İnsanların büyük çoğunluğu yıl boyunca tatili hayal ederek çalışır. O yılın yorgunluğunu, ancak başlarını dinleyebilecekleri, sıkıntılardan kurtulabilecekleri bir ortamda yapılacak tatille atabileceklerini düşünürler.

Herkes maddi olanakları çerçevesinde bir plan yapar. Kimi evinde dinlenerek kimi de farklı bir mekana giderek ya da şehir dışına çıkarak kendisine tatil ortamı hazırlar. Mekanlar ve yapılanlar farklı da olsa amaç dinlenmek ve eğlenmektir.

Bunun için insanlar, yıl boyunca kimi zaman bazı ihtiyaçlarından özveride de bulunarak para biriktirirler. Vakit yaklaştığında yeni giysiler alır, kalacakları yer için rezervasyon yaparlar. Ailece ya da dostlarıyla birlikte çok güzel geçeceğini ümit ettikleri tatil günleri hayallerini süsler.

Ancak detaylarına kadar çok güzel organize edilmiş bir tatil bile çoğu zaman umut edilenden çok daha kötü geçer. İnsanlar genellikle hayalleri gerçekleşememiş olarak ve dinlenip sakinleşmek yerine gergin bir ruh haliyle tatilden dönerler.

Nedeni şudur; din ahlakını yaşamayan insanlar, herşey mükemmel de olsa memnun olamazlar. En güzel tatil ortamında bile gerçek hazzı ve mutluluğu tadamazlar. İçlerindeki boşluk nedeniyle sunulan nimet ve güzelliklerden yeterince zevk alamazlar. Nimetlere şükür içinde olmamaları, hata yapan insanlara karşı bağışlayıcı olamadıkları, kısacası güzel ahlakı yaşamadıkları için yaşadıkları hiçbir şeyden memnun kalamazlar. Ancak güzel ahlakı kararlılıkla uygulamaya çalışması karşılığında Allah, insana dünya zevklerini de tattırır.

Tatil ortamında da olsa, insan tevekkül etmediği, olayların ardındaki hayır ve hikmetleri arama, öfkesini yenme gibi güzel ahlak özelliklerini yaşamadığında, müthiş sıkıntı duyar. "Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer" ancak yediğinin de tadına varamaz.

Bazı Müslümanlar da normal zamanlarda namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirirken; gittiği tatilde ortama uyum sağlamak için ibadetlerini erteler. Bulundukları ortamda dinden uzak insanların çoğunlukta olması, onların da uyumunu kolaylaştırır. Gaflete kapılırlar; tek düşündükleri ne giyecekleri, ne yiyecekleri, nereye gidecekleri gibi konular olur. Burada yanlış olan kuşkusuz tatile gitmek değildir. Kur’an ahlakından uzaklaşmak ve yanlış yolda bulunan çoğunluğa uyuyor olmaktır. Kur’an’ın, “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar...” (Enam Suresi, 116) ayetiyle açıkça dikkat çektiği gibi...

İmanı kalbine yerleştirmiş mümine yaz rehaveti gelmez. Allah’ın nimetlerini anlatmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, Kur’an’a davet etmek, mümin için kararlılıkla sürdürülmesi gereken faaliyetlerdir. Mümin fikri mücadele ile, Allah’a ve dinine hizmet ederek dinlenir. Aksi halde yorulur mümin.

Hastalığın, ölümün zamanı yoktur; aniden gelebilir. İnsan eğer Allah’ın hoşnutluğunu esas almıyorsa, gittiği tatilde Allah’ı, Kur’an’ı, İslam’ı unutuyorsa, ve orada aniden ölüm onu yakalarsa, nasıl açıklar Rabb’ine? “Allah’ım ben tatildeydim” mi der? Kur’an’da Allah’tan, İslam’dan uzak bir hayat var mı; tatil bile olsa? Müslüman, her nereye giderse gitsin, yine Allah’ın rızasını gözetir ve orada da bütün gücü ile İslam’ı ve Kur’an’ı yayma çabasını sürdürür. İbadete hiçbir yerde ara vermez.

Hiçbir şart ve ortam müminleri Allah’ı anmaktan, din ahlakını yaşamaktan ve yaşatmaya çalışmaktan alıkoymaz. Kur’an, müminlerin bu özelliğini, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur Suresi, 37) ifadesiyle haber verir.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. O güzel hayat tatilde ya da ‘tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır.

Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 7, 8 )

Tüm insanlığa “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır” (Bakara Suresi, 2) ayetiyle bildirilir; Kur’an kendisinde asla kuşkuya yer olmayan kitaptır. O, Peygamber gönderen, uyandıran, dirilten, Bais olan Yüce Allah’ın benzersiz kelamıdır.

İnsanların okumaları, içindeki hikmetleri ve yaşamın asıl amacını öğrenmeleri için indirilen Kur’an’da Peygamberimiz’e, "Ve Kuran’ı okumakla da (emrolundum)..." (Neml Suresi, 92) demesi buyrulur.

Kendisinde, inananlar için güzel örnekler olan Peygamberimiz(sav), “Oku!” buyruğuna uydu, okudu, anladı, düşündü. O’nun izinde, ilk önce bu buyruğa uymalı; Kur’an’ı okuyup, anlayıp, Hz. Peygamber’in (sav) iman ettiği Kur’an’a tabi olunmalıdır.

Kur’an, her yaştan ve her kültürden insanın anlayabileceği, apaçık öğüttür. “Karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren” Allah, katından sunduğu bir nur olan kitabında, insanlara birçok ayette “Ey insanlar!” şeklinde hitap eder. Bu hitaba muhatap olduğunu düşünen insan okuyan, anlayan, düşünen insandır.

Şiddetli ışık gözleri kör ederken, Kur’an’ın kıyaslanamayacak güçteki ilahi ışığı göremeyen gözleri açar. İnsanların kalpleri imanla, ruhları da Kur’an ahlakıyla nurlanır…

Kur’an saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan takva sahiplerinin yol göstericisidir. Aydınlığı, estetiği ve güzelliği anlatan kitaptır. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.

Elimize her alıp okuduğumuzda, insana ve evrene dair bir önceki okumamızdan farklı sırların önümüzde açıldığını hissettiğimiz tek kitaptır Kur’an… Samimi insana, bulunduğu boyuta göre en derin sırlarını açar. Şöyle söyler İbn-i Arabi:


“Basireti açılmış olan, yani “Rabbinden bir nur üzerinde” (Zümer Suresi, 22) hidayet olunan kul ise bir ayeti okuduğu her defasında, önceki okumalarda kendisine bahşedilmiş ve sonrakilerde bahşedilecek olanlardan ayrı, yeni bir manaya iletilmektedir.
Allah O’na “Rabbim ilmimi artır” (Taha Suresi, 114) diye niyaz edenin duasına icabet etmiştir.
Anlayışı iki okumada kalan kişi ziyandadır.
Anlayışı her okumada yenilenen kişiyse kazançtadır.
Okuyup da hiçbir şey anlamayana gelince, Allah ona rahmet etsin.”


Kur’an, insanı ve evreni anlamayı kolaylaştırır; O’nu okuyan insan Allah’ın hikmetle yarattığı sayısız güzelliği, sarıp kuşattığı harikaları fark eder ve şuur kapısından içeri girer.

Şuurlu müminin iman kalbine yerleşir; işitir ve itaat eder. İnsanlara iyiliği emreder ve kötülükten sakındırır. Kibirden ve gösterişten uzaktır. Samimi, sadık ve güvenilirdir. Namazı dosdoğru kılar, yardımı yalnızca Rabb’inden diler. İhtiyacından arta kalanı infak eder. Yaşadığı olaylar karşısında sabreder, tevekkül gösterir. Yaptıklarının karşılığını verecek olanın Allah olduğunu bilir.

İnsanların Kur’an ayetlerini anlayamayacakları iddiasında olanlar yanılgıdadırlar. Yüce Allah ayetlerinin son derece açık ve anlaşılır olduğunu Kur’an’da haber verir.

Andolsun Biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkar etmez. (Bakara Suresi, 99)

Ey insanlar Rabbinizden size ’kesin bir kanıt (burhan)’ geldi ve size apaçık bir nur (Kuran) indirdik. (Nisa Suresi, 174)

Kur’an’ı anlayabilmek için üstün bir zeka değil, düzgün bir niyet ve önyargıdan arınmışlık gerekir. Kur’an’ı kavratmak Allah’ın elindedir ve O, ancak gönülden Kendisine yönelip dönen, samimi kullarına Kur’an’la doğru yollarını gösterir, kurtuluşa ulaştırır. Kur’an tüm insanlığa gönderilmiştir, ancak yalnızca Allah’tan içi titreyerek korkan, kesin bilgiyle ahirete iman edenler için bir hidayet sebebidir.

Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)

De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kuran’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir." (Nahl Suresi, 102)

Bunlar hikmetli Kitabın ayetleridir; muhsin olanlara bir hidayet ve bir rahmettir. (Lokman Suresi, 2-3)

Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus Suresi, 57)

Kuran’ın indirildiği dönemde bilinmeyen birçok şey açıklanmıştır, ancak sadece düşünebilen insanlar bunların farkına varabilir. Kuran düşünen insanlar içindir; kişi okur, düşünür ve iman eder.

 “…Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz;  (Bakara Suresi, 219)


Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık. (En’am Suresi, 126)

(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. (Sad Suresi, 29)

Allah’ın kitabını anlamadan okumak bir yana, anlayarak okumak da yeterli değil. Kitabı bildiği halde ona uygun yaşamayanların durumunu Rabb’imiz, “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.” (Cuma Suresi, 5) ayetiyle bildirir. İşte bu durumda olmak, sorumluluğu daha da artan kişiyi, Kur’an’ın ifadesiyle zalim konumuna sokar. İman ehli olabilmek için ayetleri bilmek ve yaşamak gereklidir.

Kur’an ‘sinelerde olana şifa’dır. Allah her zehire şifa olacak panzehiri yaratmıştır. Vakit gelir açar panzehiri içeriz, sabrederiz; açar panzehiri içer, tevekkül ederiz. Şeytanın her zehrinin panzehiri mevcuttur; o ecza dolabında hiç eksik yoktur...

Darwinizm’in, iddialarını açıklayabilmek için başvurduğu kavramlardan biri, "indirgenebilirlik" kavramıdır. Evrim, canlılardaki kompleks sistemlerin çok basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabileceğini iddia eder. Teoriye göre her kademe, canlıya sürekli avantaj sağlar ve süreç böyle devam eder. Bu sayede, Darwinizm’e göre, gözü olmayan bir canlı türü kusursuz bir göze sahip olur, uçamayan bir başka canlı türü de kanatlanıp uçar duruma gelir.

Bu, tesadüflerin başrolünde oynadığı bilim kurgu bir filme benzemiyor mu? Hatta evrimci kaynaklarda çok makul bir olay gibi anlatılan bu iddianın filmden daha çok masala benzediği açıktır.

Darwinistlerin "indirgenebilirlik" iddiası bir yanılgıdır; çünkü canlılarda "indirgenemez komplekslik" adı verilen bir olgu vardır. Şöyle ki; canlıların sistem ve organlarının çoğu, çok sayıda bağımsız organelin bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların sadece biri olmadığında, sistem ya da organ hiçbir işe yaramaz.

Kulağımızdaki ufacık bir kemiğin, örneğin "örs"ün olmaması durumunda hiçbir şey işitemeyiz. Sesleri duyabilmemiz için örs kemiğinin yanı sıra çekiç ve üzengi kemikleri, ayrıca dış ve iç kulak zarı, salganyoz, salyangoz sıvısı, algılayıcı hücreler, bu hücrelerin titreşimi algılamalarına yarayan tüycükler, beyne giden sinirler ve beyindeki duyma merkezinin de noksansız olarak var olması gereklidir. Bu sistem "aşama aşama" gelişemez; çünkü bu parçaların oluşumu sırasında insan işitemez.

Gözlerimiz de yaklaşık 40 ayrı hassas parçadan oluşan çok kompleks bir sistemdir. Bu parçalardan yalnızca biri olan göz merceği olmasa cisimleri net göremeyiz. Çünkü görmemizi sağlayan, göz merceğimizin saniye saniye sürekli "otomatik odaklama" yapmasıdır.

Farklı yönlere baktığımızda göz merceğinin etrafındaki küçük kaslar devreye girer. Merceğin şişkinliğini değiştirir, ışığın doğru açıda kırılmasını ve baktığımız cismi net görmemizi sağlar. Fotoğrafçılar, çekim sırasında doğru odaklamayı yapabilmek için kimi zaman uzun uzun uğraşırlar. Ancak mercek, bunu her saniye gerçekleştirir. En son teknolojiyle üretilmiş kameralar dahi göz kadar hızlı ve kusursuz odaklama yapamaz.

Dahası merceğin dışında gözlerimizde kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, göz kasları, göz yaşı bezleri gibi parçalar da bulunur. Bu parçaların her biri, görme işlevinin olmazsa olmazıdırlar.

Gözdeki bu kompleks yapı karşısında evrim teorisinin "indirgenebilirlik" iddiası tamamen anlamsızlaşır. Gözün, tesadüflerin bir ürünü olması mümkün değildir. Darwin de bu gerçek karşısında, "Gözleri düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu." itirafında bulunur. [2]

"İlkel Göz"deki İndirgenemezlik

Darwin, gözün kompleks yaratılışı karşısında -teorisinden soğuyacak kadar- ciddi bir zorluk yaşayınca farklı bir tezle sorunu çözmeye çalışır. Bu iddiaya göre bazı canlılar daha basit, bazıları ise daha kompleks göz yapılarına sahiptir. Ve kompleks olan gözler, basit olanlardan evrilmiştir. Bu iddia da gerçek dışıdır. Çünkü paleontoloji bunun tam aksini kanıtlar; canlıların yeryüzünde bu kompleks yapılarıyla ortaya çıktıkları gerçeğini. Örneğin bilinen ilk görme sistemi, trilobit gözüdür. Bu canlı 530 milyon yıl öncesine aittir ve gözünün petek yapısı ve çift mercek sistemi muhteşem bir "optik mucize"dir. Kompleks gözler ilkel gözlerden evrimleşmemiştir ve tesadüf sonucu aynı anda ve aynı canlıda meydana geldiğini söylemek ise insan aklına sığmaz.

19. yüzyılın ilkel bilimsel imkanlarıyla Darwin, canlıların sistem ve yapılarının indirgenebileceğini zannetmiş olabilir. Ancak bugünün bilimsel bulguları, pek çok sistem ve organın basite indirgenemeyeceğini kanıtlamıştır. Darwin, "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" demiştir... Evet, Darwin’in korktuğu başına gelmiştir; indirgenemez komplekslik evrim teorisini kesin olarak yıkmaktadır.


Kaynaklar:
[1] http://evrimteorisi.info/
[2] Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 101.

Kimi insan dünya hayatına öylesine tutkuyla bağlıdır ki yaşı ilerlediği halde çocuk gibi davranır, bir türlü yaşlanmayı hazmedemez. Yıllara ve yaşlanmaya kafa tutmak, direnmek, diklenmek, karşı koymak gerektiğini söyler. Ona göre yaşlılığı kabullenmek ölüme atılan adımlardan ilkidir. Hatta kişi yaşadığı güzel hayat nedeniyle ’Allah’ın sevgili kulu’ olduğunu düşünür. Ancak gerçek anlamda kulluğun sorumluluğunu üstlenmemiştir, yapması gerekenleri yerine getirmemiş, Allah’tan uzak yaşamıştır. Bu kişi kendince bir din yaşar; Allah ile manevi dünyasında konuştuğunu söyler, vicdanını rahatlatmaya çalışır.

Dünya hayatına ’aşık’ bu kişi kendisini ölüme iyice yakın hissettiğinde hayatı pişmanlık ve ızdıraba dönüşür. Kimi insan yaşı kaç olursa olsun, ya kendini yeterli gördüğünden ya da Allah’tan uzak yaşamını hala dolu dolu sürdürme niyetinde olduğundan bu duyguya kapılmaz. Ancak söz ettiğim kişi şimdi ölümün yakınlığını anlamış, vicdani duyarlılığı artmış, geminin limandan uzaklaşmak üzere olduğunun farkında, gidiş zamanını adeta matem içinde beklemektedir.

Allah’a döndürülme vakti bu kişi için müthiş ürkütücü bir düşünce iken, mümin için bu olay Rabb’ine kavuşmaktır ve büyük bir nimettir. Mümin hep sonsuz yaşamın özlemi içindedir. Sonsuz hayatının nimet ve güzelliklerle dolu olması için dünya hayatı boyunca Allah’ın rızasını kazanmaya çaba gösterir. İlmini ve imanını geliştirir, derinlik kazanır, Rabb’ine yakın olmak için çalışır.

O, bu yönde samimi çabasını artırdıkça, Allah ona güzelliklerini, harikalarını gösterir. Güzelliklerin farkına vardıkça, yarattıklarındaki mucize delilleri gördükçe insanın aklı açılır. Daha fazlasını görmeye, idrak etmeye başlar. Tanık olduğu herşeyle şevki, heyecanı ve yakini daha artar; daha da derinleri görür. Gördüğü güzelliklere karşı fiili olarak da hoşnutluğunu ifade eder, o güzelliği yaratanın Allah olduğunu dile getirir, O’nun gücünü gereği gibi takdir eder, tüm övgüsünü sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan Allah’a yöneltir.

Allah, insanın samimi niyetine göre karşılık verir, yaratır. İnsan duasında içten, istekli ve ısrarlı talep ettiğinde Rabb’i icabet eder. İman etmek çok büyük konfordur. Önemli bir konfor olduğu içindir ki, konsantrasyon gereklidir. Vicdanını tam kapasite kullanmak, çok samimi olmak, tek velisi ve dostu olan Allah’a sımsıkı sarılmak, asla bırakmamak...

Bazı insanlar, tarafsız düşündüğünü söyler ancak insan her durumda Allah’tan yana olmalıdır. Bediüzzaman’ın, “bitaraf olan bertaraf olur” sözüyle dikkat çektiği gibi, mümin her olayda Allah’ın razı olacağı tarafta durur.

Mümin baktığı herşeyde Allah’ın tecellilerini görür, Allah’a ve yarattıklarına karşı sevgi ve şefkatle yaklaşır; bir an bile tarafsız düşünme gafletine kapılmaz. Mümin negatif ya da nötr değil, her an pozitiftir. Negatif ya da nötr olmak hüzün, karamsarlık ve ümitsizliktir. Dolayısıyla Allah’ın tarafında olmamak dehşet vericidir. Allah’ın yolunda yaşamayan insan, sevgisini, şefkatini, muhabbetini kalbinde öldürür. Kendi mutsuz dünyasında "Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (Yunus Suresi, 44) ayetiyle bildirildiği gibi, azabı yaşar.

İnsan kalbini Allah’a tam bir teslimiyetle bağladığı, içten ve dostça hep Allah’tan yana düşündüğünde yolları açılır. Olumsuz düşündüğünde ise sonrasında çok pişmanlık duyar, ızdırap çeker, hasta olur. Allah, insanı derin ve olumlu düşünecek şekilde yaratmıştır. İnsan yalnızca samimi, ısrarlı, sabırlı ve kararlı olup Allah’tan yana olmakla, tavrını hep Allah’tan yana koymakla sorumludur. Böyle olduğunda sürekli yolu açılır; Allah’ın sunduğu güzelliklerin lezzetini tadar.

Allah asla bırakılmaz, unutulmaz. Ufacık dünyevi bir çıkarıyla çatıştığında -haşa- Allah’ı bırakan kişi şaşkınca sapkınlık yolunu tutar. İnanan insanın yaşam amacı dünyaya değil, Rabb’ine aşkla bağlanmaktır. Yalnızca O’na kul olmak, O’na şevkle ibadet etmek, O’nun için yaşamaktır. O aşk, sonsuzluğa kilitlidir ve o aşk asla bırakılmayan bir aşktır.

Dünya Hayatına Sevinenler

18 Kas 2011 In: Yaşam

İnsanların çoğu, eğer çok çalışacak oldukları takdirde, dünyadaki yaşamlarının kendilerini gerçek anlamda tatmin edecek kadar eksiksiz ve kusursuz olabileceğini zanneder. Bunun da, gösterdikleri çabanın karşılığında elde edecekleri maddi imkanlarla gerçekleşeceğine inanırlar. Kazandıkları dünyevi metanın, onları mutlu bir aileye, toplumda saygınlığa ve böylece huzur ve mutluluk dolu bir yaşama kavuşturacağını düşünürler.

Ömürlerini bu saydığımız değerleri önce kazanmak, ardından da kaybetmemek için tüketen bu kişiler, büyük yanılgıdadırlar. Çünkü yaşamlarını dünya hayatındaki mutluluğu elde etmeyi amaçlayarak geçirmiş, asıl sonsuz yaşamın ahiret olduğunu unutmuşlardır. Gerçek ve en önemli sorumlulukları Yüce Allah’a kulluk etmek olduğu halde dünyaya aldanmış, sahip olduklarını kendilerine veren ve nimetlendiren Allah’a şükretmeleri gerekirken, Allah’ı unutmuş ve insanları hoşnut etmek için çaba harcamışlardır.

Kuran’da da dünyevi değerlerin geçiciliğine, önemsizliğine, aldatıcı ve çekici olduğuna dikkat çekilir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir a-zap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Pek çok insan dünyada elde ettiği zenginliğin hiç yok olmayacağını zannederek, dünyayı ahirete tercih eder. Hatta bu büyüklenmesi nedeniyledir ki, ahireti uzak görür veya hiç inanmaz. Yüce Allah’tan yüz çevirerek yaşayan bu kişilerin ruh hali, “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (Yunus Suresi, 7-8) ayetiyle haber verilir.

Tarihte de zenginliklerinin kendilerini ölümsüz kılacağını zanneden krallar, hükümdarlar ve firavunlar yaşamıştır. Yaşamın en önemli değerinin zenginlik olduğunu düşünen bu kişilere imrenen ve onlar gibi olmak isteyen insanlar olmuştur. Ancak zevk içinde yaşayan bu kişilerin sonunun hiç de umdukları gibi olmadığını Kur’an ayetlerinden anlıyoruz:

Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)

Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)

Bu kişiler tüm zenginlik ve kendilerince değer verdikleri herşeyin yalnızca Allah’a ait olduğu gerçeğini göz ardı etmişlerdir. Mülkün gerçek sahibi olan Allah’tır ve dilediği kişiye dilediği kadarını verir. Bu, kişinin şükredici olup olmayacağı ve Allah’a gereği gibi kulluk konusundaki imtihanıdır. Aklı ve şuuru açık olan mümin bu gerçeğin farkındadır. Ancak Yaratıcısını ve ahireti unutan insan, “Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir.” (Rad Suresi, 26) ayetindeki kişiler gibi bundan tamamen gaflettedir.

Dünyadan geçmek, yaşarken ölmek ise muazzam güzel bir şeydir. İnsan dünyadan vazgeçip geçmediği konusunda kendini kontrol etmelidir. Bu konunun taklidi olmaz; insan tüm bağlılıklardan kurtulup Allah’a yöneldiğinde; işte o zaman gerçek kurtuluşu bulacaktır.


Yüce Allah, peygamberlerini ve kitaplarını "uyarıcı, korkutucu ve müjdeci" olarak yolladığını birçok ayetle haber verir. Bu nedenle insanlara dini anlatmakla sorumlu olan her insan, karşısındaki kişiyi hem sorumluluklarını hatırlatarak hem de Allah’ın azabından/gazabından korku duyması yönünde uyarır. Aynı zamanda Allah’ın sonsuz rahmetini ve güzelliklerini anlatarak müjde verir.

Kıyamet Günü konusunda eklediğim yazıma birkaç olumsuz yorum aldım. Yorumların özü, Allah korkusu yerine Allah sevgisinin anlatılması yönündeydi.

Benim, yazılarında ve sitelerinde Allah aşkından söz etmeyen, Allah’ın yarattığı güzelliklerin fotoğraflarını koymayan, güzel söz yerine kin ve nefret saçan Müslümanları eleştirdiğim onlarca yazım var. Kaldı ki yazılarımda en çok da Allah aşkını, benzersiz yaratma sanatını ve üzerimizdeki rahmeti ve korumasını konu ediyorum. Ama gerektiğinde Allah’ın azabına karşı uyarıda bulunmanın da sorumluluğumuz olduğu açık.

Yalnızca namaz, oruç gibi belli ibadetleri emir olarak kabul edip, diğer emirleri görmezden gelemeyiz. Allah, Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la) uyarıp-korkut; onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup-sakınırlar. (En’am Suresi, 51) buyuruyor ve uyarmak hepimizin görevi. Allah, "Benden korkun" buyuruyor ve biz "korkmama gerek yok, sevmem yeterli" diyorsak Allah’ın buyruğuna itaat etmiyoruz demektir. Hatta bu, "ben Allah’ı seviyorum, namaz kılmasam da olur" demekten farklı olmaz ve ayetten yüz çeviriyor olabiliriz Allah esirgesin.

Önceki yazılarımdan da alıntı yaparak, Allah korkusu hakkında detaylı bir yazı hazırladım. Allah ilmimizi artırsın...

Öncelikle bir konuya açıklık getirelim. Kur’an meallerinde takva kelimesi de Allah’tan korkup-sakınma olarak geçiyor. Dünyevi korkular "havf" olarak geçerken, Allah korkusu Kur’an’da daha çok "haşyet" olarak ifade ediliyor. Haşyet derin saygı içeren bir korku anlamındadır.

Allah Korkusu Nasıl Bir Korkudur?

Allah dedi ki: "İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah’tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." (Nahl Suresi, 51)

Seven insan sevdiğini gücendirmekten, onun sevgisinin yok olmasından çekinir. Allah korkusu böyle bir korkudur ancak çok daha şiddetlidir. Allah korkusu, Allah’a aşkla bağlı insanın hissettiği korkudur. Allah’ın hoşnutluğundan mahrum kalmaktan korkmaktır... İnsan Allah’tan korktuğunda O’nun buyruklarına çok titiz olur, en çok O’nu sever ve en çok O’na saygı duyar.

Mümin, Allah’ı gazaplandırmaktan korkar, Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkar. Başta, kendisinden uzaklaşmasını istemez; sevdiği kulları arasında olmak ister. Rabb’ine aşık mümin için Allah’tan uzak kalmak büyük bir ızdıraptır. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) ayetinden öğüt alır mümin. Çünkü Rabb’inin darılması cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir. Allah, her samimi müminin sevgilisidir. O’nu darıltmak, Allah’ın ona karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. İşte mümin bundan kaçınır; yani Allah korkusunun kökeni budur.

Müminin hissettiği yoğun saygı içeren korku, Allah’a itaat, Allah’ı sevmek ve O’na güvenmekle birlikte yaşanır. Dolayısıyla Allah korkusunda acı, ızdırap ve dehşet yoktur. Allah korkusunu dünyevi korkulara benzetmek, bu duyguyu yanlış anlamaktır. İnsan, Allah’ı aşkla sever ve O’na güvenirken, ızdırap duyacak şekilde korkmaz. Mümin ahirette cehennemin kenarına getirildiğinde de yine Allah’tan korkar ancak bu, sevgi ve coşkuyla dolu bir korkudur.

Yüce Allah Kur’an’da, müminler hakkında “derin bir saygıyla Allah’tan korkarlar” buyurur. Bu, örneğin vahşi bir hayvanın saldırısıyla karşı karşıya kalan ya da alevlerin arasında kalarak çıkış yolu bulamayan insanın yaşadığı dehşetli korkuyla asla kıyaslanmaz. Allah korkusu, Allah’ın yarattığı her şeye karşı aşk ve tutkuyu yaşatma amaçlıdır. Aşkın ve tutkunun kökeninde Allah korkusu vardır.

İman eden insanın, kalbindeki Allah korkusu nedeniyle içi içine sığmaz; Rabb’inin rızasını kazanmanın, yaşadığı güzel ahlâkın, nimet ve güzelliklere sahip olmanın, İslam’ın dünyadaki yükselişini görmenin verdiği mutluluklar… Ancak hepsinden önemlisi Allah’ın varlığının, sonsuz gücünün kontrolünde olmanın, O’na yakın olmanın mutluluğudur.

Allah Korkusu Ne Kazandırır?

Allah’tan korkan insan O’nun buyruklarına uymakta daha dikkatli davranır, en çok O’na sever ve saygı duyar. Allah, Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ’İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik ). (Taha Suresi, 2-3) ayetiyle, Kendisinden korkanların Kur’an’dan öğüt alabileceklerini haber verir.

Allah korkusu güzellikleri getirir; sevgiyi, güzelliği sağlayan her özellik Allah korkusuyla kazanılır. Allah korkusunu içinde taşıyan insan, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; Allah’a sığınır, hatasını telafi etmeye çalışır. Aczini ve Allah’a ne denli muhtaç olduğunu derinden kavrar. Rabb’ine olan boyun eğiciliği artar.

Allah korkusu güzel ahlakla ilgili özelliklerimizi yönlendirir. Allah korkusu olmazsa, insan sabıra gerek duymayabilir, çileye tahammül edemeyebilir, bağışlayıcı olmayabilir. “ Allah beni bağışlar cennete giderim” diye düşünür. Ancak Allah korkusu insandaki her şeyi kontrollü hale getirir.

Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötülüklerden Allah korkusu sayesinde sakınılır. Örneğin bir ayette, “Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez” (Nisa Suresi, 36) buyrulur. Allah korkusu olan insan, büyüklük taslayıp böbürlenmekten şiddetle kaçınarak Allah’ın sevgisini kazanacağını umduğu bir hareket yapmış olur. İşte bu yüzden, Allah korkusu ve Allah sevgisi bir arada yaşanır.

Çalışkanlık, dürüstlük gibi ahlak özellikleri bu korkuyla kazanılır. Kişi Allah’tan korkmuyorsa çıkarı için çok rahat yalan söyleyebilir. Dürüstlüğün kökeninde Allah korkusu vardır. Allah korkusunu içinde taşıyan insan doğru söz söyler; doğru şahitlik yapar. Çünkü Rabb’inin, içinde gizli olanları bildiğinin bilincindedir. Fitneyi, kargaşayı, insanın ruhundaki anarşiyi Allah korkusu önler.

Allah, Kendisinden korkan kullarına bir nur ve anlayış verdiğini (Enfal Suresi, 29), ibadetlerini kabul ettiğini (Maide Suresi, 27), rahmetinden iki kat verdiğini (Hadid Suresi, 28), bir çıkış yolu gösterdiğini (Talak Suresi, 2), kötülüklerini örtüp bağışladığını ve ecirlerini artırdığını (Talak Suresi, 5), işlerinde kolaylık verdiğini (Talak Suresi, 4) Kur’an’da müjdeler.

İman etmeyen insanlar, cehennemde bir süre kalıp sonra bağışlanacaklarını zannederler. Kendilerini cennete layık görür; Allah sevgisinin yeterli olduğunu, azap göreceklerin yalnızca çok azgın kişiler olacağını düşünürler. Bu nedenlerle Allah korkusunu içlerinde taşımazlar; gururlu ve kibirli, kendini yeterli gören bir ahlaka sahiptirler. Allah’tan korkmadıkları için, şeytan ve nefislerinin kötülüklerinden de sakınamazlar.

Bazı insanlar, “ben Allah’ı severim, korkmama gerek yok” derler. Çok üstün, çok güçlü ve çok yüce olan Rabb’imizi severken, O’ndan korkmamanın nedeni nedir?..

Allah korkusunu içlerinde taşımayan insanların onlarca farklı korkuları vardır. Bu kadar çok sayıda korkuyla yaşayıp, sadece Allah’tan korkmazlar. Müdüründen, babasından, eşinden korkan bu kişiler, kıyamet günü Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanmaktan korkmazlar. Oysa Allah’ın gücü, makamı ve azabı karşısında dünyadayken hissedecekleri korku, Allah’ın izniyle hem imanlarına, hem de dünya ve sonsuz ahiret mutluluğuna neden olacaktır.

Sonuç Olarak ; Allah korkusu, bildiğimiz ve anladığımız anlamda bir korku olsaydı, gerçekten inançlı bir insanın bütün sağlığının bozulması gerekirdi. Böyle bir korku hisseden bir insan ne yemek yiyebilir, ne uyuyabilir, ne de kişinin konuşacak gücü kalırdı.
Yalnızca Rabb’inin rızası için yaşayan takva sahibi bir müminin, ızdırap ve acıdan müthiş bir gerilim hissedip acı içerisinde ölmesi gerekirdi. Rabb’ine içi titreyerek aşk ve korku duyan mümin, aksine, son derece neşeli, canlı, şevkli ve hayat dolu bir ruh haline sahiptir. Dahası Rabb’inden korkana başka korku yoktur.

“Allah’tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. (A’la Suresi, 10)

Samimi müminler her devirde, yalnızca Allah’a kulluk etmeleri, insanların değil Allah’ın hoşnutluğunu amaçlamaları nedeniyle toplum içerisinde yadırganırlar. Toplumun çarpık yaşam biçimini ve felsefesini reddeder, Kur’an’daki ideal mümin modelini benimserler. Bu yüzden yaşadıkları toplumda pek çok kesimden-özellikle de önde gelenlerden- tepki alırlar. İnananların niyetlerinden kuşkuda olanlar, olaylardaki hikmetleri göremeyen, iman gözüyle yorumlayamayan, dünyevi çıkar peşinde koşan, Kur’anî bakış açısına sahip olmayan kişilerdir. Karşı tavır alma, kuşku duyma, kınama şeklinde açığa çıkan bu baskı ve kınamalar Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmuş ve kararlı bir imana sahip olan müminleri yıldıramaz.


Allah’ın buyruklarını itaatle yerine getirmeye özen gösteren mümin, içinde bulunduğu fikir mücadelesinde kararlıdır. Karşılaştığı eleştiri ve kınamalar asla ödün vermeyen, güçlü ve onurlu kişiliğe sahip, yalnızca Rabb’ine boyun eğen mümini yolundan saptıramaz. Samimi mümin yalnızca Allah’tan korkar ve kınayanın kınamasından korkmaz; aksine kınamalar müminin gücüne güç katar.


Müminlerin, dinden uzak toplumun iftira ve maddi-manevi saldırılarıyla karşılaşmaları Allah’ın kanunudur, imtihanıdır. Bu imtihanlar müminlerin Allah’a yakınlıklarını artırır, imanlarını güçlendirir, -Allah’ın dilemesiyle- derecelerinin yükselmesine vesile olur. Kur’an ahlakını yaymak için fikir mücadelesi içindeki tüm müminlerin, kendilerini kurtuluşa götürecek bu hayırlı durumu yaşayabilecekleri Kur’an’da haber verilir:


Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)


Kınayanın kınamasından korkmak Allah’a ortak koşmak anlamındadır. Yüce Allah Kur’an’da ’yalnızca Kendisi’nden korkulması gerektiğini’ bildirir. Bu ruh haline sahip kişinin zararı dine değil yalnızca kendinedir. Çünkü Allah, onun yerine kınayanın kınamasından korkmayan, üstün ahlak özelliklerine sahip müminleri getirecektir:


Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi’nin onları sevdiği, onların da Kendisi’ni sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise ’güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cehd eden (çaba harcayan) ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Atılan iftiralar, söylenen alaycı sözler samimi müminlerin dünyadaki yaşamlarını daha da güzelleştirir. Mümin için Rabb’inin yarattığı herşey güzelliktir. İmtihan güzelliktir, zorluklar, sıkıntılar, hastalıklar, acizlikler güzelliktir; tümü ecre vesile olacak nimetlerdir. Tüm bu güzellikler müminin Allah’a olan sadakatini, teslimiyetini, sabrını gösterebileceği, O’na aşkını en güzel ifade edebileceği zamanlara özeldir.


İman sahibi insan zorluk ve sıkıntıyla karşılaştığı zaman, tüm bunların ardındaki hayır ve hikmeti bekler. Yaşadığı her anın Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu nimet, güzellik ve sonsuz ahiret hayatı için de ecir fırsatı olduğunu düşünür. Zorluk zamanlarında güzel ahlakı ödün vermeden yaşamakta gösterdiği kararlılık, mümini –Rabb’inin dilemesiyle-gerçek yaşamındaki gerçek güzelliklere kavuşturacaktır.


Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... (Tevbe Suresi, 111)

Sıkıntı ve ihtiyaç içinde edilen duaya icabet eden Allah, kuluna şahdamarından yakındır. Rabb’i bu kadar yakınken, insanın bu kadar uzak olması ne büyük yanılgıdır. Nefsinin bencil tutkularına takıldığı oranda insan şeytana yakın, Allah’tan ise o denli uzaktır. “Ben” diyen kişi zalimleşir, kendisine zulmeder, kendi elleriyle kendisini cezalandırır, mahveder ve ona kapılar açılmaz. Onların “... kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.” (Fussilet Suresi, 44)

Oysa insan Rabb’ini aşkla sevmek için gelir dünyaya. Allah’ın rızasını yaşamaya, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya, Allah’a kul olmaya gelir.

Ruhundaki sevgiyi öldürmüş insanın o ölüyü diriltmesi, o sevgiyi açığa çıkarması gerekli. Allah aşkını ve Allah korkusunu hissetmeli. Bu duyguları içi titreyerek yaşayan insan dünyanın ve ahiretin tüm güzelliklerine kavuşur. Kalpten tam olarak Allah’a teslim olan insan, şeytanın kontrolünden çıkar; artık onu Rabb’i yönetir. Gönülden teslim olmak, sürekli derinliği, mutluluğu ve güzelliği yaşamaktır…

Güzel söz söylendiğinde Allah’a yakınlık artar. Güzel söz söylemek mümine özeldir. Sözün güzel olanını söyleyen insan Allah’ın tecellisini üzerinde görür. O’nun güzel isimleri insanda ne kadar tecelli ederse, kişi Rabb’ine o kadar yakınlaşır.

İnsan, Rabb’ini zikretmediği, O’ndan uzak olduğu an zayıf düşer. Kur’an’da, “Allah’ın nuru”nun, isminin yüceltilmesine izin verdiği evlerde olduğu ifade edilir. Allah’ın Kendisi’nin anılmasına izin vermesi çok önemlidir. O zaman Allah, Kendisi’ni zikreden kuluyla birliktedir.

İki kişi konuşurken üçüncüsü Allah’tır, üç kişi konuşurken dördüncüsü Allah’tır. O, sinelerin özündekini, gizlinin gizlisini bilir, her konuşulanı duyar, insanın her anını görür, içinden geçen her düşünceyi bilir. Uyanıkken, uyurken, yürürken, konuşurken, tek başına kaldığını zannettiği anda da Allah hep kulunun yanındadır.

Allah, teslim olsun diye kuluna hastalık verir, bela verir. Bunların tümü Allah’ın lütfudur; Kendisi’ni hatırlatır. İmtihan zamanında hep Allah’ı hatırlar insan, Rabb’ine yakın olur.

Ölümcül hastalığa yakalanmış ruh haliyle Allah’a yakın olmalı; kopmaz, sarsılmaz bir bağla bağlanmalı. O zaman ne evin, ne arabanın, ne de kariyerin önemi kalır. Samimi insan için Allah’a kul olmaya engel, Allah’a yakınlaşmaya da bir sınır yoktur.

Rabb’ine sığınan insan, hızla akan nehirde akıntıya kapılıp sürüklenmeyen bir yaprak gibidir. Ara sıra akıntının şiddetinden sarsılsa da, güçlüdür, sürüklenip gitmez. Allah ile kurduğu yakın ve kesintisiz bağlantı, ahirette de onu kıyamet gününün korkusundan ve sonsuz azaptan kurtarmaya vesile olur.

Şeytanın vesveselerine ve kışkırtmalarına uyan ve Allah’ı anmayan kişi ise şeytan nereye sürüklerse oraya gider. Bir nimet kaybı, eksiklik ya da zorlukla karşılaştığında, bunun Allah’ın imtihanı olduğunu düşünemez. Dünya hayatındaki sayısız güzellik ve nimeti kendisi için yaratanın Allah olduğundan ve ‘o gün’ kendisine ulaşan nimetlerin tümünden sorgulanacağından gaflettedir. Oysa yakın olmayı reddettiği Rabb’ine ‘tesbit edilmiş günde’ kavuşacak, dünyada neye çaba harcadığını düşünüp-anlayacaktır.

Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma-zamanı tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi? (Kehf Suresi, 48)

Yüce Allah mülkün tek sahibidir. İnsanlara verdiği mallarla onları imtihan eder. Birçok insan sahip olduğu serveti kendi çabası ve aklıyla kazandığını zanneder ve Rabb’ine nankörlük yapar. Dünyevi her ’madde’ onun böbürlenmesine, gururlanmasına yol açar. Oysa hepsi insan için birer imtihan sebebi. Allah, mülkü verdiği gibi, dilediğinde de geri alabilir.


Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.” (Kehf Suresi, 32-34)


Yukarıdaki Kur’an ayetlerinde söz edilen bağ sahiplerinden biri malca diğerinden daha zengindir. Ve sahip olduğu servet, onun Allah’a karşı büyüklenmesine sebep olmuştur. Allah bu kıssada samimi iman sahibi insanla, iman ettiğini söylediği halde gerçekte inkarcı olan kişi arasında kıyas yapmamızı ister.


Kıssadaki nankörlük eden bağ sahibi, gerçekte kendisine ait olmayan, Allah’ın katından bir nimet olarak denemek için verdiği malları sahiplenmiş, şımarmış, enaniyete kapılmıştır. Kur’an birçok ayetle, azgınlaşan bu kimselerin ahirette alacağı karşılığı haber verir:


(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’ “Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.” Hayır; ileride bileceksiniz. Yine hayır; ileride bileceksiniz. Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız, Andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz. Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne’l Yakîn) görmüş olacaksınız. Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi, 1-8)

Müminler mal ve mülkü yalnızca Allah’ı anmak, O’na şükretmek için bir vesile olarak görürler. Servetin Allah’tan geldiğinin ve dilediğinde gidereceğinin bilincindedirler. Hz. Süleyman kıssasından ise samimi inananların dünyevi mallara nasıl farklı baktıkları anlıyoruz.


Hz. Süleyman, “…Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim…” (Sad Suresi, 32) diyerek, sahip olduğu ihtişamlı mallar nedeniyle Allah’ı övgüyle yücelttir, mala duyduğu sevginin kaynağının Allah sevgisi olduğunu vurgular. Hz. Süleyman verdiği mallar için sürekli Rabb’ini zikreder, şükür içindedir.


Samimi mümin dünya hayatında çekici kılınmış olan süslere bağımlılık duymaz. Kendisine verilen zenginlik nedeniyle büyüklenmez, kibirlenmez ya da onu kaybetmekten korkmaz. Aracını amaç edinmez. Elindeki imkanlar için şükreder ve hepsini Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak O’nun yolunda kullanır.


Allah, kendisine büyük bir mülk ve iktidar nasip ettiğinde de, tümünün birer nimet ve imtihan vesilesi olduğunun bilincindedir. Hz. Süleyman, kimseye nasip olmayan ihtişam ve güce sahip olmasına rağmen, her zaman Rabb’ine karşı içli bir saygı duymuş ve imkanlarını dinin hizmetinde kullanmıştır.


Bizler ahirette Allah’ın dilemesiyle, "(batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik." (Müddesir Suresi, 45) diyenlerden olmamak için çaba gösterelim. Mülkün ve hükmün asıl sahibi alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Bu gerçeğin şuurunda olarak, her işimizde Allah’a yönelelim, O’na boyun eğerek halisane teslim olalım. Sahip olduğumuz her imkanı Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda kullanırsak, umulur ki Rabb’imiz, yapıp ettiklerimizden hoşnut olur...

Etrafınıza bir bakın, saymakla bitirilemeyecek güzelliklerle dolu olduğunu görürsünüz. Ancak insanların çoğu bu güzelliklerin farkına bile varamaz. Ruhu açan güzellikleri, yaşadıkları dertler ve sıkıntıların ağırlığı yüzünden göremez durumdadırlar. Onlara göre yaşam "kavga" verilmeden sürdürülemeyen "sarp bir yokuş"tur. Ortam bir "mücadele ortamıdır", "ekmek aslanın ağzındadır". Hayat onları "yormuş"tur, "harcamış"tır; bu nedenle hiçbir şeyden zevk alamadıklarını söylerler. Bezgin, bıkkın, her zaman yorgun ve asabidirler. Dahası yaşamanın artık bir anlamı kalmadığını söyleyerek ölümü isteyen hatta intihar etmeye kalkışan insanlar bile vardır.


Kuşkusuz dünya hayatı eksikliklerle, insan da acizliklerle doludur. Var olan eksiklik ve acizliklerin çözümü sürekli mücadele içinde "yaşam kavgası" vermek değildir. Allah, bu özel ve hikmetle yaratışının çözümünü de Kur’an’da haber verir: iman etmek. "Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97) buyurur Allah ve iman eden kulları için dünyada da güzel bir hayatı müjdeler.


Dünya her ne kadar eksikliklerle birlikte yaratılmış bir imtihan mekanı olsa da, sayılamayacak kadar çok fazla nimetle doludur. İman eden insan, Allah sevgisiyle baktığı ve her şeyde Allah’ın tecellilerini gördüğü için tümünden zevk alır ve derin sevgiyi çok şiddetli yaşayabilir. Örneğin bir çocuğa baktığında, onu Allah’ın nuru olarak görür. Ondan derin bir zevk alır, hoşnutluk duyar. Kalbinde şefkat, merhamet ve koruma hisleri oluşur. Her hücresi sevgiye göre programlanmış olan insanın gözü farklı bakar, dinlediği müzikten ayrı bir haz alır. Ona bu sevgiyi veren, bağışı çok olan, karşılıksız armağan eden Allah’tır. Gerçekte dünya hayatının maddi ve manevi lezzetleri bitmek tükenmek bilmez. İnsan her ortamda haz alacağı bir güzellik, bir nimet görebilir.


Allah, kuşkusuz Kendisi’ni en çok seven ve Kendisi’ne en yakın olan kuluna nimetlerin güzelliğini ve hazzı tattırır. Allah’tan gaflette yaşamak, kişiye her zaman sıkıntı ve yıkım getirir; nimetler belaya dönüşür. Bu kişilerin görüp tadabildikleri güzelliklerin pek azından aldıkları haz da ruhlarındaki inkarın karanlığında yok olur. Yaşamlarının bundan sonrası da pek farklı olmaz. Allah’tan uzak yaşamanın getireceği ruh hali bıkkınlık, sıkıntı, boşluk, korku, kuşku, gerginlik, karamsarlıktır. Ellerindeki güzelliklerin hazzını tükettikçe kendileri de tükenirler. Allah aşkını yitirmiş kişinin içinde korkunç bir boşluk oluşur ve bu durum, adeta ahiretten önce dünyada yaşadığı cehennem azabının benzeridir. Zaten yaşadığı azap dünya hayatında bitmeyecek, Allah’ın dilemesiyle sonsuz olacaktır.



"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ’Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız." (Ahkaf Suresi, 20) ayetiyle haber verildiği üzere, onlar ahirette de zevklerden yoksun olacaklardır.


Bu durum ve ahirette alınacak karşılığı kuşkusuz hiç kimse istemez. İnsan ruhu güzelliklere karşı bir duyarlılıkla yaratılmıştır ve her insan hem dünyada hem ahirette en güzel olana sahip olmak ister. İnsanın imanı ve imanı vesilesiyle kazandığı akıl, bu estetik anlayışının açığa çıkması ile doğrudan ilişkilidir. İmanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, kişinin Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzelliklerden alacağı zevki de artıracaktır.


Buna kavuşmanın yolu gerçekte hiç de zor değildir. Gönülden Allah’a yöneldiğinde, samimi dua ettiğinde Rabb’i kulunun duasına icabet eder. İmanı yaşayan ve Rabb’ine teslim olan insan, hem dünya hayatında hem sonsuz ahirette nimet ve güzelliklerin lezzetini tadar.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors