Ne için yaşıyorsunuz, yaşam amacınız nedir? Para kazanmak, kariyer yapmak, aile kurmak, mal mülk edinmek, yaşamın tadını çıkarmak, bunlar mı amacınız?... Arkasından koşturarak elde ettiğiniz her şey sonunda yok olacak; kesinlikle yok olacak. O halde bütün bu yok olacak şeyler, insanın amacı olabilir mi?


Dünyaya dair hiçbir şey ne hırs yapılacak, ne tutkuyla arzu edilecek, ne de sahip olunduğu icin gurur duyulacak şeylerdir. Aksine tümü, “...ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. (Hadid Suresi, 20)


Yaşamın ve ölümün yaratılma amacı, "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle Kuran’da bildirilir. O halde Allah’ın akıl vererek nimetlendirdiği insanın dünyada bulunma amacının, sadece iyi bir iş sahibi olmak, iyi bir kariyer yapmak ya da bir aileye sahip olmadığı açıktır. Bunların hepsi Allah’ın insanlara verdiği nimetlerdir, ancak insanın, ölümü, yapayalnız Allah huzurunda sorgulanacağını ve ahireti unutarak kendisine yalnızca bunları amaç edinmesi hatalıdır.



İnsanın dünyadaki sorumluluğu, Allah’a ve ahirete iman etmek, Kuran’da emredilen güzel ahlaka sahip olmak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba göstermektir. Allah’a gerçek anlamda iman ettiğini söyleyen insan, şeytanın saptırmaya yönelik tüm çabalarına rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini, nefsinin bencil tutkularını Allah’ın hoşnutluğundan önde tutmayacağını da kanıtlamalıdır. Bunu ise karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tepkilerle ortaya koyacaktır. Allah, “işittim, iman ettim” diyerek dini yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabır gerektiren birtakım zorluklar çıkaracak ve onu imtihan edecektir. Allah, “İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut Suresi, 2) buyurur ve kullarına dünya hayatındaki bu imtihanı haber verir.

İnsanın nefsi sınır tanımaz ve bitmek tükenmek bilmez tutkulara sahiptir. Bencil tutkularının tatmini için yaşayan kişi, herşeye sahip olsa da nefsi asla tatmin olmaz. Sahip olduğu herşey daha da tatminsiz olmasına yol açar; çünkü hepsinin daha iyisi ve daha kusursuzu vardır. Dünya hayatındaki hiçbir şey insana yarar sağlamaz; maddeye olan bağımlılık kişiyi yıkıma taşır. Allah, kullarından, kaybolup gideceklerin ardına düşmemelerini ister; ancak insan, O’nun istediklerini yapmaz, kendisine zulmeder. İnsan kendisini körükörüne dünyaya bağlayan ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalıdır.

Yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı istek ve tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir yer olarak görmezler. Nefislerini tatmin etme gibi bir hırs taşımaz, vicdanlarını dinler, Allah’a yönelir ve O’na yakın olma konusunda gerçek anlamda samimi bir istek taşırlar. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler… Allah’ın gizlinin gizlisini bildiğinden, yaptıklarından haberi olduğunun farkındadırlar ve bu nedenle davranışlarının her zaman Kur’an ahlakına uygun olmasına titizlik gösterirler. Birçok güçlük ve imtihan yaşamış da olsalar, hayatın gerçek amacının Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olduğunu unutmazlar.


Allah’ın hoşnutluğunu kazanan insanı ise artık Rabb’i yönetir; kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a tam bir teslimiyetle teslim eden insan, her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.


Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. Bu, ‘hayatın tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır.


"Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162)

Kur’an’ı, samimiyetle yaklaşan iman sahipleri ve iman etmemiş de olsa önyargısız, samimi bir vicdanla okuyan insanlar anlayabilir. İmanının derinliği, duası ve bilgisi ölçüsünde ise Kur’an’ın sırları, okuyan kişinin önünde açılır.

İçinde Allah korkusu taşımayan kişiler ise Kuran’ı doğru anlayamazlar. Anladıklarını zannettikleri ayetleri yanlış anlar, çok net konuların bile anlaşılmaz olduğunu, ayetlerin birbiriyle -haşa-çelişkili olduğunu ileri sürerler. Çok açıktır ki Kur’an’ı anlayabilmek için zeka, bilgi ve kültür değil, samimiyet, Allah sevgisi ve korkusu gereklidir. Kalbinde bu duygular olmayan kişi akletme yeteneğine sahip değildir. Kişi ön yargılı ise, bilim adamı ya da Arapçayı çok iyi bilen biri dahi olsa Kur’an’ı yanlış anlar; ayetler konusunda akıl dışı, çarpık yorumlarda bulunur.

Kur’an’ı kendilerince eleştiren, itirazlarda bulunan kişilerin iddiaları, onların çarpık mantığından kaynaklanır. Kur’an’da çelişki yoktur; çelişki, nefislerini gözeten düşük akıllı kimselerin bozuk mantık örgülerindedir. Kur’an, verdiği örnekler karşısında bu kişilerin şaşkınlıkla, "Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi?" dediklerini haber verir.

Bu durum, Kuran’ın mucizelerinden biridir. Bir Kur’an ayetini iman eden insan kolayca anlarken, inkarcı kavrayamaz. O halde Kur’an’ın anlaşılması samimi niyete bağlıdır. Allah, insanın niyetine göre anlayış verir ya da " Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk... (Kehf Suresi, 57) ayetiyle ifade edildiği gibi kalbi üzerine anlamasını engelleyen bir perde gerer.

Bazı kimselerin Kur’an konusundaki yanılgılardan biri, bilimsel ayetlerin, başka uygarlıkların kaynaklarından Peygamberimiz(sav) tarafından alındığı iddiasıdır. Kur’an, bu iddialara en güzel cevabı verir:

İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur’an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)

İnsanları Kur’an’dan uzaklaştırmak için inkarcıların ileri sürdükleri bir diğer iddia da Kur’an’ın Araplar’a indiği ve yalnızca onların Kur’an’dan sorumlu olduklarıdır. Kur’an ise bu sapkın iddiaları yalanlar; Peygamberimiz(sav)’in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğunu, Kur’an’ın muhatabının da kıyamete kadar tüm insanlık olduğunu haber verir.

Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe Suresi, 28)

Allah her elçi ve peygamberi kavminin dilini konuşanlardan seçer. "Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir... " (İbrahim Suresi, 4) ayetiyle bu durum açıklanır. Aynı dili konuşmalıdır ki elçiler, Allah’ın vahyini insanlara eksiksiz ve doğru aktarabilsinler. Bu tarih boyunca aynı şekilde olmuştur. Dine uymamak için bahaneler üreten inkarcıların bakış açıları Kur’an’da şöyle bildirilir:

Eğer Biz onu Acemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur’an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Acemi (Arapça olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kuran), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." (Fussilet Suresi, 44)

Dolayısıyla bir peygamberin kavmiyle dilinin aynı olması oldukça doğaldır. Bu, başka toplumların Kur’an’dan sorumlu olmayacakları anlamına gelmez. Kur’an her dile çevrilebilir, anlamı ve hükümleri açıklanabilir. Bugün Kur’an’ın birçok dilde çevirisi vardır. Zuhruf Suresi’nin 44. ayetindeki " Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız" ifadesiyle haber verildiği üzere tüm insanlık Kur’an’dan sorumludur, Kur’an’ın içerdiği hükümlerden sorgulanacaktır.

"... Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar? (Nisa Suresi, 78)

Kur’an ahlakından uzak yaşayan toplumlarda kadın ve erkek için belirlenmiş karakterler vardır. Kadın için öngörülen karakterin en önemli özelliklerinden biri, kadının beden olarak erkekten güçsüz olması nedeniyle, karakter olarak da zayıf olması gerektiği şeklindeki yanlış inançtır.

Çocukluk döneminden başlayarak aldıkları telkinler nedeniyle toplumun belirlediği karakteri benimseyen kadınlar, zorluk durumlarında gereken sabrı ve olgunluğu gösteremezler. Zor koşullarda kadınların olayları daha da zorlaştırdıkları, karşılarındaki insanlara yük oldukları genel görüştür. Gerçekten de birçok kadın tehlike anında heyecanlanır, tedbirsizce davranır, olayları daha da zorlaştırıp, diğer insanları da telaşa sürükler. Erkekler ciddi tehlike içeren olaylarda soğukkanlı davranır, olaylara daha cesur yaklaşabilirler. Zorlu durumlarda çoğu zaman erkekler, bir yandan çözüm ararken, bir yandan da korku ve panik halindeki kadınları yatıştırmaya çalışırlar.

Mümin kadınlar için ise böyle bir durum söz konusu olmaz. Allah’a duydukları sevgi, bağlılık ve teslimiyet onlara güçlü ve cesur bir karakter kazandırır. Allah’ın insanları zorluklarla, canlardan, mallardan eksilterek sınayacağının, cesaret ve tevekkülle kararlılık gösterenlerin ise nimetlere kavuşturulacağının bilincindedirler. Bu da onların sabrını ve şevklerini artırır.

Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz." (Bakara Suresi, 156)

Kur’an’da birçok cesur mümin kadın örnek olarak verilir. Bu cesaretli kadınlardan biri Hz. Meryem’dir. Hz. Meryem Kuran’da iffeti, sabrı, samimiyeti, derin imanı ve ’kınayanın kınamasından korkmaması’ ile tanıtılan bir mümin kadındır. Allah onu seçmiş, eğitmiş, “Hani melekler: " Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti.” (Al-i İmran Suresi, 42) ayetiyle haber verildiği gibi, Kendisine yakınlığı ve ahlâkıyla tüm kadınlara üstün kılmıştır.

Rabb’inden bir mucizeyle Hz. İsa’ya hamile kalan Hz. Meryem, türlü iftira ve hakaretlere uğramış ancak Allah’ın buyruklarından asla taviz vermeden itaat etmiştir. Hz. Meryem, tek başına kavmine karşı koymuş, doğruları cesaretle hiç çekinmeden açıklamıştır. “ İffetini koruyan (Meryem); Biz ona Kendi Ruhumuz’dan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.” (Enbiya Suresi, 91) ayetiyle bildirildiği gibi, son derece iffetli olan Hz. Meryem iftiralar atan kavmine cesurca direnmiş ancak samimi açıklamaları fayda etmemiştir.

Bunun üzerine Rabb’i, Hz. Meryem’i büyük bir mucizeyle temize çıkarmış ve Hz. İsa’yı daha beşikteyken konuşturarak, onun doğru söylediğini kavmine göstermiştir.

(İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni peygamber 8 kıldı." (Meryem Suresi, 30)

İnsanlar zor zamanlarda genellikle yanlarında kendilerine yardım edecek, yol gösterecek, destek olacak birine ihtiyaç duyarlar. Hz. Meryem ise her şeyi Allah’tan beklemiş, yalnız O’na güvenip dayanmıştır. Kazançlı çıkan da, yaşadığı zor koşulda tek başına kavminin karşısına çıkarak, korkusuzca ve büyük bir kararlılıkla mücadele eden Hz. Meryem olmuştur. İftiralara rağmen kararlılığını yitirmemiş, cesur mümin karakteriyle diğer iman sahiplerine örnek kılınmıştır.

Yüce Allah, Firavun’un karısının üstün ahlâkını da Kuran’da örnek verir. Firavun, Mısır’da acımasız yöntemleri, zalim karakteri ve halkına uyguladığı şiddet ile tanınan biriydi. Karısı da, Firavun’un bu zorba ahlakına ve inkârına en yakından şahit olan insandı.

Allah’ın “... Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.” (Yunus Suresi, 83) ifadesiyle tarif ettiği Firavun, tüm erkek çocukları öldürüyor ve halkına işkenceler uyguluyordu. Kimse tüm Mısır’ın sahibi olan, hatta Mısır’ın İlahı olduğunu (Allah’ı tenzih ederim, yüceltirim) iddia eden Firavun’a baş kaldıramıyordu.
Allah, Firavun’u uyarmak ve İsrailoğulları’nı kurtarmak için Hz. Musa’yı göndermiştir.

Ancak, “Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı...” (Yunus Suresi, 83) ayetiyle bildirildiği gibi, az sayıda gençten başka Hz. Musa’ya iman eden olmamıştır. Çok sayıda insan, Firavun’un zulmünden korktuğu için iman etmezken, Firavun’un karısı korkmamış, Allah’ın rızasını ve yakınlığını kazanmayı seçmiştir. Yaşadığı ihtişamlı sarayı ve muhteşem nimetleri ardında bırakan bu kutlu kadın, ölüm, açlık gibi birçok tehlikeyi göze alarak büyük cesaret örneği göstermiştir.

Onun, " Rabbim bana Kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim Suresi, 11) diyerek ettiği dua, samimi imanının göstergesidir.

Mümin kadının cesareti, dünya hayatına dair beklenti ve endişe yaşamamasından kaynaklanır. Kendisine can veren Allah’tır ve yaşamına son verecek olan da yine O’dur. Dünya hayatında sahip olduğu maddi manevi herşeyi veren Allah’tır. Bunları alacak olan da yine tümünün gerçek sahibi olan Allah’tır. Mümin kadın, Allah’ın herşeyi hayır ve hikmetle yarattığının bilincinde olduğu için, kayba da uğrasa, ardındaki hayrı bekler. Gösterdiği sabır ve tevekkülün karşılığında, Allah’tan bir güzelliğin kendisine ulaşacağını bilir. Bu nedenle, zorluk ya da tehlikeyle karşılaştığında asla korkuya kapılmaz.

Mümin kadın, Allah’ın sınırlarını muhafaza konusundaki kararlılığını her durumda korur. Koşullar ne olursa olsun, Kur’an ahlâkından kesinlikle ödün vermez. Rabb’inden başka hiçbir varlıktan korkmaz ve O’nu hoşnut edecek en uygun davranışları sergiler.
Gerçekte kadını ve ahlakını güzelleştirip üstün hale getiren, karakterini sağlamlaştıran, davranışlarını etkileyici kılan fiziksel özellikleri değil, imanı, Allah sevgisi, Allah korkusu ve takvasıdır.

“... Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz...” (Mü-minun Suresi, 71) ayetiyle bildirildiği gibi, Kur’an ahlakını yaşamak insanlara ‘şan ve şeref’ kazandırır. Dolayısıyla bu ahlakı yaşayan bir kadın, saygı duyulan, cesur ve onurlu bir karaktere sahip olur. İnanan bir kadın, içinde bulunduğu toplumdan, ailesinden ya da arkadaş çevresinden aldığı telkinler Kur’an dışı da olsa, Allah’ın hoşnut olacağı ahlakı ölçü alır. Dinden uzak yaşayan toplumlardaki birçok kadında görülen tüm zayıflıklardan, davranış bozukluklarından kurtularak, güçlü bir karakter geliştirir.

İnsanların kınamalarından korkmayan güçlü bir kişiliğe sahiptir mümin kadın ve Kur’an ahlakını yaşamayan kadınlarda görülebilen zaaflara Allah’ın izniyle hiçbir zaman kapılmaz.


Dünya hayatında yaşanan ömür çok kısıtlıdır; zaman hızla tükenmektedir. Ahiret yaşamında Allah’ın rahmetini, rızasını ve cennetini rızasını kazanabilmek için tek imkan dünya hayatındaki bu kısa süredir. Yaşanan her an çok değerlidir. Her anlarını bu şuur açıklığı ile geçiren mümin kadınlar kendilerine Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracağını umdukları işlere yönelirler. Kur’an’ın, “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 114) ayetindeki ifadeyle, yaşadıkları her anı ‘hayırlarda yarışarak’ geçirirler.

Bugün toplumda kadının görevi yalnızca eş, anne ya da büyükannelik ile sınırlandırılır. Mümin kadınlar ise Kur’an’da örnek gösterilen kadınları, Peygamberimiz’in(sav) eşlerini ve o dönemde yaşayan sahabe hanımları örnek alırlar. O kutlu kadınlar, erkeklerle birlikte din ahlakının yayılması için mücadele etmişler, tebliğ faaliyetlerinde bulunmuşlardır.


Zaman, erkek ya da kadın; müminler için evde oturma zamanı değildir. Yaşam amacı Rabb’inin rızası olan her inanan kadın, din ahlakının yayılması konusunda cesaretle çaba içinde olmalıdır.

Lut Kavminin Helak Nedeni; Eşcinsellik

Kur’an’da kıssaları anlatılan kavimlerden biri olan Lut kavmi sapkınlığı nedeniyle helak edilmiştir. Kur’an helak edilen kavimlerin kıssalarının, sonraki nesillerin doğruya yönelmesi amacıyla anlatıldığını haber verir. O halde kıssalara "ibret" alma amacıyla bakmalıyız. Bugün de bazı kesimlerin, helak edilen kavimlerdekine benzer bir dejenerasyon ve sapkınlık içinde olduğunu görürüz. Toplumda sayısı oldukça fazla bir "Lut Kavmi" bulunduğu gerçeğini herkes bilir. Bu kişilerin birçoğu Kur’an hükümleri konusunda bilgili olduğu halde, sapkınlık içinde yaşar. Özellikle büyük kentlerde Lut, Sodom, Gomorra ve Pompei halkını bile geride bırakacak kadar dejenere bir yaşam vardır.

Kur’an’da anlatıldığı üzere, "Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz?.." (Şuara Suresi, 160) diyerek kendilerini doğru yola çağıran Hz. Lut’a öfkelenen kavmi onu tehdit eder. Ardından, Allah’ın yolladığı iki melekten de "murad almak" istediklerinde, azap üzerlerine hak olur. Ve bir sabah vakti erkenden azap onları yakalar. Allah, üzerlerine azap sağanağı yağdırdığı kavmin sonuna dikkat çeker ve "Suçlu- günahkarların uğradıkları sona bir bak işte." (Araf Suresi, 84) buyurur.

Bugün Lut kavmindekine benzer şekilde sapıklık içinde yaşayan kişiler, Lut kavminin yaşadığı felaketten ders almamakta ısrar etmektedirler. Bazı hayvanların davranışlarına ya da genlerin bazı özelliklerine bakarak eşcinselliği normal görenler ve gösterenler, eşcinselliğin, Allah’ın sınırlarını çiğnemek anlamına geldiğini bilmelidirler. İnsanı "en güzel bir biçimde" (Tin Suresi, 4) yaratan ve onu "düzgün kılan" Yüce Allah’ın uyarısını göz ardı etmemelidirler.

Sonuç Olarak; "İnsanı insan yapan şey genlerle sınırlıdır" şeklindeki görüş tam bir aldatmacadır." Genler ve davranışlar arasında bağlantı iddiası bilimsel değildir. İnsanı, ipleri genlerinin elinde olan bir "kukla" gibi tanımlayan bilim dışı yaklaşım, materyalizmin insanlık için ne denli yıkıcı olabileceğinin göstergesidir. ’Alkolizm geni’, ’şizofreni geni’, ’eşcinsellik geni’ gibi hurafeler insanları olumsuz etkiler. İnsan, "ben bundan kurtulamam, genlerim beni buna yönlendiriyor" yanılgısına kapılabilir hatta kimi de bunu hatalarına mazeret olarak kullanabilir.

İnsan davranışlarında moleküllerin etkisi olduğuna inanmak, mutluluk ya da orman tanrısı gibi putlar edinmeye benzer. İnsanın ruhsal kişiliği maddeyle açıklanamaz. İnsanın davranışlarının kaynağı Allah’ın ona verdiği nefsi ve vicdanıdır. Nefsi onu şeytanın sapkın yoluna çekmeye çalışır. Allah’ın ilhamı olan vicdanına uyan insan ise doğru yoldadır. İnsan, bu ikisinin çatışmasıyla imtihan olur. Rabb’ine ne denli yakın olursa insan, hatalardan, sapkınlıklardan ve kötülüklerden o kadar uzak olur. Nefsine uyan kişiyi "kötü" yapan genleri değil, Kur’an’da da haber verildiği gibi kendi kararı, isteği ve tutkularıdır.

Nefse ve ona ’bir düzen içinde biçim verene’, Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

Reklam sektöründe ürünün akılda kalması amacıyla bir takım tekerlemeler ya da herkesin bildiği müzikler kullanılır. Aylardır televizyonlarda izlediğimiz 118 li bilinmeyen numara reklamlarının da bunu hedeflediği açık. Ancak son 118 li numara reklamındaki karakterin itici konuşma tarzı ve hareketleri nedeniyle, numaranın değil, eşcinselliğin ön plana çıkarılma amacı hedeflendiği konusunda şüpheler uyanmadı değil.

Bugün yazılı ve görsel medya, eşcinselliği bir "cinsel tercih" konusu olarak gören bir dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülüğü üstlenmektedir. Gazete ve televizyonlarda hemen her gün eşcinseller görmek toplumda artık kanıksanır olmuştur. Medyanın yardımıyla, yıllar içinde telkinin dozu yavaş yavaş artırılarak, bu ahlak ve düşünüş biçimi insanlara benimsetilmeye çalışılmaktadır. Özellikle televizyon programlarında ve dizi filmlerde eşcinsel karakterlere yer vererek, eğlence programlarında eşcinsel taklitleri yapılarak, hatta yemek programlarında erkek ve bayan yarışmacıların yanısıra bir de eşcinsel yarışmacı tercih edilerek topluma 3. cins telkini verilmektedir.

Eşcinsellikle ilgili olarak gazete, televizyon ya da herhangi bir bilim dergisinde yapılan pek çok açıklamanın ise bilimsel bir dayanağı yoktur. Eşcinselliğin zararsız olduğu, insan doğasında bulunan bir özellik olduğu yönünde yapılan açıklamalar, hatta normal bir özellik olduğu telkini verme çabası, herşeyin doğayla sınırlı olduğunu kabul eden görüşün ürünüdür. Bu görüş, insanın tüm davranışlarının nedenini biyolojisinde aramak gerektiğini iddia eden naturalist felsefe savunucularına aittir. Bu kesim, toplumu kendi tasarımları olan rol modele göre şekillendirme amacı taşır. Ve yapılanlar toplumdaki, eşcinselliği dışlayan değer yargılarını değiştirme planının bir parçasıdır.

Bir bilim dergisinde yayınlanan bir makale, bazı hayvanlardaki eşcinsel davranışlarla ilgili olarak yapılan araştırma sonucunun nasıl yanlış yönlendirildiğine iyi bir örnektir. Makalenin vermek istediği mesaj şudur: "Hayvanlarda yaygınsa, insanlarda olması anormal değildir." Araştırmayı yapan J. Roughgarden vardığı sonucu şöyle açıklar: "Omurgalılar arasında homoseksüelliğin yaygınlığı, bu özelliğin genetik bir temele sahip olması durumunda, yalnızca birkaç türde görülen sapkın bir davranış olmadığı olasılığını da beraberinde getirir. İnsanlardaysa, homoseksüellik cinsel bir sapkınlık’ olarak kabul edilemeyecek kadar çok yaygın..."

Dikkat ederseniz açıklamada yaygınlık ve sapkınlık arasında kurulan basit bir orantı, mantık dışı bir görüşü ortaya koymaktadır. Bu görüş yaygın olanın sapkın olmayacağını iddia etmektedir. Oysa sapkın bir davranışın yaygın olması onu doğru yapmaz. Örneğin hırsızlık toplumda çok yaygın olsa, suç olmaktan çıkar mı?

Ayrıca Roughgarden’ın bu açıklaması bilimsel değil, kişiseldir. Maymun davranışlarını yıllarca incelemiş olan bir başka bilim adamı Paul Vasey ise şu yorumu yapar: "İnsanlar kendileri için neyin doğal olduğu ve neyin doğal olmadığı konusunda karar vermede genellikle hayvanlara bakarlar. Ben bunun o kadar iyi bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Yani, hayvanlar yamyamlık yapıyor, çocuklarını öldürüyor. Yaşlı bireylere de bakmıyorlar. Sadece hayvanlar birşey yapıyor diye bu şey doğru veya yanlış olmaz."

Genler, organizmadaki hormonsal ya da biyokimyasal bazı dengeleri değiştirerek etkili olabilir ancak bu eşcinselliğe yol açmaz. Genetik belirleyicilik görüşü, insanlardaki fiziksel özelliklerin yanı sıra davranışları da genlerin etkisiyle açıklar. Kişisel, toplumsal ve tarihsel faktörlerin varlığını reddeden bu görüş, bilim dünyasında büyük bir kesim tarafından eleştirilir. Çünkü bilimsel bir kanıtı yoktur ve yalnızca önyargıya dayalıdır. Genetik determinizm de denen bu görüş, gerçekte kültürel bir değişimi amaçlayan politik bir harekettir. Dahası destekleyenlerin genelinin de eşcinseller olması ilginçtir. (Joan Roughgarden de bir transeksüeldir.)

"Eşcinsellik biyolojik doğada var mıdır?" sorusuna Prof. Dr. Nevzat Tarhan şöyle cevap verir: "Eşcinsellikle ilgili genel kabul gören görüşlere göre insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenme ile ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan bir sapmadır. Heteroseksüelliğin geni vardır ancak eşcinselliğin geni yoktur."

Sayın Tarhan’ın eşcinsellik konusunda verdiği diğer bilgilere bir bakalım: "Eşcinsellik dünyanın değişik ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de hızla yayılmaktadır. ODTÜ ve Boğaziçi üniversitelerindeki eşcinsel kulüpler, üniversite yönetimine "Böyle bir kulübümüz var ve bize yer verin." şeklinde talepler iletmektedirler. Eşcinsellik, bilhassa gençler arasında özgürlük gibi zannedilse de, özgürlük değil, bazı değerlerin yok olmasıdır.... Cinsellikle ilgili ölçülerin ortadan kalkmasının sorumlusu bilimdir. Cinsel özgürlük bilim adına desteklenirken, toplumsal ve psikolojik normların dışına çıkılmaması gerekir. Psikiyatri ofislerinde hala "Bir insan eşcinsel olmak istiyorsa bırakın olsun. Eğer böyle mutluysa tercihlerine karışmayın!" deniliyor. O anda mutlu olacağını zanneden insan, 10 sene sonra "Doktor bey, niçin o zaman bu isteğime izin verdiniz?" diye de soruyor. Çünkü insanda biyolojik olarak eşcinsel eğilim yoktur ve eşcinsel kimlik, olması gereken cinsel kimlikten sapmadır. Bu sebeple eşcinsellik, toplumsal olarak onaylanmamalıdır."

Sevdiğinden İnfak Etmek

6 Eyl 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

İnfak, Allah rızasını kazanmak için yapılan harcamadır. İnsanlar infakla manevi anlamda arınırlar. Bütün ibadetlerde olduğu gibi, Allah yolunda harcama yapılırken de, bu ibadetin hikmetini akılda tutmak gerekir. İnsan sevdiği, kendisi için değerli olan şeyleri yalnızca Allah’ın rızasını amaçlayarak gönülden feda ediyorsa, yapılan infakın Allah Katında anlam kazanacağı umulur. İnanan insan böylece Allah’ın hoşnutluğunu dünyevi hiçbir şeye değişmeyeceğini ispat eder.

Her insan Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır; bu nedenle O’nun rızasını kazanma çabası içerisindedir. İnfak da Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacak bir ibadettir.

Kur’an’ın, "Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (Bakara Suresi, 267) ayetiyle inanan insanlara, hoşlanmadığı ya da zaten atacağı şeyleri vermeye kalkışmak yasaklanır. İnsanlara gösteriş amacıyla ya da infak etmiş olmak için vermek, kişiye Allah Katında bir şey kazandırmaz. Bu nedenle mümin, Kur’an ahlakının ruhuna ters düşen bu davranıştan dikkatle sakınır ve sevdiği şeylerden verir. Çünkü sevdiği şeyden vermesi onu iyiliğe ulaştıracaktır:

Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Ali-imran Suresi, 92)

Kişiyi gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan önemli ahlak özelliklerinden biri özverili olmaktır. Özverili insan, Allah’ın hoşnutluğu amacıyla, değer verdiği şeylerden düşünmeden, seve seve vazgeçebilir. Özveri, Allah’ın hoşnutluğuna öncelik vermesi, Rabb’i için kendi çıkarlarını bir yana bırakması ve bu yolda maddi manevi tüm zorluklara göğüs germesidir.

Ancak insan nefsi bazı kötü ahlak özelliklerine yatkın yaratılmıştır. Bunlardan biri de bencilliktir. Nefsini terbiye etmediği takdirde, bencillik kişinin tüm yaşamına hakim olabilir. Bencil kişi, herkesten fazla kendini hatta sadece kendini ve çıkarlarını düşünür. En iyiyi, en güzeli, en mükemmeli kendisi için ister. Herkesten anlayış ve fedakarlık bekler. Yaşadığı bir zorlukta, yakınlarının, kendisi için her türlü sıkıntıyı göze almalarını, her şeye rağmen kendisine destek olmalarını bekler. He zaman kendi rahatını ve konforunu düşünür. Yalnızca kendisine gelecek bir zararı fark ettiğinde, değer verdiği şeyleri gözden çıkarır. Bu kuşkusuz nefsani bir zayıflıktır ve kişi kendini ancak Kur’an ahlakını yaşayarak düzeltebilir. Allah’ın beğendiği güzel ahlakın bilincinde olan insan, yaşamının her anında özveride bulunabileceği ahlaka ulaşabilir.

Çok açıktır ki beğenmediği şeyi infak etmek, ibadetin amacından sapması, infaka gösterişin karışması demektir ve bu Allah’ın razı olmayacağı bir davranıştır. Görünürde infak etmiş olmak amacıyla vermek insanı iyiliğe eriştirmez. Bu nedenle müminin, Kur’an’ın ruhuna aykırı olan bu hatadan sakınması gerekir. Ve gösteriş için infak inkarcılara has bir tavırdır:

Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (Nisa Suresi, 38)

Beğenmediğimiz, bayağı şeyleri başımızdan savmak için vermek temizlik yapmaktır; Allah katında beğenilen gerçek temizlik ve arınma ise sevdiğimizi, bizim için değerli olanı vermektir.

Gerçekten Yalnız mıyız?

5 Eyl 2011 In: İmani Konular, Tefekkür, Toplum

Günün birinde yapayalnız kalmak, birçok insanın en önemli korkularından biridir. Bu korku da gelecek endişesi, yaşlanma korkusu, önemsediği şeyleri kaybetmek gibi kişinin diğer dünyevi korkularından farksızdır. Bir gün ailesini, yakınlarını ve arkadaşlarını yitirerek yalnız başlarına kalacakları düşüncesi, insanların büyük kesiminin sürekli içinde taşıdığı bir endişedir.

Yalnızlık korkusu yaşayan insanlar, ’kalabalık bir aile’, ’geniş bir çevre’ ya da ’çok fazla arkadaş’ hedefler, endişelerine kendilerince çözümler ararlar. Kalabalık yerlerde bulunur, yeni ve çok sayıda arkadaş edinmeye çalışırlar. Kuşkusuz insan çok fazla arkadaşı ve dostu olmasını isteyebilir. Ancak bu, yalnızlıktan bir kaçış yolu değildir. Bu ruh halindeki kişi, olayların batınını düşünmez, gerçekleri göz ardı edip, Allah’tan uzak yaşar.

Yaşamı süresince karşılaştığı her şeyi ve herkesi Allah’ın yarattığını, her olayı kendisine yaşatanın Allah olduğunu ve yine tek gerçek dostunun yalnızca Allah olduğunu bilen bir insan bu korkulardan uzaktır.

İnsan, dünyanın en kalabalık yerinde de bulunsa, gerçekte Allah’ın sonsuz gücü karşısında yalnızdır. Allah her yönden kendisini sarıp kuşatır. Rabb’i kuluna, “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16) ayetiyle bildirdiği üzere şah damarından yakındır. Etrafındaki binlerce insan görüntüsünü de Allah yalnızca bir imtihan olarak yaratır. İnsan hangi görüntüyle muhatap olursa olsun; kalabalıkta da yalnızken de Rabb’i ile birliktedir.

... Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Allah şuurlu insanlara, bu önemli gerçeği anlayacakları vicdani duyarlılığı verir ve hissedecekleri olaylar yaratır. İnsanın, etrafında ne kadar çok sayıda arkadaş bulunursa bulunsun, eğer kalbi Allah ile birlikte değilse, Allah’ın kendisini sarıp kuşattığından gaflette ise ve kendisine her şeyden yakın olduğunu düşünmüyorsa, o kişi gerçekte dünyanın en yalnız insanıdır.

Diğer yandan insan bir başına, hiç kimseyi göremediği bir odada dahi olsa, eğer kalbi Allah ile birlikteyse, O’nun sonsuz gücüyle kendisini sarıp kuşattığını, her an yanında olduğunu hissediyorsa, asla yalnızlık duygusu yaşamaz. Arkadaşları, dostları, ailesi Allah’ın tecellileridir ve her biri Allah dilediği için yaratılmıştır. Allah’ın tecellilerine hissettiği sevginin gerçek sahibi ve muhatabı Allah’tır. İnsana gerçek mutluluğu yaşatacak olan, Allah’ın kendisine olan daimi yakınlığıdır.

İman sahiplerinin dünyadaki dostları, "Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O’nun elçisi, rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir." (Maide Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği üzere Allah’ın elçileri, Allah’ı seven ve O’nun hoşnutluğu için yaşayan samimi müminlerdir.

İnsanların yalnızlıktan duydukları korku dünyevi korkulara dayanır. Samimi müminler yalnızlık korkusu duymazlar ancak yalnızlığı da istemezler. Yalnızlığı, mümin kardeşleriyle birlikte olmaya tercih etmezler. Kuşkusuz bu istek, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya ve Kur’an ahlakını yaşamaya yöneliktir. Allah’a gönülden iman edenlerle samimi dostluk kurmak, birlikte olmak mümin için ibadettir, çok güzel bir nimet ve güzelliktir.

... Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148)

Bütün insanlar Yüce Allah’ın belirlediği kadar ömür sürer ve yine O’nun belirlediği bir zamanda ölürler. İnsanın yaşamındaki tek kesin gerçek ölümdür. Kur’an’ın, "Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş kalelerde olsanız bile..." (Nisa Suresi, 78) ayetiyle haber verdiği gibi, her insan belirlenmiş gün geldiğinde ölüm gerçeğiyle buluşur.

İnsanlar genellikle ölüm düşüncesinden ve ölümden söz etmekten kaçınırlar. Ölümü kendilerinden uzak görür, kendilerince ‘iç karartıcı’ olan bu konu açıldığında sözü değiştirirler. Günlük işlerine ve geleceğe dair planlar yaparlar; öncelikleri bunlardır. Oysa yaşamayı düşündükleri gelecek, onlar için hiç gelmeyebilir. Her an dünyadaki yaşamları sona erebilir. Genç ya da yaşlı, hasta ya da sağlıklı, her insan ölüme aynı yakınlıkta, aynı uzaklıktadır.

Söz konusu kimseler bir ölüm haberi aldıklarında ya da sevdikleri birinin ölümü karşısında, birkaç gün ölümden söz eder, sonra eski gaflet içindeki yaşamlarına geri dönerler. Oysa ölüm, yaşamı boyunca insana kendini hatırlatır. Bazı insanlar için bu hatırlatmalar fayda verir; kendisini tekrar gözden geçirerek, yaşamını ve önceliklerini yeniden düzenlemesi gerektiğini anlar. Ancak birçok insan, kalplerinin ve gözlerinin önündeki gaflet perdesi nedeniyle, bu hatırlatmalardan ders çıkarıp öğüt almaz.

Oysa Allah, insanın gururunu ezecek her şeyi yaratmıştır. Bedeni sürekli bakım ister; bakmadığında perişan olur. Kadın ya da erkek; sabah, akşam, gün içinde onlarca acizliğini görür ancak buna rağmen kişinin enaniyeti kırılmaz. Ya da önemli bir hastalığa yakalanır; "ben güçlüyüm, bunu da yenerim." der, etkilenmez. Tedavi masrafları ile gururlanır. Hatta çok pahalıya satın aldığı aile mezarlığını övünerek anlatır. Kendisini mezara hazırlayacağı yerde, kendisine mezar hazırlar.

Kimi yaşlanıp ölüme iyice yaklaştığı halde, hiç telaşa kapılmaz, akılsızca bir rahatlıkla ölümü bekler. Her insanın nasılsa öleceğini, bunun doğal bir şey olduğunu düşünür. Bu kişiler için ölüm, derin bir uykudur; huzur ve sakinlik, sonsuz rahatlıktır. Ölen kişinin arkasından söyledikleri, “ebedi istirahatgahına gönderildi” ya da “ebedi karargahına defnedildi” gibi sözler de bu çarpık görüşleri nedeniyledir. Oysa ölen insanın ebedi karargahı, kazandıklarının karşılığı olarak yurt edineceği sonsuz cehennem ya da cennettir:

Şüphesiz o, ne kötü bir karargah ve ne kötü bir konaklama yeridir." (Furkan Suresi, 66)

Orada ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir. (Furkan Suresi, 76)

Ve bir gün bu kişiler ölümle birlikte tam da ebedi uykuya dalacaklarını zannettikleri anda gerçeği görürler. Gelen ölüm melekleri, onları bekleyen azabın ilk habercileridir. "... melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura" alırlar. (Muhammed Suresi, 27) Anlarlar ki; ölüm bir son değil, kendileri için azapla dolu bir yaşamın başlangıcıdır.

"Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar. (Casiye Suresi, 21) ayetiyle bildirildiği üzere, müminin ölüm anı inkarcıdan tamamen farklıdır. Gelen ölüm melekleri, mümine hiçbir rahatsızlık vermeden güzellikle canını alırlar. Mümin, canının alınış şeklinden, yaşayacağı olayların zincirleme olarak güzel gideceğini anlar.

Ölümle birlikte insanın dünyaya dair görüntüsü değişir, Kur’an’ın "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin Suresi, 52) ayetinin bildirdiği gibi, insan adeta flu rüyadan net olan gerçek dünyaya geçer gibi sonsuz hayatına geçiş yapar. Peygamberimiz (sav) de, "insanlar uykudadır, ölümle uyanırlar" buyurur ve bu gerçeğe dikkat çeker.

Peygamberimiz(sav) ölüm konusunda ayrıca “ölmeden önce ölün” buyurur. Ne anlama gelir ölmeden ölmek?..

Ölmeden önce ölmek insanın kusursuz imtihan mekanı olan dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tutarak sonsuz ahiret yaşamı için hazırlanması, bu gerçeklere göre yaşamasıdır. İnsanın ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığı için pişmanlık duyacağı her şeyi yaşarken yapmasıdır. Yaptığı için ahirette pişmanlık duyacağı şeyleri de yaşarken yapmamasıdır; insanın dünyadan geçmesidir. Bunu yaşayabilen iman sahipleri kesin bilgiyle iman eden, dünya hayatına karşılık ahireti satın alan ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. İmanı kalplerine tam olarak yerleştirememiş kimseler ise -Kur’an’ın ifadesiyle- dini bir ucundan yaşarlar; onlar ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır.

Dünyayı gerçek sanıp aldanan, ölümü düşünmeyen gaflet içindeki kişiler, ahirette dönüşü olmayan bir pişmanlık yaşarlar. Yaşamları boyunca bağlandıkları, peşinden koştukları ve asla kaybolmayacağını zannettikleri her şeyin birer birer yok olduğunu gördüklerinde yıkıma uğrarlar. Şimdi artık dünyadaki azgınlık ve enaniyetlerinden eser yoktur; başlar öne eğilmiştir:

Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)

Hayatları ve ölümleri bir olmayan ateş halkı ile cennet halkının, sonsuz yaşamları da kuşkusuz bir olmaz. Cennet halkı, nankörlerin aksine cennette de Rabb’lerine hamd eder ve şöyle derler:

"Bize olan vaadinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Zümer Suresi, 74)

Rabb'e Dönüş

4 Eyl 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır ve (bütün) işler Allah’a döndürülür. (Ali İmran Suresi, 109)

Sonsuz güç sahibi Yüce Allah tarafından muhteşem denge ve sistemlerle var edilen evrende, Dünya çok küçük bir yer tutmasına karşın büyük amaçlarla yaratılmıştır. Genç-yaşlı, zengin-yoksul, güçlü-güçsüz her insan, sınırlarını kavrayamadığımız evrendeki milyarlarca gezegenden birinde tanımlanamayacak kadar küçük bir yerde yaşar. İnsanın yaşamı imtihan üzerine kurulmuştur; ölümle imtihan sona erecektir ve kimse imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez.

Muhteşem bir düzenle yaratılan yaşam, Allah’ın belirlediği vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erecek ve her şey Rabb’ine döndürülecektir. Kur’an ayetlerinde yaratılış, insan, dünya ve ahiret hayatı konusunda hangi bilgiler veriliyor, inceleyelim:

Şeytandan Allah’a Sığınırız. Rahman Rahim Olan Allah’ın Adıyla;

Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmadık. Eğer bir ’oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız’dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.

... "Allah, herşeyin Yaratıcısı’dır ve O, tektir, kahredici olandır." Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.

Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem’e secde edin" dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah:) "Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."

(İblis) Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."

(Allah): Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden ’örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."

(Allah): ... "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (Adem ve eşi): Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır. ... "Orda yaşayacak, orda ölecek ve oradan çıkarılacaksınız."

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler. Biz göğü ’büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler. Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).

Gerçekten, gece ile gündüzün art arda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. "Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?" ’Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun; Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.

Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; (Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda. Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.

İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir.

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.

Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa... Ve en güzel olanı doğrularsa. Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse. Ve en güzel olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."

"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
Azap konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer adı konulmuş bir ecel (tayin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhalde onlara azap gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir.

Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim. Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.

(Öyle) Bir gün ki, yeryüzü ve dağlar titremeye-tutulur ve dağlar göçüveren bir kum yığını olur. Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir.

O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir. Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. Ancak o, ’herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. Yer, ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı ve insan: "Buna ne oluyor?" dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.

İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. Denizler, tutuşturulduğu zaman, O sarsıntının sarsacağı gün, Arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır.

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. Rableri Katında dileyecekleri herşey onlarındır. İşte bu, ihsanda bulunanların ödülüdür.

Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını ’parça parça koparan’ kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?

Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. (Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır).

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. "Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir. Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür.

Bizim Katımız’da sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.

Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah’tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.


Dipnot: Kur’an ayetleri sırasıyla Duhan, Enbiya, Ra’d, Bakara, A’raf, Mü’min, Zariyat, Fussilet, Yunus, Nuh, Lokman, Vakıa, Nur, Mülk, Leyl, Yasin, Mü’minun, Ankebut, Kıyamet, Mürselat, Müzzemmil, Hac, Nazi’at, Zelzele, Mearic, Tekvir, Rahman, Zümer, Muhammed, Meryem, Hümeze, Nisa, Beled, Nahl, Sebe ve Ahkaf Surelerinden alınmıştır.

Ayrıca yazı konusuyla ilgili muhteşem bir video önermek istiyorum. Videoyu şu linkten izleyebilirsiniz:

http://www.dailymotion.com/video/xcmaiz_heryey-o-na-dondurulur-ilimedya_tech

Yaşamın ve ölümün yaratılma nedenini, "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirir Yüce Allah. İnsan dünyada kendisi için belirlenmiş olan yaşamı süresince bu konuda imtihan olur.

"Ben iman ettim" demek yeterli değildir. Kişi, Allah’a olan imanı, bağlılığı, kararlılığı, sabrı ve özel olarak yaratılan olaylarla sınanır.

Allah’a kulluk, yaşamı Allah korkusu ve O’nun hoşnutluğu üzerine inşa etmektir ve "…Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162) ayetiyle dikkat çekildiği üzere insanın tüm yaşamını kapsar. Vicdanlı ve samimi bir insanın yapması gereken, kulluk bilinci taşımak, yaratılış amacını düşünmek ve tüm yaşamını Yüce Rabb’imizin bildirdiği şekilde, O’nun sınırlarını koruyarak geçirmeye çalışmaktır.

Allah’ın verdiği nimetler, Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için yalnızca birer araçtır. Dolayısıyla insanın ölümü, yapayalnız Allah huzurunda sorgulanacağını, cennet ve cehennemi unutarak yalnızca dünyevi çıkarlar peşinde olması büyük yanılgıdır.

Şeytan insana imanı yaşamayı zor ve sıkıntılı gösterir. Ancak Allah, samimi kullarına imanı sevdirir ve onları karanlıklardan çıkararak Kendi dosdoğru, aydınlık yoluna iletir. Dolayısıyla sinsi karakterli şeytan, Allah’a kullukta samimi çaba içinde olan müminleri verdiği telkinlerle kandıramaz, yaşadıkları aydınlıktan kendi bataklığına çekemez.


Gerçek sıkıntı ve eziyet, “…Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (Hac Suresi, 31) ayetiyle bildirildiği üzere, şirktedir. Sahte ilahlarını terk ederek Allah’a yönelen bir insan, boşlukta sürüklenmekten kurtulur, tek gerçek ilah olan Allah’a sığınarak, yalnız O’na kulluk ederek huzur ve güven içinde yaşar. Şirkin karanlıklarından –Allah’ın dilemesiyle- nura çıkar.

Şirk, yalnız birtakım eşya ya da putlara tapmakla sınırlı değildir. Allah’tan başka varlıklardan yardım beklemek, onların hoşnutluğunu aramak ve Allah dışında başka bir varlığın rızasını Allah rızasına tercih etmek; bunların tümü, Allah’tan başka ilah edinmektir, şirktir. İnsanın kendisini bu durumdan uzak/müstağni görmesi büyük hatadır.

Hırsla dünyevi hedeflere yönelen insanın, şuurunda olmadığı bir başka gerçek daha vardır. Dünya hayatında kulluk ettiği onlarca putu bırakıp yalnızca Allah’a kulluk etmediği sürece asla gerçek huzuru bulamayacaktır. Çünkü insanın nefsi sınır tanımaz ve bitmek tükenmek bilmez tutkulara sahiptir. Bencil tutkularının tatmini için yaşayan kişi, herşeye sahip olsa da, nefsi asla tatmin olmaz. Sahip olduğu herşey daha da tatminsiz olmasına yol açar; çünkü hepsinin daha iyisi ve daha kusursuzu vardır. Sürekli bir başka tutkunun peşinde koşarak azgınlaşan birinin kuşkusuz mutlu bir yaşamı olmayacaktır.

İnsanın, kendisiyle ilgili olumsuz bir şeyi duyduğu anda değiştirmesi gerekir. Ayette iman sahipleri, ”İşittik icabet ettik” derler. İnsan şirk koşuyorsa, ”tamam sonra düzelteceğim” demesi samimiyetsizliktir. Anında değiştirmelidir; çünkü vakti olmayabilir. Aksini düşünüyorsa, Allah korkusunu gözden geçirmelidir.

İnsanların mutluluk ve nimetler içinde yaşayabilmelerinin tek yolu, yalnızca Allah’a kulluk etme bilincini taşımalarıdır. Bu gerçek unutulduğunda ahlaki dejenerasyon, insan ilişkilerindeki yozlaşma, çıkar ve beklentilere dayalı ilişkiler, güçlünün zayıfı ezmesi, acımasızlık, zalimlik, sahtekarlık ve düşmanlığa hayat sahası açılır. Allah’ın buyruklarını terk edip, kendi hevalarına uymaları, insanları ciddi dejenerasyona sürükler.

Bu şuurla, yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı  bencil tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir mekân olarak görmezler. Nefislerini tatmin etme gibi bir hırs içinde olmaz; Allah’a gereği gibi kulluk etme konusunda samimi istek taşırlar. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi tefekkür ederler… Allah’ın gizlinin gizlisini bildiğinden ve yaptıklarından haberi olduğunun farkındadırlar ve bu nedenle davranışlarının her zaman Kuran ahlakına uygun olmasına titizlik gösterirler.

"Ben, yalnızca Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim ve son dönüşüm O’nadır." (Ra’d Suresi, 36)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors