Kur’an, insanların okuyup ayetleri üzerinde düşünmeleri için indirilmiştir. İnkar etmenin dünya hayatındaki, ölüm anındaki ve ahiretteki karşılığına dair Kur’an’da verilen örnekler, insanların böyle bir durumla karşılaşma tehlikesini göz ardı etmemeleri ve sakınmaları içindir.

Örneğin ölüm anında meleklerin, inkar edenlerin "yüzlerine ve arkalarına vura vura” canlarını aldıkları bildirilir. (Muhammed Suresi, 27) İnkarcıların yaşadıkları bu durumu, dünya koşullarında kavrayabilmek kuşkusuz zordur. Ancak Allah, insanların düşünmeleri için bunun haberini verir.

Ölüm anında inkarcılar fiziksel bir acı duyarken diğer yandan da şiddetli bir biçimde pişmanlık yaşarlar. Çünkü geri dönüş imkanının bulunmadığını görürler.

Canları alınırken yaşadıkları acıyla birlikte artık inkarcılar, sonsuza kadar sürecek büyük azabın kendilerini beklediğini anlarlar. Yaşamlarını Allah’tan ve dinden uzak geçirmiş bu kişiler, azaptan kurtulmak için yalvararak Allah’tan bağışlanma dilerler. Yeniden dünyaya dönmek ve yitirdiklerini kazanmak için bir fırsat daha isterler. Ama kabul edilmez. Çünkü Kur’an’da bildirildiği gibi onlara, "öğüt alacak olanın öğüt alabileceği kadar bir süre" verilmiş, sonsuz ahiret hayatı, cennet ve cehennem hatırlatılmış ancak onlar bilerek gerçeklerden kaçmışlardır. İstekleri kabul edilip dünyaya yeniden döndürülseler bile inkara devam edecekleri, "Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir..." (Mü’minun Suresi, 100) ayetiyle haber verilir.

Allah, insanların Kendisine yönelmeleri için çeşitli olaylar ve ortamlar yaratır; Kendisini hatırlatır. Yaşanan sıkıntı ve zorluklar da bu hatırlatmalardandır. İnsanların acizliklerini ve çaresizliklerini gösteren bu durumlar, gaflet perdelerinin aralanması için verilen yeni birer fırsattır. Çünkü Allah’tan yüz çevirerek yaşayan kişi, bu sıkıntı anlarında aczini anlar. Ardından vicdanının sesine kulak verdiğinde ise, hatalarını görür ve kendisini düzeltmeye gayret eder. Zor zamanlar, gerçekleri kavrayan insan için tevbe etmeye ve Allah’a yönelmeye bir fırsattır.

İmtihan amacıyla yaratılmış olan dünyayı gerçek yurt edinen, verilen süreyi ve tanınan fırsatları değerlendirmeyen inkarcılar, ölüm anından başlayarak Allah’ın vaadinin gerçekliğine tanık olurlar. Onlar ahirette bir başka azap daha tadarlar. Dünyada iken kendilerini uyardıkları halde inanmadıkları ve alay ettikleri müminlerin en güzel nimetlerle ödüllendirildiklerini görmek...

"Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi olacak? Ne kötü hüküm veriyorlar." (Casiye Suresi, 21) buyurur Allah ve her insanın dünyadaki yaşamına göre hak ettiği karşılığı alacağını bildirir.

Allah, müminlere tanıdığı tüm imkan ve fırsatları inkarcılara da vermiştir. Ancak onlar dünya hayatının bu geçici süslerini sahiplenmiş, Allah rızası için kullanmamışlardır. Gerçek yurdun ahiret olduğunu, sorumluluklarını ve kulluk etmeleri gerektiğini hiç düşünmemişlerdir. Bunu şimdi şu an düşünüyor olmak, içlerindeki pişmanlığı daha da artırır.

İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur. (Fatır Suresi, 37)

İnkar edenlerin ayetten de anlaşıldığı gibi hiç bitmeyen azap dolu pişmanlıkları Allah’ın dilemesiyle- sonsuza kadar devam edecektir. Oysa böylesine büyük pişmanlığı yaşamamak insanın elindedir. İnsan ölümün ve ahiret hayatının gerçekliğini kavramak için, onlarla karşılaşacağı zamanı beklememeli kuşkusuz. Yalnızca Allah’ın vaadi yeterli olmalıdır.

O halde henüz ölümle karşılaşmadan yapılacak en akılcı davranış Allah’a sığınmak ve O’nun rahmetini dilemektir. Ölümü düşünmemek, ölümden söz etmemek, hatırlatıldığında uzak durmak devekuşu mantığı gibidir. Hiçbir şey ölümün yakınlığı gerçeğini değiştirmez. İnsana yarar sağlayacak olan, ölümü her an hatırda tutmak ve dünyada verilen süreyi kulluk bilinci içinde yaşamaktır.

Nasıl Zengin Olunur?

29 Kas 2011 In: İmani Konular, Yaşam


"Sıfırdan başlanıp nasıl zengin olunur?", "Kısa Yoldan Nasıl Zengin Olunur?", "Bugün Zengin Ol!", "1 Dolara Nasıl Zengin Olunur?"... Bu saydıklarım, içerisinde zengin olmanın sırlarının verildiği bazı kitapların isimleri.

İş adamları, kendi başarı öykülerinden yola çıkarak nasıl zengin olunacağına dair kitaplar yazar, konuya ilişkin püf noktaları açıklarlar.

Bu kitaplardan birinde, anlattıkları analiz edilerek ünlü zenginlerin "zihin haritası" çıkarılmış. Bu haritanın ekonomik özgürlük çabasında insana yol haritası olacağı söylenmiş...

Dahası okuyucuya şöyle bir öğüt verilmiş: " Gerçekten zengin olmak ister ve karar verirseniz, hayalini kurdukça gerçeğe doğru gidecektir. Ancak eğer kaderci olursanız, olmayacak bu iş diye isteklerinizi azaltırsanız o iş olmaz."

Burada konuya açıklık getirmesi bakımından kader konusunda şu bilgiyi eklemek isterim. Genellikle insanlar, olaylar istedikleri gibi gitmediğinde kaderlerini yaşadıklarını, beklentileri gerçekleştiğinde ise kaderlerini değiştirdiklerini düşünürler. Kötü giden kaderleridir; olayların akışı istedikleri gibi olduğunda ise kendilerince "kaderlerini yenmiş" olurlar. (Rabb'imi tenzih eder yüceltirim.)

Oysa insan belirlenmiş kaderinin dışına çıkamaz. "Kaderini yenmesi", "kaderin akışını değiştirmesi" gibi bir düşünce aldanıştır. "Kaderimi değiştirdim" diyen kişi de kaderindeki cümleyi söyler.

Diğer yandan, zengin olma konusuna Kur'anî açıdan bakalım...

İnanan insanın dünya hayatındaki “yol haritası”nı Kur'an belirler. Kurtuluşa giden o yolda rehberi ve kıstası Kur'an'dır. Zengin olmanın sırrını da Kur'an verir; sır şükretmektedir. Allah, birçok ayette insanlara şükretmelerini hatırlatır ve şükreden kullarına artıracağını haber verir.

 “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim Suresi,7) ayetindeki ifade, şükretmenin sırrını ortaya koyar.

O halde zenginlik şans, çok çalışmak ya da tesadüfle açıklanacak bir durum değil, Allah'ın, nankörlük etmeyen, şükreden kullarına vaadidir. Allah, çalışmasını, isteğini, duasını sebep kılarak dilediği kulunu zengin eder. Ayrıca inanan insan bilir ki, Rabb'i zenginliği nimet ve imtihan amacıyla verir.

İnsan, etrafındaki sayısız nimetin hiçbirine kendisi güç yetiremez; yalnızca Allah'ın dilemesiyle bu nimetlere kavuşabilir. Dünya hayatındaki tüm nimetler, insanın şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğini ortaya çıkarmak için yaratılır.

 “Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.” (İnsan Suresi, 2-3)

Dünyada insanlara sunulan tüm imkanlar çok çekici ve gösterişli yaratılmıştır. Ancak aynı zamanda geçici ve kısa sürelidirler. Böylece insanlar sonsuz ahiret nimetleriyle kıyas yapabilirler. İşte sır da buradadır. Güzellikler içinde yaşamak, haz almak kuşkusuz nimettir. İnanan insan dünya hayatında da yararlanmak için bu nimetleri Allah'tan ister. Aynı zamanda fiili dua anlamında çalışır, çaba gösterir.

Allah dileğine rızkı genişletip yayar, dilediğinin ise rızkını kısıp daraltır ve tümünü hayır ve hikmet üzerine diler. Zengin olan da yoksul olan da böylece sınanır. Servetle azgınlaşıp şımarmayan ve şükredici olanlar, serveti alındığında ise tevekkül ve sabır gösterenler Allah'ın razı olduğu kullardır.

Onlar tüm malın ve mülkün gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunun, O'nun dilediği kuluna dilediği kadar verdiğinin ve yine O'nun dilemesiyle gideceğinin bilincindedirler.

Zenginlik, para, mülk amaç değil, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için araç olmalı.... Servetini sırtına yüklenmeyip binek olarak kullanan insan için kurtuluş yollarına ulaştıran bir araç...

 

Müminler Kur’an ahlakından uzaklaşmaları için, yaşadıkları toplumda inkarcılardan maddi manevi baskı ve eziyet görürler. İnsanlık tarihi boyunca Allah’a çağrıda bulunan samimi müminlere iftira atılması Allah’ın kanunudur.

Her dönem Müslümanların karşısında, doğru yoldan sapmış ve Allah’a isyan üzerine kurulmuş bir yaşamı benimsemiş kimseler bulunur. Kur’an’dan uzak yaşayan, adalet, doğruluk, dürüstlük, güvenilir olma gibi güzel ahlak özelliklerine sahip olmayan bu kişiler, müminlerin imanına haset eder, kendileri gibi sapmalarını isterler. Onlara olmadık suçlamalarda bulunur, iftiralar atar ve onların zarar görmelerinden haz alırlar.

İnkarcılar, elçinin getirdiği gerçekler kendi dünyevi çıkarlarıyla çatıştığı için karşı koyar, türlü iddialarla onu karalamaya çalışırlar. Kişisel çıkarlarını dini tebliğ edebilmek için feda etmesi nedeniyle elçiye delilik iftirası atarlar. Kur’an bu konuya şu ayetlerle açıklık getirir:

Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar? Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar. Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 69-71)

Elçi onlara şan ve şeref getirmiştir ancak onlar yüz çevirirler. Nedeni de kendi batıl ve yalana dayalı sistemlerinin çökme ihtimali nedeniyle duydukları endişedir. Kendi güç ve iktidarlarını yitirmemek için elçiyi yalancılıkla suçlarlar:

Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki: "Gerçekte biz seni ’aklî bir yetersizlik’ içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Araf Suresi, 66)

Toplumda, elçinin samimi ve hikmetli sözlerini dinleyen, Allah’a bağlılığına ve güzel ahlakına tanık olan vicdanlı insanlar, elçiye tabi olurlar. İnkarcılar, samimi müminlerin güçlü bağlılıklarını değersiz göstermek ve diğer insanları uzak tutmak için, elçinin ikna yeteneğini kendilerince büyücülükle açıklarlar. Elçiye, çevresindeki insanların beynini yıkadığı, onlara büyü yaptığı iftirasını atarlar:

İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında ’gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: “Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (Yunus Suresi, 2)

Mümin herşeyin sahibinin Allah olduğuna iman eder, bu gerçeğin bilinciyle kendisine benlik vermez; mütevazı ve Rabb’ine karşı boyun eğicidir. Ancak toplumda şımarık ve kendini beğenmiş kişiler sevilmediği için, inkarcılar elçiyi şımarıklıkla suçlarlar:

"Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." (Kamer Suresi, 25)

İnkarcılar elçi ve müminlerle alay etmeye ve kendilerince onları küçük düşürmeye çalışırlar. Kur’an ayetlerinde haber verilen, Firavun’un Hz. Musa hakkındaki seviyesiz üslubu, inkarcıların müminlere karşı içlerinde besledikleri kinin göstergesidir.

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? "Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir." (Zuhruf Suresi, 51-52)

Allah’ın sevdiği kullarına yapılan her kötülük ve her çirkin söz, Allah Katında bir azap sebebi olur. Allah sonsuz adalet sahibidir. İftiracılar tevbe etmedikleri ve vazgeçmedikleri sürece azaba derece derece yaklaştırılırlar. Ve derler ki:

"... Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz." Biz onları bir alay konusu edinmiştik; yoksa gözler mi onlardan kaydı?" Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişmesi kesin bir gerçektir. (Sad Suresi, 62-64)

İnkarcılar, elçileri, haktan uzaklaştırıp toplumda batılı hakim kılmaya çalışan güvenilmez insanlar olarak göstermeye çalışırlar. Sapkınlıklarını din kılıfı altında yaygınlaştırdıkları iftirası atarlar:

"Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir ’şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görüyoruz" dediler. O: "Ey kavmim, bende bir ’şaşırmışlık ve sapmışlık’ yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim." dedi. (Araf Suresi, 60-61)

Elçiler, hırsızlık ve zina gibi her toplumda çirkin görülen suçlarla itham edilir, çoğu zaman suçsuzlukları bilinmesine rağmen iftiralar nedeniyle hapse atılırlar.

Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)

İnkarcılar, Allah Katındaki zorlu karşılığını kendilerinden uzak gördükleri için kolaylıkla iftira atarlar. Ancak inkarcı için azap şiddetli olacaktır. "Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır. (Nur Suresi, 11) ayetiyle bildirildiği üzere, iftira mümin için bir hayırdır.

Bu olaylar, "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al- İmran Suresi, 186) ayetiyle dikkat çekildiği gibi, iftiraya uğrayan Müslüman’ın imtihanıdır. Ancak bu süreçte diğer Müslümanlar da imtihan olurlar. Müslümanlar olaylara akılcı yaklaşmalı, Allah’ın buyruğu gereği etraflıca araştırmalı. Eğer kesin kanıt yoksa, işittiğini yaygınlaştırmak bir yana, hayırlı zanda bulunmalı ve söylentilere asla inanmamalıdır.

İftiraya uğrayan müminin gösterdiği sabır, tevekkül ve kararlıklık, inkarcıların küçük düşürme amaçlarının tam aksine onu onu değerli kılar, derecesini artırır. İftirayı atan fasıkları ise aşağılatıcı azaba yaklaştırır.

Gerçek şu ki, Allah’a ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlanmıştır. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 57-58)

Müminler kendilerine atılan iftiraları Kur’an ayetlerinin birer tecellisi olarak görürler. Kendilerinden önce yaşayan müminlere isabet eden musibetlerle imtihan olmak ve en zor zamanlarında bile Allah’ın yardımıyla destekleyeceğini bilmek onların şevklerini artırır.

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

İftira karşılıksız kalmaz. Atan iftirayı unutsa dahi Allah unutmaz. Ve hiçbir iftira, baskı, alay ve saldırı müminleri yıldırmaz; onları Kur’an ahlakını yaşamaktan ve yaşatmaya çalışmaktan asla alıkoyamaz.

Sonunda bu da oldu. Özellikle çocukların severek izledikleri “Çocuklar Duymasın” adlı televizyon dizisinde abartılı bir eşcinsel karakter ekranlara geldi. Bunun gereği ve anlamı neydi?..

Yazılı ve görsel medya, eşcinselliği bir "cinsel tercih" konusu olarak gören dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülüğü üstleniyor. Gazete ve televizyonlarda hemen her gün eşcinseller görmek toplumda artık kanıksanır hale geldi. Medyanın yardımıyla, yıllar içinde telkinin dozu yavaş yavaş artırılarak, bu ahlak ve düşünüş biçimi insanlara benimsetilmeye çalışılıyor. Özellikle televizyon programlarında ve dizi filmlerde eşcinsel karakterlere yer vererek, eğlence programlarında eşcinsel taklitleri yapılarak, hatta yemek programlarında erkek ve bayan yarışmacıların yanısıra bir de eşcinsel yarışmacı tercih edilerek topluma 3. cins telkini veriliyor.

"İnsanı insan yapan şey genlerle sınırlıdır" şeklindeki görüş tam bir aldatmacadır." Genler ve davranışlar arasında bağlantı iddiası bilimsel değildir. İnsanda biyolojik olarak eşcinsel eğilim yoktur. ’Alkolizm geni’, ’şizofreni geni’, ’eşcinsellik geni’ gibi hurafeler insanları olumsuz etkiler. İnsan, "ben bundan kurtulamam, genlerim beni buna yönlendiriyor" yanılgısına kapılabilir hatta kimi de bunu hatalarına mazeret olarak kullanabilir.

Eşcinsellik biyolojik doğada var mıdır?" sorusuna Prof. Dr. Nevzat Tarhan şöyle cevap veriyor: "Eşcinsellikle ilgili genel kabul gören görüşlere göre insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenme ile ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan bir sapmadır."

Eşcinsellik Hastalık Olmaktan Nasıl Çıkarıldı?

Eşcinsellik 1973 yılına kadar psikiyatrinin tanı kitabı olan DSM’de bir hastalık olarak tanımlanıyordu. Peki eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkarılması nasıl olmuştu? Bir baskınla. Yanlış okumadınız, eşcinsel aktivistler APA’nın (Amerikan Psikiyatri Birliği) kongresini deyim yerindeyse “basmış” ve üyeleri baskı altında tutarak bir oylama sonucu eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkartılmasını sağlamışlardı (Ülserin oylama ile hastalık olmaktan çıkarıldığını düşünelim, ne kadar bilimsel değil mi?)!

Oylamanın sonuçları da ilginçti. Toplam üyelerin %32’sinin oyuyla eşcinsellik bir hastalık olmaktan çıkarılıyordu. Diğer bir ifadeyle “%32’nin %58’i” el kaldırarak “artık eşcinsellik bundan böyle hastalık değildir” demişti. [*]

1987 yılına gelindiğinde eşcinsellik yanlısı hareketin bir nevi manifestosu sayılabilecek “The Overhauling of Straight America” (Eşcinsel Olmayan Amerika’nın Yeniden Yapılandırılması) isimli makale Guide dergisinde yayınlandı. Marshall Kirk ve Erastes Pill (asıl adı Hunter Madsen) tarafından kaleme alınan bu makale eşcinselliği yaygınlaştırmak için takip edilecek stratejiyi anlatıyordu. Yazarlar eşcinsel hareketin yaygınlaşması için özenle hazırlanmış 6 aşamalı stratejik bir plan öngörüyorlardı. Ayrıntılarında Türkiye’de yaşananları da anlamamızı kolaylaştıracak bu belgenin sadece anahatlarını aktaralım. Takip edilecek stratejik harita özetle şu şekilde belirlenmişti:

* Eşcinseller ve eşcinsellik hakkında olabildiğince sık ve yüksek sesle konuş.
* Eşcinselleri bir kurban olarak, acınacak bir portre olarak resmet, saldırgan bir tehlike olarak değil.
* Koruyucu olarak adil/yasal bir neden bul.
* Eşcinselleri iyi/sempatik göster.
* Eşcinsellere saldıranları kötü göster.
* Ekonomik kaynak oluştur/talep et.

Son yıllarda yaşananları çok daha iyi anlıyoruz değil mi? Yap bozun parçaları yerlerine birer birer yerleşiyor...

Sonuç Olarak; Eşcinselliği normal görenler ve gösterenler, eşcinselliğin, Allah’ın sınırlarını çiğnemek anlamına geldiğini bilmelidirler. İnsanı "en güzel bir biçimde" (Tin Suresi, 4) yaratan ve onu "düzgün kılan" Yüce Allah’ın uyarısını göz ardı etmemelidirler.

İnsan davranışlarında moleküllerin etkisi olduğuna inanmak, mutluluk ya da orman tanrısı gibi putlar edinmeye benzer. İnsanın ruhsal kişiliği maddeyle açıklanamaz. İnsanın davranışlarının kaynağı, Allah’ın ona verdiği nefsi ve vicdanıdır. Nefsi onu şeytanın sapkın yoluna çekmeye çalışır. Allah’ın ilhamı olan vicdanına uyan insan ise doğru yoldadır. İnsan, bu ikisinin çatışmasıyla imtihan olur. Rabb’ine ne denli yakın olursa insan, hatalardan, sapkınlıklardan ve kötülüklerden o kadar uzak olur. Nefsine uyan kişiyi "kötü ve sapkın" yapan genleri değil, Kur’an’da da haber verildiği gibi kendi kararı, isteği ve tutkularıdır.


[*]Kadın News Haber Portal

Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin)... Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. (Ahzab Suresi, 33)


Kur’an’da kadın ve erkek için tek bir mümin modeli tarif edilir. Samimi mümin kadın da, erkekler gibi Kur’an ahlâkını yaygınlaştırmak için, Allah’ın emrettiği fikir mücadelesinin içindedir; boş işlerden yüz çevirir. Allah’ın emri olan fitne kalmayıncaya kadar mücadele, erkek ya da kadın tüm müminlerin sorumluluğudur.


İçindeki Allah aşkı, Allah’a olan güven ve bağlılığı mümin kadına güçlü ve cesur bir karakter kazandırır. Zorluk zamanlarında kararlılık ve teslimiyetle Rabb’ine sadakat gösterir. İnsanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir kişiliğe sahiptir; din ahlakınını yaşamayan kadınlarda zaman zaman görülebilen zayıflıklara kapılmaz.


Müslüman kadın tebliğde, İslam’ı anlatmada oldukça etkili konumdadır. Bu nedenle erkeklerden daha cesur ve daha atak bir tavır içerisinde olmalıdır. Evinde oturarak, yalnızca ev işleri yapıp, çocuk yetiştirerek, hayatın sosyal yönlerinden çekilmemelidir.


İnkara karşı mücadelede eden Müslüman kadın evini bir okul, bir üniversite, ayetteki ifadesiyle bir karargah haline getirebilir. Evinde Kur’an, imani konularda ve inkarın kökeni olan evrimin geçersizliğini anlatan kitaplar ve arkadaşlarıyla birlikte izlemek için belgesel filmler bulundurabilir. Gelen arkadaşlarına okuması için kitap verebilir ya da hediye edebilir.


Müslüman kadın bilimsel konularda kendini çok iyi geliştirmelidir. Çünkü Allah’ın yaratışındaki üstünlüğü kanıtlarıyla açıklamanın yolu bilimdir. Kadınlar, kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur’an’da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmeye gayret ettikleri kadar, bilime dair konularda da kendilerini eğitmelidirler. Bütün bunlar, yapacakları tebliğde onlara yardımcı olacaktır. İnkar, dehşetli bir aldatma gücüyle bilimi ve felsefeyi kullanmıştır. O halde kullanılacak silah top ve tüfek değil, bilim olacaktır; asıl hedef fitnenin beynidir!


Toplumda bozgunculuk çıkaran, huzur ve düzeni bozan, insanları Allah’tan uzaklaştıran fitnenin dünya hakimiyeti 150 yıl sürdü. İnsanların beynini, Allah’ı inkar eden felsefe ve görüşlerle yıkadılar; inkarı adeta insanların kromozomlarına işlediler. Bilimsel hiçbir dayanağı olmayan Darwinizm yıllarca sadece telkin yoluyla ayakta kaldı. Bu telkinin ortadan kalkması için karşı telkinin de ısrarlı ve kararlı olarak sürmesi gerekli. Ta ki kökü kazınana, hak gelip batılın beyni dağıtılana kadar...


Mümin nasıl imanını korumak için çaba gösteriyorsa, inkarcılar da küfrünü korumaya çalışır. Onlar da toplanarak birbirlerini ikna ederek kendi batıl dinlerinde kalmaya çalışırlar. Ancak her an ayakları kayıp başka bir dine geçme eğiliminde olurlar. Birbirlerine destek olarak, birbirlerine telkin vererek dinlerini ayakta tutarlar.

İnsanlar dinlerini genellikle topluluk halinde korurlar. Ancak bazı insanlar tek başına da ordudur; dünyaya meydan okur. Hz. İbrahim (a.s.). hakkında ne buyurur Allah? “O tek başına bir ümmetti.” Yani tek başına ordudur Hz. İbrahim (as)... Gerçekten iman eden mümin en üstün olandır. Birlik olduklarında bütün inkarcılar bir araya gelse Allah’ın dilemesiyle asla etkilenmezler.


Bu iman ordusunun bir askeri olan Müslüman kadın, evini yaşanan mücadelenin bir karargahı haline getirmeli. Yaşanan dönem, yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kızı olma zamanı değildir. Kadınlar için örnek olan sahabe hanımlar evlerinde boş oturmayı seçmemişlerdi. O kutlu kadınlar, müminler arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Günümüzde de inanan kadının görevi yalnızca eş ve annelikle sınırlanamaz. Müslüman kadın dini anlatmada pasif durumda kalmamalı, cesur ve atak bir tavır içerisinde olmalıdır.


"Ki onlar, Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter." (Ahzap Suresi, 39)



Müminlerin arasında barınmaya çalışan kalbi hastalıklı münafıklar, beklentileri karşılanmadığı ya da müminlerin başına bir zorluk geldiği zaman, onlardan ayrılırlar. Böylece gerçek yüzleri ortaya çıkar. Allah birçok Kur’an ayetinde münafıkların karakterlerini tarif eder ve müminleri onlara karşı dikkatli olmaları yönünde uyarır.

Şeytanın ve münafıkların birçok ortak karakter özelliği vardır. Aralarındaki en önemli benzerlik kendilerini üstün görmeleridir. Şeytanı, Hz. Adem’e secde etmekten alıkoyan üstünlük kompleksi münafık karakterinin de özelliğidir.

Münafıklar da kendilerini şeytan gibi "üstün" ve "farklı" zannederler. Kur’an’ın, "Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13) ayetindeki ifadeyle müminleri kendilerince "düşük akıllı" görürler. Onlarla aynı konumda olmamak için de samimi imana çağrıldıklarında reddederler.

Allah, "Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. (Münafikun Suresi, 4) buyurur. Münafıklar,"ahşap kütüğün bir yere dayanması gibi", sırtlarını küfre dayarlar. İçi boş kof kütük gibi, yeşermez, hiçbir işe yaramazlar; ruhsuz, ölü gibidirler.

Münafık matruşka gibidir. Baktığınızda üzerinde giysileri, cüsseli yapılı bir insan görürsünüz. Onun içinde boş, işe yaramaz kof bir kütük; daha içinde ise şeytan tarafından ele geçirilmiş bir ruh vardır.

Şeytan gibi zeki ama ahmaktırlar. Konuşmaları şeytani olduğu için zekicedir; dinlenir. Şeytanın ağzıyla konuşur, şeytan adına eylem yaparlar. Dolayısıyla müminlerin karşısında şeytan vardır ve mücadele aslında şeytanladır.

Münafığın tıpkı şeytan gibi zorlayıcı bir gücü yoktur. Şeytan gibi başını sürekli belaya sokar; sürekli kendi canını yakar. Şeytan bütün ömrü boyunca sürünen ve acı çeken bir varlık. Münafığın da bütün ömrü acıyla geçer. Ayette, “ Her çağrıyı kendi aleyhlerine sanırlar.” buyrulur. Münafık için her duyduğu aleyhinedir; azap içinde yaşar.

Münafık öyle şiddetli azap yaşar ki Müslümanların arasında geçirdiği günlerine yanar, İslam’a bir dönem ettiği hizmete yanar; şiddetli pişmanlık duyar. Yaşadığı gerilim nedeniyle sağlığı bozulur, ızdırap çeker. Acılar büyür büyür, üzerine yığılır; münafık, altında adeta boğulur.

Münafıkta deli gibi bir yaşama arzusu vardır. Birçok insanda da bu istek vardır ancak münafık Allah’tan uzak, din dışı yaşamak ister. Her ne kadar dini yaşadığı yönünde insanları aldatsa da münafık dinsizdir; Allah’ın düşmanıdır. Düşmanlığını o şeytani zekasıyla kapatır, deşifre etmez.

Allah, “onlar düşmandırlar” buyurur; münafık da şeytan gibi insanın ölümüne düşmanıdır. Müslümanların sürekli açıklarını arar. Müslümanlar hakkında medyada yalan haber yayınlatır, yalancı şahitlik yapar, fitne çıkarır, iftira atar, yalan haber yayar. Müslümanları birbirine düşürmek için dedikodu yapar, yaygınlaştırır. Düşmanlığı yaşamı boyunca sürer. Münafığı zararsız görmek büyük yanılgı olur; şeytanı zararsız görebilir miyiz? Nasıl şeytana karşı teyakkuz halindeyse Müslüman, aynı dikkati münafığa da göstermelidir.

Münafığın eylem yapması aslında Müslüman için yararlıdır; onu diri ve coşkulu tutar. Münafık bir eyleme kalkıştığında Müslümana canlılık gelir; atağa geçer.

Münafıklar her dönem müminlerin şevklerini artırırlar. Heyecanlarının, kararlılıklarının ve güçlerinin artmasına vesile olurlar. Allah, “onlardan kaçınıp-sakının” buyurur. Müslüman, münafığı iyi izlemeli, dikkatli olmalı. Uyanık ve güçlü olmalı. Müslümanlar birlik olduklarında güçleri artar. Birbirlerine kenetlenmiş bina gibi saf bağladıklarında müthiş bir güç oluşur. Allah böyle bir mücadeleyi sever. Münafık da Müslümanların birliğine vesile olur.

Kur’an ayetinde, “Allah onları kahretsin” buyruluyor. Allah onları nasıl kahreder? Münafık, önce dünyada acı içinde yaşar. Asla mutlu olamaz, neşelenemez. Ardından da Allah onu ahirette sonsuza dek cehennem ateşiyle kahreder.

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Hak olan çağrı (dua, ibadet) yalnızca O’na (olan)dır. Onların Allah’tan başka çağırdıkları ise, onlara hiçbir şeyle cevab veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. İnkar edenlerin duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir. (Ra’d Suresi, 14)

Bütün insanların, yaşamında tüm isteklerine kavuştuğunu düşünen insanın dahi duaya ihtiyacı vardır. İnsanın duaya ihtiyacı olmadığını düşünmesi, dua etmesinin tek nedeninin dünyevi arzularının tatmini olduğu anlamına gelir. Müminler ise hem dünyadaki yaşamları için, hem de ahiretleri için dua ederler. Dua eden insan, zor ya da kolay her türlü durumu ve olayları, tüm evrenin Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın takdirine bırakır, yani tevekkül eder. Bütün yolların evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, yalnızca O’na dua etmek, mümin için bir büyük ferahlık ve güven kaynağıdır.

Peygamberimiz’in(sav) duayla ilgili bir hadisini Ebu Hureyre şöyle rivayet eder: "Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah’ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta Allah’a çok dua etsin.”

Dua etmek, Allah’la bağlantı kurmanın en kolay yoludur. Allah, insana şah damarından daha yakın olan, insanın içindekini bilen, işitendir... İnsanın içinde gizlediği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. İnsanın duasının samimiyeti ve içtenliği, Allah’tan istediği şeye karşı hissettiği ihtiyacın şiddeti ile ilgilidir. İnsan, şeytanın telkin ettiği olumsuz düşüncelerle oyalanacağı yerde dua etse, Rabb’i icabet edecek ve sorun çözülecektir.

İnsanın samimiyetle Allah’tan bir istekte bulunması için düşünmesi bile yetebilir. İşte Allah’a ulaşmak bu denli kolaydır. Dolayısıyla ihtiyacıyla ilgili olarak o an aklından geçen düşünceler de kişinin duasıdır. “Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir…” (İsra Suresi, 25) ayetiyle bildirildiği gibi, içimizdekini bizden daha iyi bilen Allah, kulunun aklından geçirdiğine de cevap verir.

Dua, her insan için çok değerli bir ibadet ve büyük bir nimettir. Çünkü Allah, insana duası aracılığı ile hayırlı ve güzel gördüğü her şeye ulaşabilme imkanı verir. Yüzeysel bakan insan gördüğüne inanır. Mümin ise inandığını görür. İnandığı şey onun duası olur ve Rabb’i duasına icabet eder…

İnsanların büyük çoğunluğu yaşamları boyunca tüm olayların, kendilerinin ve çevrelerindeki insanların kontrolünde meydana geldiğini düşünürler. Bu düşüncenin ardında "Allah’tan bağımsız, kendiliğinden işleyen bir dünya" olabileceği telkini vardır. Bu yüzden çok büyük bir felaketle ya da ölümle karşılaşmadan Allah’a dua etmezler. Oysa dua, yaşamın geneline yayılması gereken çok önemli ve tek başına bir ibadettir.

İnsanların bir başka kesimi için ise dua, küçük yaşlarda genellikle ailenin yaşlı bir bireyinden öğrendiği ve anlamını bilmediği sözlerdir. Oysa Kur’an surelerini ya da Kur’an’daki duaları anlamını bilmeden ezberden okuyarak değil, ruhen yaşayarak, içten dua etmek önemlidir. Önceden ezberlediği dua kalıplarını anlamadan tekrarlayıp duran kişi, Rabb’inden -icabet edeceğini umarak- neyi istediğini dahi bilmez. Bu şekilde dua eden birçok insan dualarında, Allah’ın varlığı, birliği, büyüklüğü, kudreti, kendisini sürekli olarak görüp-işittiği gibi hayati konuları pek düşünmez.

Duada samimiyet çok önemlidir. Gerçek anlamda samimi dua, gerçekleşmesi imkansız gibi görünüyor olsa da, Allah’ın sonsuz güç sahibi olduğuna ve dualara icabet ettiğine kesin bilgiyle inanarak istemektir.

"Bence gerçekleşmesi zor ama yine de dua edeyim; Allah belki kabul eder" diyerek sebeplere bağlı olarak dua etmek yanlıştır. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.) Allah, insanın kendi öngörüsüyle gerçekleşmesini imkansız gibi gördüğü her şeyi sonsuz gücüyle yaratabilir. Allah sebeplerden münezzehtir ve O, dilerse sebepsiz yaratmaya gücü yetendir.

Bazı insanların "ben Allah’a çok dua ettim duamı kabul etmedi" dediklerini işitiriz. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.) Oysa ibadet de kulluk da sürekli olmalıdır. İnsan sabırda, duada, şükürde, kısacası her ibadetinde "... O’na ibadette kararlı ol... (Meryem Suresi, 65) buyruğu gereği kararlılığını korumalıdır.

Öte yandan insan, Kur’an’da da belirtildiği gibi hayra da şerre de dua eder. Kendisi için hayırlı olanı bilemez; onun bilgisi Allah’a aittir. Ancak kulu bilmeden şerre de dua etse, Rabb’i onun için en hayırlı sonucu yaratır.

Veya duası kabul olunmuştur ancak kişi sonucu belli bir zaman sonra görecektir. Allah zamandan münezzehtir; zamana bağlı olan bizleriz. Dua ettiğimiz zaman ile sonuca şahit olacağımız zaman arasındaki süreç, sabır ve tevekkül sergileyeceğimiz süredir; onunla deneniriz.

Peygamber’imiz(sav), "Allah bir kulun dua etmesine izin vermişse, mutlaka kabulünü de murad etmiştir." (Ebu Nuaym, Hılye) buyurur. O halde insanın dua ediyor olması duasının kabul edileceği anlamındadır.

Şimdi düşünelim... Dualarımız zorluk zamanlarında mı güçleniyor? Allah’a yalnızca bir musibetle karşılaştığımızda mı gönülden yöneliyoruz? Dularımız zorluk yaşarken mi hep daha samimi oluyor? Kolaylık yaşarken Allah’ı daha mı az anıyor, daha mı az hatırlıyoruz? Sorulara tevilde bulunmadan samimiyetle cevap vererek, kendimizi gözden geçirelim.


Allah’a, sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesi için dua edelim. O verecektir; yeter ki içten, yalvararak isteyelim. Dua çok güçlüdür; istediğimiz şey üzerinde düşünerek kafamızı yorarız yalnızca… Oysa Rabb’imize yönelip dua ettiğimizde konu çok kolaylaşacaktır.
Kur’an’da,“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi, 29) buyrulur. Allah’tan dileyebiliyor olmamız, O’nun dilemiş olduğunun işaretidir. O dilememiş olmasaydı biz aciz kullar da dileyemezdik.

"Vermek istemeseydi, istemek vermezdi." Bediüzzaman

Sabır tahammül değildir; yaşananlar karşısında dişlerini sıkarak beklemek değildir. Sabır, zorluk geldiğinde Allah’ı hatırlamak, ardından gelecek kolaylığı beklemektir.

Tahammül sıkıntı içinde beklemektir, acıdır; sabır ise zevk verir. Allah için sabretmek güzelliktir. Senin için sayısız güzellik yaratan Rabb’in için yaptığın bir güzellik.

Yaşadığımız imtihanda Allah’ı görürsek, o zaman imtihanı severiz. İmtihan olmak, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır; bizi unutmadığının işaretidir. Ne kadar zorluk isabet ederse, Allah’a o kadar yakınlaşırız. Çünkü, “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 153)

“Sabrın sonu selamettir" derler. Gerçekten sabrın sonu selamettir; sabır sonsuz kurtuluştur. "Bugün Ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, ’kurtuluşa ve mutluluğa’ erenlerdir." (Mü’minun Suresi, 111) ayetiyle haber verildiği gibi…

Zahiren kötü bir görüntüyle yüzleşme zamanı geldiğinde gösterdiğin tevekküldür sabır... Bıçak bedene saplanır, acıyı ruh çeker. Ancak insan tam tevekküllü olursa acı duymaz.

Yüce Allah her şeyi birbiriyle uyumlu ve mükemmel yaratmış. Her şey O’nun kontrolünde ve mükemmel bir uyum var. Şeytanı da, insana açık bulup sokularak vesvese verecek şekilde yaratmış. Şeytan zehirdir, ancak Allah, Katından bir rahmet olarak panzehiri işaret eder; O’na sığınmak...

Namaz vakitlerinde Allah ile randevumuza gidiyor, ancak sabretmemiz gerektiğinde yapmıyorsak, Allah ile olan randevumuzu kaçırıyoruz demektir. Vakti geldiğinde, dua, hamd, şükür, tevbe etmek gerekir. Karşılığında da Allah dilerse bütün ağırlıkları üzerimizden kaldıracaktır.

Namazı nasıl sahipleniyorsak, sabrı, tevekkülü, şükrü, inanan insanlara sevgi duymayı, hepsini öyle sahipleneceğiz. Eşit olarak, ayırdetmeden…

Allah’ın kaderine saygısızlık olmaz. Emir her an bizim için iniyor. Ve her görüntü bizim için hayırla yaratılıyor. Tevekkülsüz davranmak, kızmak, üzülmek Allah’ın yarattığı kadere saygısızlık olur.

Allah her konuda sınayabilir. Açlıkla, canlardan mallardan imtihanla... Bunlar sınav başlıklarıdır. İmtihanlara hazır olmak gerekir. İmtihan karşısında göstereceğimiz sabır, alacağımız nottur.

Sınavda alacağımız not bellidir; ona göre hazırlanırız. Ancak Allah, verdiği nimetlerin hiçbirine sınır koymadığı gibi, bizlere vereceği nota da bir sınır koymamış… Ve O’nun dilemesiyle alacağımız yüksek notun karşılığı, sonsuz mutluluk ve güven ortamı olan cennet. Yalnızca bu dünyada her şeye sabretmenin karşılığı olarak insanın dilediği her şey oradadır:

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)

Dedi ki: "Hamd Allah’ındır ve selam O’nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?" (Neml Suresi, 59)

Şirk/ortak koşma samimi imanın yaşanmasını engelleyen büyük bir tehlike ve Allah Katında affedilmeyecek günah. Ancak birçok insan şirkin ne denli büyük suç olduğunu bildiği halde, kendisinin bu tehlikeden müstağni olduğunu düşünür. Ortak koşanların, yalnızca taştan ya da tahtadan yontulmuş heykel ve putlara ibadet eden kişiler olduklarını zanneder. Hatta kimi insanlar müşriklerin, yalnızca Peygamberimiz (sav) döneminde putlara tapmakta olan cahiliye kavmi ve diğer ilkel putperestler olduğunu düşünür.

Oysa şirk, yalnız birtakım eşya ya da putlara tapmakla sınırlı değil. Allah’tan başka varlıklardan korkmak, ondan yardım beklemek ve Allah dışında başka bir varlığın rızasını Allah’ın rızasına tercih etmek; bunların hepsi, Allah’tan başka ilah edinmektir. Allah’a ortak koşmaktır, şirktir. İnsanın kendisini bu durumdan uzak/müstağni görmesi büyük hata olur. Şirk, insanın Rabb’ine karşı işleyebileceği en büyük suçlardan biri. Allah ile birlikte başka bir ilah edinmek, O’na büyük bir iftiradır. (Allah’ı tenzih eder, yüceltirim.)

(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir İlah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir.

Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara-engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar.

Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi’ne dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz.

Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Allah, onların şirk koştuklarından Yücedir.

Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir İlah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin-kanıt (burhan)ınızı getiriniz." (Neml Suresi, 60…64)

Yukarıdaki ayetlerden de anlıyoruz ki, şirk büyük bir sapkınlık... Yüce Allah Kur’an’da dilediği günahı affedeceğini, ancak şirki affetmeyeceğini bildirir:

"Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi’ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. " (Nisa Suresi, 116)

Allah’ın sapkınlık olarak tanımladığı ve bağışlamayacağını bildirdiği bir suç, samimi müminlerin en çok kaçınacakları bir durum. Yüce Allah, müminleri şirke karşı uyarır, onları bu büyük kötülükten sakındırır. Bir Kur’an ayetinde Hz. Lokman’ın oğluna verdiği, "Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür" (Lokman Suresi, 13) öğüdü de, insanları şirkten sakındıran ayetlerden biri. Şirki bu derece önemli kılan bir diğer neden de, "Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. " (Zümer Suresi, 65) ayetindeki uyarıdan da anlarız ki, insanın yapıp ettiklerinin boşa gitmesine sebep olmasıdır.

Allah’a şirk koşmanın ne denli tehlikeli, insanı sonsuz azaba kadar sürükleyebilecek bir günah olduğu çok açık. Allah’tan içi titreyerek saygıyla korkan ve O’nun cennetini umut eden insan, bu tehlikeye karşı her an teyakkuzda olmalı. Ancak bunun için de öncelikle şirki tanımalı, hangi tutumların Rabb’ine ortak koşma kapsamına girebileceğini bilmeli. Bunu kavrayan ve içinde Allah aşkı ve korkusu taşıyan insan, bu büyük günahtan dikkatle sakınacaktır.


Bu tehlikeyi kendinden uzak görmek, şirk batağına asla saplanma olasılığı olmadığını düşünmek büyük zarar getirebilir. Çünkü bu düşüncedeki kişi, şirki göz önünde bulundurmayacak, düşünmeyecek, konu üzerine verilen örnekleri kendi üzerine almayacaktır. Dolayısıyla kişi şayet şirk içinde ise, yaşamına şirk içinde devam edecektir. Ve sonunda ölüm geldiğinde Rabb’inin huzurunda bu büyük günah ile duracaktır. Samimi mümin bu olasılığı göz ardı etmez, her an gönülden Allah’a yönelir, O’nun sınırları içinde yaşamaya çaba gösterir.

Bir işi “ben yaptım” diyerek gururlanmak, kendine benlik vermek de Allah’a ortak koşmaktır; çünkü Allah dilemedikçe o iş yapılamaz. Yardım gördüğünde, gerçekte yardım eden Allah’tır ve önce O’na şükredilmesi gerekir. Her şeyi yaptıran Allah’tır. “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi, 29) ayetiyle bildirildiği gibi O dilemedikçe hiç kimse dileyemez…

Şirk konusunu çok iyi kavramalı, üzerinde samimiyetle düşünmeli ve bu konuda Kur’an’da dikkat çekilen hatalara düşmekten şiddetle kaçınmalıyız. Düşebileceğimiz hataları baştan reddetmek yerine, her zaman her konuda eksik ya da hatalı olabileceğimize ihtimal vermemiz kazançlı çıkmamıza vesile olur inşaAllah.

Yüce Allah, insanları ve canlı cansız tüm varlıkları bir kaderle yaratmıştır. Örneğin evrendeki 300 yaklaşık milyar galaksinin ve her birindeki 300 milyar yıldızın, güneşin, dünyanın, denizlerin, ağaçtan düşen tek bir yaprağın, ailenizin, okul arkadaşlarınızın, sizin, kısacası her şeyin Allah Katında sonsuz öncede belirlenmiş bir kaderi vardır. Ve her varlığın kaderi, Allah Katında Levh-i Mahfuz isimli bir Kitapta yazılıdır. Kimin ne zaman öleceği, hangi yaprağın hangi saniyede yere düşeceği, şu anki yaşınıza gelinceye kadar geçireceğiniz aşamalar, kısacası küçük büyük her olay bu Kitapta kayıtlıdır.

Müminler, Allah’ın yarattığı kadere iman eder, kesin bir teslimiyet ve güven duyarlar. O’nun, kendileri için en hayırlı ve en güzel olanı yarattığını bilirler. Bu nedenle hayatlarının her anında tevekküllüdürler. Her olayı Allah’ın bir hikmet üzere yarattığını ve bunda bir hayır dilediğini bilincindedirler. Örneğin, ölümcül bir hastalığa yakalanmak, bir felaket yaşamak, masum olmasına rağmen iftiralara uğramak veya akla gelebilecek en ürkütücü olaylar dahi müminleri telaşlandırıp korkuya kaptırmaz. Onlar, Allah’ın kendileri için yarattığı olaya batınından bakar, ardındaki hayrı görmeye çalışırlar. Tevekkül güçlü bir imana sahip, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edebilen ve O’na yakın olan müminlere ait bir özelliktir. Kavrayabilenler için tevekkülde önemli sırlar ve büyük nimetler vardır.

Tevekkül etmek, "vekil edinmek" anlamına gelir. ‘Vekil edinmek’, bir işin yapılmasının tümüyle Allah’a bırakılmasıdır. Kuşkusuz olayı tamamen Allah’a bırakmak, insanın kendisini olayın dışında tutması anlamına gelmez. Aksine, mümin olayların içindedir, dini ilgilendiren sorumlulukları üzerine almıştır. Zaten tevekkülün gerçek anlamı da burada ortaya çıkar: Mümin, kendi yaptığı eylemleri de gerçekte Allah’ın dilemesiyle yaptığını bilir ve O’nu vekil edinerek bir işe girişir. Çünkü her şeyin ve herkesin olduğu gibi kendi varlığının kontrolü de Yüce Allah’ın elindedir. Sonsuz güç sahibi Allah’a teslim olan bir insan için hastalık da, kaza da, musibet gibi görünen olaylar da sonu hayırla bitecek olan geçici imtihanlardır. Önemli olan, Rabb’imizin yaratmış olduğu kadere teslim olan insanların bu tür zorluk zamanlarında gösterecekleri güzel davranışlardır.

Örneğin hastalanan insan şifa vermesi için Allah’a dua eder; ayrıca fiili dua anlamında doktora gider. Hastalığı meydana getirenin, tedaviyi yapan doktoru ve ilaçları yaratanın, ilaçların kullanılmasını sağlayanın ve şifayı verenin Allah olduğunun bilincindedir.

Kur’an’da Neml Suresi’nin 19. ayetinde, Hz. Süleyman’ın, "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat" şeklinde dua ettiği bildirilir. Bu duası Hz. Süleyman’ın, Allah’ın rızasına uygun işler yapabilmeyi yine O’ndan istediğini gösterir.

Her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilen mümin, bedenini ve ruhunu Allah’a emanet eder. Rabb’ini vekil tutarak tevekkülü yaşayan mümin, hem cesur, hem de oldukça rahattır. Hayatı boyunca tevekkülün konforunu ve huzurunu yaşar. Bu, Allah’ın müminlere verdiği bir sırdır ve Allah Kur’an’da tevekkül edenleri sevdiğini bildirir:
…Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159)

Müminler, her konuda mutlaka önlem alırlar. Bazen bir insanın aldığı bir önlem ya da yaptığı bir davranış, onun hayatını kurtarmış gibi görünebilir. Veya ölümcül bir hastalığa yakalanmış biri, güç ve irade göstererek hastalığını yenmiş olabilir. Ancak bütün bu yaşadıkları da kişilerin kaderinde olan olaylardır. Bu tür olayların, bazı kişiler tarafından "kaderini yendi", "kaderini değiştirdi" gibi son derece yanlış ve cahilce yorumlandığını duyarız, bu çok büyük yanılgıdır. Bütün varlıklar, Allah karşısında acizdirler ve hepsi kaderlerine boyun eğmişlerdir. Kaderin varlığını inkar eden kişiler de kaderlerinde olan inkarı yaşarlar. Dolayısıyla, hayatının akışı tamamen değişen insanların yaşadıkları da kaderlerinde belirlenmiş olanlardır:

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)

Kaderinde belirlenmiş birçok olayla denendiğinin, şer gibi görünse dahi hepsinin hayırla yaratıldığının bilincinde olan mümin, ayette de bildirildiği üzere elinden çıkana karşı üzüntü duymaz, yaşadığı olayın kendisi için en hayırlısı olduğunu bilir, Rabb’ine teslim olur.

Zorluk zamanlarında canlar ve mallarla imtihan olan ve bu olaylar karşısında tevekkülsüz davrananlar ise hem dünyada huzursuz ve mutsuz yaşar, hem de ahirette sonsuz azapla karşılık görürler. Tevekkül, dünyada ve ahirette büyük bir kazanç ve kolaylıktır. Her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran Allah, tevekkülle ilgili sırları vererek, bizim için dünya hayatındaki imtihanı kolaylaştırır.

Bize ne oluyor ki, Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah’a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 11-12)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors