Sanırım siz de aynı düşüncedesiniz. Bugün pazar ve bir önceki pazar günü olanlar sanki birkaç gün önce yaşanmış gibi. Yanılmıyorsunuz; zaman gerçekten hızlı geçiyor. Ahir zamandayız ve zaman kısalıyor. Önce "zaman nedir?" kısaca bakalım:


Zaman, bir anı başka bir anla kıyasladığımızda ortaya çıkan algıdır ve tamamen algılayana bağlı, yani izafi/göreceli bir kavramdır. Penceremizden caddeye baktığımızda, görüş alanımıza giren ilk araç ile ikinci aracı gördüğümüz an arasında bir süre olduğunu düşünür ve arada geçen süreye zaman deriz. İkinci aracı gördüğümüz anda, ilk aracın bilgisi zihnimizdeki bir bilgidir; o bilgiyi yaşadığımız anla kıyaslar ve zaman algısını elde ederiz. Bu kıyaslamayı yapmasak zaman da olmayacaktır.

Arkadaşlarımızla oturup, sohbet ettiğimizi düşünelim. Ne kadar süre birlikte olduğumuz konusunda, herkes farklı bir zaman süresinden söz edecektir. O halde zamanın akış hızıyla ilgili bilgi, algılayana göre değişmektedir.


Zaman, algılayana bağlı göreceli bir kavramdır ancak günümüzde zamanın kısaldığı konusunda herkes aynı görüştedir. Bu durum, Peygamberimiz(sav)’in hadislerinde haber verdiği bir olay olduğu gibi aynı zamanda bilimsel de bir gerçektir.


Peygamberimiz(sav) birçok hadisiyle ahir zamanda zamanın kısalacağına işaret eder: "Kıyamet yaklaşınca zaman birbirine yaklaşacak. Bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir cuma gibi, bir cuma kuru hurma yaprağının ateşte yanması gibi olacak."


Bilimsel gelişmeler de zamanın kısaldığını gösterir. Schuman rezonansının artması, küresel faktörler, dünyanın ağırlık merkezinin değişmesi ve diğer sebeplerden dolayı dünyanın dönüş hızı artmaktadır. Eskiden 24 saat süren bir gün de giderek kısalmaktadır. Bunun anlamı saatteki yelkovan ve akrebin giderek daha hızlı dönmesidir.
 
‎24 SAAT 16 SAAT GİBİ YAŞANIYOR... SCHUMANN REZONANSI NEDİR? NEDEN 1980’DEN
İTİBAREN HIZLA ARTIYOR?


Dünyanın yüzeyi ve iyonosfer tabakası arasında 55 km.lik bir boşluk bulunmakta ve bu boşluk rezonans özelliği taşımaktadır. (Rezonans, bir nesnenin en doğal olarak titreşmeyi istediği frekans olarak tanımlanabilir.) Schuman Rezonansı ilk defa 1952’de fizikçi Winfried Otto Schumann tarafından açıklanan, 1957 de de Schuman ve Konig tarafından kanıtlanmış olan yeryüzü ile iyonosfer tabakası arasında meydana gelen doğal titreşime denir. Kısaca dünyanın zemin temel frekansı ya da nabzına verilen isimdir.


Dünya’nın zemin temel frekansı, ya da “kalp atışı” (Schumann Rezonansı, SR olarak adlandırılır) hızla artmaktadır. Coğrafi bölgelere göre değişkenlik göstermesine rağmen, onlarca yıldır toplam ölçüm 7.8 devir / saniye’yi göstermekteydi.


Bu değerin sabit olduğu düşünülüyordu ve global askeri haberleşme sistemi bu frekans üzerine geliştirilmişti. Son raporlara göre, 1980’den itibaren hızla artış gösteren bu değer, bugün yaklaşık 11 devirdir. Bu oran 13 devire ulaştığında duracaktır. Bilim bu oranın neden yükseldiğini ya da yükselişe neden olanın ne olduğunu bilemiyor.


http://www.facebook.com/AllahYonelis

Dünyadaki en önemli sorunu yaşadığınızı mı düşünüyorsunuz? Dahası yüzleştiğiniz sıkıntının, bir insanın yaşayabileceği en büyük zorluk olduğunu?..

Her ne yaşıyor olursanız olun şunu asla aklınızdan çıkarmayın: Yeryüzündeki herşey ve herkes Allah’a boyun eğmiştir. Tüm varlıklar O’nun kontrolündedir. Tümü O’nun buyruklarını yerine getirir; O’na itaat eder.

Unutmamanız gereken bir diğer gerçek ise Allah’ın koruması altındaki insana hiç kimse zarar veremez. İstese de güç yetiremez.

Toplumdaki "Allah yürü ya kulum dedi" deyimine uygun olarak, Allah bir insanın yolunu açarsa, o yolu kapayabilecek hiç kimse ya da bir olay yoktur.

Allah’ın kuluna bahşettiği nimet, huzur ve mutluluğu engellemeye kimsenin gücü yetmez.

Herşeyin Allah’ın denetiminde olduğunu unutmak, yaşanan olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamamak, bu yüzden korkuya kapılmak imani zayıflıktır. Bu kişi sorunlarına çözüm getiremez ve sorun büyüdükçe umudunu kaybeder. Rabb’ine teslim olan insan ise her olaya hayır ve hikmet gözüyle bakar; yaşadığı çok zorlu da olsa, korku duymaz, umudunu yitirmez.

Her insanın yaşamı birbirinden farklıdır; farklı beklentileri, farklı sorunları vardır. Bu farklılıklara rağmen, insanların çoğu aynı yanılgıyla yaşar. Bu, beklentilerin gerçekleşmesi ve sorunların ortadan kalkması için mutlaka belli şartların bulunması düşüncesinden kaynaklanır. Ancak şartlar oluştuğunda yaşanan zorlukların aşılabileceği düşüncesi bir yanılgıdır.

Dünya imtihan mekanıdır ve dünya hayatını imtihan gereği sebeplere bağlı olarak yaşarız. Örneğin üniversiteye girmek isteyen bir gencin, bu amaçla yoğun ders çalışması, test çözmesi, dahası bir hazırlık kursuna gitmesi gerekir. Bu saydıklarımın tümü sebeplerdir. Bu sebeplere sarılmazsa, örneğin genç ders çalışmazsa sınavı kazanamayacaktır.

Diğer yandan önemli bir hastalığa yakalanan bir insanın, hastaneye gitmeden, tedavi görmeden hastalığın geçmesini beklemesinin mantık dışı olduğı açıktır. Akla uygun olan, Allah’ın dilemesiyle insanın gerekli tedbirleri almasıdır.

Herşeyin sebeplere bağlı yaratılmasındaki hikmetlerden biri de, insanın sürekli imtihan olmasıdır. İnsan hem Allah’ın yarattığı olaylar hem de sebeplerle imtihan olur. Ve bunlar karşısında gösterdiği ahlak ile sınanır. Olaylar sebepsiz olarak yaratılsaydı, imtihan ortadan kalkardı.

Ancak şunu unutmayalım; sebepleri Allah bizim için yaratır. Bizler sebeplere bağlı yaşarız; Allah sebeplerden münezzehtir. O dilediğini, dilediği kişi için, dilediği şekilde yaratır. Bizim kendi öngörümüzle gerçekleşemeyeceğini düşündüğümüz sonucu, Allah dilerse yaratır. Zorlukları kolaylaştıran, umutları gerçekleştiren, her sonucu yaratan yalnızca Allah’tır. Allah dileseydi her şeyi sebepsiz olarak da yaratabilirdi. Ancak kılınan sebepler, bizlerin aklımıza uygun olması içindir.

Dünyada yaşanan sıkıntıların asıl kaynağı Allah’tan ve Kur’an’dan uzaklaşılmasıdır. Oysa insanlar Kur’an’a göre yaşam sürdüklerinde mutlu olacaklardır. Ve en önemlisi, Allah dünyanın mutluluğunu hak kitaba uyulup uyulmaması üzerine bağlamıştır.

Yaşayan milyarlarca farklı insanın, farklı beklentilerinin, farklı sorunlarının, başlarına gelen farklı musibetlerin çözümü yalnızca tek bir tanedir. Çözüm; Allah’a yönelmek, O’na güvenip dayanmak, O’nu çok sevmek ve Kur’an’ı yaşamaktır... İnsan bütün sevgisini Allah’a vermediğinde, Rabb’ini gücü yettiğince sevmediğinde kalp bunalır. Allah aşkını yaşayan insan mutludur, neşe doludur, sıkıntılardan uzaktır.

İnsan bu gerçeğe kesin bir bilgiyle iman edip, Rabb’ine güvenip dayandığı takdirde; her sorununda çözüm noktasını görebilir. Rabb’ine teslim olduğu, O’nu dost edindiği, yalnız O’ndan yardım dilediği takdirde, Allah onun için en güzelini ve en hayırlısını yaratacaktır. Gösterdiği çaba ve sarıldığı sebepler fiili birer dua mahiyetindedir; tek çözüm Allah’ın elindedir.


Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

Müslüman olmayan her insan potansiyel Müslümandır. O yüzden insanlara güzel sözle ve şefkatle yaklaşılmalıdır. Nefretle yaklaşmak çok anlamsızdır; Kur’an ahlakında nefret ve kin yoktur.

Bazı cahil kişilerin, farklı dinden hatta farklı mezhepten olanlara karşı nefretle ve gözü dönmüş bir üslupla yaklaşmaları çok çirkin bir davranıştır. Bu dehşet verici üslup sebebiyle tüm Müslümanların bu yapıda olduğu zannedilmiş, İslama karşı dalga dalga bir nefret yayılmıştır. Bu cahil ve yobaz kesim yüzünden Müslümanlara karşı önyargı oluşmuştur.

Bu kişilere sormak gerekir; Allah bizim neden kin duymamızı, nefret etmemizi istesin? Cennette kin ve nefret var mıdır? Cennet sonsuz sevgi ve muhabbet yurdu değil midir?..

Müslüman, kindar olmamalı, nefretten arınmalıdır. Adil olmalıdır; bütün insanlara aynı gözle bakmamalı; zulmedeni suçsuz insanlardan ayırt etmelidir. Aralarında zulmedenler olduğu bahanesiyle bütün bir toplumdan intikam almaktan söz edilebilir mi? Bu, orman kanununa tabi, ilkel ve cahil kabile toplumlarında olur. Zalimlerin özelliği olan bu davranış, Müslümana asla yakışmaz.

İslam ışıl ışıl aydınlıktır; barış ve esenlik dinidir. Allah, insanları seçip beğendiği dine; barışa ve esenliğe davet eder. Bu aydınlık ve dosdoğru yolu seçenler Allah’ın ‘iyiliği emredip, kötülükten sakındırma’ yükümlülüğünü gerektiği şekilde yerine getirdiklerinde, pek çok insan Kuran’a yönelecek ve Allah’ın hoşnutluğunu hedef edinen bir yaşam sürmeye başlayacaktır. Deccalin beyni tam anlamıyla yok edildiğinde karmaşa, yokluk, yoksulluk, huzursuzluk, güvensizlik, adaletsizlik gibi sorunlar bitecek, dünya barış ve sevgi dolu bir mekana dönüşecektir.

Bütün gücünü kullanma ve mücadele anlamına gelen cihad, Allah’ın dinini yaymanın mücadelesidir, tebliğdir. İnananların cihadı kendi nefisleri ve yeryüzündeki kötülüklerledir. Nefsindeki ve çevresindeki kötülüklerle mücadele eden mümin, kendisinde ve diğer insanlarda sevgi, saygı, şefkat, merhamet, barış, güven ve adalet gibi değerlerin hakim olmasına vesile olur.

İnsanlara Kur’an ahlakını anlatmak, Kur’an’la öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak; tümü birer çağrıdır ve en güzel sözlerdir. "Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetinde söz edilen insanlar, Allah’a çağrıda bulunan samimi iman sahipleridir. Müminlerin, Rabb’imizin her şeye şahit olduğunun bilincinde olarak güzel sözle yaptıkları tebliğ -Allah’ın dilemesiyle- birçok insanın imana yaklaşmasına vesile olur.

Güzel ve yumuşak söz insanlar üzerinde çok etkilidir. Allah, Hz. Musa ve Hz. Harun’u, son derece zalim ve ilahlık iddiasında olan Firavun’a yollarken bile, “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 43-44) buyurur.

Kur’an, inanan insanların inanmayanlara ve zulmedenlere karşı sergilemeleri gereken tavrı, “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir… (Fussilet Suresi, 34-35) ayetiyle haber verir.

İnsanları yanlış olandan sakındırmak, doğruları anlatmak, toplumdaki sapkın görüşlerle fikir mücadelesi yapmak, özellikle yaşadığımız dönemde her Müslüman’ın önemli sorumluluğudur. Bozgunculuk çıkaran, huzur ve düzeni bozan, barışı engelleyen fitnenin yeryüzünden kaldırılması gereklidir. Ancak bu topla tüfekle, kanla değil fikir mücadelesiyle olacaktır. Çünkü asıl hedef fitnenin beynidir! Sorunlar konuşarak, şefkat ve hoşgörüyle halledilebilir. Kan kanla temizlenemez.

Yüce Allah insanların arasını düzeltmeyi ve iyiliği emreder. Kur’an’da, “…Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir. (Rad Suresi, 25) ayetiyle anarşi, terör, şiddet içeren her türlü bozgunculuk yasaklanır. Rabbimiz tüm bozguncuları lanetler ve onları bekleyen sonsuz azabı haber verir.

Kur’an’a göre, haksız yere saldırı ve masum insanları öldürmek çok büyük bir suçtur. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurur: "... Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur..." (Maide Suresi, 32)

Cinayet işleyeni bile affetmemizin bizim için daha hayırlı olacağını haber verir Kur’an. Suçsuz insanları havaya uçurup eylem yapan ve “Allah için yaptım” diyen kişinin, içinde Allah korkusu taşımadığı açıktır. Buna kahramanlık denemez; vicdan sahibi her insan bu davranışı şiddetle lanetler.

İslam’ın kelime anlamı barıştır; Allah barışı ve uzlaşmayı emreder. Kur’an’da yasaklanan bozgunculuk ise, anarşizmin ana özelliğidir. İslam bir nurdur. Dini kanla özdeşleştiren kimseler, Kur’an’ın nurundan yararlanamayan ve kendi karanlık gözlüklerinden bakanlardır. Barış bu kişilerin nefsine zor gelir. Gerçekte zevkli olan barıştır ancak onlar savaştan ve kan dökmekten zevk alırlar.

Kan isteyeni Allah o kanda boğar. Allah, Kur’an ahlakını kansız hakim edecektir; insanın buna kanaat getirmesi gerekir. İnsanı en etkileyen silah tehdit, saldırı, yaralamak ve kan mıdır; yoksa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşmak mıdır?.. Kuşkusuz en büyük silah sevgidir. İman, akıl ve ilim, sevgi ile birleştiğinde dünyanın en büyük gücü oluşur.

Devam Edecek...

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla birlik olarak hareket etmek, müminlerin zorlukları aşmalarında büyük önemi olan imani bir sırdır. Tarih boyunca yaşanan olaylara baktığımızda zorluklar karşısında hep bu şekilde başarı elde edildiğini görürüz. Başta alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (sav) ve onunla birlikte olan müminler bu ahlakı doruğunda yaşamış, tesanütleri ve özverileriyle Kur’an ahlakının yayılmasına vesile olmuşlardır.

Yaşadıkları sapkın inançlarını terk etmeye çağırdıkları müşrikler tarafından sözlü ve fiili iftiraları, saldırıları sabır ve tevekkülle karşılamış, yalnızca Rabb’lerine güvenip dayanarak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu gözeterek mücadeleye devam etmişlerdir. Tehdit, baskı ve zorluklara rağmen, dini tebliği sürdürmüşlerdir.

Peygamberimiz (sav)’in, en zor koşullarda dahi dinin çıkarlarını önde tutması tüm inananlar için çok önemli bir örnektir. Açlık, yokluk, hastalık gibi imtihan zamanlarında, Müslümanlara karşı çok büyük düşkünlük göstermiş, üzerlerine şefkat ve merhamet kanatlarını germiştir. Sahabelerle birlikte özveriye dayanan birlik ve beraberlikleri sonucunda büyük bir güç elde etmiş, Allah’ın yardımıyla inkarcı ve müşriklere karşı büyük başarılar kazanmışlardır.

Kur’an ahlakını yeni tanıyan kişilerin eğitimi, zaman zaman büyük çaba gerektirmiş ancak Peygamberimiz (sav) onların cahilce davranışlarına hep en güzel şekilde, din ahlakıyla karşılık vermiştir. Kur’an onun örnek ahlakını, "Ve kuşkusuz, "Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle haber verir.

İnsanların cehalet, art niyet, ön yargı, kötü ahlak ya da zalimlik nedeniyle sergiledikleri tavırlara karşı sabır göstermek, tüm bunlara yumuşak davranarak karşılık vermek üstün ahlak örneğidir. Bu güzel ahlakı yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için yaşayan samimi müminler, sabretmenin ve bağışlayıcı olmanın insan nefsine en zor geldiği olaylarda dahi nefislerini ezerler. Resulullah(sav) da etrafındaki kimselerin kötü davranışlarına karşı onları doğruya yönlendirme ve ıslah etme yolunu seçmiştir. Bu güzel ahlak Kur’an’da, "Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159) ayetiyle bildirilir.


Peygamberimiz (sav), çok zorlu olaylarla imtihan olmuştur. Tebliğ yaptığı kavimdeki çok sayıda insan ona engel olmaya ve zorluk çıkarmaya çalışmışlardır. İki yüzlü davranan ve tuzak kurmaya çalışan, atalarının dininden vazgeçmeyen, nefislerine uygun başka bir Kur’an getirmesini söyleyen, Peygamberimiz (sav)’i tutuklamak, sürmek hatta öldürmek isteyen çok sayıda insan olmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) üç yıl kadar tebliğ faaliyetlerini gizli sürdürmüş, oldukça tedbirli davranmıştır. Üçüncü yıl ise Allah’ın buyruğuyla peygamberliğini ve İslamiyet’i açıkça ilan etmiştir.

Kureyşli müşrikler düşmanlıkla, tüm olanaklarını kullanarak bu kutlu insanı etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır. Eziyet etmiş hatta suikaste kalkışmışlar ancak İslam’ın yayılmasını önleme çabalarında başarılı olamamışlardır. Peygamberimizin faaliyetlerini engelleyebilmek için başvurdukları baskı, zulüm, işkence ve tehdit yöntemleri yarar sağlamamış, Allah onlara geçit vermemiştir.

Allah’ın vahyi üzerine Hz. Muhammed (sav) ile müminlerin Medine’ye hicret edeceklerini öğrenen Mekkeli müşrikler, büyük bir güç elde edeceklerinden korkarak, hicreti de engellemeye çalışmışlardır. İşkence etmiş, "yol keserek" zorbalık yapmışlardır.

Hz. Muhammed (sav)’in Allah’ın koruması altında olduğundan gafil olan inkarcılar, pek çok defa deneyip başarısız oldukları halde, fiili saldırıdan vazgeçmemişlerdir. Kur’an, hazırlanan bir tuzağı, "Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30) ayetiyle haber verir.

Ancak Resulullah, "Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O’na ’huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, Yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 40) ayetinden de anlaşıldığı üzere, Allah’ın İlahi yardımıyla bu tuzaktan da korunmuştur.

"Allah’ım! Rahmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb (şifa veren) kılan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke (yok olmaya) dâvetten, kabir azabından korumanı diliyorum." Hz. Muhammed (Tirmizi, Daavât 30)

Kur’an ahlâkının günlük hayata nasıl geçirileceği konusunda Peygamberimiz (sav) en güzel örnektir. O’nun (sav) hangi koşulda hangi davranışta bulunduğunu öğrenerek ona benzemeye çalışır, imanî coşkuda, samimiyette, tevazuda, temizlikte onu örnek alırız.

Evliliğe bakış açımızın nasıl olması gerektiğini de Kur’an’dan ve Peygamberimiz(sav)’in yaşamından öğreniriz. Evlilik mutlaka Allah’ın hoşnutluğu ve rahmeti üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalıdır. Aksinde Allah mutluluk vermez; zaten bunu aramadıkları, beklentileri dünyevi ve nefsani olduğu için insanların çoğu mutsuzdur.

İnsan, Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Kadın ya da erkek, eğer eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı görürse, gerçek aşkı yaşar. İşte bu Allah aşkının yansımasıdır.

Allah rızası üzerine kurulan evlilikte farklı bir tutku ve aşk vardır. Kur’an’ın "Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt, (Vakıa Suresi, 37) ayetinde söz edilen, cennet ehline has bir duygudur tutku. Dünya hayatında nefsin heva ve hevesi anlamına gelen tutkudan kuşkusuz tamamen farklıdır. Mümin kadın ve erkeğin evlilikleri, Allah aşkından kaynaklanan derin bir aşk ve tutku üzerine kuruludur. Kadın ve erkeğin ruhunu açan bu aşk, dünyevi aşklar gibi geçici ve sonlu değildir. Bu özel duyguyu Allah, müminler için yaratır; yalnızca onlara yaşatır. Sonsuzluğa kilitlenmiş bir aşktır bu ve sonsuz ahiret yaşamında da devam edecektir.


Peygamberimiz(sav) bu duyguyu en güzel ve en derin yaşamış insandı. Eşlerinde Allah’ın tecellisini görerek, onlara gereken değeri vermişti. Allah da O’na birçok eş nasip etmiştir. Bazı kişiler Peygamberimiz (sav)’in çok evlenmiş olmasını kendilerince eleştirirler. Oysa Allah’ın, bunu sevgili Peygamber(sav)’ine nasip etmesinden daha doğal ne olabilir?

Peygamberimiz (sav), "Bana 3 şey sevdirildi; güzel koku, kadınlar ve namaz" buyurur. O, derinliği ve tutkuyu çok iyi bilen bir insandı. Eşlerine çok düşkün ve onlara karşı sevgi doluydu. Peygamberimiz (sav) ile evlilik eşleri için çok büyük bir nimetti ve onun yanında çok güzel yetişmişlerdi. Peygamberimiz (sav)’in eşleri de onu Allah’ın tecellisi olarak görür, ona büyük aşk ve sevgi duyarlardı. Peygamberimiz (sav) ile evlenmelerinin asıl amacı Allah’ın rızasını kazanmaktı.

Allah Resûlü (sav) şöyle buyurur; "iman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlâkça en güzel olanlar ve ailesine en güzel davrananlardır " (Hz. Aişe(ra)’dan, Tirmizî)

Peygamberimiz (sav), Allah’ın, son hak kitabı olan Kur’an’ı vahyettiği, güzel ahlakı, takvası, Allah’a olan yakınlığı ile insanlığa örnek kıldığı resûlu/elçisidir. O, “... müminler için şefkat kanatlarını ger. (Hicr Suresi 88 ) buyruğuna itaat eden, ümmetinin sıkıntıya düşmesi, zorluk çekmesi gücüne giden, "mü’minlere şefkatli ve esirgeyici" olan bir elçidir.

Peygamberimiz (sav), kuvvetli imanı ile, sorumluluğunu mükemmel bir şekilde yerine getirmiş, insanları Allah’ın hayat veren yoluna davet etmiş ve çağrıya icabet eden samimi insanların yolunda ışık olmuştur. O, kıyamete kadar insanlığa peygamber ve yol göstericidir.

Peygamberimiz (sav)’in izinden giden samimi müminlerin, tüm insanlara güzel ahlâkları ile örnek olmaları ve onları güzel ahlâka davet etmeleri gerekir. Onun gibi yumuşak ve güzel sözle uyarmak, hatırlatmak ve müjde vermek müminlerin görevidir.

O’na Benzemek

"Alemlere Rahmet" olarak gönderilen Peygamberimiz (sav) şakacı, güzel ve hikmetli espriler yapan bir insandı. Çok yakışıklıydı; tertemizdi ve hep mis gibi gül kokardı. Yüzü pembe-beyaz, gözleri simsiyah ve sürmeli, sakalı siyah, kirpikleri uzun ve kıvrıktı. Ortadan ayırdığı ve zaman zaman ördüğü simsiyah saçları omzuna kadar uzanırdı. Vefatı sırasında bile saçlarında çok nadir beyaz vardı. Boynu kalın, omuzları genişti. Acı bir güce sahipti; bölgenin en ünlü ve güçlü pehlivanını bir karşılaşmada birkaç kez yere vurduğu rivayet edilir.

Peygamberimiz(sav)’in, kalpleri imana ısındıran ve Kur’an ahlâkına yaklaştıran sevgisi, ince düşüncesi ve şefkati, bizlerin de kazanmamız gereken önemli özelliklerdir. "... Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157) ayetinin muhatabı olalım ki Rabb’imiz yardım etsin, yollarımızı açsın ve başarı versin. Peygamberimiz (sav) gibi, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak ise en büyük ödüldür.

"Kim bir müslümandan dünya kederlerinden bir keder giderirse Allah ondan ahiret günü kederlerinden bir keder giderecektir. Kim de Müslümanı örterse Allah onu dünya ve ahirette örtecektir. Ve kim bir fakir borçluya kolaylık gösterirse, Allah ona dünyada ve ahirette kolaylık gösterecektir. Kul, (din) kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısıdır. Kim bir yola giderek onda ilim ararsa, bu çalışması sebebi ile Allah ona Cennet’e giden bir yolu kolaylaştıracaktır…” Hz. Muhammed (sav) (İbni Mace/ 1. cilt/ syf.389)

“Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur” sözünü çevremizden sıkça duyarız. Toplumda, dürüstlüğün insanı kayba uğratacağı gibi gerçek dışı bir inanış vardır. Birçok anne baba çocuklarına vicdanlı, dürüst ve samimi davranmayı değil, yalnızca kendi çıkarlarını korumayı öğüt verir. Küçük yaştan itibaren bu telkinle yetişen zayıf imanlı kişiler, samimi ve dürüst ahlaklı olmanın kendilerine zarar getireceğine inanırlar. Bu, ‘mantıklı’ hareket etme üzerine kurulu olan dünya görüşüdür.

Mantıklı olmak dünyevi çıkarlar üzerine kuruludur ve bencil olmayı gerektirir. Bu bakış açısına göre, vicdanlı davranmak mantıklı değildir. Kuşkusuz bu düşünce büyük bir yanılgıdır.

Örneğin çalıştığı işyerinde yolsuzluk yapıldığına tanık olan kişi, eğer olayı açıklaması işini kaybetmesine sebep olacaksa, vicdanını devreden çıkarır ve ‘mantığını kullanır’; susar. Bu kişiye göre mantıklı olan davranış, yolsuzluğu görmezden gelmek ya da yapılan işten kendi payına düşeni almaktır. Vicdanını dinleyerek doğruları açıklamak isteyen insan ise, ’en akıllı sen misin, aklını başına topla, herkes böyle?’ gibi sözlerle kararından vazgeçirilmeye çalışılır.

Mantıklı olması yönündeki telkinlerle birçok insan güzel ahlaktan, dürüstlük ve samimiyetten uzak yaşar. Bu telkinler gerçekte insanı vicdanının yolundan saptırarak, nefsinin bencil tutkularının ardına düşürmeyi amaçlayan şeytanın sesidir. Ahlaksızlık yaptırmak, dürüstlükten uzaklaştırmak isteyen şeytan, bu durumdaki kişiye ‘mantık’ kılıfı altında yaklaşır. İman eden insan, bu şeytani telkinlere kanmaz. Samimi kişinin vicdanı her an devrededir ve hiçbir koşulda samimiyetten ödün vermez.

İnsanlar samimi olduklarında, genellikle mantıklarıyla çatışırlar. Samimi insan hep vicdanıyla hareket eder ve doğaldır birçok zorlukla karşılaşır. Mantıkla hareket eden kişiler zor işlerden kurtulsalar da gerçekte belanın içindedirler; mantıkta daima bela vardır.

Vicdan insana sürekli doğruyu gösterir; mantık ise adeta şeytanın silahıdır. Şeytani bir mantığa sahip kişinin aksine temiz akıl sahibi insan, yalnızca Allah’ın rızasını umut ederek samimi niyetle hareket eder. Bu durum, insanın ruhu ve aklı üzerinde çok olumlu etki oluşturur.

Bediüzzaman bu samimi kulluğu, “mühim bir esas, en büyük kuvvet, en önemli dayanak noktası, en yüksek karakter ve en safi kulluk” olarak tanımlar. Samimiyetin kazandırdığı ruh derinliği, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma heyecanı ve cennet umudu inanan insan için ayrı birer zevktir. Samimi olduğu, vicdanının işaret ettiği yola uyduğu ve böylece Rabb’ine tam teslim olduğu için iman eden insanın yaşamına huzur hakimdir. Ayrıca bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklıdır. Dünyevi çıkar elde etme hırsı nedeniyle sıkıntı yaşamaz; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba göstermenin güzelliği tüm yaşamına hakimdir. İmanı tanımayan ve güzelliğini bilmeyen kişiler, onun kayıp içinde olduğunu düşünüyor olsalar da...

İnsanın, kendi de ihtiyaç içinde olduğu halde zor durumdaki dostuna evini açması, yiyeceği az da olsa misafirine ikram etmesi, cahiliyenin mantık ölçüsüne göre kayıp olarak değerlendirilebilir. Gerçekte samimi bir mümin hiçbir zaman ve hiçbir koşulda kayıp içinde olmaz. Kısımlandıran, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah, özverili kuluna birçok yönden sayısız nimet verebilir, bir başka işinde bereketini artırabilir. Mümin, bereketinin artması ya da daha iyi koşullar gibi bir beklentiyle özveride bulunmaz; bu samimiyetsizlik olur. O, yalnızca Rabb’imizin hoşnutluğunu umarak güzel davranışlar sergiler. Allah karşılık olarak ona dünyada bereket verirse şükreder; ancak asıl güzel karşılığı sonsuz ahiret yaşamı için umut eder.

Çıkarları zarar görür korkusuyla özveride bulunmayan, güzel ahlaktan uzak duran bencil kişi ise vermekten kaçındığı her şeyi hatta kat kat fazlasını bir başka şekilde kaybedebilir.

Toplumda bazen insan yalnızca doğruyu söylediği için hakaret, iftira ya da baskıyla karşılaşabilir. Dürüstlüğü nedeniyle zor durumda kalıp bir bedel ödemek zorunda kalabilir. Dinden uzak cahiliye toplumu bakış açısıyla düşünüldüğünde, dürüstlük genellikle insanın lehine değilmiş gibi görünür. Oysa her dürüst insan vicdanına uyduğu için, gerçekte lehinde olanı seçmiştir. Dürüst ve samimi davranan kişinin her durumda kazançlı olacağı açıktır.

Samimi davranışın en güzel karşılığı Allah’ın hoşnutluğudur. İnsan vicdanını susturup yüzeysel bakarak zahiren lehinde olanı seçerse, Rabb’imiz bu kötü tavrın karşılığını çok farklı yönlerden verebilir. Çıkarlarını zedelememek amacıyla ahlak dışı davranan kimse rahat yaşamayı umut ederken, başka konularda zarara uğrayabilir. Maddi beklentilerle hırs içinde yaşayan kişiler huzursuz, endişe ve korku içinde bir yaşam sürerler.

Yüce Allah hastalık, maddi kayıp, iftiraya uğramak, işini kaybetmek ya da parasız kalmak korkusuyla dürüst davranmayan kişi için, yaptıklarının karşılığı olarak en çekindiği olayları, hiç beklemediği zamanda ve hiç beklemediği bir şekilde yaratabilir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) döneminde de inkarcılara karşı savaşmak istemeyen, yaralanmak veya ölmekten korkan münafıklardan söz edilir. Samimiyet ve özveri gerektiren durumlarda çeşitli bahaneler ileri süren bu ikiyüzlü kişiler, yaralanmayı veya şehit olmayı kendileri için kayıp olarak görmektedirler.

“Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.”  (Tevbe Suresi, 42) ayetiyle bildirildiği gibi, bu kişiler çıkar elde edemeyeceklerini düşündükleri için savaşmak istememektedirler.

Oysa Peygamberimiz (sav)’in yanında mücadele edip şehit olan müminlerin canları kolayca alınıp Allah Katında en güzel yerde ağırlanacaklardır. Kendilerince mantıklı davranarak destek olmaktan kaçınanları ise hem dünyada hem ahirette çok acı sonuçlar beklemektedir.

Yaşamımız boyunca verdiğimiz kararlarla imtihan oluruz. Çıkarlarımızla çatıştığı zaman dahi sadakat, dürüstlük ve samimiyetten vazgeçmeyerek güzel ahlakı yaşamak için çaba gösterirsek, imtihanlarımızı da güzel yaşarız. Güzel ahlakın değeri imtihan ortamında daha iyi anlaşılır. Küçük ya da büyük verdiğimiz her kararda Kur’an ahlakına uygun bir seçim yaparsak, –Allah’ın dilemesiyle- sonsuz kurtuluşa ve eşsiz güzelliklere kavuşabiliriz.

Amaçsızca, gereksizce yiyecek, mal, para, zaman ve benzer harcamalar yapmak israftır. İsraf, "...Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf Suresi, 31) ayetiyle bildirildiği üzere Allah Katında beğenilmeyen bir davranıştır.

Allah, göklerde ve yerde yarattığı her şeyi kullarının emrine vermiş, görünür ve görünmez nimetlerle rızıklarındırmıştır. İnsanın yapması gereken bu nimetleri israf etmemek ve Rabb’inin hoşnutluğu amacıyla kullanmaktır.

Ancak din ahlakından uzak yaşayan birçok insan sınırsızca tüketir ve bununla övünür. Kur’an, “O: "Yığınla mal tüketip-yok ettim" diyor. Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?” (Beled Suresi, 6-7) ayetiyle buna işaret eder.

“...İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” (İsra Suresi, 26-27) ayetindeki ifadeyle israf edenler "şeytanın kardeşi"dirler. Müminler bu uyarıyı dikkate alır, israf etmekten titizlikle sakınırlar.

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Bu nedenle müminler sahip oldukları hiçbir şeyin gerçek sahibi olmadıklarının bilincindedirler. "Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (İsra Suresi, 26) hükmü gereği ihtiyacı olana yardım ederler ancak gereksiz harcamada bulunmazlar.

İsraf denildiğinde genellikle para, yiyecek ya da malların israfı düşünülür. Oysa zamandan sağlığa kadar Allah’ın bahşettiği her nimetin, Allah rızası dışında gereksiz yere harcanması bir israftır. Ve Allah, “Sonra o gün nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür Suresi, 8) buyurarak insanların, verdiği nimetleri nasıl kullandıklarıyla ilgili ahirette sorguya çekileceklerini haber verir.

Zaman insan için en büyük nimetlerdendir. İmtihan mekanı olan dünyada insan, kendisine tanınan süreyi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaşamalıdır. Ancak birçok insan zamanını değerlendirmesi gerekirken ’öldürür’. Allah’tan uzak yaşar, boş işlerle zamanını israf eder; müsrifçe tüketir.

İlmin sahibi Allah’tır. Ancak bazı insanlara ilminden dilediği kadarını verir. Allah’ın lütfettiği bilgiye sahip olan her insan, hem bu nimetten hem de Allah’ın varlığını ve üstün gücünü diğer insanlara anlatmaktan sorumludur. Bunu yapmadığı takdirde Rabb’inin verdiği bilgiyi israf etmiştir.

Bugün toplumda birçok anne baba çocuğuna Allah’ı tanıtmaz, ona Allah sevgisini ve Allah korkusunu öğretmez. "Henüz küçük, ilerde nasılsa öğrenir" diye düşünür ve Allah’ın yasakladığı davranışlarda bulunmasına ses çıkarmaz. Zaman ilerledikçe de çocuk çevresinden aldığı yüzlerce telkin nedeniyle gördüğü her şeye alışkanlık gözüyle bakar, yaratılışın delillerini göremez. Allah’a ve yaratmasına karşı duyarsız ve ilgisiz bir insan haline gelir.

Çocuğu Allah’tan ve imandan uzak yetiştirmek, onu hem dünyada zarara uğratacak hem de ahiretini ve sonsuz cenneti kaybetmesine neden olacaktır. Anne babanın bu sorumluluğu yerine getirmemeleri ise çocuklarını israf etmeleri anlamına gelir.

Sağlık da insan için büyük bir nimettir. İnsan, Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği bedenine en iyi şekilde bakmakla sorumludur. Sağlığı bahşeden de hastalığı veren de kuşkusuz Allah’tır. Ancak insan sağlıklı yaşamak için, sağlıklı beslenmeli, sebeplere sarılmalıdır. Bu da, kişinin fiili duası olur. Bedenine gerektiği gibi bakmadığında, zararlı ve temiz olmayan yiyecekleri tükettiğinde kişi sağlığını israf eder.

Dünyada her insanın ihtiyacına yetecek kadar besin kaynağı vardır. Ancak gıda maddelerinin israf edilmesi nedeniyle milyonlarca insan açlık çekmektedir. Allah, verdiği nimetlerin en doğru ve en verimli şekilde kullanılmasını emrederken evlerden lokantalara ekmekler, yiyecekler, meyve ve sebzeler çöpe atılmaktadır. Bu çok büyük israftır ve nimete karşı nankörlüktür.

Enerji kaynakları konusunda da israftan kaçınılmalıdır. Örneğin boşa akan su, açık kalan ışık birer israftır. İsraftan kaçınarak tasarruf edilen para, Allah rızası için yapılacak bir işte kullanılabilir.

Allah, harcamadaki ölçüyü Kuran’da “Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” (Furkan Suresi, 67) ayetiyle haber verir. Harcadıklarını da Allah’ın rızasını gözeterek kullanmaktan müminler büyük haz alırlar.

Peygamberimiz (sav) ve ashabının da "Yüce Allah dağ gibi altın verse, bunu O’nun yolunda harcamayı temenni ettikleri" bildirilir. (İbn Mâce, Mukaddime, 10, Zekât, 3)

Dünyadaki toplu israfa çözüm bulmak, akılcı önlemler almak da müminlerin önemli sorumluluklarındandır.

Dünyada İsraf Edenlerin Ahiretteki İflası

Şeytanın kardeşi olarak israf içinde yaşayanlar ahirette Rabb’lerinin huzurunda sorgulanırlar ve hesaptan iflas etmiş olarak ayrılırlar. Bu duruma düşmemek için ahirette verilecek hesaptan korku duyarak yaşanmalıdır. İnsan, önden gönderdiklerinin yeterli olduğunu zannederken, hepsinin boşa gittiğini görüp hüsrana uğrayabilir.

Ahirette yoksul olmamak için, nimetleri ne hoyratça kullanarak israf edelim ne de kısalım. Allah’ın lütfettiği nimetleri savurganlığa dönüştürmeyelim; kayba uğramamak için şükredelim nankörlük etmeyelim.

... siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (Tevbe Suresi, 69)

Bu, ölmeden önce kesinlikle görülmesi gereken bir yer...

Bu, ölmeden önce kesinlikle izlenmesi gereken bir film...

Bu, ölmeden önce kesinlikle tadılması gereken bir lezzet...

Bu, ölmeden önce kesinlikle okunması gereken bir roman...

Bu tavsiyeleri hepimiz çevremizdeki insanlardan sık sık işitiriz. Ölmeden önce yapılması gereken ’şey’ler hakkında yazılmış kitaplar dahi var. Bu şeyler nedir merak ediyorsanız işte birkaçı:

Skuba dalış lisansı almak ve Havaii’deki Molokini Adasından dalış yapmak, tekne kullanmasını öğrenmek, sandalla göl ortasında balık avlamak, yamaç paraşütü yapmak, uçaktan paraşütle atlamak vb...

Şimdi bu şeylerin birçoğunu yapamamış biri olarak-ki söz konusu kitabın yazarı da henüz yarısını yapabilmiş- merak ediyorum:

Öldüğümde, Allah huzuruna yapayalnız çıktığımda sorgulanacağım konular arasında yapmadığım bu şeyler, görmediğim yerler, izlemediğim filmler, tatmadığım lezzetler, okumadığım romanlar var mı?.. Bu yerleri görmediğim, bu filmleri izlemediğim, bu lezzetleri tatmadığım ve bu romanları okumadığım için öldükten sonra pişmanlık duyar mıyım?..

Kuşkusuz insanların eğlenmeleri, gezip dolaşmaları, sohbetinden hoşlandıkları kişilerle birlikte yemek yemeleri, kitap okumaları güzel nimetlerdir. İlk buyruğu "Oku!" olan Kur’an, samimi inananlara gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi detaylarıyla araştırmalarını, bilimsel gerçekleri öğrenmelerini birçok ayette öğüt verir:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ’göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) ’İçten Allah’a yönelen’ her kul için ’hikmetle bakan bir iç göz’ ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)

Allah, iman eden kullarından, tanık oldukları yaratılış delillerini incelemelerini, olağanüstü yaratılış ilmini öğrenmelerini ve üzerinde düşünmelerini ister.

Burada yanlış olan şudur; insanlar bunları genellikle gaflet içinde yaparlar. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden… Yanlış olan, Allah’ın adının anılmadığı ortamlar ve Allah rızası gözetilmeden yapılan şeylerdir. Yaratılış amacını unutmuş, Allah aşkını ve korkusunu içinde hissetmeyen, çok değerli olan zamanını ahiretine yarar sağlamayacak şekilde tüketen kişilerdir söz ettiğim.

Kuşkusuz inanan insanlar da dünya hayatının nimetlerinden yararlanırlar. Ancak gaflet perdesi ardında yaşayan kişiler gibi nimetleri yaşam amacı olarak görmezler. Allah’ın lütfettiği nimetlere şükreder, O’nun hoşnutluğu için hayırda kullanırlar.

Yaşamın her anı unutulmaması gereken şu gerçeğe göre değerlendirilmelidir: Herkes kendi ellerinin önden gönderdikleri ile karşılık görecektir. İnsan, boş emeller peşinde koşmakla değil, sonsuz ahiretini kazanmak için çaba göstermekle sorumludur. Ahiretten gaflette olan kişiler her ne kadar yapmaları gereken şeyleri belli sayılarla sınırlandırıyor olsalar da gerçekte onların çabaları "çelişkili, parça parça " ve "darmadağınıktır." (Leyl Suresi, 4)

Allah’tan uzak, kendilerince doya doya yaşamaya çalışarak, kısacık süren dünya hayatına yönelen insanlar, olayları biraz akılcı değerlendirebilseler, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu Allah’ın izniyle fark edebilirler.

Peygamberimiz(sav) bu konuda “ölmeden önce ölün” buyurur. İşte aklın işaret ettiği yol budur. İnsanın, kusursuz imtihan mekanı olan dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tutarak sonsuz ahiret yaşamı için hazırlanması, bu gerçeklere göre yaşaması, ölmeden önce ölmektir. İnsanın ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığı için pişmanlık duyacağı her şeyi yaşarken yapmasıdır. Yaptığı için ahirette pişmanlık duyacağı şeyleri de yaşarken yapmamasıdır.

Adeta şuursuzca ömrünü tüketen insan ölümle her şeyin biteceğini zannetmiş, ahirette Allah’ın huzurunda sorgulanacağını unutmuştur. Sorgulanma anı, dünyayı tercih etmiş ve Allah’tan uzak yaşamış kişi için müthiş zorludur. Yapıp ettiklerini, yerine getirmediği sorumluluklarını, ertelediklerini ve Rabb’i karşısındaki aczini düşündüğünde korkusu daha da artar. Yaşamı boyunca öncelik vererek yapıp ettiklerinin, "fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibi" (İbrahim Suresi, 18) kılındığına şahit olduğunda yaşadığı pişmanlık daha da zorludur.


“... Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.” (Kehf Suresi, 103-105)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors