanların düşünmeyerek sorumluluklarından kaçabileceklerini sanmaları büyük bir aldanıştır.

İnsan yalnızca bir an öleceğini ve ölümden sonra sonsuza dek bir yaşam olduğunu ciddi olarak düşünse, var gücüyle ölümden sonraki yaşantısı için çalışmak durumunda kalır. Ancak ahiretin varlığını düşünmeyince böyle bir sorumluluktan kurtulduğunu zannederek kendini kandırır. Ancak dünyada düşünerek doğruya ulaşamayan insan, ölümle birlikte kendisi için hiçbir kaçış olmadığını anlar:

O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da). Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi, 19-20)

Diğer yandan herşeye "alışkanlık gözü"yle bakmak da insanın düşünmesini engeller. İnsanlar bazı şeylerle ilk kez karşılaştıklarında, ondaki olağanüstülüğü anlayabilirler ve bu, onların düşünmelerine, gördükleri şeyi inceleyip araştırmalarına neden olabilir. Ancak bir süre sonra bir alışkanlık oluşur ve artık etkilenmemeye başlarlar. Özellikle de hemen her gün karşılaştıkları bir varlık veya olay, artık onlar için "sıradan" bir şey haline gelir.

Sonuç olarak; derin düşünen insan Allah’ın yaratış sırlarını, dünya hayatının gerçeğini anlar. İnsanların büyük çoğunluğunun aksine, varlık nedenini düşünerek yaşar. Karşılaştığı olayların zahirinde kalmaz, Allah’ın emrettiği şekilde düşünerek, hikmetlerini kavrar.

Böylece hem Allah’ın nimetlerinden çok fazla haz alır, hem de gereksiz kuruntu ve vesveselere, dünyaya yönelik hırslara kapılarak sıkıntı ve strese girmez.

Bunlar, derin düşünen insanın dünyada kazanacağı güzelliklerden sadece birkaçıdır. Yeni bir yılda yeniden düşünelim. Düşünerek doğruyu görmenin asıl kazancı ise Allah’ın sevgisi, rızası, rahmeti ve cennetidir.

Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (Yunus Suresi, 3)

Şu an, siz bu yazıyı okurken pek çok insan eziyet ve zulüm görüyor...
Bazıları yoksullukla, açlık ve susuzlukla pençeleşiyor...
Kimi küçük yaşta çalışmak zorunda...
Kimi ise evinden, ailesinden, çocuklarından koparılmış, yurdundan sürülmüş durumda...

Gazete ve televizyonlarda bu insanların görüntüleri çok sık yayınlanır. Ama insanların çoğu gazetenin bir sonraki sayfasını çevirdiği ya da izlediği televizyon kanalını değiştirdiğinde bu insanların varlığını unutur. Tüm dünyada insanların büyük çoğunluğu bu şekilde umursuz davrandığı içindir ki yeryüzünde zulüm, haksızlık ve acılar hiç bitmez...

Yalnızca, insanlara karşılık beklemeksizin yardımcı olan bir vicdan anlayışı soruna çözüm olabilir. Böyle bir vicdan anlayışının tek kaynağı ise, dindir. Samimi inanan insanlar, Allah’ın rızasını kazanmak için, özveride bulunarak insanlara yardımcı olabilirler. Kur’an bu güzel ahlaktan, “Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz." (İnsan Suresi, 8-10) ifadesiyle söz eder.

İnsanlık sevgi, şefkat, merhamet ve özveri gibi güzel özellikleri içeren Kur’an ahlakını model aldığında, gerçek adalet ve barış yaşanabilir. Aksi halde yeryüzü haksızlık ve adaletsizliklerle dolacaktır. Bugün de olduğu gibi...

Yaşanan ahlaki bozukluklar, hemen her insanın bildiği sorunlardır. Ancak insanların büyük bir çoğunluğu, bu sorunların hiçbirini çözüme kavuşturacak adımlar atmaz. Üzerine sorumluluk almaz. Dahası üzerinde düşünmeye ihtiyaç dahi duymaz. Bazı insanlar ise sorunları çözmek için uğraşır ancak başaramaz.

Dünyadaki yangını söndürmede bugüne kadar başarılı olunamama nedeni, çözümün hep yanlış yerlerde aranıyor olmasıdır. Çözüm şu sistem ya da bu inançta değildir. Çözüm Allah’ın insan için en uygun yaşam olduğunu bildirdiği gerçek Kur’an ahlakının yaşanmasındadır. İnsanların bencil değil, özverili olmasındadır. İnsanların acımasız değil merhametli olmasındadır. Kısacası insanların dünyaya bakışlarının değişmesi, Kur’an penceresinden bakmalarındadır. İslam ahlakının yaygınlaşması ancak barış, sevgi, kardeşlik ve güzellikle gerçekleşecektir.

… Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Acıların, katliamların, çilelerin ve fitnenin son bulması için ilk aşama Müslüman ülkelerin ittifak etmeleri ve İslam Birliği’nin kurulmasıdır. Bugün bu birlik kaçınılmaz bir ihtiyaç. Güçlü bir beraberlik ve dayanışma içindeki İslam aleminin ortak sesi olacak, dünyaya hoşgörüyü öğretecek, Müslüman olan ve olmayan her insana refah ve huzur getirecek olan İslam uygarlığının yeniden inşası için çaba göstermek, en önemli sorumluluklarımızdan olmalı.

İslam ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, samimi her Müslüman’ın özlemi ve duasıdır; ancak Kur’an’ın da müjdesi ve vaadidir. Müslümana, “Kur’an ahlakı hakim olmaz“ sözü bir yana, “Kur’an ahlakı acaba hakim olabilir mi?“ demek dahi yakışmaz. Ümitsizlik Müslümanın asla yaşamaması gereken bir ruh halidir. Müslüman umutlu, şevkli olmalı ve Rabb’inin vaadine güvenmeli, “Kur’an ahlakı hakim olacak!“ demelidir.

O Vahid'dir

25 Ara 2011 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Yaşamımızdaki en önemli ve tek amacın Allah’a kulluk etmek olduğunun…

Allah’ın her yeri sarıp kuşattığının, tüm mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun…

Bütün doğa olaylarının Allah’ın denetiminde gerçekleştiğinin, gökten yere tüm işleri evirip-çevirenin O olduğunun…

Doğudaki, batıdaki, kuzey ve güneydeki yaşamış/yaşayan tüm insanların Allah’ın kontrolünde olduğunun…

Sahip olduğumuz tüm nimetleri verenin Allah olduğunun, rızkı yalnızca O’nun verdiğinin, her varlığın her konuda O’na muhtaç olduğunun tam olarak bilincinde miyiz?…

Allah’ın sonsuz kudretinin bilincinde olmayan insanlar yüzyıllardır Allah’a denk güçler aramışlar ve kendilerince yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimi Güneş’i daha üstün görmüş, ona tapmış; kimi de heykelcikler önünde ‘bel büküp eğilmiştir’. Hatta kimileri aczini görmeden, güç sahibi olduklarını düşünmüşlerdir. Hz. İbrahim ile Allah’ın kudreti konusunda tartışan kişi, bu konuya Kur’an’da verilen dikkat çekici bir örnektir.

Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah Güneş’i doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)

Allah’a şirk koşmak, O’ndan başka ilahlar edinmek, yalnızca geçmişte yaşayan insanlara has bir yanılgı değildir. Bugün de pek çok insan Allah’a ortak koşarak sapkınlık içinde yaşar. Her ne kadar güneş, ay, yıldızlar gibi putları yoksa da, her biri dünyevi metaya, kendilerinden farkı olmayan insanlara ya da güçlere taparak yaşar. Allah’tan başka birçok şeyden korkar, Allah’tan başka birçok şeyi sever, Allah’tan başka birçok şeyden yardım umar. Elde etmek istedikleri hiçbir şey için Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyerek çaba göstermez, elde ettikten sonra da Allah yolunda kullanmaz. Allah’ı insanlarla, diğer dünyevi varlıklarla eş tutar; işte bu apaçık bir şirktir.

Allah insanları ve tüm canlıları çift olarak yarattığını bildirir. Canlıları çift kıldığını Kur’an’da haber veren Allah, böylece adeta Kendi TEKliğini vurgular.

Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir. (Yasin Suresi, 36)

Yüce Allah tek Yaratıcıdır. O’ndan başka kimse evrendeki mucizevi sistemleri kontrol edemez, içindeki 300 milyar yıldızla birlikte sürekli hareket eden, hatta bazen hiçbir karışıklık olmadan birbirinin içinden geçen 300 milyar galaksiyi durduramaz. Yaratan ve yaratılan bir olmaz.

... Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin Yaratıcısı’dır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi,16)

Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse bir yaprak bile yaratamaz. Tümüne güç yetirebilen yalnızca O’dur. O Tek olan, Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan Vahid olan Allah’tır.

Birkaç gün önce internette izlediğim bir video, insanın kalbinde güçlü bir Allah korkusu bulunmasının ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Rabb’ine karşı saygı dolu derin bir korku hissetmeyen insan, din adamı da olsa korkusuzca çirkin cesaret sergileyerek, özellikle kalbi İslam’a ısınabilecek insanlar için oldukça kötü bir örnek olabiliyor.

Daha önce "Allah’a Karşı Saygısız Üslup Değil, Derin Bir Saygı" başlıklı bir yazı yazmış, zaman zaman bazı insanların, hatta din adamlarının, televizyon ekranlarında Allah’a karşı saygıya uygun olmayan bir üslup içinde olduklarına tanık olduğumuzu anlatmıştım. Anlatılan fıkraların, yapılan esprilerin, Allah hakkında -haşa- arkadaşlarıymış gibi kullandıkları sokak üslubu tarzı ifadelerin çok rahatsız edici olduğuna dikkat çekmiştim. (Rabb’imi ve Kur’an ayetlerini tenzih ederim.)

Bu kişilerin özellikle ahiret konusundaki Kur’an dışı anlatımları ve Allah huzurunda -haşa- Allah ile kulu arasında geçen konuşmaları fıkra tarzında, eğlenerek nakletmeleri dehşet vericidir.

İzlediğim videodaki yanlış bir din anlayışı empoze eden bazı cümleleri, tehlikenin boyutlarına dikkatinizi çekmek amacıyla aşağıda veriyorum. Her bir cümleden Rabb’imi, peygamberleri, melekleri ve tüm kutsal değerlerimizi tenzih ederim.

Videodaki zat, ölen bazı kişilerin ahirette yaşadıklarını -tanık olmuş gibi- amiyane tabirlerle, eğlenerek, sokak ağzıyla anlatıyordu. Ölen kişilerin günahkar oldukları halde, mahşer gününün izdihamından yararlanarak meleklere ve Allah’a -haşa- "yutturup" cennete girebilme hesapları yaptıklarından söz ediyordu. Bazı kişilerin, Allah ile sanki arkadaşlarıyla konuşur gibi yaptıkları konuşmalardan örnekler veriyordu. Dahası bu kişilerin, haklarında karar verildiği halde, Allah’a mazeretler ileri sürerek, hatta neredeyse kafa tutarak -haşa- Allah’ı ikna ettiklerini anlatıyordu.

Cennete girme önceliği konusunda tartışan gruplara Allah’ın söylediğini iddia ettiği, -haşa- "n’oluyor orda bakayım", "kaşınma" gibi ve bunlara benzer ifadeler dehşet vericiydi. Ayrıca insanı bir an bile yalnız bırakmayan yazıcı melekler hakkında, "izne mi gittiler, tatilde midirler?" gibi Kur’an dışı ifadeler kullanıyordu.

Yüce Allah ve insanlar arasında geçen bu oldukça laubali tarzdaki hayali konuşmaların tamamını izleyemedim; korkunç rahatsız oldum. Bu üslupla, insanların bilinç altına çok farklı bir Allah inancı telkin edilmekte olduğu açık. Saygısızca, düzeysiz espri ve basit fıkralarla insanlarda dine ilgi uyandırma yöntemi çok tehlikeli. Değil ilgi duymak, izledikleriyle adeta kanı donan insanın Allah’a, İslam’a, Kur’an’a ve Müslümanlara karşı kalbi soğur. Karanlık kafaların hurafe dolu bu tarz bir tebliğ yöntemi, insanları dinden uzaklaştırır, adeta cehenneme iter.

Allah ve din hakkında saygısızca konuşanlar, kendilerince alaycı bir üslup kullananlar, ahirette Rabb’lerinin huzuruna yapayalnız çıktıklarında bu tarzda konuşabileceklerini mi zannediyorlar?.. O, oldukça zorlu bir gündür. O gün, O’nun izni olmaksızın hiç kimse söz söyleyemeyecek (Hud Suresi, 105), sesler kısılacak, hırıltıdan başka bir şey işitilmeyecektir. Anlattıkları hayal ürünü kıssalarla, yaptıkları çirkin espriler ve saygısız üsluplarıyla, insanların Allah’a olan saygı ve sevgisini zayıflatacak davranışlarda bulunanlar, yapıp ettikleri yüzünden telafisi olmayan şiddetli bir pişmanlık yaşayacaklardır.

Samimi mümin, Allah’ın sevgisinden ve hoşnutluğundan mahrum kalmaktan şiddetle korkar. Allah’ı gazaplandırmaktan korkar, Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkar. Kendisinden uzaklaşmasından, sevdiği kulları arasında olamamaktan korkar. Kur’an ahlakını samimiyetle yaşayan insanlar, dua ederken bile Rabb’leriyle içleri titreyerek derin bir saygı, sevgi ve korku hissederek konuşurlar.

Kur’an’a göre müminler, Rabb’lerini görmedikleri halde bir haşyet içindedirler (Enbiya Suresi, 49), umutla ve korkarak dua eder ve Allah’a derin saygı gösterirler (Enbiya Suresi, 90), O’nu en içten bir saygıyla yüceltirler (Fetih Suresi, 9), Allah’a derin saygı gösterenler olarak inanırlar. (Al-i İmran Suresi, 199) Kadın ve erkek tüm müminler saygıyla Allah’tan korkarlar (Ahzap Suresi, 35), kalpleri saygı ve korku ile yumuşar (Hadid Suresi, 16) ve içleri saygıyla titrer. (Rad Suresi, 21)

Samimi müminler, "Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar" dır. (Mü’minun Suresi, 57) Allah’a karşı derin bir saygı ve korku, samimi imanın önemli bir göstergesidir. İnsan, fıtrat olarak diğer yaratılmışlardan üstün olsa da, tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Rabb’inin sonsuz gücü karşısındaki aczinin bilincinde olmalıdır…

Şayet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)

İnanan insanın en büyük korkusu Rabb’inin sevgisini ve rahmetini yitirmektir. Yaşamındaki tek hedef Allah’ı hoşnut etmek olan samimi insan, her olayı Allah’a bağlar, her işinde Allah’a yönelip döner. Allah’a yönelmek, insanı tüm kötülüklerden arındıracak, insanın kalbine huzur ve güven indirecek ve ahirette kurtuluşa ermesine vesile olacak en önemli yollardan biridir.

Yüce Allah, "’Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın." (Rum Suresi, 31) ayetiyle inananlara gerçek imanın nasıl olması gerektiğini hatırlatır.

Allah’a gönülden bağlanmak; her durum ve koşulda imani bağlılık ve sadakatten vazgeçmeyecek kadar çok sevmek ve O’na karşı içi titreyerek korku duymaktır. Allah’a bu şekilde gönülden bağlanan insan, O’nun hoşnut olmayacağı davranış sergilemekten şiddetle kaçınır. Allah’a böyle güçlü bir inanç ile bağlı olan kişi, hem ibadetlerinde hem de Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yaptığı diğer tüm işlerinde samimi ve içtendir.

Allah, insanları bütün ibadetlerinde samimiyet ve teslimiyete çağırır. Allah, kendisine gönülden itaat eden kullarına ecirlerini iki kat vereceğini, “Ama sizden kim Allah’a ve Resûlü’ne gönülden - itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.” (Ahzab Suresi, 31) ayetiyle haber verir.

Bu üstün ahlak özellikleri, Allah’ın elçilerinde çok güzel örneklerle tecelli eder. Kur’an’da elçilerin gönülden Allah’a yönelen, O’nu birleyen itaatli insanlar oldukları pek çok ayette bildirilir.

"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 120)

"Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla. Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)

"Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi". (Sad Suresi, 30)

Bu ahlakı yaşayan müminler, Allah’a derin bir saygı gösterirler. Allah’ın yüceliğini ve gücünü gereği gibi takdir eder, O’na karşı derin bir sevgi, içli bir saygı ve korku duyarlar. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki küçük büyük hiçbir çıkar Rabbimiz’in rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir. Hiçbir mekan da cehennem kadar tehlikeli değildir.

Allah, Kendisi’ne teslim olan kullarını doğru yola ileteceğini ayetlerde ifade eder. İşte bu samimi kullar, “... içten Kendisi’ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13) ayetiyle müjdelenen, hidayete ererek gerçek kurtuluşa ulaşanlardır.

Dünyadan geçmek muhteşem bir şeydir. İnsan dünyevi bağımlılıklardan vazgeçer, gönülden Allah’a yönelirse, o zaman kurtuluş bulur. Samimi mümin için arınıp Allah’a yönelmek önemlidir. İnsanın sürekli bunu kontrol edip kendini gözden geçirmesi ve “bugün nelerden arındım?” diye düşünmesi gerekir. “…İçten (Allah’a) yönelenden başkası öğüt alıp-düşünmez.” (Mümin Suresi, 13) ifadesiyle haber verildiği üzere içten Allah’a yönelenler öğüt alabileceklerdir.

İman her derdin devasıdır; mümin dinç, diri ve sağlılıkdır. Kötü düşünceleri çıkarıp attığımızda çok rahatlarız. Bu gerçeklerin bilincinde olarak her an Allah’a yönelir, en büyük düşman olan şeytandan kurtulmak için Allah’a sığınırız. Samimiyetle Allah’a yönelen insan yaşadığı her şeyden ders alır ve en önemlisi Rabbi ona müjde verir:

Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. (Zümer Suresi, 17)

Allah’tan yüz çeviren ve şeytanın yoluna yönelen kişi ise, yardıma en çok ihtiyacı olduğu gün,-Allah’ın dilemesiyle- hiçbir yardımcı bulamayacaktır:
Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 54)

O Her An Yaratmadadır!’

17 Ara 2011 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Evrende hiçbirşey yokken Yüce Allah vardı ve O, zamandan ve mekandan münezzehtir. Maddeyi, zamanı, mekanı ve herşeyi, Kur’an’ın "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi,117) ayetiyle haber verildiği gibi yalnızca "Ol!" emriyle yaratmıştır.

Yüce Rabb’imiz çoğu insanın düşündüğü gibi, herşeyi yarattıktan sonra göklere çekilip -Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim- neler olacağını izlemez. O ezelde belirleyip- yarattığını zaten bilir. Herşey Allah’ın kontrolündedir; O, üstün gücüyle bütün işleri evirip çevirendir, O an an yaratmaya devam edendir. Kur’an’da birçok ayette tüm olayların Rabb’imizin dilemesiyle gerçekleştiği bildirilir:

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir." (Secde Suresi,5)

"Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz,kesin-kanıtınızı getiriniz." (Neml Suresi,64)

Evrendeki ve canlılardaki muhteşem tasarımların, eşsiz düzen ve dengenin tek sahibi, bir örnek edinmeksizin yaratan Allah’tır. Kur’an’da, “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.” (Enbiya Suresi, 22) ayetinde bildirildiği gibi, başka bir ilah daha olsaydı, herşey karmaşaya dönüşür, bozulmaya uğrardı.


Herşeyin, bir yaratıcı olmaksızın, tesadüfler sonucunda oluştuğuna inanmak ise Allah’a şirk koşmak anlamına gelir. Ve şirk, Rabb’imiz’in asla bağışlamayacağını haber verdiği bir suçtur:

Gerçekten Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi,48)

Bazı insanlar bu konuda gaflettedirler ve bu nedenle imanın getirdiği huzuru gereği gibi yaşayamaz, pek çok konuda zorluk çekerler. Sevgi, saygı, dostluk, özveri, sabır, bağışlama ve daha birçok güzelliği insanlardan beklerler. Tüm bunları kendi iradeleri ve çabalarıyla kazanacaklarını zannederler. Oysa nimet ve güzelliklere ulaşmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, insanın bu konuda bağımsız bir gücü yoktur. Maddi ya da manevi, insana ulaşan herşeyi yaratan ve kuluna veren Allah’tır.

Allah’ın sonsuz kudretinden ve benzersiz yaratmasından gafletteki kişiler, yeniden dirilişi de alay konusu edinirler:

Dediler ki: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?"

Gerçekleri kavrayamayan bu kimselerin, dirilişe ilişkin bu mantık dışı sorularına en güzel cevap yine Kuran’dan gelir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

İman etmeyenlerin, tüm yaşamlarını Allah’tan uzak, nefislerinin bencil istek ve tutkularının ardında geçirdikten sonra, sorgulanmak işlerine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendilerini kandırır, akıl dışı örnekler verirler. Tuz tanesi büyüklüğündeki embriyodan muhteşem sistemlere sahip düşünen, konuşan, akleden, trilyonlarca hücreden oluşmuş insanı yaratan Rabb’imiz, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Sonsuz ilim sahibi yüce Allah’ın her şeye olduğu gibi, ahiret yaratmasına da gücü yeter:


"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır,bilendir. (Yasin Suresi,81)

Yüce Allah üstün aklı, muhteşem büyüklüğü ve sonsuz kudreti ile “gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.” O’na eş ve benzer başka bir ilah yoktur. Allah’ın emri durmaksızın iner; izlediğimiz görüntüler sürekli değişir. Her görüntü an an yaratıldığı için, bir görüntünün bir sonrakiyle ilgisi olmayabilir. Çünkü Allah, zamandan olduğu gibi sebeplerden de münezzehtir ve bir şeylerin değişmesi için O’nun sebeplere de ihtiyacı yoktur. O dilerse sebepsiz de yaratabilir; bir anda izlediğimiz kareler değişebilir. Sebeplere bağlı olduğumuz için gerçekleşmesinin imkansız olduğunu düşündüğümüz olaylar, Allah’ın dilemesi ve yaratmasıyla gerçek olabilir.


Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

Allah’ın Kur’an’da kullarına haber verdiği her vaadi haktır; gerçekleşmesi kuşku götürmeyen en kesin sözdür. "Haberin olsun, göktekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah’ındır. Haberin olsun; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; ancak onların çoğu bilmezler." (Yunus Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği gibi birçok insan bu konuda gaflettedir. Ancak kesin bir bilgiyle iman edenler, bu vaadin gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmazlar.

Gerçekten Allah’ın vaadinin hak olduğu birçok Kur’an ayetinde haber verilir ve insanlar hem dünya hayatında hem kıyamet gününde hem de ahiret hayatında kendilerine mutsuzluk yaşatabilecek konularda uyarılırlar.

Kur’an Ahlakının Yeryüzü Hakimiyeti Vaadi

Allah ayetlerinde Kendisine ortak koşmayan müminleri kesinlikle inkâr edenlere galip getireceğini, onların korkularını gidereceğini ve İslam’ı dünyaya hakim kılacağını vaat eder. “Zikirden sonra Zebur’da da: "Şüphesiz Arz’a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105) buyurur. Hiç şüphesiz, vaadedilenin mutlaka geleceğini, salih kullarını aciz bırakmayacağını (En’am Suresi, 134) haber verir. Müjdelediği kullarının karşısına dağlar bile dikilse, onları ezip geçecekler; dağlarda kendilerine bir yol bulacaklardır.

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaat etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)


Kıyamet Günü Vaadi

Allah, dünya hayatının aldatıcılığına dikkat çeker; kesin bilgiyle inanmayanların kendilerini telaşa kaptırıp-hafifliğe ya da gevşekliğe sürüklememesini buyurur. Ve kullarının kıyamet gününün azabından korkmalarını ister. Çünkü o öyle bir gündür ki, "... (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç)bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman Suresi, 33)

Bütün varlığını insanın sonsuz azap çekmesine adamış olan en büyük düşmanı şeytan, insanı fakirlikle korkutur ve çirkin utanmazlıklara yöneltmek ister. Allah ise kullarına Kendisi’nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaad eder. (Bakara Suresi, 268) Şeytan, insanlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. (İsra Suresi, 64)

Şeytanın telkinlerine kanan kişiler, ahirette onun kaypak karakterini açıkça görürler: "İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır." (İbrahim Suresi, 22) Şeytanın sözlerindeki gibi; gerçek olanı vaad eden yalnızca Allah’tır.

Allah’ın vaadini göz ardı edenler akılları baliğ olmayan çocuklar gibidirler; oynar oyalanır vakit öldürürler. Söz dinlemeyen bu kişiler hakkında Kur’an’da, "Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar." (Mearic Suresi, 42) buyrulur.

Allah, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O’nun "ol" dediği gün (herşey) oluverir, O’nun sözü haktır. Kıyamet günü de kesin bir gerçektir. Ve Sur’a üfürüldüğünde vadedilmekte olan azap günü gelmiştir. "Gerçekten Allah’ın va’di haktır, kıyamet-saatinde hiçbir kuşku yoktur" denildiği zaman, siz: "Kıyamet-saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz yalnızca bir zan (ve tahmin)da bulunup zannediyoruz; biz, kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz" demiştiniz. (Casiye Suresi, 32)

Oysa “Allah’ın vaadi geldiği zaman, O, herşeyi dümdüz eder;Rabbimin va’di haktır. (Kehf Suresi, 98)

Kıyametin gerçekliğine inanmayanların gözleri korkudan ve dehşetten düşmüştür; yüzlerini de bir zillet kaplamıştır. İşte bu, kendilerine vadedilmekte olan kıyamet ve azap günüdür. O gün en büyük ve adil mahkemede tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Sonra Allah, elçilerini ve iman edenleri kurtarır; çünkü mü’minleri kurtarmak O’nun üzerine bir haktır. (Yunus Suresi, 103)

Rabb’inden apaçık bir delil üzerinde bulunduğu halde Kur’an’ı inkar edene gelince; ateş ona vaad edilen yerdir. "Bundan kuşkuda olma " buyurur Allah; çünkü o, Rabb’inden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar. (Hud Suresi, 17)

Sonsuz Ahiret Vaadi

İnsanların birçoğu, ölümle birlikte yaşamın son bulacağını ve tüm hayatın dünyadan ibaret olduğunu zannederler. Oysa dünyadaki herşey ve herkes sonlu yaratılmıştır; dünya hayatındaki herşey birgün ölecektir. İnsan için ölüm bir son değil, sonsuz hayata geçiştir. Ve ölümle birlikte muhteşem bir yaratılış, sonsuz ahiret hayatı başlayacaktır. Ahiret kesin bir gerçektir; Allah’ın vaadidir.

Şimdi, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz, dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi gibi midir? (Kasas Suresi, 61)

Dünya çok kısa süreli geçici bir imtihan mekanıdır ve ölüm her an insanı bulabilir. Bu nedenle iman eden insan yaşamı süresince, Allah’ın vaadi olan sonsuz ahiret hayatı için hazırlık yapar.

Cehennem Vaadi

İnkarcılar, dünya hayatları boyunca zorluk ve sıkıntıları kabus gibi yaşar, nimet ve güzelliklere ulaşamazlar. Bu, inkar içinde yaşamaları nedeniyle onlara dünyada ve ahirette verilmiş olan büyük bir karşılıktır.

Cehennem ehli kendilerince alay ederek; "Rabbimiz, hesap gününden önce (azaptan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver." (Sad Suresi, 16) derler. Onlara en güzel cevap Kur’an’dadır: “İşte bu, size vadedilmiş cehennemdir.” (Yasin Suresi, 63)

Kafirler ve münafıklar, dünyada yaşadıkları karanlığı ahirette çok daha şiddetlisiyle sonsuza dek yaşarlar. Onlar yapıp ettikleri nedeniyle lanetlenmişlerdir; yüreklere tırmanan ateşin en alt tabakası onlar için hazırlanmıştır.

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Cennet halkı, ateş halkına seslenir: "Bize Rabbimiz’in vadettiğini gerçek buldunuz mu?" Onlar da: "Evet" derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun." (Araf Suresi, 44)

Cennet Vaadi

"Bizim Rabbimiz Allah’tır" deyip dosdoğru yolda yürüyen kulları, "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin." (Fussilet Suresi, 30) sözleriyle melekler, Rabb’lerinin vaadini müjdelerler.

Allah birçok Kur’an ayetinde, takva sahibi mü’min erkek ve kadınlara içinde güzel mekanlar bulunan sonsuz cennetini vaad eder. Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. (Ra’d Suresi, 35)

Meryem Suresi’nde tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunan kullarına Adn cennetlerini gaybtan vaad eder. "Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir." (Meryem Suresi, 61)

Ayrıca Allah, yolunda mücadele eden kullarına Tevrat, İncil ve Kur’an’da cennetini vaad ettiğini haber verir.

Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ’büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 111)

Ve Allah’ın, yaptıklarının en güzelini kabul ettiği muttaki kulları için o gün cennet yakınlaştırılır.

"Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahman’a karşı ’içi titreyerek korku duyan’ ve ’içten Allah’a yönelmiş’ bir kalp ile gelen içindir. "Ona ’esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür." (Kaf Suresi, 32, 33, 34)

Toplumda bilinen iyilik anlayışı güler yüzlü olmak, yoksullara para vermek, hoşgörülü ve anlayışlı olmak gibi özellikler içerir. İnanan insanlar için ise her konuda olduğu gibi bu konudaki kıstas da Kur’an’dır.

İyilik yapmak, içinde Allah aşkı ve korkusunu taşıyarak, vicdanını kullanarak yaşamının her anında Allah’ı en çok hoşnut edecek davranışlarda bulunmaktır. Allah, yaşamının temelini Kendi rızası üzerine kuran ve bu nedenle sürekli iyiliklerde bulunanları seveceğini ve onlara iyilikle karşılık vereceğini birçok Kur’an ayetiyle müjdeler:

... Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Kur’an’la haber verilen güzel ahlak özelliklere sahip insanlar, yaptıkları iyiliklerin karşılığını dünyada ve ahirette kesinlikle alacaklardır. Kur’an’da da haber verildiği gibi, “…Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır…" (Zümer Suresi, 10)

Rabb’imiz, dünyada da güzel bir yaşamı, her dönemde inanan kullarına yaşatır. Gerçek anlamda iyi insanlara hem dünya hem de ahiret için vaat edilen güzel yaşam, tüm nimetlerde artış anlamındadır. Hesapsız rızık verici olan Allah, "Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetiyle bildirdiği gibi Peygamberimiz (sav)’in üzerine de nimetlerini yaymıştır.

Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40) ayetiyle haber verildiği üzere, her iyilik kat kat artarak sahibine dönecektir.

İnanan insanlar için dünya malının hiçbir değeri yoktur. Nefislerinin bencil tutkularının ardında hırsla koşmazlar. Canlarını ve mallarını Rabb’leri uğrunda satarlar. Alışverişleri ve ticaretleri Allah’ı anmalarını, kulluk görevlerini engellemez. Allah’ın sınamak amacıyla yarattığı görüntülerle yüzleşme zamanlarında sabır ve tevekkül gösterirler. Tam bir teslimiyetle teslim olur, asla şikayette bulunmazlar.

Allah, inanan insanların samimiyetlerine ve bu güzel ahlaklarına karşılık olarak onları daima rızıklandırır, güzel ve temiz nimetler içinde yaşatır. Ancak bu nimetler onların dünyaya bağlanmalarına değil, aksine cennete duydukları özlemin artmasına vesile olur.

İnsanların hemen hepsi dünya hayatının kısalığının farkındadır. Ancak pek çok insan bu kısacık hayatı, kendilerince tadını çıkararak, dolu dolu yaşamayı ister. Akılcı bakan azınlık ise dünya hayatının gerçeğini görür. Yaşamın çok kısa olması, bu samimi insanlara ölümü ve Rabb’leri huzurunda sorgulanacakları günü hatırlatır. Bu ‘kuşluk vakti’ kadar kısa yaşamda gönülden iyiliklerde bulunan insanlar, sonsuza dek sürecek güzelliklerle karşılık göreceklerinin bilincindedirler. Bu, Allah’ın vaadidir ve kullarına “Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır…” (Yunus Suresi, 26) ayetiyle vaadini haber verir.

Bunun ne kadar büyük bir ödül olduğunu anlayabilmek için ‘sonsuz’luğu anlayabilmek gerekir; ancak bunu aklımız tam olarak kavrayamaz. ‘Sonsuz’, asla bitip tükenmesi olmayan bir süre. Kuşkusuz bu, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyuran Rabb’imizin rahmetinin genişliğini kavrayabilmek için de üzerinde derin düşünmemiz gereken bir örnek. Her ne kadar tam olarak kavrayamıyorsak da, sonsuzluğu bir “göz açıp kapama süresi” için feda edebilir miyiz?

Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)

Peygamber Efendimiz(sav) Hz. Bilal (ra)’in evine ziyarete gider ve evin bir köşesinde hurmalarınyığılmış olduğunu görür. Allah Resulü; “ya Bilal bunlar nedir?” diye sorar, Hz. Bilal; “senin içinbiriktirdim ya Resulullah” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamber (sav); “İnfak et ya Bilal infak et, arşın Rabbi eksiltir diye korkma" der.

İnfak, “Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin.Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.” (Bakara Suresi, 195) ifadesinden anlaşıldığı üzereinsanı ahiretteki tehlikeden koruyan önemli bir ibadet. İnsanı manevi kirlerden arındırır, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile olur. Ancak etmiş olmak için infak edilmez. Kur’an’abaktığımızda, infakın gerçek bir ibadet olabilmesi için bazı şartları olduğunu görürüz.

Rabb’imizin buyruğuna uygun olarak ve yalnızca O’nun rızasını kazanmayı hedefleyerek, ihtiyaçtan artakalan ve sevilen şeylerden vermek, gerçek anlamda infak etmektir. İnfakın Allah Katında kabul görmesi için, yapılan yardımı başa kakmamak, eziyet vermemek, bollukta da darlıkta da vermek, cimrilik etmemek ve göz yummadan alınamayacak bayağı şeyleri vermeye kalkışmamak gerekli. Ayrıca Allah, gösteriş amacıyla ve hoşa gitmiyorken edilen infakı kabul etmeyeceğini haber verir. İnfak gönülden olmalı. Zaten insan sevdiği şeyi istemeye istemeye değil, ancak gönülden arzu ederek verebilir.

Kur’an ayetlerinde mülkün asıl sahibinin ve rızık verenin yalnızca Allah olduğu haber verilir. Birçok insan ise yalnızca kendi çalışması karşılığında para kazandığını, evine götürdüğü rızkı da sadece kendi gayretiyle elde ettiğini düşünür. Oysa “Ve orda sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık.” (Hicr Suresi, 20) ayetinde çok açıktır ki; rızık verici olan ve geçimlikler kılan Rabbimiz’dir; insan niyet ederek, çaba göstererek sebep kılınmaktadır. Ve “kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara Suresi, 3) ayetiyle de bildirildiği gibi mümin yine Allah’a ait olan şeyden infak etmektedir.

Mübarek Ramazan ayındayız. Bu ay insanların kendilerini Allah’a daha yakın hissettikleri ve ibadetlerine daha titizlik gösterdikleri bir dönem. Ancak, Allah’ı daha fazla zikretmek, infak etmek, zekat ve sadaka vermek gibi ibadetler yalnızca Ramazan ayına özel ibadetler ve güzel davranışlar olmamalı. Hiçbir çıkar gözetmeden yalnızca Allah’ın rızasını arama ve Allah’ın sınırlarını koruma konusunda her zaman sadık ve kararlı olunmalı.

Kur’an ahlakını tam olarak yaşama çabası içinde olmayan birçok insan, bu ayda mallarından çok azını ihtiyaç sahiplerine verir ve önemli bir ibadeti yerine getirmiş olmanın rahatlığını yaşar. Oysa yapılan yalnızca vicdanı rahatlatmaktır. Kur’an’da bildirilen infak kavramı, "... Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz." (Bakara Suresi, 219) ayetindeki ‘ihtiyaçtan artakalan’ı vermektir.

İnsanın nefsi kıskançlık, bencillik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine eğilimli bir yapıda yaratılmıştır. Kullarına karşı merhameti çok olan Rabbimiz, inanan insanların imanlarını güçlendirmek ve bu nefsani zayıflıklardan kurtulabilmeleri için fedakarlık yaparak sevdikleri şeylerden vazgeçmelerini ister:

Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Ali-imran Suresi, 92)

İnfak ederken insan niyetinde samimi olmalı, Allah’ın hoşnutluğu dışında bir amaç gözetmemeli, çıkar beklememeli. İnsanların "ne çok infak etti", ya da "takva sahibi" demeleri için salih ameline şirk katmamalı.

Allah’ın verdiği malı yine O’nun yolunda harcamayan ve yığıp biriktiren insan gelecek korkusu taşıyan ve dünyevi çıkarlarını ahiretten önde tutan kişidir. Böyle davranan kimse Rabb’ine tevekkül etmiyor demektir. Şeytan, imani yönden zayıf kimseleri dünyevi kayba uğrayacakları telkiniyle korkutur; ancak gerçekte ona uymanın sonu insanı kayıp ve yıkıma götürür. Rahmetiyle gerçek zenginliği vaadeden ise istediğini zengin eden (Muğni) Allah’tır. Hangimiz bereket yağmuruyla ıslanmak ve iki kat ürün almak istemez ki?..

Yalnızca Allah’ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki, ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 265)

Kendisini Allah’ın hayatta tuttuğunun, O’nun nimetlendirdiğinin, dilerse tüm verdiklerini geri alabileceğinin ve Rabb’i karşısındaki aczinin bilincinde değilse insan, kibir içinde yaşar. Kendine benlik verir, kendini herkesten daha fazla sever; çıkarıyla ters düşen her şeyde, bencil istek ve tutkularını önde tutar.


Tüm duygularının üstündeki büyüklük duygusu vefayı, şefkat, merhamet ve koruma duygularını yok eder. Gerektiğinde insan yalan da söyler; anlamsız, boş ve hikmetsiz konuşur. Kalbinde gerçek sevgi olmaz; kalbi Allah aşkıyla dolu insanda ise kibir olmaz. Allah’ın sonsuz gücünün bilincindeki insan, kibirlenmeye güç yetiremez. İnsan hem aczini bilip aynı zamanda da büyüklenemez.


İçinde büyüklük duygusu taşıyan kişi, ilgi hep üzerinde olsun ister. Mal, mülkte, servet ve çocuklarda çoğalma tutkusu da bu nedenledir. Çoklukla övünür, gösteriş yapar, insanlara ve çevresine hakim olmak ister. Gözünde büyüttüğü, gururlandığı zenginlik, güzellik, makam, kariyer, mal ve çocuklar gibi konuları özellikle sıkça gündeme getirip övgüleri toplamaya çalışır.


Oysa insan tüm bunlara, Allah’ın belirlediği kader doğrultusunda sahip olur. Herşey ona bir imtihan konusu olarak verildiği halde gurura kapılır, haksız yere büyüklenir.


Diğer yandan en doğruyu, en uygun olanı o bilir. Hep kendi istekleri, kendi dediği kabul edilsin ister; hiçbir zaman alttan alamaz. Hoşgörülü, sabırlı, affedici, uzlaşmacı bir karakter gösteremez. Ödün vermez; inatçı, dik başlı bir tavır gösterir. Kısacası zor insandır. Onunla sevgiyi, dostluğu, güzelliği yaşamak zordur.


Kibirli insan hep nefsini gözettiği halde gerçek mutluluk ve huzuru da bulamaz. Sahip olduklarıyla kibirlenirken, yitirme olasılığının verdiği korku ve tedirginliği yaşar. Sahip olamadıkları yüzünden ise eziklik hisseder; her durumda mutsuzdur. Oysa insanın nimetlerinin artırılması ya da eksiltilmesi, kendisindeki bir özellikten kaynaklanmaz. Allah, verdikleri ya da vermedikleriyle kulunu dener. Önemli olan dünyevi meta değil, insanın ruhu ve Allah’a olan yakınlığıdır...


İnsan ruhundaki anarşiyi Allah sevgisi ve Allah korkusu önler. Allah’a aşkla bağlı insan, O’nun buyruklarına çok titiz olur, en çok O’nu sever ve en çok O’na saygı duyar. Kalbindeki derin Allah aşkı ve korkusu nedeniyle içi içine sığmaz. Güzel ahlâka, nimet ve güzelliklere kavuşmuş olmanın verdiği mutlulukları yaşar. En önemlisi ise Allah’ın sonsuz gücünün kontrolünde olmanın, O’na yakın olmanın mutluluğudur.


İnsan, eski bütün alışkanlıklarını; kibir, şüphecilik, dünya hırsı, çıkarcılık gibi nefsani duygularını bırakmalı, Allah’a saf ve temiz olarak, tam bir teslimiyetle teslim olmalı. Sonsuz mutluluğa kavuşmak için insan yalnızca nefsinden vazgeçmeli, kenara koymalı.


“İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.” der Montaigne. Yaşanması gereken yüzeysel bir iman değildir. Yıkılmayan, gerçek ve derin bir iman en büyük nimettir. Samimi insan ruhunu besleyip derinleştirdikçe, Allah’ın sonsuz kudretini ve kendi aczini kavrar. Boyun büker, Rabb’ine teslim olur, O’na kul olur. Bu derin imana sahip insan, büyük bir güce sahiptir. Gerçek anlamda onur ve üstünlük budur...

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors