Akılcı Bakan Dünyayı Görür

30 Eki 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Dünya bir imtihan ve eğitim mekanı. Milyarlarca insan gelir dünyaya ancak o milyarlarca insandan hep az sayıdaki insan gerçekleri görebilir. Çoğunluk, dünyanın geçici süslerini, geçici yararını ister ve iş, kariyer, evlilik, çocuk, yemek içmek, güzel giyinmek, gezmek, toplumda iyi bir şekilde tanınmak gibi hedefler belirler. Örneğin en büyük zevki gezip dolaşmak olan insan sürekli farklı yerler arar, değişik yerler görmekten zevk alır. Her yılın oldukça fazla bir bölümünü buna ayırır. Ertesi yıl yine, sonraki yıl yine derken ömrü geçer. Gezdiği, gördüğü, yediği, içtiği dünyada kalır ve kendisi toprağın altına girer.

Örneğin genç, vücut geliştirmek için spor yapar. Günün önemli bir bölümünü spora ayırır; bedenine müthiş özen gösterir. Ya da olağanüstü güzel bir kadın; en önemli amacı "güzel" olmak. Hayatı bunun üzerine kurulu... Ancak toprak, bakımlı ve güzel dinlemez. İsterse dünyanın en güzel kadını ya da en yakışıklı erkeği olsun, içine aldığı her bedeni parça parça hale getirir.

Bu dünya hayatında bizler imtihan oluruz. Kişiliğimize, karakterimize, yapıp ettiklerimize, yapmadıklarımıza şahit oluruz. Allah imtihan edip sonucun ne olacağını beklemez kuşkusuz; O zaten bilir. Görecek olan, şahit olan bizleriz.

İnsan tepeden tırnağa acz içinde bir varlık. Bir sabah yüzünü yıkamasa ya da dişlerini fırçalamasa ne hale geldiğini kendisi de görür. Erkekler traş olur, kadınlar makyaj yapar, saçlarına şekil verir ve onlarca acze şahit olur, sürekli bakımla uğraşırlar.

Ancak insanlar acizliklerini gizledikleri için birbirlerini güçlü görürler. Oysa o aczi her insan yaşar. Her gün uyanır uyanmaz yapması gereken temizliği yapmasa ve doğal ihtiyaçlarını karşılamasa her yönden çok rahatsız edici bir hale gelebilir.

Bütün acizliklerine rağmen örneğin, ülser, baş ağrısı, bel ağrısı, sırt ağrısı gibi türlü rahatsızlıkları o kadar yoğun yaşadıkları halde insanlar genellikle birbirlerine sezdirmez, gücü kuvveti yerinde izlenimi vermeye çalışırlar.

Oysa insanların büyük çoğunluğu sürekli ilaç kullanır. Kimi baş kimi diş ağrısı için, kimi daha farklı hastalıklar için çeşit çeşit ilaçlar. Allah, insana bu acizlikleri ve rahatsızlıkları Kendisini, ölümü ve ahireti düşünmeleri için verir. Sonsuz merhametiyle, dünyaya bağlanmamaları için yapar ancak tüm bunlara rağmen insanlar sürekli rekabet içinde olduklarından düşünemezler, akledemezler. Ve dünyaya deliler gibi bağlanırlar.

Akılcı baktığımızda, dünyanın bu kadar çılgınlık ve hırs yapılacak bir yer olmadığını görürüz. Deliler gibi bağlanmaya değecek dünyevi/maddi hiçbir şeyin olmadığını görürüz. En güzel, en sevdiğimiz şeye Allah aşkıyla baktığımızda, O’nun güzel tecellilerini görürüz. En lezzetli olanın, en sürekli olanın, en fazla haz verenin O olduğunu, O’nun dışında hepsinin boş olduğunu görürüz.

İnsan nasıl yaşamış olursa olsun, yaşlanır, hastalanır, belli bir süre sonra da ölür ve parçalanıp gider. Ev ne kadar gösterişli olursa olsun zamanla eskir, yıpranır. En son model otomobil, çürür, parçalanır, modası geçer, kullanılmaz hale gelir. Makam -mevki, kariyer her an insanın elinden gidebilir. Kişi çok ünlü de olsa bir süre sonra unutulur. Son 10-20 yıl içinde yaşamış en şöhretli insanlar bile bugün ortada yoklar. Bugün birçok tanınmış ismin, başbakanların, politikacıların, sanatçıların, yazar ve şairlerin isimleri bile anılmaz. Çok ünlü, çok tanınmış da olsa tüm insanlar birer birer çıkar, bir taraftan da sürekli toprağın altına girerler; dünya hayatı bu şekilde sürer.

Bu gerçeğin düşünülmesi, ara sıra insanların bunu birbirlerine hatırlatması çok önemli. Hatırlatılmadığında insan çok rahat gaflete kapılabilir. Ölüm hatırlatılmadığı için, genellikle sağlıklı ve diri kimseleri gördükleri için insanlar ölüm ve ahiret düşüncesinden kaçarlar. Dünya hayatının günlük uğraşları, kimi zaman geçim derdi, kimi zaman aldığı haz nedeniyle kişi ölümü unutur. Dünyaya bağlandıkça ölüm, ahiret ve kendisini bekleyen gerçek yaşamı düşünmekten uzaklaşır.

Peygamberimiz (sav), ölümü çokça düşünenlerin akıllı insanlar olduklarını şu sözlerle ifade eder:

"Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlar; işte akıllılar bunlardır." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan)

Yaşamın tek kesin gerçeği olan ölümü düşünmemek, insanı yıkıma sürükleyen akılsızca bir davranıştır. Akılcı bakan insan ise dünya hayatının gerçeğini görür, Allah’a yakınlaşır.

(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ’tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’
"Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü."
Hayır; ileride bileceksiniz.
Yine hayır; ileride bileceksiniz.
Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız,
Andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz. (Tekasür Suresi, 1, 2, 3, 4, 5, 6 )

Kesin bilgiyle inananlar, Allah’a ve O’nun kendileri için yarattığı kadere saygıyla içten boyun eğer, O’ndan gelen her musibetin ardında bir hikmet ve hayır olduğunu bilirler. Yaşadıkları her olayı en sevdikleri varlık olan Allah’ın, kendileri için özel yarattığının bilincinde, herşeyi sevinç ve neşeyle karşılarlar. Başlarına gelen hiçbir olay onları karamsarlığa, mutsuzluğa, öfkeye sürüklemez, her an tutarlı davranışlar sergilerler.


Dünya hayatı kusursuz yaratılmış bir imtihan ortamıdır ve yaptığı hata insanın sınanması içindir. Hatalarının da bir kader üzere gerçekleştiğinin bilincindeki müminlerin tevekküllü ruh halleri Kur’an’da, "... Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51) ayetiyle haber verilir.


Kadere tabi olan mümin, yaşamının başına dönse aynı hataları yine yapar. (Doğrusunu Rabb’im bilir.) Allah, pişmanlık duyması için onu yaratmıştır; hayır içerir. Hatasından vazgeçmesi ve davranışını düzeltmesi gerektiğini bilir. Yaptığı hatadan ibret alan mümin, aczini görür, bağışlanma diler ve tevbe ederek Allah’a yaklaşır. Hata, yanlışını fark edebildiği için müminin şükretmesine, bağışlanma dilemesine, tevbe etmesine ve tevekkülüne vesile olur.


Müminler hataları nedeniyle üzüntü, stres, endişe gibi duygulara kapılmazlar; ancak iman etmeyenler için bu durum söz konusu değildir. Yaşadıkları her zor olayda bu duyguları yoğun hissederler. Hata yapmak ayrıca diğer insanların gözünde küçük düşecekleri korkusuyla onlar için büyük bir azaptır. Müminler gibi Allah’a teslimiyeti yaşayamadıklarından, psikolojik açıdan çökerler. Çünkü Allah’tan korkmayan ve emrettiği üstün ahlak özelliklerini yaşamayan kişiler arasında hataya yer yoktur. Hata yapan kişi toplumda adeta damgalanır; bağışlanmaz, aşağılanır, ezilmeye çalışılır.


Müminler ise hata yapan kardeşlerini yalnız bırakmaz, aksine yardımcı olurlar. Pişmanlık duyması ve kendini düzeltmek için çaba harcaması nedeniyle de ona olan sevgi ve saygıları artar.


Kuşkusuz hatasında direnen insan sevilmez. Ancak hatasından dolayı bir insandan nefret de edilmez; unutmuş, düşünememiş, gaflete düşmüş olabilir. Uyarıldığında hatasını anlıyor ve öğüt alıyorsa, o kişiye karşı kalpte bir öfke duyulmaz. Ayrıca insanı geçmişiyle yargılamak vicdansızca bir davranıştır; esas olan kişinin son halidir. İnsanda iman alametleri oluştuktan sonra geçmişteki hatalarını dile getirmenin bir anlamı yoktur. Allah’a samimi tevbe ettiğinde insan, diğer insanların gözünde de tertemizdir. Önemli olan Allah’ın affetmesidir.


Bağışlamak sevginin önünü açar; hatayı affetmemek ise sevgiyi öldürür. Bir kez hata yaptığı için bir insanı “silmek, bitirmek” doğru mudur? Kişiye karşı sürekli bir öfke ve kin Kur’an’a uygun değildir. Allah kin ve nefretini ömür boyu neden sürdürdüğünü, neden bağışlayıcı olmadığını insana sorar. Ahirette, nefret ettiği kişiyi Allah’ın bağışlamış olduğunu ve cennetine aldığını görse, “Allah’ım benim kinim hala sürüyor” diyebilir mi insan?..


Sonuç olarak müminler, her insanın aciz olduğunu, kendilerinin de hata yapabileceğini bilirler ve başkalarının yaptıkları hatalardan ibret alır, ders çıkarır, aynı hataya düşmemek için gayret gösterirler. Yüce Allah’ın bağışlayıcılığına ve merhametine sığınır, hatalarını affetmesini umut ederler.


“Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)

Yalanın Rengi

29 Eki 2011 In: Kur'an Ahlakı, Yaşam

Yalancılık kötü bir ahlak özelliği olarak bilinse de, bu genellikle sözde kalır. Çünkü toplumda insanların büyük kısmı yalancılığı alışkanlık haline getirmiştir.


Birçok kötü özellik gibi yalanın da asıl nedeni iman zafiyetidir. Allah’a inanan ve ahiret gününde sorgulanacağının bilincinde olan, insanların değil Rabb’inin hoşnutluğunu hedefleyen bir insan yalan konuşmaktan, çıkarı nedeniyle dürüstlükten ödün vermekten titizlikle sakınır. Kur’an, bu davranışın iman etmeyen kimselere has olduğunu haber verir.


“Yalanı, yalnızca Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.” (Nahl Suresi, 105)

‘Beyaz yalan’ da kimseye zararı dokunmayan, anlık, masum küçük yalanlar olarak bilinir. Oysa amaç ne olursa olsun, asıl amaç aldatmak değil midir? “Yani bu ufacık bir yalan, kimseye bir zararı yok” ya da “yalan söylüyorum ama gerçekte iyilik bu, sonucu iyi olacak” gibi düşünceler yalnızca vicdanı rahatlatmak içindir. Bazı kişiler akşama kadar söyledikleri onlarca yalanın birini bile yalandan saymazlar.


Çaldığında telefonu açmaz; “duymadım” derler. Ya da o an boş oldukları halde, işleri olduğunu söylerler. Gelmek isteyen arkadaşlarına o saatte evde olmayacakları için gelmemesini bildirirler. Beyaz ya da siyah bu yalanların tümü, karşısındaki insanı kandırır ve samimiyetsiz bir davranıştır. Hafif ve zararsız görerek yalan konuşan kişi, dürüst ve güvenilir değildir. Rengi ne olursa olsun yalan Kur’an ahlâkına uygun olmayan ve sorumluluğu olan bir tavırdır. Kur’an’da “... yalan söz söylemekten de kaçının.” buyrulur.


Peygamberimiz (sav)’in yalanla ilgili bazı hadisleri şöyledir: "Yalandan uzak durun, zira yalan fücur ile birliktedir ve her ikisi de ateştedir " (İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 3. Cilt, s.299; İbni Mace ve Nesai’den)

"Şüphesiz ki doğruluk hayra ve iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddık (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalancılık sapıklığa sürükler. Sapıklık da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır". (Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi, İbni Mâce)

Yalanın bu denli rahat söylenebilmesinin nedeni, Allah’ın her şeyi bilen, gören ve işiten olduğu gerçeğinin unutulmasıdır. Oysa Yüce Allah, her an her şeye şahittir. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz. Gizliyi de gizlinin gizlisini de, insanın içinde sakladıklarını da bilir. Kişi yalanla etrafındakileri aldatabilir, gerçekleri gizleyerek bir çıkar sağlayabilir. Ancak içinden geçenleri ve gerçekleri Allah’tan asla gizleyemez.

"Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir." (Taha Suresi, 7)

Bu kişiler bilmezler ki, “... insanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler…” (Nisa Suresi, 108)

Allah’ın her an kendisini gördüğünün, kalbindekileri ve aklından geçenleri bildiğinin şuurundaki insan, hiçbir durumda yalan konuşamaz. Ahirette hesabını veremeyeceği sözü söylemekten ve Allah’ın azabından korkup sakınır. Gerçek dışı bir söz ağzından yanlışlıkla bile çıksa, düzelttikten sonra hemen Rabb’inden bağışlanma diler.

Geçici çıkarlar için renkli ya da renksiz yalanlar söyleyerek, hem dünyada hem de ahirette küçük düşmeyi ve aşağılanmayı göze almak büyük bir hatadır.

O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 18)

Kaderi Göz Ardı Etmek

27 Eki 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

İnsan kendi fiziksel özelliklerini seçemez; yaşayacaklarını da isteğine göre kendisinin belirlemesi söz konusu değildir. Ancak Allah’ın belirlediği kaderi göz ardı eden kişi, dünyadaki milyarlarca insanın arasında rastlantılarla yaşadığını düşünebilir. Bu bakış açısı da insanın, kendisinin Allah’tan bağımsız bir varlık olduğunu düşünmesine ve gaflete düşmesine sebep olur. Oysa ne herhangi bir insan ne de herhangi bir başka varlık, Allah’ın kendisi için belirlediği kaderin dışına çıkamaz.

Kuşkusuz insanların tavırlarının nasıl olduğunu görmek için, Allah’ın onları denemeye ihtiyacı yoktur. Çünkü tüm olayları, zamanları ve mekânları yaratan Rabbimizdir. Allah, zamandan ve mekândan münezzehtir. Bizim için geçmiş ve gelecek olan olaylar, O’nun katında tek bir andır. Allah, yarattığı imtihan ve sebepler içinde, kendi tavırlarına şahit olmaları, neden cennete veya neden cehenneme gittiklerini bilmeleri için, insanlara bunları yaşatır. Allah’ın dost olduğunu, sonsuz adaletli, merhametli ve şefkatli olduğunu bilen bir insan, Allah’ın bu yaratmasından razı olur.

İnanan insan, tek mutlak varlık olan Allah’ın her yerde olduğunun bilincindedir. Gördüğü her şeyin Rabb’inin tecellileri olduğunu tefekkür ederek Allah’a yakınlığını artırır, imanını derinleştirir. Yaşadığı olayı değerlendirirken ‘Acaba bu olay karşısında nasıl davranırsam Allah’ın hoşnutluğunu kazanırım?’ şeklinde düşünür. Bu şuur açıklığı, her amelinin ‘salih’ olmasına özen göstermesini sağlar. Rabb’i de ona, “… iman edip salih amellerde bulunanları müjdele... (Bakara Suresi, 25) ayetiyle müjde verir.

Günlük hayatta izlediğimiz her görüntü, an an bizim için yaratılır. Sinemada izlediğimiz herhangi bir film, ya korku filmidir, ya macera, ya aşk ya da komedi filmidir. Allah bizim için bütün bu konuların hepsini içeren bir film yaratır. Korku duyarız; korku filmi olur, severiz; aşk filmi olur… O filmin oyuncusu olma çabası yerine, teslim olarak izleyicisi olmak büyük konfordur.

Ancak bir musibet karşısında fiili anlamda hiçbir şey yapmadan konuyu Allah’a bırakmak şeytani bir tevekkül olur. İnanan insan fiili dua anlamında sebeplere sarılır; elinden gelen her şeyi yapar. Hastalık durumunda doktora gitmek, verilen ilaçları kullanmak gibi. Çünkü Allah, sebepleri de bizler için yaratır.

Kuşkunun bataklığına düşen kişiler, yalnızca kendilerine zulmederler. Unutulmamalıdır ki, insan Allah’a tam olarak teslim olduğunda, rahatlık, huzur ve güven içinde bir yaşamı olacaktır. Bir ayetteki "... Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder..." (Hac Suresi, 40) ifadesi, olayların kesinlikle inananların lehinde sonuçlanacağını haber verir. Çünkü Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır. Allah’ı vekil edinen müminler -Allah’ın izniyle- dünya hayatında yaşadıkları her imtihan karşısında, dengeli bir ruh haline sahip olurlar ve "Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. (Tevbe Suresi, 51) derler.

Yükümlülüğümüz, Allah’ın buyruklarına uymak, O’nun sınırları içinde yaşamaktır. Allah’ın ilminden ancak, "... Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar..." (Bakara Suresi, 255) ayetindeki gibi O’nun dilediği kadarını bilebiliriz. O, bize bir hiçken can veren, bizim sahibimiz, velimiz, tek dostumuzdur. Yapmamız gereken, bize sayısız nimet ve güzellik bahşeden Allah’a güvenip dayanmak, O’nun sonsuz ilmiyle yarattığı her şeyden razı olmaktır.

…Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.

Şarkı ve Şiirlerdeki Olumsuz Sözler

27 Eki 2011 In: Toplum, Yaşam

Hemen her gün yazılı ve görsel medyada duygusallık telkini veren, kadere isyana yönlendiren, din ahlakına ters olan şarkı sözleri, şiir ya da karikatürler çıkar karşımıza. Dini eğlenceye alan uygunsuz ve saygısız üslupta fıkralar anlatılır. İçinde, Allah’ı tesbih ve hamd anlamındaki sözcüklerin geçtiği şarkılarla çılgınca oynayıp eğlenildiğine bile tanık oluruz. Ancak çoğu zaman masum gibi görünen ve hiç önemsenmeden dinlenen şarkı sözleri, ya da okunan şiirler, insanın yaşama ve olaylara bakış açısını olumsuz anlamda etkileyebilir.

Müzik kalpte ferahlık oluşturur, kalbe haz verir ve insanın içini açar. Ancak dine ve kutsallara aykırı sözler içermemelidir. Şarkı ve şiir düşündürme, neşelendirme, olumlu davranışlar kazandırma ve bilgilendirme amacı taşıdığında insanı olumlu şekilde yönlendirir.

Din ahlakına uygun olmayan sözlere, sevgi konulu şarkı sözü ve şiirlerde sıkça rastlanır. Sevgi duyulan insan, Allah’tan bağımsız bir varlık gibi görülür, adeta ilahlaştırılır. İnsanın asıl sevmesi, yakınlaşması, bağlanması gereken yalnızca Allah’tır. Diğer varlıklara duyulan sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanır. Çevremizdeki varlıkları severken, onları Allah’ın tecellileri olarak görmeli, sevgiyi bu bilinçle yaşamalıyız. Sevilen insan için söylenen "her an onu düşünmek", ona "tapmak", onun "kulu olmak", "onun için yaşamak" gibi şiir ve şarkı sözleri din dışıdır ve Allah’a ortak/şirk koşmak anlamındadır. Bu sözler, şeytani bir duygusallık içerir ve insanlara yanlış bir sevgi anlayışı kazandırır.

Bazı şiir ve şarkı sözlerinde ise ayrılık ve ölüm gibi durumlarda, yaşamanın anlamsızlaştığı, ölüm ya da intiharın çözüm olacağı gibi batıl düşünceler telkin edilir. Bu hatalı sevgi anlayışının getirdiği romantizm, insanı üzüntüye, ümitsizliğe, çözümsüzlüğe ve melankolik bir ruh haline yöneltir.

Ayrıca, "ya benim ol ya toprağın" tarzındaki şarkı sözü ve şiirler, kıskanan insanın herşeyi yapabileceğini anlatır. Din ahlakını yaşamayan, olayları imani bir akılla değerlendirmeyen kimi insanlar, şarkı ve şiirlerde söz edilen kıskançlık sonucu intikam almanın, normal bir davranış olduğunu düşünebilirler. Medyada "aşkı için ölen" ya da "çok sevdiği için öldüren" kişilerin haberlerine sıkça rastlarız.

İnsanın fiziksel ve ruhsal özelliklerinin kaynağı Yüce Allah’tır. Bütün güzel özellikleri Allah, Katından birer nimet olarak verir. Ancak son derece masum bir duygu gibi gösterilen bu çarpık sevgi anlayışı, gerçekte kişiyi şirke ve sevileni ilahlaştırmaya götürür.

Bazı şiir ve şarkı sözlerinde ise Kur’an’a uygun olmayan bir kader anlayışı hakimdir. Kur’an hükmüne göre, Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. Canlı ya da cansız tüm varlıklar kaderleriyle birlikte yaratılmıştır. Her olay Allah’ın takdir ettiği kader dahilinde gerçekleşir. Ve Allah’ın dışında hiç kimse iyiliği ve kötülüğü engelleyemez ya da geri çeviremez. Allah’ın yarattığı kader mükemmeldir ve yaşanan her olay, kötü gibi görünüyor dahi olsa hayır ve hikmet içerir. Ancak söz konusu şarkı ve şiirlerde, yaşananlar karşısında mutsuzluk, çaresizlik, çözümsüzlük ve hatta isyana varan sözlere rastlanır.

Yaşamımıza dair her an, Allah Katında yaşanmış, olup bitmiştir ve Allah’ın hafızasında saklı olarak durur. O halde Allah’ın bizim için seçip beğendiği hayat için endişe duymak, mutsuz olmak anlamsızdır. Allah’a teslimiyete dayanan samimi imanı yaşamak, bu olumsuz bakış açısının tam aksidir; insana coşku ve mutluluk verir.

Ölümün her şeyin sonu olduğu ve ölümle birlikte insanın yok olacağı gibi sözler ise insanları ahiret konusunda yanlış yönlendirir. İnsanlara, sevdiklerini yitirme korkusu aşılar. Oysa ölüm hiçbir şeyi bitirmez; ölüm bir tür başlangıçtır. Sonsuz ahiret hayatının başlangıcıdır. Çok sıradan gibi görünse de bu tür sözler, insanlara ölümü ve sonrasını unutturur. Kişi yapayalnız Rabb’inin huzuruna çıkacağı ve yapıp ettiklerine göre sonsuz cennet ya da cehennemde sonsuz yaşamını sürdüreceği gibi konuları hatırlamaz bile. Bu nedenle de ölümü kabullenemez, kendisinden uzak görür ve ahireti için hazırlık yapmaz. Ya da dünyadaki davranışlarından ahirette sorgulanacağını düşünmediği için, vicdanen bir rahatsızlık duymadan kötülük yapabilir.

Kimi sözler ise karamsarlık, umutsuzluk, acı, keder telkin eder ve insanı ruhsal bunalıma sürükler. Hatta kaderi tam olarak kavrayamayan kişiler zorlu olaylarla karşılaştıklarında, bu ruh halini yaşayabilmek için özellikle bu tür şarkıları dinler, hüzünlenmek için bu tür şiirler okurlar. Böylelikle hüzne ve ümitsizliğe kapılmak gibi Allah’ın beğenmediği kötü ahlak özellikleri kazanırlar.

Şarkı ve şiirlerin bazıları ise yaşanan hayata başkaldırı ve isyan dolu sözler içerir. Allah’ın gücünü takdir edemeyen kişiler, bu sözlerin etkisinde kalarak hem kendilerine hem de çevrelerine rahatsızlık verirler.

Kuşkusuz insanın yaşamını etkileyen tek neden şarkı sözleri ve şiirler değildir. Söz ettiğim, insanı kişilik, düşünce ve davranış yönünden olumsuz etkileyen sebeplerden yalnızca biridir. Allah’tan ve Kur’an’dan uzak yaşayan, imani açıdan zayıf insanlar bu tür telkinlerden kolaylıkla etkilenebilirler.

Bu nedenle bu tarz şarkı sözleri ve şiir yazan insanların vicdanlarını kullanmaları ve üzerlerinde bulunan sorumluluğun farkında olmaları önemlidir.

Yapmamız gereken Kur’an ahlakına uygun olmayan şarkıları dinlememek, şiirleri okumamak ve diğer insanlar arasında yaygınlaştırmamaktır.

En Büyük Nimet İman

26 Eki 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri, Yaşam

Allah’ın bir insana iman nasip etmesi, Rabbimizin verdiği en büyük nimetlerden biridir. Bu nimete sahip olmayan insanlar ise şeytanın ve dünya hayatının boş aldatmalarına kanarak, Allah’ın rızasını kazanma amacından tamamen uzak bir hayat yaşarlar. Bakıldığında inanan ya da inanmayan bütün insanların günlük yaşamı ve yaptıkları işler birbirinin aynı gibi görünür. Ancak aralarında oldukça büyük bir fark vardır. Bu, insan hayatına dair çok önemli bir gerçektir ve iman etmeyen insanlar bu gerçeği kavrayamazlar. Söz ettiğimiz gerçek, Allah’a iman etmenin inananlar üzerinde oluşturduğu güzelliklerdir.


Gerçek mutluluğu elde edebilmenin ve kalbin tatmin olmasının tek yolu, Allah’a iman etmek ve O’nu anmaktır. Bu sırrı Rabbimiz, Kuran’da tüm insanlara "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verir.


Allah tüm evreni yoktan var eden, sonsuz güç sahibi Yüce varlıktır. Rabbimiz mükemmel bir düzen, olağanüstü bir sistem yaratmış ve bugüne kadar yaşamış ve yaşayacak bütün insanların da kaderlerini belirlemiştir. İman edenler, Allah’ın yarattığı kadere teslim olup, saygı ve nezaketle bu kaderi izlerler. Kainattaki her detayın, karşılaşılan her olayın Allah tarafından özel bir hikmet ve akıl ile planlanmış olduğu Kuran’da bize bildirilir;


Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce bir kitapta olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi,22)


Ancak bazı insanlar, Allah’a teslim olup, huzurlu bir hayat yaşamak varken, inkârda direnir, kendilerine zulmederler. Şeytanın etkisi altındaki nefisleri bu insanlara, ayette haber verildiği gibi ‘yüzükoyun süründükleri’ bir yaşam sunar;

Eğer O, rızkını tutsa (vermese), rızkınızı verecek olan kimmiş? Hayır; onlar, bir azgınlık ve nefret içinde inatla direniyorlar. Şu halde yüzükoyun sürünerek yürüyen mi daha çok hidayete erer, yoksa dosdoğru yol üzerinde dümdüz yürümekte olan mı? (Mülk Suresi, 21-22)

Allah’a yakınlaşmak için çaba gösteren her insan Rabb’imizin lütfuyla bütün güzelliklere sahip olabilir ve yine O’nun rahmetiyle bunlardan zevk alıp, hoşlanabilir. İman eden bir insanın Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanabilmiş olmasından dolayı duyduğu mutluluk, herşeyin üzerindedir. Cennetteki tüm nimetler de, Allah’ın samimi ve ihlâslı kullarına bir ikramıdır. Herşeyden önemlisi ise, Allah’ın müminlerden hoşnut olmuş ve onları cennetine kabul etmiş olmasıdır:

...Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)

Dünya hayatındaki imtihanı kavrayamayan insanların zorluk zamanlarında ya da bir felaketle karşı karşıya kaldıklarında isyana varan sözlerine tanık oluruz. Marmara depremi sonrası, bir köşe yazarının yazısı da buna önemli bir örnekti. "İsyanımı bağışla Tanrım" diye başlayan yazı "Taş üstünde taş bırakmayan gazabın enkaza çevirdi yurdumu... Hiddetine amenna, lakin nerde merhametin?.." gibi cümlelerle devam ediyordu. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim)

Bu insanların kafalarındaki soru şudur; "Madem Allah kullarına karşı çok merhametli, neden böyle zorlu olayları yaratıyor?”

Kuşkusuz bunun en önemli sebebi, insanın dünya hayatında zorluk ve sıkıntıyla eğitilmesi. Dünya yalnızca eğlenmek, evlenmek, gezmek, yiyip içmek kısaca zevk ve sefa için yaratılmadı. Allah böyle bir yaşam dileseydi dünyayı yaratmaz, tüm kullarını cennette yaratırdı. Zorluklar olmalı ki insan Allah’a olan bağlılığını, aşkını ve sadakatini kanıtlayabilsin. Yaşadığı her zorluk insana, Rabb’inin üstün gücü karşısındaki aczini hatırlatır. İnsan, yaşanan felakete engel olamadığında, aczinin ve Allah’ın yardımına ne denli muhtaç olduğunun farkına varır; verilen nimetlerin önemini daha iyi takdir eder. Allah, yarattığı kusursuz imtihan mekanı olan dünyada, kullarını hem zorluk hem de kolaylıkla imtihan eder.

Yukarıdaki soruya İngiliz filozof John Hick’in cevabı ise şöyledir:

“Dünya bir gözyaşları ırmağı değildir. Bir ruh oluşturma ırmağıdır. Anne babalar çocuklarını bazı zevklerden mahrum bırakırlar. Onların bazı şeyleri acı tecrübelerle öğrenmelerine de izin verirler. Hatta ceza verip acı çektirirler. Bunu yapmalarının nedeni kısa vadeli hazzın yanında kendine hakim olma, bilgelik, ahlaki erdem ve kendini gerçekleştirme gibi önemli şeylerin var olduğuna inanmalarıdır. Çocuğun bakış açısından bu zalimce görünür. Ancak bu görüş yanlıştır ve çocuğun bu görüşü savunmasının nedeni anne babanın daha geniş perspektifini kavrayamamasıdır. ”

Evet, dünya bir ruh oluşturma, daha uygun bir deyimle olgunlaştırma ırmağı. Zorluk zamanında, iman eden ve etmeyen insanlar birbirinden ayrılır. İmtihan yaşayan kişi samimi iman sahibiyse imtihanında Rabb’ini görür; sıkıntı duymaz. Sabreder, tevekkül eder. Sıkıntısını giderecek olan Allah’tır; bunun bilincinde O’ndan yardım diler, içten dua eder. Bu, iman sahibinin eğitim sürecidir; kişi böylece Rabb’ine daha yakınlaşır.

Tüm insanların her birinin kaderi Allah Katında an an belirlenmiştir. Kendi iradesi dışında doğan insanın, yine Allah’ın dilemesiyle yaşamı sona erer. O halde ölümler karşısında üzülmek, isyan etmek, direnmek yanılgıdır.

Ölüm Şekli, Kişinin Ölüm Anında Yaşadıklarının Kıstası mıdır?

Ölüm sebebi ya da şekli ne olursa olsun, müminlerin canları ölüm melekleri tarafından "Selam" ile ve güzellikle alınır. İnkarcıların canları ise yüzlerine ve sırtlarına vurularak, acılar içinde alınır. Müminlerin canlarının alınma anındaki güzelliği ya da inkâr edenlerin ölüm anında çektiği acıyı, o an yanında bulunanlar anlayamazlar. Kur’an, "Hele can boğaza gelip dayandığında, Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-84-85) ayetleriyle bu konuyu açıklar.

Ayetlerdeki ifadelerde, ölüm anında kişinin yaşadıklarını yanındaki insanların anlayamadıkları açıktır. Bu da imtihanın bir sırrıdır. Ölen kişinin görünüşte zorlukla can vermesi ya da ani bir kalp kriziyle uykuda bir anda can vermiş olması bir kıstas değil. Dolayısıyla yanarak, boğularak ya da betonlar altında ezilerek de can verse, iman sahibi insan acı çekerek ölmez. Örneğin, Peygamberimiz(sav) de vefat ederken zorlu bir görünüm almıştır ancak kuşkusuz canı güzellikle alınmıştır. Son sözlerinin de,”Refik-i Âlâ’ya” yani ‘Yüce Dosta’ olduğu haber verilir.

Allah, imtihan zamanında dahi olsa rahmetinden umut kesmememizi, dua ve itaat etmemizi, boyun eğmemizi ister. Az şükrettiğimiz yönünde bizi uyarır. "Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35) buyurur. Dolayısıyla hiç kimsenin dünyada kalmayacağı açık. Deprem, yangın ya da farklı bir sebeple de olsa her nefis ölümü tadacak; ölümü kabullenemeyen insan da tadacak. Ve her insan Allah’ın huzuruna gidecek. O halde bu yanlış üsluptan kaçınıp, boyun eğmek en doğru olandır.

Allah’a iman eden insan, O’nun sonsuz merhametinden kuşku duymaz. İnanmıyorsa, zaten inanmadığı Allah’ın merhametini sorgulaması anlamsızdır.

Bir felaket sebep kılınarak da gerçekleşse, ölüm bir felaket değil, doğum gibi son derece doğal bir olaydır. Ölen insan iman sahibi ise onu Rabb’ine kavuşturan bir köprüdür. Unutmayalım; Allah kullarına zulmedici değildir.

(Onlara) Hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedici değiliz. (Şuara Suresi, 209)

Ve sonsuz gücünü, O’nun dilemesine karşı gelemeyeceğimizi, dünyaya yönelik çabaların hiçbir karşılığı ve kazancı olmadığını... Allah dilese, saniyeler süren depremler, yangınlar, yanardağ patlamaları, sellere yol açan yağmurlar saatlerce hatta günlerce sürebilir. İnsanlar, başlarına gelenlerin şaşkınlığını yaşarken, yeni felaketlere maruz kalabilirler. Bu, kuşkusuz Allah için kolaydır. Ancak Allah rahmetiyle insanları korur.

Allah, yaşanan olayları sebep kılarak Allah bizden bir şey talep ediyor olabilir. Allah’ın ne istediğini, bizden hangi konuda kendimizi düzeltmemizi istediğini düşünerek bulmamız gerekir.

Doğal felaketler kaderin bir tecellisi olarak meydana getirilen olaylar. Canları Allah verir, Allah alır. Bazen tek tek bazen topluca ölür insanlar. Allah canları tek tek almak zorunda değil kuşkusuz. İnsanlar tek tek öldüğünde normal karşılayan insan, özellikle bir felaket sonucu topluca ölüm olduğunda da isyan etmemeli.

"O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız? (Mü’minun Suresi, 80) buyrulur Kur’an’da. Her bela, musibet ve felaket, gece ile gündüzün ard arda gelişi gibi Allah’ın kanunu. Felaketler ve ölüm haktır; çünkü Hak’tan gelir.

Ayrıca Kur'an'da, ölüm şeklinin insanın ölüm anında yaşadıklarının kıstası olmadığı haber verilir. Ve inanan insanların canları ın güzellikle alındığı...

Tüm insanların her birinin kaderi Allah Katında an an belirlenmiştir. İnsanın doğduğu ve öldüğü an dahil tüm yaşamı, tüm detaylarıyla Allah katında, O’nun sonsuz hafızasında tek bir an olarak mevcut. Yaşanan her anın yaratılışında da sayısız hayır ve hikmetler vardır. Kuşkusuz insanlar, Allah’ın "... Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar." (Bakara Suresi, 255)

Kendi iradesi dışında doğan insanın, yine Allah’ın dilemesiyle yaşamı sona erer. O halde ölümler karşısında üzülmek, isyan etmek, direnmek yanılgıdır.

Şunu unutmayalım; zorluklar karşısında sabır ve tevekkül göstermeyen ve isyanı seçen kişinin, Rabb’ine döndürüldüğünde yaşayacağı pişmanlık çok daha zorludur. Ölümler karşısında yapmamız gereken Allah’a boyun eğmek, gönülden dua etmek, umudumuzu yitirmemek. Ölümle Rabb’ine kavuşanlar için Allah’ın hepsine rahmet etmesi ve sonsuz yaşamda güzellik ve nimetler içinde bir yaşam nasip etmesi için dua etmek.

Not: Van’da yaşamını yitirenleri Allah rahmetiyle sarsın, yakınlarına sabır, yaralılara şifa versin.

'Özrünüz Kabul Değil'

23 Eki 2011 In: Bediüzzaman

Şeytani sistem bozgunculuk çıkarmaya, huzur ve düzeni bozmaya, barışı engellemeye devam ediyor. Arap dünyasındaki iç çatışmalar, masum insanların ölümleri, bireysel şiddet; bunların tümü son dönemde sayısı artan bozgunculuk örnekleri.

Hemen yanımızda insanlar diktatörlüğe bağlı milislerce katlediliyor. Suriye’de yaklaşık son dört ay içinde 40’dan fazla çocuk katledildiğinin haberleri geliyor. Gençler işkencelere maruz kalıyor, öldürülüyorlar. Kadınlara ve hatta erkek çocuklara tecavüz ediliyor. Tüm bunlar gerçekleşirken Müslümanların ufak hesaplar peşinde koşması büyük yanılgı değil mi?

Bir dönemin sonu olan Arap isyanları, önemli bir dönemin de başlangıcı. Suriye de bu yeni dönemi hazırlayan önemli temel taşlardan biri. Baas rejiminin devrilmesi, İslam dünyası için önemli ve olumlu bir gelişme olacak. Ancak Orta-doğu uzmanları ve gazetecilerin birçoğu, kamuoyunun yanlış yönlendirildiği ortak görüşünde birleşiyorlar.

Deccali tuzakların büyüklüğü ve fitnesi yine tüm bölgeyi içine alacak boyuta ulaşıyor. Yaşanan karmaşa ortamı, bu fitnenin boyutlarını gösteriyor. Peki ama Müslümanlar nerede?

Belirli ibadetleri farz kabul edip, birliği emreden ayetleri nasıl göz ardı ediyorlar!

Hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hakim kılmak için birleşmek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmeyi sorumluluk olarak kabul etmek bir yana, önemsemiyorlar bile.

Allah bu dini, Kitabı, Peygamberini(sav) hakim olsun diye göndermişken, İslam birliğinden yana olmayan kişi, Müslümanlardan yana olur mu? Müslümanların bunu dile getirmemeleri ve arzu etmemeleri büyük hata değil mi?

Kur’an, “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75) buyururken Müslümanlara ne oluyor?

Bediüzzaman, bu konuda özür beyan edenlere, “bu özrünüz kabul değil” diyor ve şöyle devam ediyor: “Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve İttihad-ı İslam ile milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.” İttihad-ı İslam’ı isteyen bir insanın, bu amaçla yaptığı herhangi bir faaliyetin, bütün İslam alemine fayda vereceğini söylüyor.

Verilecek zararın ise bütün İslam alemi için kayıp olacağını ilave eden Bediüzzaman, İslam aleminin bir bütün olduğunu söylüyor. "Onun için, neme lâzım deyip kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil!” diyerek Müslümanları uyarıyor.

“İslam Birliği’nin tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir” sözüyle de kişisel kusurlarla uğraşmanın vakit kaybı olacağına dikkat çekiyor.

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadi iken bazı Müslümanların bu konuda ümitsiz ve şevksiz olmaları hata olur. Ümitsizlik, insanın, din ahlâkını şevk içinde yaşamasını engelleyen en önemli unsurlardan. Allah, inananlara hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamalarını, Kendisine dayanıp güvenmelerini emreder.

Ümitsizlik Müslümanlar üzerinde adeta kanser gibi öldürücü etkiye sahip. Bediüzzaman’a göre ümitsizlik korkak, aşağı ve acizlerin tavrı ve bahaneleri. Yeisi bırakan Arap milletlerinin, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerini haber veriyor. (Hutbe-i Şamiye)

Gözardı ederek, önemsemeyerek ya da ümitsizlik içinde; mazeret her ne olursa olsun "neme lâzım, başkası düşünsün" demek çok yanlış. Zulmün durması ve huzur için vicdanlı Müslümanlar birlikte hareket etmeli.

Suriye’de ve İslam aleminin genelinde olaylar devam edecek gibi görünüyor. Tek çözüm Kur’an’ın ruhu içerisinde birleşmek. Deccali fitneye karşı birlikte saf bağlayarak hareket edildiğinde, zorluk ve sıkıntılar Allah’ın dilemesiyle hep birlikte aşılacaktır.

İnsanların bilmesi gereken çok hayati bir sır var. Bu aynı zamanda bilim tarafından kanıtlanmış önemli bir gerçek; maddenin gerçeği. Siz, ben ve hiç kimse maddeyi asıl haliyle göremeyiz. Yaşamımıza dair bildiğimiz herşey gözlerimizle gördüklerimiz, kulaklarımızla duyduklarımız, ellerimizle dokunduklarımızdan kısacası duyu organlarımızla algıladıklarımızdan oluşur. Uzaydaki gök cisimleri, yaşadığımız dünya, dünyadaki milyarlarca insan, tüm canlılar, evimiz, odamızdaki eşyalarımız, oturduğumuz sandalye, önümüzdeki bilgisayarımız ve sayamayacağımız daha birçok detay. İşte bütün bu saydıklarımızın aslını şimdiye dek hiçbir insan göremedi.

Gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz ve adına "madde" dediğimiz kavramlar, bizim için yalnızca beynimizde oluşan elektrik sinyalleri. Madde bildiğimiz gibi sert, renkli ve kokuya sahip değil. Bugün bilimsel delillerle ilk kez bu kadar somut, açık ve anlaşılır bir biçimde bu gerçek ortaya konmuştur.

Örneğin bir portakalı düşünelim: Tadı, kokusu, görünümü, sert ya da yumuşak oluşu ile ilgili elektrik sinyalleri sinirlerimiz aracılığıyla beynimize ulaşır ve orada portakalı oluşturur. Beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin kesintiye uğradığı ya da sinirlerimiz kesildiğinde ise portakala ait tüm algılar ortadan kalkar. Kısacası portakal artık yoktur. Portakalın dışarıdaki hali asla ulaşamayacağımız bir bilgidir. Hiç kimse beyninin dışarısına çıkıp, portakalın gerçek halini göremez.

Bildiğimiz Anlamda Işık, Renk ve Ses Beynimizde Oluşur

Gerçekte, dışarıdaki ışık bizim tanıdığımız anlamda değildir. Dış dünyada ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu dalga veya fotonlar, gözlerimizdeki retinayı uyardığında, bizim tanıdığımız "ışık" oluşur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle tanımlanır:

"Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir."

Kısacası dışarıda mutlak bir karanlık ve bir enerji vardır. Bu enerji, gözümüze ulaştığında beynimizde ışıl ışıl aydınlık bir dünya algılarız.

Beynimizin dışında renk de yoktur. Dışarıdaki elektromanyetik dalgalar, tanıdığımız anlamda aydınlık bir ışık değil yalnızca bir enerjidir. Beynimiz, gözümüze ulaşan farklı dalga boylarına sahip enerjiyi yorumlar ve biz "renkleri" görürüz. Denizlerin mavisi, çimenlerin yeşili, meyvelerin sarı, kırmızı renkleri yalnızca biz beynimizde öyle algıladığımız için öyledir. Bilinç ve beyin konusunda birçok kitabı bulunan Daniel C. Dennet, bu gerçeği şöyle özetler:

"Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur." (1)

Renkler ve ışık bizim beynimizdedir. Biz bir çileği kırmızı olduğu için kırmızı görmeyiz. Bunun nedeni retina tabakamıza gelen enerjiyi, beynimizin kırmızı olarak yorumlamasıdır.

Algılarımızı aşarak dış dünyadaki canlı-cansız varlıklara ilişkin bilgilere ulaşmamız mümkün olmadığı için ne maddenin ne de renklerin varlığını bilemeyiz. Ünlü düşünür Berkeley de bu konuya, "kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve ’şeyler’ ancak bizim zihnimizde vardır..." sözleriyle vurgu yapar. (2)

Bu durum yalnızca görüntü için geçerli değil kuşkusuz. Çünkü dış dünyada ışık ve renk olmadığı gibi ses de yoktur. İnsan, seslerin olduğunu ve kulağıyla bu sesleri duyduğunu düşünür. Örneğin televizyonun sesini sonuna kadar açtığında, televizyondan çok yüksek ses çıktığını zanneder. Oysa gerçekte dışarıda büyük bir sessizlik hüküm sürmektedir. Dışarıda ses değil "ses dalgası" dediğimiz fiziksel hareketler titreşimler vardır. Kulaklarımız ve beynimiz olmasa bizim için ses de olmayacaktır. Çünkü titreşimleri kulaklarımız ve beynimiz aracılığıyla ses olarak algılarız.

Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, gelen sinyallerin beynimizde yorumlanmasıdır. Ancak onu hisseden ve algılayan varlık başkadır. Beyin yağ, su ve proteinlerden oluşan maddesel bir yapıdır ve nane şekerinin tadını, çimenlerin rengini ve karanfilin kokusunu hissedip ondan haz alamaz. Beyin algıların kaynağı değildir; sadece bir aracıdır. Görüntüleri izleyen, sesleri duyan, kokuyu hisseden bilinçli şuurlu varlık, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur. Ve ruh, madde değil, metafizik bir şeydir. Bu gerçek, materyalizmin iddialarının alt üst ederek, Allah’ın yaratmasını gözler önüne sermiştir.

21. yüzyıl Allah’ın dilemesiyle, insanların yaygın olarak İlahi gerçekleri kavrayacakları ve mutlak gerçek olan Allah’a dalga dalga yönelecekleri bir tarihsel dönüm noktası olacaktır. Bu yüzyılda, 19. yüzyılın materyalist inançları ve dayattığı hurafeler tarihin çöplüğüne atılacaktır. Allah’ın varlığı ve benzersiz yaratması kavranacak, mekansızlık, zamansızlık gibi gerçekler ortaya çıkacaktır. Özelikle son 150 yıldır insanların gözlerine çekilen perdeler kalkacak, insanlar inkar amaçlı felsefelerden, yalan ve aldatmacalardan, hurafe ve batıl inanışlardan kurtulacaktır. Bu kaçınılmayacak bir gidiştir ve Allah’ın dilemesiyle hiç kimse bunu durdurmaya güç yetiremeyecektir.


Kaynaklar:
(1) Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, s. 142
(2) http://evrimteorisi.info

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors