Biz Müslümanlar aşağıda bazılarını verdiğim ayetlerden de sorgulanacağımızın bilincinde miyiz? Bu ayetlere ne kadar itaat ettiğimiz konusunda tevilde bulunmadan kendimizi gözden geçirelim...

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.”

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun.”

“Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın.”

“Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla mücadele edin.”

"Dini dosdoğru ayakta tutun.”

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.”

“... Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.”

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider.”

“Mü’minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin.”

“Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.”

“Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.”


“Şüphesiz Allah, Kendi yolunda (Allah yolunda), sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.”

Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.


Allah ahirette Kur’an’dan sorgulanacağımızı buyurur. Yalnızca namaz, zekat gibi belirli ibadetleri değil, birliği emreden ayetlere uyup uymadığımızı ve Müslümanların birliği için çaba gösterip göstermediğimizi de soracak Rabb’imiz.

İnkar edenler ve kötülükleri örgütleyip düzenleyenler çıkarları gereği nasıl birlikte hareket ediyorlarsa, Müslümanlar da birlik olmalıdırlar; ittihad zorunludur. İslam dünyasında yıllardır yaşanan acılar ve dökülen kanlar, birlik olmayıp parçalanmanın getirdiği sonuçlardan biri. Kan ve gözyaşının durması, acıların ve fitnenin sona ermesi, insanların huzuru için İslam aleminin birlik olmasının önemi çok açık. Bu sosyolojik, zorunlu bir durum. Başka şekilde ne ekonomik kriz durdurulabilir, ne sosyal sıkıntı ve çalkantılar sona erebilir. Tarihi ve sosyal açıdan zorunluluğun da üzerinde dini bir gerekçe var. Aynı dinden olan insanların kardeş olmaları, birbirleriyle bağlantı içerisinde olmaları sosyal bir gerçek. Bunu kim inkar edebilir?

İslam ahlakının hakimiyetinin en önemli aşamalarından biri, İttihad-ı İslam’ın sağlanmasıdır. Allah’ın buyruğu, Peygamberimiz (s.a.v)’in vasiyetidir İttihad-ı İslam.

Korku Edebiyatı Yapan "Görevliler"

Umutsuzluğu, ürkekliği, teslimiyetçiliği ve korkaklığı bırakmalıyız; korkulacak tek güç Yüce Allah’tır. Küresel güç edebiyatı yapan, Amerika ile korkutan ve Müslümanları pasifize etmeye çalışanları kaale almamalıyız. İslam alemini dayanaksız "öcü"lerle korkutmaya çalışanlar, şeytanın etkisinde ve bu konuda görevli olan kişiler çünkü.

Kur’an ahlakının dünya hakimiyeti gerçekte çok kolay olduğu halde zor gösteren şeytandır. Bazı kişiler, Müslümanları ümitsizliğe sevk etmek için şeytanın sözcülüğünü yapmaktadırlar. İslam’ın tüm dünyadaki önlenemez yükselişi gözler önündeyken bu kimseler "İslam asla hakim olmaz" demeyi sürdürmektedirler. Onların yaygaraları arasında İslam çığ gibi büyümekte, Kur’an ahlakının insanı ısıtan sıcaklığı tüm dünyayı sarmaktadır.

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadi iken bazı Müslümanların bu konuda ümitsiz ve karamsar olmaları hata olur. Ümitsizlik insanın, din ahlâkını şevk içinde yaşamasını engelleyen en önemli unsurlardandır. Allah, inananlara hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamalarını, Kendisine dayanıp güvenmelerini emreder.

Sonuç Olarak;

Peygamberimiz (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapmayacaksınız; Kur’an ve sünnetim" hadis-i şerifiyle Müslümanlara uymaları gereken yolu gösterir. Bizlere düşen, O’nun aydınlattığı yola uymak ve Allah’ın şu buyruğunu unutmamak:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Bir Müslüman’ın gönlündeki en büyük istek Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır; Kur’an ahlakının dünyaya hakim olmasıdır. Müslüman Asr-ı Saadet Müslümanlığını ister. Dileğimiz; insanların korku duymadan, güvenle ve barış içinde yaşadıkları bir dünya. Bu, Allah’ın dilemesiyle gerçekleşecek olan bir olay. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman’ın ulaşmak isteyeceği ve hayal ettiği bu yaşamla müjdelenmek, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şeref. Allah Saffat Suresi’nde, “Ve şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır." buyurarak zaferin, Saff Suresi’nde ise yakın bir fethin müjdesini verir:

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Tartışmak, çekişmek, sürtüşmek, düşmanlık, kin ve nefret beslemek inanan insanların titizlikle kaçınması gereken ve Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ahlâka aykırı kötü özellikler. Mümin hiçbir zaman bu duygulara kapılmamalı, her zaman samimi, mütevazı, şefkat ve sevgi dolu olmalı. “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46) buyruğuna uyarak, diğer müminleri incitebilecek söz ve davranışlardan özenle kaçınmalı, sevgi ve güven ortamları oluşturmalı.

Kin, kıskançlık, rekabet ve küsmek, güzel ortamın önündeki önemli engeller. Müminler arasında herhangi bir rekabet yaşanmamalıdır. Çünkü her samimi mümin, bir diğerine engel çıkarmadan Allah’ın dinine hizmet edebilir. Tek bir bedende, birbirleriyle uyum içindeki organlar gibi, her mümin bir diğerinin yardımcısı ve destekçisidir. Yapılan işler sonucu Allah’ın verdiği başarı da bu ortak çalışmanın sonucunda gerçekleşir.

Allah’ın dinine yardım amacıyla yapılan “hayırlarda yarış” rahmani bir yarıştır ve bu yarışta kıskançlık, rekabet gibi duygulara yer yoktur. Hiçbir mümin kendisinden daha fazla hizmet etmiş olan kardeşine karşı içinde kin ve haset gibi duygular barındırmamalı. Onların duaları Kur’an’da bildirildiği gibidir: "Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)

Mümin, Rabb’inin rızasını kazanmak için dinin ve müminlerin çıkarlarını gözetmeli, inananların refahını artırmaya çalışmalı, Allah’ın hoşnutluğunun her zaman en çoğunu arama konusunda ödün vermemeli, şeytanın hile ve vesveselerine kanmamalı, imanını arttırma çabası içinde olmalı, nefsinin bencil arzularına kapılmamalı ve kalbini karartacak kıskançlık, kin ve nefret gibi duygulardan arınmalı.

Kin ve nefret, kalbinde hastalık olan kişilerde bulunur. Kur’an’da, “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? (Muhammed Suresi, 29) buyrulur. Kalplerinde hastalık bulunanlar kine, nefrete, öfkeye, dedikoduya, tartışmaya ve saldırganlığa yatkındırlar. Kin, bu kişilerin içlerinden gitmez; adeta bir tutku gibidir. Müminin kalbinde ise bu duygulara yer yoktur.

Sevgi, merhamet, şefkat, hoşgörü ve tevazu imanın en önemli kanıtlarındandır. Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman, Allah sevgisi ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi inananların kalplerini yumuşatır, Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.

Müminlerin sevgilerini en fazla yöneltmeleri gereken varlıklar ise Allah’ın birer tecellisi olan diğer müminlerdir. Çünkü, "Mü’minler ancak kardeştirler..." (Hucurat Suresi, 10)

Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi ve muhabbet cennet halkının özelliklerindendir. Orada gerçek mutluluğa kavuşmuş insanların kalplerinde hiçbir kötü duyguya yer olmayacaktır. "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47)

Dolayısıyla içinde kibir, kıskançlık, çekememezlik gibi Allah katında hoş karşılanmayan duygular barındıran insan, kendini gözden geçirmeli ve Rabb’ine sığınmalı. Gözleri ve vicdanları körelmiş insanları, içinde yaşadıkları mutsuzluktan kurtaracak tek yol Kur’an ahlâkını yaşamaları. Allah’ı gönülden seven insan, O’nun yarattığı insanları da sever. Bu sevgi, şefkati, merhameti, acımayı, özveriyi, güzelliklerden zevk almayı, huzur ve mutluluğu beraberinde getirir. Ancak o zaman birbirine sevgiyle bakan, nimet ve güzelliklerin değerini bilen insanların oluşturduğu güven ve huzur dolu bir yaşam kurulabilir.

“Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek, kökten kazıyan şeydir. Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.”(Tirmizi; Huccetü’l İslam İmam Gazali, ihya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 425)

Ölü Ruhların Dirilişi; Hac

14 Kas 2011 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Hac, belli bir yeri, belirli bir zamanda, belli hareketlerle ziyaret etmek anlamındadır. Belli yer; Kâbe ve Arafat, belirli zaman; Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayının ilk 10 günüdür. Belli hareketler ise; Kâbe’yi tavaf, Arafatta vakfe, sa’y gibi hacca özel kurallardır.

Allah Kur’an’ın, "Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır. (Ali İmran Suresi, 97) ayetiyle haccı farz kılar.

Afra’ b. Hâbis Peygamberimiz (sav)’e sorar: “Ya Resûlullah hac her sene midir, yoksa bir tek kere midir?”

Resûlullah (sav) şöyle buyurur: ”Bir tek keredir. Kimin gücü yeterse nafilesini yapar.” [İbn Mâce, Menâsik 2/2886]

Yalnızca Allah’a ve ahirete yönelmiş olan kul, yaşamını gerçek dostunun rızasına uygun olarak şekillendirir. Allah’tan uzak yaşamak ise heva ve heveslerin sürüklediği yolu görememektir, körlüktür.

Amaçsız yaşayan insan etrafındakileri hoşnut etmeyi hedeflediği için, adeta tiyatro sahnesindeymişcesine kendisinden beklenen rol neyse onu üstlenir. Doğallık, dürüstlük ve samimiyet fıtratına ve vicdanına en uygun olandır ancak o amaçsızca, azap içinde adeta ölü gibi yaşar; yalnızca yaşar. Allah’ın dilemesiyle hacca niyet etmek, işte bu ölü gibi ruhun dirilişine ilk adımdır.

Ali Şeriati haccın, amaçsızlığın karşıtı olduğunu söyler. Ve şöyle devam eder: "Evinden çıkacaksın Allah’ın evini veya insanların evini ziyaret et, çevreni terk et, pak topraklara git orada Meş’ar-i Haramın cana can katan seması altında Allah ile karşılaşabilirsin. Çektiğin yabancılıklar bitecektir. İnsan sonunda kendini bulacaktır."

Hac yolculuğu ölmeden önce ölmeye hazırlıktır. İnsan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp yalnızca Allah’a yönelirse kurtuluş bulabilir.

Hac, şükrü artırır. Allah’ın, Katından cömertce bahşettiği iman, sağlık gibi maddi ve manevi nimetlerin şükrüdür hac. Yeryüzünün her köşesinden hacca gelen inananlar, hacda en kârlı alışverişi yapar, manevi kârla ülkelerine geri dönerler.

Farklı coğrafyalardan, farklı renklerde ve farklı dillerdeki Müslümanlar, kutsal toprakların manevi havasını birlikte solur, kardeşliklerini pekiştirirler. Görünümleri farklı olsa da aynı duyguları ve aynı coşkuyu taşır, birlik ve beraberliği yaşarlar.

“Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" buyrulur Kur’an’da. Hacda insanlar, evrendeki bu tesbihe katılırlar. Beyaz giysileriyle insanların Kabe’yi tavaf anı muhteşem bir manzaradır.

Dünya giysilerinden soyunan insan, girdiği ihramın kendisi için takva elbisesi olmasına niyet eder. Bu umutla gönülden bağışlanma diler, nasuh bir tevbe ile tevbe eder. Yeniden eski hatalarına dönmemek için Rabb’ine yönelir içten dua eder.

Hac ibadeti tamamlandığında Hac kurbanları (Hedy) kesilir. İhramlı olduğu süre içinde ot koparması dahi yasak olan mümin, Allah’a bağlılığının göstergesi olarak ve hac ibadetini yerine getirebildiği için şükür amacıyla kurban keser.

Kurban, kelime anlamı gibi Allah’a yakınlaştıran bir ibadettir. Tam bir teslimiyet ve itaatle, çok sevdiği oğlunu Allah için feda edebilen Hz. İbrahim (as)’ın kutlu anısıdır. Kurban, kendimiz ya da sevdiklerimiz aleyhine de olsa Allah’ın buyruklarını yerine getirmektir. Allah için O’nun adına, O’na yakınlaşmak amacıyla, O’nun dışındaki her şeyi kurban etmektir.


Sonuç Olarak; insan ibadetlerini, Allah karşısındaki aczini düşünmeden, alışkanlıkla yapmamalı. Her ibadet gibi haccı da kurban kesmeyi de Allah’ın kendisinden hoşnut olmasını dileyerek yerine getirmeli. Rabb’imize ne kadar muhtaç olduğumuzun bilincinde olarak ibadet edelim ki, Katında makbul olsun.

İnsanlar var olmasını arzu ettikleri ancak gerçekleşmesi olanak dışı olan şeyleri düşünür, hayaller kurarlar. Bu gerçek dışı, hayal ürünü mükemmel güzelliklerin gerçekleşemeyeceğinin farkında olan birçok insan, kurduğu hayallerden derin zevk alamaz. Çünkü gerçekler farklıdır, eksiktir, kusurludur. Tüm bunlar da kişinin ‘keyfini kaçırır’, mutsuzlaştırır. Ancak bu ruh haline yalnızca iman etmeyen kişiler sahiptirler.

Sonsuz yaşam olan ahirete kesin bilgiyle iman edenler ise, tüm hayallerinin Yüce Allah’ın "Ol" buyruğuyla gerçekleşebileceğini ve cennette bu güzelliklere kavuşacaklarını umut ederler. Dolayısıyla insan, kusursuz nimetleri kazanabilmek için öncelikle Rabb’inin rızasını kazanma çabası içinde olur ve ahirette Allah’ın, cennetini lütfetmesini bekler.

Cennette sunulacak nimetler Peygamberimiz (sav)’in de bir hadisinde bildirdiği gibi, "hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen birtakım nimetler" olacaktır. İnsan ise sınırlı aklıyla, müjdelenen nimetlerin çeşitliliğini, eşsiz güzelliklerini tam olarak hayal edemeyebilir.

Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez. (Secde Suresi, 17)

Kur’an ve hadislerde yapılan cennet tasvirleri, insanların daha iyi anlayabilecekleri şekilde, dünyadaki nimetlere benzetilerek yapılır. Ancak tümü cennette çok daha mükemmel ve kusursuz olacaktır.

Cennette, sınırlı hayal gücümüzle şu anda kavrayamadığımız sayısız nimet var edilecektir. Bizler yalnızca beş duyumuzla algılayabildiğimiz için, orada nasıl güzellikler olabileceğini de bilemeyiz.

Örnek olarak, farklı bazı güzelliklerden habersiz olan bir kimsenin nasıl bir nimet eksikliği içerisinde olduğunun farkında olmamasını verebiliriz. Ancak bu kıyası da yine dünyevi güzellikler üzerinden yapabiliriz. Oysa cennet nimetleri, dünyadaki nimetlerin yanında son derece kusursuz ve muhteşemdir.

İnsanın bilgileri sınırlıdır ve dar görüşleri nedeniyle Allah’ın bildirdikleri dışında cennet ehli için hazırlanmış detayların neler olabileceği konusunda pek az bilgiye sahiptir. Kur’an’da bu konudaki ayetlerden birinde Yüce Allah "Orada diledikleri herşey onlarındır; Katımız’da daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35) buyurur.

İnsanın, sonsuz barınma yurdu cennette sonsuza dek mutluluğu için, dünya hayatındaki eğitimden geçmesi gerekir. Mümin dünyada imtihan yaşadıkça güzel ahlakı, sevgiyi, şefkati, sabrı, tevekkülü, cesareti öğrenir; ruhu derinleşir, dengelenir.

Dünyada özgür olmak adına dini yaşamaktan kaçınanlar, cehennemde dar ve sıkışık yerlerde sonsuza kadar kalırken, dini yaşayan samimi müminler tam aksine geniş cennet mekanlarında yaşarlar. İnsan ruhu ferah, açık ve geniş mekanlardan haz alır çünkü. Kuran’da cennetin genişliği, “Rabbiniz’den olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. “ (Al-i İmran Suresi, 133) ayeti ile tarif edilir.

Dünya hayatında yaşadığı imtihan zamanlarında güzel ahlak gösteren, imanı olgunlaşan insanlara cennette, dünyadakilerle kıyaslanmayacak hazineler ardına kadar açılır. Muhteşem yaratılmış nimetlerin özelliklerini ve zenginliğini düşünmek insanın hayal gücünü zorladığı gibi, eksilmesi, kaybolması, bitip tükenmesi de olmayacaktır, sonsuzdur…


Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok. (Sad Suresi, 54)


Peygamberimiz (sav) bir başka hadisinde cennet güzelliklerini şöyle tarif eder: “Cennete koşan yok mu? Çünkü cennette akla hayale gelmeyen nimet vardır.” (Tezkireti’l Kurtubi)


Allah, takva sahibi kullarına, Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve içinde sürekli güzellik ve nimet bulunan sonsuz cennetlerini müjdeliyor... “Cennete koşan yok mu?”..

Tavus kuşlarının en önemli özellikleri, tarif edilemeyecek güzellikte renklerle süslenmiş bir kuyruğa sahip olmaları. Ancak burada tarif edilen, muhteşem kuyruklarıyla gösteri yapan erkek tavus kuşları.


Tavus kuşunun bazı özelliklerine bir bakalım:


Erkek tavus kuşunda her yıl yenilenen yaklaşık 200 kuyruk tüyü var.


Tüylerden 170 kadarı göz şeklinde; bunlar ’göz tüyü’ olarak adlandırılır. Kalan 30 tüy ise yelpazeye son derece güzel görünen bir dış sınır çizen ’t tüyleri’.


Tavus kuşları kuyruk tüylerini sergilerken ortaya çıkan yelpazede göz tüyleri oldukça düzenli bir yayılım gösterir. Gözlerin her biri görünür durumdadır; çünkü yelpazede ön sırada kısa tüyler, arka sırada uzun tüyler yerleştirilmiş.


Tavus kuşu tüylerindeki desenlere baktığımızda, bunlardaki güzelliklere hayran olmaktan kendimizi alamayız. Bilim adamlarının son araştırmaları, bu desenlerin temelinde şaşırtıcı bir tasarım olduğunu ortaya çıkardı.


Bilim adamları, tüylerdeki renklerin temelini açığa çıkarmak için kuvvetli elektron mikroskopları kullandılar. Yeşil erkek tavus kuşunun tüylerinin ana gövdelerinden çıkan kılların üzerindeki daha da küçük tüycükleri incelediler. Araştırmacılar, her biri insan saçından yüzlerce kez daha ince olan 2 boyutlu küçük yapıların, tüycükler üzerinde art arda sıralandığını gördüler. Buradaki yapının, ışığı hafif farklı açılarda yansıtarak, renkteki çeşitlenmeye yol açtığı ortaya çıkarılmış oldu.


Görüldüğü gibi tavus kuşlarının tüylerinde çok özel ayarlanmış harika desenler ve özel bir tasarım olduğu çok açık. Belki de yakın bir gelecekte tavus kuşlarındaki bu yapının taklit edilmesi sonucu, rengarenk kaplamalarla yapılmış süs eşyaları görebiliriz. [*]


Peki ama böyle harika, akılcı ve ilham verici bir tasarım ilk olarak nasıl ortaya çıkmış? Tavus kuşu kendi bedeninde tüyler var edip bunlara renklendirici bir özellik katmaya karar vermiş olabilir mi? Sonra da o harika desenleri meydana getirmeyi kendisi ayarlamış olabilir mi? Hiç kuşkusuz; hayır.


Göze hoş gelen desenlerin bulunduğu bir tablonun bir sanatçı tarafından yapıldığı açıktır. Resim ve desenler nasıl kendisini yapan bir sanatçının varlığını gösterirse, tavus kuşundaki desenler de kendilerini vareden Yaratıcı’nın varlığını gösterirler. Tavus kuşunun tüylerindeki hayret verici yapıları düzenleyen ve onlardan harika desenler çıkaran, her güzelliğin gerçek sahibi olan Allah’tır. Allah, benzersiz, kusursuz ve sonsuz tüm güzellikleri sanatının içinde yaratandır.


“O Allah ki, Yaratan’dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ’şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)


[*] http://www.evrimteorisi.info

Duadaki Sırlar

12 Kas 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Dualarımız zorluk zamanlarında mı güçleniyor? Allah’a yalnızca bir musibetle karşılaştığımızda mı gönülden yöneliyoruz? Dularımız zorluk yaşarken mi hep daha samimi oluyor? Kolaylık yaşarken Allah’ı daha mı az anıyor, daha mı az hatırlıyoruz?..

Dua, ihtiyaç içindeki, güçsüz ve sonlu bir varlık olan insanın, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sınırsız ve sonsuz güce sahip Rabb’ine çağrıda bulunması, yardım dilemesi ve tüm benliğiyle O’na yönelmesidir.


Dua, insanların yalnızca zor zamanlarda; korku duydukları ya da tehlikelerle karşı karşıya kaldıklarında hatırladıkları bir ibadet değil, yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan Rabb’i karşısındaki aczinin bilincinde olarak hem kolaylıkta, hem de zorlukta O’ndan yardım istemelidir.


Kur’an’da, "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?.. (Furkan Suresi, 77) buyrulur. İnsan kulluğunun şuurunda olduğu sürece Allah Katında değerlidir. Bu nedenle Allah’a gönülden yönelmek, yapılan hatalar için O’na itirafta bulunmak ve yalnızca O’ndan yardım dilemek gerekir. Bundan farklı bir davranış Allah’a karşı büyüklenmektir ki, bunun karşılığı sonsuz azap olabilir.


Yoğun koşuşturma, stres ve yaşanan sıkıntılardan insanı feraha çıkaracak tek güç Allah’tır. Dua ederek Rabb’i ile bağlantı kuran insan, samimiyetle ettiği her duaya Allah’ın icabet edeceğinin bilincinde olarak bu ibadeti yerine getirmelidir.


Duada samimiyet çok önemlidir. Kuşkusuz insan Rabb’inden istediği şeyi samimi olarak ister. Ancak gerçek anlamda samimi dua, zahirinde gerçekleşmesi imkansız gibi olsa da, Allah’ın sonsuz güç sahibi olduğuna kesin bilgiyle inanarak ve dualara icabet ettiğine kanaat getirerek istemektir. İnsan o zaman dünyevi bir şey istiyorsa; örneğin bir ev ise istediği, en güzel olanını ister. Sonsuz ahireti için de Cennetteki en güzel köşke talip olur.


"Bence şöyle bir sonuç olur ama yine de dua edeyim; Allah belki kabul eder" diyerek sebeplere bağlı olarak dua etmek yanlıştır. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.) Allah, insanın kendi öngörüsüyle olması imkansız gibi görünen her şeyi sonsuz gücüyle yaratabilir. Allah sebeplerden münezzehtir ve yarattığı hiçbir olay birbirine bağlı olmak zorunda değildir. O, dilediğini dilediği gibi, dilerse sebepsiz yaratmaya gücü yetendir.


Kimi zaman insanların "ben Allah’a çok dua ettim duamı kabul etmedi" dediklerini işitiriz. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.) Oysa ibadet de kulluk da sürekli olmalıdır. İnsan sabırda, duada, şükürde, kısacası her ibadetinde "... O’na ibadette kararlı ol... (Meryem Suresi, 65) buyruğu gereği kararlılığını korumalıdır.

Diğer yandan, insan Kur’an’da da belirtildiği gibi hayra da şerre de dua eder. Kendisi için hayırlı olanı bilemez; onun bilgisi Allah’a aittir. Ancak insan bilmeden şerre de dua etse, Rabb’i onun için en hayırlı sonucu yaratır.


Ya da ettiği dua kabul olunmuştur ama kişi sonucu belli bir zaman sonra görecektir. Allah zamandan münezzehtir; zamana bağlı olan bizleriz. Dua ettiğimiz zaman ile sonuca şahit olacağımız zaman arasındaki süreç, sabır ve tevekkül sergileyeceğimiz süredir; onunla sınanırız.


İnsan dua ederken, o duanın kesinlikle kabul edileceğini düşünürse, isteği kabul görür. Peygamber’imiz(sav), "Allah bir kulun dua etmesine izin vermişse, mutlaka kabulünü de murad etmiştir." (Ebu Nuaym, Hılye) buyurur. O halde insanın dua ediyor olması duasının kabul edileceği anlamındadır.


Dua gerçekte bizi kaderimizde olana doğru yönlendirir. Duayı ettiren, sonsuz öncede kaderimizi belirlemiş olan Yüce Allah’tır.


Kur’an’da, “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi, 29) buyrulur. Allah’tan dileyebiliyor olmamız, O’nun dilemiş olduğunun işaretidir. O dilememiş olmasaydı biz aciz kullar da dileyemezdik.


... Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir." (Hud Suresi, 61)

Bir okurun, yazılarımın birinde geçen "her insan din fıtratı üzerine doğar" cümlesinden hareketle yaptığı yorum nedeniyle, konuyu biraz daha açıklığa kavuşturma gereği duydum.

Sayın okurdan gelen sorular şu yöndeydi:

"Her insan din fıtratı üzerine mi doğar?"

"Fıtrat" ile "Hilkat" kavramları birinden farklı değil midir?..

Öncelikle "fıtrat" ve "hilkat" kelimelerinin anlamlarına bakalım. Fıtrat kelimesi yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç anlamlarına gelir. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türeyen fıtrat kelimesi, ayrıca “ilk yaratılış” anlamında. Mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkması yani bu yarılma sonucu ortaya çıkan ilk varlık hali.

İbn Manzur fıtratı, "Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratması" (İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55) olarak tanımlar.

İbn-i Arabi “fıtrat” sözcüğüne "bir şey üzerine yaratılmak" anlamı verir.

Bediüzzaman da Sözler’de konuyu, "Sani-i Hakîm her şey için o şeye münasip bir kemâl (mükemmellik) noktası ve feyz alabileceği ona lâyık bir varlık derecesi tayin etmiştir. Her varlığa kendisi için takdir edilen kemâl noktasına çalışıp gitmesi için de bir istidat (potansiyel kabiliyetler, eğilimler) vermiş ve varlıkları o kemâl noktalarına doğru sevk etmektedir." ifadesiyle açıklar. (30. Söz, Zerre Bahsi 3. Nokta)

Kur’an ve hadislerde, insanın, din ve esaslarını anlamaya ve kabul etmeye uygun fıtratta yaratıldığı çeşitli şekillerde ifade edilir. Henüz kainat oluşmadan, hiç bir insan dünyaya sunulmadan önce ruhlar aleminde, bütün insanların ruhu Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu, “Evet, Sen bizim Rabb’imizsin” diyerek cevaplar, söz verirler. İnsanlar, bu şuurla dünyaya gelirler.

Hilkat kelimesi ise doğuştan gelen özellik ve yaratılış anlamlarına gelir. Hilkat ve fıtrat, anlamları birbirine yakın kelimeler. Ancak hilkat kelimesi fıtrat kelimesine oranla daha genel/kapsamlı. Fıtrat daha çok insanları, hilkat ise bütün yaratılmışları içine alan genel bir kavram. Örneğin "göklerin ve yerin fıtratı" yerine "hilkati" ifadesi daha uygundur.

Kur’an’ın, "Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi, 30) ayetindeki "Allah’ın o fıtratı" ve "insanları bunun üzerine yaratmıştır" ifadelerinde geçen kelimelerin orijinali "fıtrat"tır. "Allah’ın yaratışı" ifadesinde ise "hilkat" kelimesi kullanılmıştır.

Ayette verilen bilgi oldukça önemlidir. Din ahlakı insanın fıtratına en uygun yaşam tarzıdır. İnsanı yaratan Allah, onun ihtiyaçlarını, nasıl yaşarsa sağlıklı, mutlu ve huzurlu olacağını en iyi bilendir.


Prof. Dr. Nevzat Tarhan konuyla ilgili olarak, insanın zaten doğuştan yetenekler potansiyeli ile doğduğunu ama insani değerleri -en yakın rol modelleri olan- anne babadan aldığını söyler. Ve şöyle devam eder: "Çocuklar aslında boş bir kâğıt gibi. Sınırsız öğrenme kapasiteleri üzerine iyi şeyler yazılırsa iyi, kötü şeyler yazılırsa kötü sonuçlar ortaya çıkar."

Dini inanç ile bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar da bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Dr. Herbert Benson’ın vardığı sonuç -ki seküler bir bilim adamıdır- kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin “Allah’a iman etmeye göre ayarlı” olduğudur.

Allah, insanı Kendisine kulluk etmek üzere yoktan var etmiş, "bir damla sudan" bir insan haline getirmiş, ona "ruhundan üflemiş", kısa ve geçici bir süre için dünyaya yollamıştır. İnsanın sorumluluğu, imtihan mekanı olan dünyada Allah’ın yaratma amacına uygun olarak, gösterdiği dosdoğru yolda yaşamak, bela ve musibetler sırasında sabır, tevekkül ve kararlılık göstermek, böylece eğitilmek ve olgunlaşmak. Allah’ı gerçek anlamda tanımak ve O’na yakın olmak amacıyla tüm yaşamını O’nun gösterdiği yola uyarak sürdüren insan, en güzel, en huzurlu, en mutlu, en lezzetli hayatı yaşar. Çünkü insan Allah’a kulluktan haz alacak şekilde yaratılmıştır ve bunu yapmakla da yaratılışına/fıtratına en uygun olanı yapıyor demektir.

"... Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." (İsra Suresi, 84) ayetiyle, insanların görünümleri gibi fıtratlarının da değişik renklerde olduğu bildirilir. İnanan insan, Allah’ın yarattığı fıtrat üzerine, kendisini geliştirmeye, olumlu özelliklerini artırmaya, olumsuz olanları Allah’ın hoşnutluğu doğrultusunda değiştirmeye ve kişiliğini Kur’an ahlakına uygun hale getirmeye çalışır.

Yardımseverlik, bağışlayıcılık, güleryüz, ince düşünce, hoşgörü, özveri, vefa, adalet, sadakat, tevekkül, ihlas, şevk, temizlik, dürüstlük, şefkat, vicdan, tevazu, kanaatkarlık, sabır… Kur’an ahlâkının bu güzel özellikleri, insan fıtratına uygun olan, yaşayan kişiye mutluluk ve huzur veren, Allah’ın beğendiği ve övdüğü davranışlar. İnsanı yaratan Allah, onun fıtratına en uygun yaşamı da Kur’an’da haber verir.

İnsan fıtratı imana yatkın ise neden Allah’tan uzak yaşar? İşte burada şeytanın varlığı ortaya çıkar. Şeytan güçlü ve kararlı olamayan kişilerin nefislerini telkin ve taktikleriyle etkiler. Nefis ise doymak bilmez, istekleri bitmez; tutkuları insanı bataklığa sürükleyecek kadar azgınlaştırır.

Nefsi insana kendi yaratılışını ve Allah’ın apaçık varlığını unutturmaya çalışır. Bu nedenle birçok insan çoğu kez Yaratıcısına karşı sorumluluğunu göremez. İnsanın, kendisini yaratan, "düzgün bir adam kılan" Allah’tan yüz çevirerek yaşaması nankörlüktür ve fıtratına ters bir yaşam ona mutsuzluk getirir.

İnsan içten isteyerek, samimi çaba göstererek Allah’ın beğendiği güzel ahlak özelliklerine sahip olabilir, nefsinin bencil tutkularından sakınarak, fıtratına uygun mutlu bir yaşama kavuşabilir.

Şeytanların Anlattıkları

10 Kas 2011 In: Kur'an Bilgileri, Yaşam

Büyü ve sihir gibi inanışlar Kur’an’da “şeytanın işi olan pislikler” olarak nitelendirilir. Yüce Allah, şeytanın aldatmacası olan bu batıl yöntemleri haram kılmıştır.

Kur’an’da haber verildiği üzere Hz. Süleyman’ın yaşadığı dönemde büyüye başvuran ve bunu kötü amaçlarla kullanan bazı insanlar vardır. Kur’an’da bu olayın anlatıldığı kıssa, tüm insanların sihir, büyü gibi sapkın yöntemlerden özenle sakınmaları için önemli bir örnektir.

Söz ettiğimiz kıssada, Hz. Süleyman döneminde bazı Yahudilerin özel bir ‘büyü ilmi’ öğrendikleri bildirilir:

"Ve onlar, Süleyman’ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe Harut’a ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme’demedikçe hiç kimseye öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi." (Bakara Suresi, 102)

Ayetlerden, şeytanların Harut ve Marut adlı iki melekten öğrendikleri büyü yöntemlerini, insanlara öğrettiklerini anlıyoruz. Melekler bunun bir deneme olduğu söylüyor, inkara sapmamaları yönünde öğrettikleri kişileri uyarıyorlardı. Ancak şeytanlar bunu insanlara kötü amaçlarla öğretiyorlardı.

Açıktır ki insanların arasını açmak için bu batıl inanışlarla zaman geçirmek şeytanın oyununa gelmektir. Şeytanın amacı insanları doğru yoldan engellemektir. Sihir benzeri işlerle uğraşanlar da, şeytanın aldatmacasına kanmış kimselerdir.

Yüce Allah, ”Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse, bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide Suresi, 90) buyurur. Hz. Musa’nın kıssasında ise ”Büyücüler, kurtuluşa ermezler.” (Yunus Suresi, 77) ve ”Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.” (Taha Suresi, 69) ifadeleriyle büyünün, yapan kişileri azaba sürüklediğine dikkat çekilir. Büyüyü kurtuluş, huzur, refah ya da başarı yolu olarak görmek büyük yanılgıdır. Çünkü Rabb’imiz dilemedikçe hiçbir insan bir başka insan için zarar ya da yarar dileyemez. Allah’ın dışında hiçbir kuvvet, insana zarara ya da yarara güç yetiremez. Tüm bu batıl inançlar birer kandırmacadır.


Allah’ın dilemesi olmadan hiç kimsenin zenginlik, güç ya da farklı bir imkanı büyü gibi yöntemlerle elde etmesi olası değildir.

Herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar (Habir) olan Allah izin vermeden, büyü kesinlikle bir sonuç vermez. Yüce Allah büyünün etkisini bir hikmet üzere yaratır. Allah, büyünün gücü olduğuna inanan ve bu yolla çıkar sağlayan kişilere bu şeytani uygulamaları bir bela olarak verebilir. Bu batıl yollara sapanlar için, büyü, dünya hayatında azap dolu bir karşılık haline gelebilir.

İnsan Ruhu Yürekten İmanla Huzur Bulur

İnanan her insan sıkıntısını yalnızca Allah’a açar, O’ndan yardım diler, O’na güvenip dayanır. Ve der ki; "... Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden ve haset ettiği zaman, hasetinin şerrinden." (Felak Suresi, 1–5)

Ne büyünün, ne de ayette söz edilen ‘düğümlere üfüren kadınların’ hiçbir bağımsız güçleri yoktur. Tek güç sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’ndan başkasından yardım beklemek, “Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ’yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse müminler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran Suresi, 160) ayetiyle haber verildiği gibi, boş bir çaba olacaktır.

Bazı insanların reiki, yoga, meditasyon gibi uygulamalara başvurma nedeni yaşamlarındaki stresten uzaklaşabilmek, huzuru ve güveni bulmaktır. Bu yöntemler de genellikle iç huzur, ruhsal denge gibi kavramlar kullanılarak tanıtılır. Ancak bu ritüeller insanlara gerçek anlamda iç huzuru asla sağlayamaz.

İnsan, yaratılışına uygun, Rabb’ine iman ederek yaşadığında kalbi tatmin bulur. Dünya ve sonsuz ahiret yaşamında gerçek huzur ve mutluluk, Allah’a samimi imanla ve O’nun sınırları içinde yaşamakla mümkündür. Çünkü, ”... Allah, Hakkın ta Kendisidir. Onun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir...” (Hac Suresi, 62)

Sonuç Olarak: Asıl büyü göklerde, yerde ve tüm canlılardaki sayısız harika sisteme ve mucizevi kanıtlara rağmen Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edememek, kesin bir gerçek olan ölüme bu denli yakınken, şeytanın etkisiyle tüm bunları unutup, gaflet ve ülfet içinde yaşamaktır… Dahası, bu şuursuz ve umursuz ruh hali insanın sonsuz yaşamına mal olabilecekken…

Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. (Bakara Suresi, 131)

 

Hz. İbrahim (as)’ın güzel ahlakı, Allah'a imanındaki samimiyeti, tevekkülü gibi, itaatindeki derinlik, gösterdiği sadakat ve kararlılık Kur’an ayetlerinde övgüyle anlatılır. Kuşkusuz bu güzel özellikler her müminin sahip olması gereken üstün ahlak özellikleridir.

 

Sonsuz güç sahibi Rabb’ine halisane teslimiyeti, Hz. İbrahim(as)’a büyük bir iman gücü kazandırmıştır. “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti… (Nahl Suresi,  120) ayetindeki ifadeyle, O(as), tek başına bir ümmettir; bir ordudur.

 

İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125) ayetiyle, Allah’ın dost edindiğini bildirdiği peygamberi Hz. İbrahim(as) oldukça zorlu bir imtihan yaşar. Gördüğü rüya üzerine oğlunu kurban edecektir. Rüyasını hiç tevil etmez, oğluna duyduğu sevgiye rağmen emrolunduğuna itaat eder. Kur’an’daki kıssada, Hz. İbrahim(as) ve oğlu Hz. İsmail'in başından geçen imtihan, şu şekilde bildirilir:

 

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. "Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz." Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik. (Saffat Suresi, 101-107)

 

Yüce Allah yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim(as)’ın nasıl bir imtihan yaşadığını bizlere aktarır. İslam alimleri de bu ayetleri genelde benzer şekilde tefsir ederler. Örneğin Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim tefsirinde, Hz. İbrahim'in rüyasında gördüklerinin bir vahiy olduğunu yazar.

 

Ayet ve tefsirlerden Hz. İbrahim(as) ve oğlu Hz. İsmail(as)’ın Allah'a olan kayıtsız şartsız itaatleri, teslimiyetleri ve gönülden bağlılıkları açık bir şekilde anlaşılır. Yüce Allah’ın kutlu peygamberi Hz. İbrahim(as)’ın, oğlu İsmail(as)’ı Rabb’i için feda edebileceğini kanıtlaması, güçlü ve derin imanının göstergesidir.

 

İlk Kurban

 

Kurban, Allah’a yakınlaşmak için sahip olduklarını kurban etmektir. Dünyaya yakınlaşmak için yığıp biriktirdiklerine kurban olmak değildir. Bu gerçeğe insanlık tarihinin ilk kurban olayında dikkat çekilir. Hz. Adem(as)’ın iki oğlu Allah’a birer kurban sunarlar. Ancak birininki kabul edilirken, diğerinin kurbanı kabul edilmez. Rivayetlere göre kabul edilmeme nedeni işte bu dünyaya bağlılıktır. En iyisine kendisi sahip olma hırsıyla, en kötüsünü Allah’a sunma yanılgısıdır. Kur’an ayetlerinde bu olay şöyle anlatılır:

 

“Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım...” (Maide Suresi, 27–28)

 

Hz. Adem(as)’ın iki oğlu arasında yaşanan olayda, kıskançlık ve haset duygularının insanı nasıl şeytanın bataklığına sürükleyebileceği açıktır. Oysa onlardan birinin kurbanının kabul edilmesi ve diğerininkinin kabul edilmemesi sınama amacıyla yaratılmış, hikmet ve hayır içeren olaylardır. Ancak devreye giren şeytan, kurbanı kabul edilmeyen kardeşi kışkırtmış, o da kapıldığı kıskançlık yüzünden, kardeşi kendisini uyardığı halde onu öldürmüştür.  

 

Sabır, Kararlılık ve Tevekkül Zorlukta Kanıtlanır

 

Kur’an bize, tüm peygamber, resul ve onlarla birlikte olan müminlerin son derece zorlu olaylarla karşılaştıklarını, zahiren oldukça ‘kötü’ durumlarda kaldıklarını haber verir. Ancak, müminler yaşadıkları tüm zorluk zamanlarında son derece güvenli ve rahattırlar. Çünkü Allah her olayı, inanan kulları için hayır ve hikmetle yaratır. Müminler, Rabb’lerinin izlettiği bir görüntünün, kesinlikle hayır içerdiğini ve hikmetle yaratıldığını bilirler. Allah, müminin karşısına bir olay çıkarıyorsa, onda kesinlikle bir hayır vardır; o kötü gibi de görünse hayra dönüşecektir. 

 

Rabb’imiz ayrıca, müminleri yardımsız bırakmaz, onlara kaldıramayacakları bir zorluk yüklemez ve çektikleri sıkıntıların karşılığında ahirette mutlaka ödüllendirir. Kur’an'da birçok ayette Allah'a güven ve teslimiyet üzerinde durulur.

 

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır…”(Mümtehine Suresi, 4) buyurur Allah ve Hz. İbrahim(as) ile Hz. İsmail(as)’ın ayetlerini uygulamadaki titizliklerini, zorluk zamanlarındaki tavizsiz davranışlarını, sabırlı ve tevekküllü kişiliklerini örnek verir.

 

Allah'a bir olarak iman etmek, koşulsuz bir bağlılık ve teslimiyet, imani olgunluğa erişmiş müminlerin önemli bir özelliğidir. Bu olgunluğu kazanmış mümin, Yüce Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığının, kendisinin O’na muhtaç olduğunun, her işin bir kader dahilinde ve özel bir hikmetle yaratıldığının bilincinde olarak, bedenini ve ruhunu Allah'a emanet eder.

 

Kurban Manevi Adanıştır

Kur’an’da, “Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver. (Hacc Suresi, 36-37) buyrulur ve Allah’a ulaşanın, kurbanın eti ve kanı olmadığı haber verilir. Kesilen kurban ölür ancak Allah’a ulaşan takva hep diridir.

Kurban, sevdiklerimizden Allah adına vazgeçmektir. Onları Allah'ın tecellileri olarak görerek sevebilmektir. Gerçek dostumuzun Katından bahşettiği güzellikleri, O'na yakınlaşma vesileleri kılmaktır. 

Kurban; iman, takva, itaat ve teslimiyet imtihanıdır. Kurban kesme, et gereksinimi nedeniyle hayvan kesme değil, bir tür manevi adanıştır. İsmail’i aşkla Allah’a adayacak İbrahim olabileceğimizi kanıtlama imtihanıdır…

Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim'e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü'min olan kullarımızdandır. (Saffat Suresi, 108-111)

 

 

Kurban Manevi Adanıştır

5 Kas 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Kurban, Allah adına, O’na yakınlaşmak amacıyla, O’nun dışındaki herşeyi kurban etmektir. İnananlar her kurban kesiminde, Hz. İbrahim(as) ile oğlu Hz.İsmail'in(as) Yüce Allah'ın buyruğuna kayıtsız şartsız itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanın anısını tazeler ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduklarını sembolik olarak gösterirler.

Yüce Allah Kur'an'da Hz. İbrahim'in(as) nasıl bir imtihan yaşadığını bizlere aktarır. Ayet ve tefsirlerden Hz. İbrahim(as) ve oğlu Hz. İsmail'in(as) Allah'a olan kayıtsız şartsız itaatleri, teslimiyetleri ve gönülden bağlılıkları açık bir şekilde anlaşılır. Yüce Allah’ın ‘dost’ edindiği kutlu peygamber Hz. İbrahim’in(as), oğlu İsmail’i(as) Rabb’i için feda edebileceğini kanıtlaması, güçlü ve derin imanının göstergesidir. Bu üstün ahlak tüm iman edenlere çok güzel bir örnektir. Bu nedenle müminler, “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır…”(Mümtehine Suresi, 4) ayetinde haber verildiği üzere onların yolunu izlemeli ve Allah'ın ayetlerini uygulamadaki titizlikleri, zorluk zamanlarındaki tavizsiz davranışları, sabırlı ve tevekküllü kişilikleriyle onları örnek almalıdırlar.

Çok açıktır ki; Kur’an ayetlerinde söz edilen kurban kesme, et gereksinimi nedeniyle hayvan kesme değil, bir tür manevi adanış göstergesi, bir dini ibadetin yerine getirilmesidir.

Kurban, Allah adına, O’na yakınlaşmak amacıyla, O’nun dışındaki herşeyi kurban etmektir. Hz.İbrahim(as) ve Hz.İsmail(as) Rab’lerine gönülden boyun eğmiş, teslimiyet ve itaatin en önemli örneğini göstermişlerdir. Bizler de onlar gibi, tam bir teslimiyetle teslim olanlardan ve henüz işitiyorken itaat edenlerden olmayı, ‘arınmış/selim bir kalp’ ile Rabbimiz’e gitmeyi dileyelim…

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors